Marksizmden Liberalizme...
Ankara'nın Samanpazarı
semtinde dünyaya gelmiştim. Babam lise mezunu bir banka memuru, annem ilkokul
mezunu bir ev kadını idi. Ben ise, evin ilk ve son çocuğu. Samanpazarı'ndaki tek
odalı evi hemen hemen hiç hatırlamıyorum İlk anılarım Sıhhıye'deki İlkiz Sokak'ta
oluşuyor. Taşkın apartmanının önce giriş katında, sonra asansörsüz bir binanın
altıncı katında oturmuştuk. Şimdi bu eski bina mezbelelik bir işyeri İş hayatında
bürokrasiyi 35 yaşında ancak 22 ay tanısam da bürokrasinin içine doğmuş idim.
Babamın devlet bankasında bir memur olması sadece onu tarif etmiyor, hepimizin
sosyal hayatına damgasını vuruyordu.
Bürokratlar
gibi giyiniyor, bürokratlar gibi yiyip içiyor, bürokratlar gibi yaz tatillerini
bankanın kampında geçiriyorduk. Temmuz ayında gideceğimiz 15 günlük kampın kurasına
kadar sabreder, kurada kazanamazsak babamın üst makamlardan bir torpil bulmasını
heyecanla beklerdik. Allah var, Rahmetli bu konularda çok iyi idi. Mayıs ayında
bir gece sevinçli haberi getirirdi. Çalmadık kapı bırakmaz, örneğin Maliye Bakanlığı’ndan
bir memleketlisi baş müfettiş bulur, o babamın çalıştığı bankanın müdürüne telefon
eder, bizim kamptaki oda ayarlanırdı. Ancak babamın yaptırdığı torpillerin boyutu
bu kadar olurdu. Biz de bunun bildiğimiz için daha fazlasını zorlamazdık.
Ankara'da o yıllarda neredeyse herkes bürokraside çalıştığı için insanlar
hep birbirine benzerdi. Ayağınızda lastik ayakkabılarınız, sırtınızda ise büyüyen
komşu oğlunun ona artık küçük gelen ceketi olurdu. Başkasının elbisesini giymek,
değil ayıp sayılmak, ne özenilen bir olgu idi. Fiyakalı bir cekete daha sahibinin
üzerinde iken göz koyar, annelerimizi önden uyarırdık. Mahallede statü farkı,
siyah makam arabası olan babamın akşam eve yine bir bürokrat olan şoför ile getirilmesi
ile belirirdi. O amcalardan biraz çekinirdik. Zira onların makamının babalarımızın
makamından üstün olduğunu bilir, yapacağımız bir yanlışla babalarımızın kariyerlerini
etkilenmekten korkardık. Eh! bu amcaların oğulları da bizden biraz farklı olurlardı,
mahalle maçlarında takım kaptanlığı onlara düşerdi. Zira en şık top da, onlara
Beyoğlu'ndan getirilmiş top olurdu.
İnsanların bu kadar birbirine
benzediği, statü farkının liyaketten değil, kayırma ile elde edilen makam farkından
oluştuğu, var olabilmek için bir gruba ait olmanın mecburiyet olduğu, torpilin
övüldüğü, “Allah devlete zeval vermesin, aç değiliz, susuz değiliz” diye dualar
edildiği bir yerdi Ankara, benim çocukluk yıllarımda. Bunun tıpkısının sosyalist
ülkelerde yaşandığını değil o zamanlar, koyu bir sosyalist olduğum gençlik yıllarında
da bilmiyordum. Aman böyle olmasın diye sosyalizme öykünürken, esasında, elde
olanı istediğimizin hiç farkında değildim. Zira Marx'ın hiçbir eserinde sosyalizmin
bir tarifi yoktu. Daha doğrusu sosyalizmin bir tarifi yoktu. Sosyalizmin Adil
Düzen, Ergenokon gibi tarif edilmemesi gerekliliğini anlamam yıllarımı aldı.
Ortaokula geldiğimizde artık İstanbullu olmuştuk. Pek parlak bir öğrenci
olduğum ve annem eğitimime olağanüstü önem verdiği için İstanbul'da Yabancı Okulların
sınavına girmiş ve İngiliz Erkek Lisesi'ni kazanmıştım. Okula yakın olsun diye
Nişantaşı'nda bir ev tutmuştuk. Babamın kirasından dolayı feryat ettiği ev bana
önce normal gelmiş, ancak arkadaşlarımın evlerini gördükten sonra çok izbe olduğuna
karar vermiştim. Babam artık işe Belediye otobüsü ile gidiyor, akşamları olağanüstü
yorgun oluyordu. Adeta sırtına ilave yükler binmişti. Bu yük evvel emirde
ilk defa sırtına binen "geçim sıkıntısı" idi. Ancak, İstanbul'da
memur olmanın, Ankara'da memur olmaktan çok farklı bir statü olduğunu,
galiba, İstanbul'a gelmeden evvel ne o, ne de biz anlayabilmiştik. Artık babam,
eşitleri arasında dayıları olan bir adam değil, ezik ve yalnız bir adamdı.
Ben de kendimi bambaşka bir dünyada yeniden tarif etme mecburiyeti ile başbaşa
bulmuştum. Sınıf arkadaşlarım yazlık evlerinden, kotralarından, babalarının mercedeslerinden
bahsediyorlardı. Her yeni günde daha evvel tükettiğim, ya da tüketmediğim bir
metanın bir arkadaşımın babasının fabrikasında üretildiğini öğreniyordum. Önce
onlara benzemeye çalıştım. Saçımı briyantinlemeye, Eminönü'nden alınmış ayakkabılarımı
hergün boyamaya başladım. Ama olmuyordu. Bende bir şeyler hep sırıtıyordu. Annem
eve Ankara'dan bir komşunuzun vermiş olduğu ceketi benim giymem için getirince
her şeyi bir anda anladım. Sanki okulda o ceketin bana ait olmadığını herkes anlamıştı.
Evet, kabul etmeliydim ki, o çocukların sadece sınıf arkadaşı idim; ancak onlar
ve ben, bambaşka sosyal sınıflardan geliyorduk. Benim kendimi onlara giyim ve
yaşama şeklimle kabul ettirmem imkânsızdı. Buna ne babamın gelir durumu, ne de
geçmişim elveriyordu. Ben de dikkati iki uzvumu kullanarak çekmeye çalıştım. Beynimi
ve yumruklarımı iyi kullanmam gerekiyordu. Sınıfın hem çalışkan, hem de kabadayı
öğrencisi olacaktım.
Lise yıllarında edebiyata olan ilgimin de bana ayrı
bir statü kazandırdığını keşfetmeye başlamıştım. Daha “entel” gözüküyordum.
Ağır ol molla zannetsinler hesabı bu ve şu yazarın önemini ve hatta, diğerleri,
önemli buluyorsa ne kadar önemsiz olduğunu anlatmaya bakıyordum. Ve bir gün elime
ansızın Leo Huberman'ın "Sosyalizmin Alfabesi" adlı kitabı geçti. Bir kitabı okudum
ve hayatım değişti. Yaşadığım tüm duyguların, çevremde gördüğüm tüm çelişkilerin
cevabı bu kitapta vardı. Artık ben bir sosyalisttim. Benden daha zengin olanların
bu gelirlerini ve buna bağlı olarak statülerini ne şekilde elde ettiklerini artık
biliyordum. Bunların hepsi haksız kazançtı ve babam gibi emekçi insanların sırtından
kazanılmıştı. Allahıma şükür, artık benim de bir yerim vardı bu dünyada. Bugün
onlarındı, ama yarın bizimdi. Bu yarını hak edebilmek için de bana görevler düşüyordu.
Artık bu dünyada benim de bir işlevim vardı. Kısacası dünyanın bana ihtiyaç duyduğunu
keşfetmek(!) mutluluğunu nihayet yakalamıştım. Üstelik içimdeki hırsın -ne kadar
doğru olduğunu, bunu bastırmam değil, yoğunlaştırmam gerektiğim bir küçük kitap
anlamıştı bana. Bazıları gibi bir tek kitapla yetinmeyecek kadar da beyin güdülerim
gelişmişti. Artık Marksizm adına elime ne geçse okuyordum.
Bir
kere Marx tarihi gelişmeyi çok doğru anlatıyordu. Hâlâ tarihsel evrimi en iyi
yorumlayan düşünürlerden biri olduğunu kabul ederim.
Onun sayesinde
“nerede idik nereye geldik” sarmalını çözebiliyordum artık. "Çelişkinin" tarihin
en güçlü motoru olduğunu onun diyalektik yorumu çok iyi izah ediyordu. Her şeyi
emeğin yarattığını söylüyordu. Bu gün "bireyi yeniden keşfederken" bu paralelde
düşünmüyor muyuz? Marx, ebedî sorun olan fukaralığı da izah ediyor, bunun kaderimiz
olmadığını .sırtımıza çarpıyordu. Fukaralık ne Allah'ın emri idi, ne de tarihin
sonu. Tek yaşamamız gereken gücümüzün farkına varmamız ve bunu hayata geçirmemizdi.
Yirmi yaşında "güç bende" demenin tadını hatırlıyor musunuz?
Üniversite
yıllarında artık bir "devrimciydim" Her ne kadar, Boğaziçi terbiyesi beni silahlı
devrimci yapmadıysa da artık sakallı bir devrimciydim. Ne de olsa Robert Kolej,
bize elimize silah alamayacak kadar kendimizi sevmeyi öğretmişti. Bu durumu diğer
okullardaki arkadaşlar korkaklık olarak yorumlasalar da, devrimin “tatlı su sosyalistleri”ne
de ihtiyacı vardı. Hem canım Lenin de devrimi uzaktan izleyip, ona ihtiyaç duyulduğunda
duruma el koymamış mıydı? Ben devrimin “entel” kanadının bir temsilcisi idim.
Hiç unutmuyorum, 12 Mart’tan evvel meşhur 15-16 Haziran işçi yürüyüşleri yapılırken
ben Kütüphanede Das Kapital'i okuyordum.
Ancak, bir konuda kendime haksızlık
etmemek gerekiyor. Marksist literatürün hemen hemen tüm temel yapıtlarını o dönemde
ve sonraları okudum. Şu an bile bu eserler kütüphanemin baş köşesini süsler. Sovyet
Bloku’nun çöküşünden sonra bana Marksizmin ve dolayısı ile ideolojilerin ölmediğini
söyleten, yeni dünya düzeninden değil, uzun süre yeni dünya düzensizliğinden bahsetmek
gerekeceğini haykırtan hep bu eserler oldu. Peki Marx her şeyi izah ediyordu da
niye devrim bir türlü gerçekleşmiyordu? O zamanlar, bunun nedeni olarak kendi
aptallığımızı ve tembelliğimizi görüyordum. Biz bir türlü adam olamıyorduk. Marx
o kadar haklı idi ki, gerçek onu doğrulamazsa onu değil, gerçeği sorgulamak gerekiyordu.
Halbuki o yıllarda bir adam bize bakmadan usanmadan Max Weber'den bahsediyor,
bizim için hiç önemi olmayan “üst yapı kurumları”nı anlatıyor, dinin toplumsal
yapı içindeki önemini vurguluyor, kimlik meselesi, kültür meselesinden dem vuruyordu.
O zamanlar kafamızı karıştırması için bizzat CIA tarafından yollandığından şüphe
ettiğimiz, zamanında anlamadığım için şimdi bulabildiğim tüm eserleri okumaya
çalışarak cezamı ödemeye uğraştığım bu adam Şerif Mardin'dir. Varsın Şerif Hoca
bu zırvaları anlatsın, Marx hiç yanılmazdı ki!

Ben devrimi gerçekleştirmeden yüksek lisans yılları geldi ve ben aynen V.
I.
Lenin'in yaptığı gibi doktora çalışmalarım için kapağı "düşman ülke"ye attım.
Hem de CIA ajanı Şerif Hoca'nın yardımlarını alarak. Böylece hem onların iç yüzünü
yakından tanıyacak, hem de onları, onlardan devşirdiğim bilgilerle boğacaktım.
Gelin görün ki kazın ayağı öyle çıkmadı.
A.B.D.'deki doktora
yılları beni liberal düşünürlerle tanıştırdı. Marx'ın arkadaşı! Adam Smith vardı,
Locke, Hume, Mill v.b. vardı. Milton Friedman vardı. Virginia Politik iktisat
Okulu, Neo-Avusturya Okulu ve onun babası Fredrich von Hayek vardı. Üstelik ekonomi
disiplini yanında sosyoloji diye ayrı bir disiplin vardı. Bunları okumadan ve
üstelik onların eğitim anlayışı gereği anlamadan ders geçmek mümkün değildi.
A.B.D.'de ilk önce hayatı anlamaya çalıştım. Anlaşılan adamlar dünyayı sömürüyorlardı
ama topladıktan parayı da ülkelerinde yatırıma çeviriyorlardı. Muazzam gökdelenler,
otobanlar, köprüler, insanın başını döndürüyordu. Gıda maddeleri benim gibi burslu
bir için dahi oldukça ucuzdu. Üstelik herşey vardı. Teknoloji o yıllarda dahi,
hayatın bizzat içine girmişti ve dışsal ekonomi nedeniyle Avrupa'dan dahi ucuz
ve ileri idi.
Tanıştığım insanlar da oldukça farklı bir düşünce yapısına
sahip idiler. Dünyayı cehalet seviyesinde tanımıyorlardı. Ama, bireysel haklarından
bahsediyorlar, bürokrata “sivil hizmetçi” diyorlar, devleti eleştirirken "ben
şu kadar vergi ödüyorum, niye hizmet aksıyor" diye tutuyorlardı. Bir gece kafaları
bulduğumuzda bir arkadaşın eşi aniden ağlamaya başladı ve kocasına “benimle bu
halimle evlendi” diyerek minnet duygularını anlatmaya başladı. Ben “bu Amerikalılara
akıl erdirilmez, her kızı genelevden aldı” diye düşünürken durum anlaşıldı. Meğerse
kızın babası vergi kaçakçısı imiş, böyle bir ailenin tüm bireyleri töhmet altında
kalırmış. Koca da bu durumda onunla evlenerek ona büyük iyilik yapmış.
Allah
Allah! Biz kapitalistleri para uğruna her şeyi yapan ahlâksızlar olarak bilirken,
bu ülkede vergi kaçırmak bile, sadece kanunlar açısından değil, sosyal yaptırımlar
açısından da suçtu.

A.B.D.'de geçirdiğim yılların ortalarına doğru yine bir şeyler olmaya başladı.
Burada okuduklarım ve öğrendiklerim eski bilgilerime hiç uymuyordu. Üstelik giderek
yeni öğrendiklerim bana daha gerçekçi gözükmeye başlamıştı. "Yeniler"de Marx'ta
olmayan bir şey vardı: Birey. Marx da insanlar için önerilerde bulunuyor ama onun
için insanlar tüm özellikleri bağlı oldukları sosyal sınıf ile tarif edilen varlıklar
kümesi idi. O zaman, herkesin birbirine benzemesi gerekiyordu. Halbuki çevreme
baktığım zaman ne kadar insan varsa, o kadar tipolojiğe rastlamanın mümkün olduğunu
gözlemliyordum. Marx’ın tarif ettiği benzer insanlar, çocukluğumdaki Ankara'yı
hatırlatıyordu ve ben 1950'lerin Ankara'sında yaşamak istemiyordum.
Büyük
düşünürler hep insanlar için neyin iyi olduğunu kendilerinin bildiğini iddia ederlerken,
bir tek liberal ekolden olanlar, bu iddiayı taşımıyorlar, herkesin kendisi için
en doğruyu kendisinin bulacağını söylüyorlardı. Onlarda insana büyük bir inanç
vardı. Onlar bireyi akılla bulunacak hiçbir “rasyonel”e dayanmadan olduğu gibi
görmeye çalışıyorlardı. Liberallerin tek sıkıntısı bireye engel olunması idi.
Bu engel de devlet aygıtı idi. Daha doğrusu bu aygıtın üstüne vazife olmayan alanlara
müdahalesi idi. Liberaller devlete müthiş kızıyorlardı.
Bu mantıkla çevreme
baktığım zaman muazzam bir uyum da görmeye başlamıştım. A.B.D gerçekten insanların
bireysel başarıları üzerine inşa edilmiş bir ülke idi. Burada demiryolları da,
telefon idaresi de, elektrik şirketleri de hep özel mülkiyette idi ve bizdekilerden
çok daha verimli çalışıyorlardı. Amerikalılar, başka ülkelerdeki demokrasi problemlerini
fazla umursamasalar da, kendi özgürlükleri ve haklan konusunda müthiş hassastılar.
Okuduklarım ile yaşadıklarım arasındaki bu üst üste binme beni eski bildiklerimden
daha fazla şüphe etmeye zorluyordu.
Bireyi keşfetmek kendimi yeniden
keşfetmeye yönlendirdi beni. Ben vardım ve benim istediklerim vardı. Ben benim
istediklerimi elde etmeye çalışıyordum. Bunlar Marx’ın tarif ettikleri, daha doğrusu
etmedikleri ile çok fazla uyuşmuyordu. Üstelik, sosyalist ülkelerin pratikleri
de hiç öyle umulanın olduğunu göstermiyordu. Bu ülkelerde binlerce üretim problemi
vardı. Kıtlık bu ülkeleri tarif ediyordu. Esasında özgürlükler bu ülkelerde yoktu.
Her geçen gün birileri buralardan Batı'ya iltica ediyorlar ve hiç hoş olmayan
şeyler anlatıyorlardı. Marksistler bile bu ülkelerden hangilerinin sosyalist olup
olmadığı konusunda kendi aralarında anlaşamıyorlardı. Birbirlerini "revizyonist"
olmakla, döneklikle suçluyorlardı. Peki o zaman "tek doğru" nerede idi? "Bilimsel
sosyalizm"e ne olmuştu? Bir de üstüne üstelik sosyalist ülkeler için yazılanlar
ve söylenenler benim devletçi memleketime ne kadar da fazla uyuyordu. Ben artık
ne istemediğimi anlamaya başlamıştım.

Bugün, dünyaya bakışımı irdelediğim zaman artık kendimi bir liberal
demokrat olarak tanımlıyorum. Marksizmin öldüğünü düşündüğüm için değil bu metamorfozum.
Aksine ideolojilerin kolay kolay yaratılmadığını, ancak birkaç yüzyılda bir ortaya
çıktıklarını çok iyi biliyorum, ideolojiler bir kere doğdukları zaman da kolay
kolay ölmüyorlar. Marksizm bu anlamda bir ideolojidir ve benim gibi insanlar onu
terk ettiği için ölmüş değildir, ideolojiler zaman zaman gerileyebilirler, itibar
da yitirebilirler. Ama bir kere ideoloji olarak bir bütünlük kazandıktan sonra,
son insan ölene kadar ideolojiler de var olurlar.
Benim Marksizm
ile ilgili sıkıntım onun bazı paradigmaları ve metodolojisi ile ilgili. O paradigmasının
başına bireyi değil, “sosyal sınıf” adı altında insanlar grubunu koyuyor. Bu insanları
tamamen “ekonomik hayvan” kategorisinde ele alıyor ve onun ekonomik determinizmi
“üst yapı” dediği insanların değil hal, tavır ve duygularını tarif ediyor. Marx'ta
sosyoloji olgusu neredeyse yok, var olduğu kadarı ile de zaten ekonomik “alt yapı”
tarafından belirleniyor. Marx'ta psikoloji ise hiç yok. Zaten bireyin olmadığı
yerde psikolojiye yer de yok. Bunun aksi ancak bir tek Herbert Marcuse'de var.
Benim böyle bir paradigma ile uyuşmam mümkün değil. Ben dünyayı bireyden kalkınarak
kavramaya çalışıyorum. Bir ekonomist olarak ekonominin ağır basan payını inkâr
etmem mümkün değil. Ancak, ben ekonominin her şeyi tarif ettiğini kabullenmiyorum.
Üstelik insanın ekonomiden büyük çapta etkilenmekle beraber bağımsız yönlerinin
de olduğuna inanıyorum. Örneğin din olgusunun ekonomi ile ilgili yönleri olabileceği
gibi ondan tamamen bağımsız etki ve yaptırım alanlarının da olduğuna inanıyorum.
Bu nedenle de, sosyoloji psikolojiyi ayrı disiplinler olarak kabul ediyorum. Siyaset
bilimine, ekonomiye, sosyolojiye ve psikolojiye dünyayı kavramamızı yönlendiren
ve adına "ideoloji" dediğimiz gözlüklerde ayrı ayrı ve bağımsız yer olduğunu düşünüyorum.
Marx’a bir itirazım da tüm rasyonalist akımlarda olduğu gibi “doğruyu” akılla
araması. Marxsizm akıl yürüterek sosyalizmin doğru olduğuna karar veriyor. Ben
akıl yürüterek, öngörü ile doğrunun bulunabileceğine inanıyorum. Doğru her ne
ise pratik ile bulunur. Bir takım matematiksel metotlarla ve hatta bazen akıl
yürüterek ancak gelecek ile ilgili “tahmin” yapılabilir. O da “gelecek” çok uzak
olmamak kaydı ile.

Ben kendi paradigmamın ortasına bireyi ve onun sonsuz yaratıcılığına olan
inancımı koyuyorum. Bireyin de ancak tamamen özgür olması durumunda sonsuz yaratıcılığına
kavuşacağına inanıyorum. Özgürlüğü ise bir bütün olarak görüyorum. Teşebbüs hürriyeti
kadar düşünce ve vicdan hürriyetinin de aynı değerde önemli olduğunu düşünüyorum.
İnsanların "gelişmeyi" en üst seviyeye çıkarabilmeleri için istediği gibi üretebilmeleri
kadar, istediği gibi düşünebilmeleri, istediği gibi ibadet edebilmeleri, kültürel
kimliğini özgürce yaşayabilmesi, düşünce yapılarını şekillendiren ana dilin serbestçe
konuşabilmeleri gerekir. Özgürlüğün bir hak olarak verilmesi değil, pozitif bir
hukuk mantığı ile teslim edilmesi gerekir. Bunun için de hukuk hakları sıralayan
ve müdahale sınırı olarak sadece başkasının hakkının başladığı noktayı gören bir
mantıkla düzenlenmelidir. İnsanları böyle bir dünyadan mahrum kılan tek neden,
devlet aygıtının gereksiz müdahaleleri ve bazı hakları elinde tutma çabasıdır.
Bundan dolayı, ben, yapmamız gereken tek işin devleti ait olduğu yere çekmek olduğunu
düşünüyorum.
Devletin daha
güçlü olabilmesi için daha küçük olması gerekiyor. Bunun söylendiği kadar kolay
olmadığını tabiî ki biliyorum. Böyle bir önerinin hangi "fincancı katırlarını"
ürküteceğinin de bilincindeyim, ama "bireye" ulaşabilmenin tek yolu bu. Peki insanlar
için en iyisi mi ne? Bunu ben bilmiyorum ve bunun tarifi kimseye düşmez, insanlar
bugüne kadar yaptıkları gibi kendileri için en doğru ne ise onu muhakkak bulurlar.
Zaten “fonksiyonel” olan yaşar, olmayan tarihe gömülür gider, işte ben kaba hataları
ile böyle düşündüğüm için liberal demokratım.
Yirmi
yaşımda kızgın, kimlik arayan, enerjisini nereye boşaltacağım bilmeyen ve doğallığı
tanımayan bir insan olduğum için Marksisttim. Şimdi kırkdört yaşımda kendimi daha
iyi tanıyorum, artılarımı ve eksilerimi daha iyi biliyorum, ideallerin değil gerçeğin
öneminin bilincindeyim ve doğal akışkanlığın bizi daha güzele taşıdığına inanıyorum...
Ben artık dünyayı başkasının bana biçtiği gözlükle değil, olduğu gibi seyretmek
istiyorum.