Bu
bölümde ortaya konan estetik prensiplerinin en iyi tatbikatını, sanatkarın
hayat hissini teşkil eden metafizik değer-yargılarından oluşan soyutlamaların,
-lisan yoluyla- sanat eseri halinde somutlaştırılmasına geniş olanaklar
veren edebiyat konusunda yapabiliriz.
Bu tatbikatı, beş konu üzerinde yapacağız: edebiyatta Romantisizm ve Natüralizm
ekollerinin asli özellikleri, edebiyatın asli hususiyetleri, birçok Romantik
eserde ortaya çıkan "İnsana-tapma" kavramı ve mizah.
Bu tatbikatlardan, özellikle Romantisizm ve Natüralizm üzerinde olanı,
bütün veçheleriyle incelendiğinde, rasyonel bir felsenin estetik prensiplerinin
teşhirine çok müsaittir; fakat, burada, konu üzerinde detaylı bir tartışma
yapmak yerine, ana hatlar verilecektir: ne asli yönleriyle doğru bir estetik
anlayışı olan Romantisizm akımında ortaya çıkmış bazı olumsuzluklardan;
ne de, asli yönleriyle yanlış bir estetik anlayışı olan Natüralizm akımında
varolmuş bazı olumluluklardan bahsedilecektir.
Ondokuzuncu yüzyıldan önceki edebiyat; insanı, hayat ve faaliyetleri kendi
kontrolu dışındaki kuvvetlerce belirlenen, çaresiz bir varlık olarak sundu.
Bu kuvvetler, ya Yunan trajedilerindeki gibi kader ve tanrılardı; ya da,
Shakespeare'in oyunlarındaki gibi fıtri bir zayıflık, "trajik bir
kusur"du. O dönemin yazarları, insanı metafiziken iktidarsız kabul
etti; temel öncülleri, determinizm idi. Bu öncülü kabul eden bir yazar,
insanın ne olabileceğini ortaya koyamazdı; ancak, insanın başına ne geldiğini
kaydedebilirdi; böylece, vakayinameler, bu kayıtlar için müsait edebi
biçimler olarak varlığını sürdürdü.
İnsanın irade yeteneğine sahip bir varlık olarak edebiyatta tasviri,
ondokuzuncu yüzyılda roman edebi biçimi ile birlikte ortaya çıktı; ve,
sanatta büyük, yeni bir hareket olan Romantisizm doğdu. Romantisizm, insanı,
değerlerini seçebilen, amaçlarını gerçekleştirebilen, kendi mevcudiyetinin
kontroluna sahip bir varlık olarak gördü. Kurgunun, tarihten daha büyük
bir felsefi öneme sahip olduğunu; çünkü, tarihin, şeyleri olduğu gibi
sunduğunu; oysa, kurgunun, şeyleri "olması mümkün ve olması gereken
haliyle" sunduğunu söyleyen Aristo'nun izinde giderek; olmuş olayları
kaydetmeyip, olması gereken olayları sundular; insanların yapmış oldukları
seçimleri kaydetmeyip, yapmaları gereken seçimleri sundular.
Ondokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru, mistisizm ve kollektivizmin yeniden
ortaya çıkışıyla, Romantik roman ve Romantik hareket, kültürel sahneden
yavaş yavaş silindi.
İnsanın sanattaki yeni düşmanı, Natüralizm oldu. Natüralizm, irade kavramını
reddeder ve insanın kendi kontrolu dışındaki kuvvetlerce belirlenen çaresiz
bir yaratık olduğu nosyonuna geri döner; tek farklılık, insanın kaderine
hakim olan yeni yöneticinin, -kader, tanrılar, fıtri bir zayıflık, "trajik
bir kusur" olmak yerine- şimdi toplum olması idi.
Romantisizm ve Natüralizm konusunda kavramsal bir yaklaşıma sahip olmak,
bugünün dünyasındaki estetik boşluktan kurtulmakta hayati bir araca sahip
olmaktır.
Romantisizm
Romantisizm, insanın irade yeteneğine sahip olduğu prensibinin kabulü
üzerinde bina olan bir sanat kategorisidir.
Romantisizm, kavramsal sanat ekolüdür. Günlük hayatın rasgele teferruatıyla
değil; insan mevcudiyetinin, ezeli ve ebedi, temel, evrensel mesele ve
değerleri ile uğraşır. Kaydetmek veya fotoğraf çekmekle uğraşmaz; yaratır
ve tasarlar. Romantisizm, Aristo'nun sözleriyle, olagelen şeylerle değil,
olabilecek şeylerle, olması gereken şeylerle ilgilidir.
Romantisizmin sanata getirdiği şey, değerlerin önceliği prensibi oldu.
Romantisizmden önceki edebiyat ekolü olan Klasisizm'de; felsefeden, ancak
üçüncü elden formül kopyalamayla yararlanılmış; ahlak formüllerini bayatlıklar
ve yavanlıklar halinde tekrarlayan Klasisist edebiyat eserlerinin bu elden
düşme felsefi içeriğinde, değerlerin önceliği ögesi yer almamıştı. Değerler
(ve değer-yargıları), duyguların kaynağıdır; Romantisist'lerin eserlerinde
ve izleyicilerinin tepkisinde büyük bir duygusal şiddet ortaya konmuş;
aynı zamanda, büyük bir renklilik, hayalgücü, orijinallik, heyecan, değer-yönelimli
bir hayat hissinin diğer bütün sonuçları sergilenmiştir. Bu duygusal öge,
Romantisizm hareketinin en kolay algılanır karakteristiği olmuş ve bu
karakteristik, daha derin bir araştırmaya girilmeksizin, Romantisizm'in
tanımlayıcı karakteristiği olarak kabul edilmiştir.
İnsan hayatında, değerlerin önceliğinin, indirgenmez bir birincil olmadığı;
değerlerin önceliğinin, insanın irade yeteneğine bağlı olduğu; dolayısiyle,
Romantisist'lerin, felsefi olarak, -değerlerin sonucu olmaktan ibaret
olan- duyguların değil, -değerlerin kökü olan- iradenin şampiyonu oldukları
gibi hususlar; filozofların tanımlamak durumunda olduğu hususlardı; oysa,
filozoflar, ondokuzuncu yüzyılın hayati her konusunda olduğu gibi, estetik
konusunda da ihmalkar olmuşlardı.
Daha da derinde bulunan husus; akıl yeteneğinin, irade yeteneği olduğu
gerçeğinin, o zaman bilinmemesiydi. Varolan çeşitli serbest irade teorileri,
çoğunlukla, anti-akıl bir karakterde olduğundan; bu teoriler, iradenin,
mistisizmle bir arada düşünülmesi anlayışını kuvvetlendirmekten başka
bir işe yaramıyordu.
Son zamanlarda, bazı edebiyat tarihçileri, Romantisizm'in duygu-yönelimli
bir ekol olduğu tanımından sarfı nazar edip; yeni tanımlar yapmaya giriştiler;
fakat, başarı gösteremediler. Romantisizm, -asli ayırt edici karakteristik
kuralına uyularak- irade-yönelimli bir ekol olarak tanımlanmalı; ve, Romantisist
edebiyatın tabiatı ve tarihi, bu terimlerle incelenmelidir.
Eğer insan iradeye sahipse, hayatının en önemli veçhesi, değerlerinin
seçilmesidir; eğer değerlerini seçerse, bu değerleri kazanmak ve/veya
elde tutmak için davranmalıdır; bunun için, amaçlarını ortaya koyup, onlara
erişmek için, amaçlı faaliyetlere girişmelidir. Bu faaliyetlerin esasını
ifade eden edebi biçim, entrikadır. (Bir entrika, mantıken bağlantılı
olayların, amaçlı bir biçimde gelişerek, bir şahikada çözümlenmesidir.)
İrade yeteneği, insan hayatının her iki temel veçhesinde üzerinde söz
sahibidir: bilinç ve mevcudiyet; yani, insanın psikolojik eylemi ve fiziki
eylemi; yani, insanın kendi karakterini oluşturması işi ve fiziki dünyada
yapacağı faaliyetler çizgisi. Dolayısiyle, edebi bir eserde, hem karakterler,
hem de olaylar; yazarın, değerlerin insan psikolojisi üzerindeki ve mevcudiyet
üzerindeki rolü hakkında sahip olduğu görüşe göre (ve doğru kabul ettiği
değerler sistemine göre) yaratılır. Karakterleri, somutlukların duplikasyonu
değil, soyut tasarımlardır; gözlemlemiş olduğu özel bireylerin, muhabirce
rapor edilmesiyle ortaya konmuş olmayıp, kavramsal olarak icat edilmişlerdir.
Edebi bir eserdeki özel bireylerın spesifik karakter çizgileri, bu bireylerin
eserde ortaya konan özel değer-seçimlerini neden yaptıklarını gösteren
delillerden ibarettir; bu maksadı karşılamaktan daha büyük bir metafizik
öneme sahip değildir (bu karakterlerin, insan psikolojisinin genel prensiplerinin
incelenmesi için malzeme sağlaması, okuyucunun edinebileceği bir başka
yarardır); bu karakter çizgileri, insanın karektersel potansiyelinin tamamını
ortaya koymaz.
Romantisistler, bir kahramanı, istatistiki bir ortalama olarak değil;
insanın en iyi ve en yüksek potansiyelini -kendi bireysel seçimlerine
göre değişen dereceler dahilinde, bütün insanlara uygulanabilecek ve bütün
insanlarca erişilebilecek potansiyelini- temsil eden bir soyutlama olarak
sundular.
Felsefi olarak, Romantisizm, insanın mevcudiyetini yüceltmek için girişilmiş
bir seferdir; psikolojik olarak, basit bir arzu olarak, -hayatı enteresan
kılma arzusu olarak- yaşanır.
Romantisizm, kurgunun birincil ögesi olan "hikaye anlatma sanatı"nda
ustalığı gerektirir. Hikaye anlatma sanatı, üç temel nitelik gerektirir:
içtenlik (inandırıcılık), hayalgücü, bir dram duygusu. Bütün bunlar (ve
daha fazlası) temaya ve karakterizasyona bütünleştirilecek orijinal bir
entrikanın kurulmasına katılır. Natüralizm'de, bu ögelerden sarfı nazar
edilir; karakterizasyon, varolan tek belirli ögedir; içerik, verili bir
yazarın zevkine uygun olarak, şekli belirsiz bir anlatımla ve olayların
"kurulmamış" (yani, amaçsız) bir biçimde gelişimi halinde sunulur.
Bir Romantisist'in eserinin değeri, yazarın kendisince yaratılmak zorundadır;
insanlara hiçbir sadakat borcu yoktur; sadece insana, sadece realitenin
metafiziken verili tabiatına, sadece kendi değerlerine sadakati vardır.
Bir Natüralist'in eserinin değeri, duplike ettiği insanların spesifik
karakterlerine, seçimlerine ve faaliyetlerine bağlıdır; ve, Natüralist,
onları duplike edişindeki başarıyla yargılanır.
Bir Romantiğin hikayesindeki değer, ne olabileceğinde yatar; bir Natüralistin
hikayesindeki değer, bir şeyin olmuş olduğu olgusunda yatar.
Bir çocuğa ahlaki değerlerin nelerden ibaret olduğunu teşhir etmek ve
onlara nasıl sahip olunduğunu göstermek için en iyi kaynak, Romantik sanattır
-özellikle, Romantik edebiyattır. Romantik sanat; çocuğa, ahlaki kurallar
sunmaz; açık bir didaktik mesaj sunmaz; ama, ahlaki bir şahıs imajı sunar;
yani, ahlaki bir idealin somutlaştırılmış soyutlamasını sunar. Bir çocuğun
hissettiği, fakat henüz kavramsallaştıramadığı çok soyut bir soruya, -"Ne
tür insan ahlakidir ve o insan ne tür bir hayat sürdürür?" sorusuna-
somut, doğrudan algılanabilir bir cevap sunar.
Bir çocuk, Romantik sanattan, soyut prensipler öğrenmez; ama, bu prensipleri
ileride anlayabilmesinin önşartı olan, bu prensipleri ileride kabul etmesi
için teşvik veren bir şeyi öğrenir: insanın en yüksek potansiyellerine
hayranlık besleyebilme duygusal deneyini; bir kahramanı, kendisine rol
modeli olarak alma zevkli deneyini; değerlerle motive edilen ve değerlerin
egemen olduğu bir hayat hissini; yani, ahlaki bir hayat hissini; yani,
insanların seçimlerinin pratiğe geçirilebildiği, etkin olduğu, hayati
önem taşıdığı bir hayat fikrini.
Romantik sanat, insan ruhunun (yani bilincinin) hem benzini, hem de bujisidir;
görevi, onu ateşlemek ve hiç durmadan çalışmasını sağlamaktır.
Romantisizmi, "bir kaçış" olarak sınıflamak, ancak Natüralizmin
yüzeyselliği içinde olmakla mümkündür. Evet, Romantisizm, "gerçek-hayat"
problemleri karşısında bir teneffüs olmak üzere, görkemli bir hayat görünümü
sunar; ve, bu görünümün tefekkürü, yüzeysel bir anlamda "bir kaçış"
olarak düşünülebilir. Fakat, daha derin, metafizik-ahlaki-psikolojik bir
anlamda, Natüralizm, gerçek bir kaçışı temsil eder: seçim yapmaktan, değerlerden,
ahlaki sorumluluktan kaçış. Oysa, Romantisizm; insanı, realitede yapmak
zorunda kalacağı mücadeleler için eğitir ve teçhizatlandırır.
Romantisizmin (zımni) standartları o kadar talepkardır ki; Romantisizmin
egemen olduğu dönemlerde varolan Romantisist yazar bolluğuna rağmen; bu
ekol, yüksek düzeyli olan sadece bir kaç pür, tutarlı Romantisist çıkarabilmiştir:
romancılar arasında en büyükleri, Victor Hugo ve Dostoevsky; oyun yazarları
arasında en büyükleri, Friedrich Schiller ve Edmond Rostand.
Yüksek mertebedeki bu yazarların -pür edebi dehaları dışındaki- ayırt
edici karakteristiği, irade öncülüne tam adanmışlıklarıdır; bu adanmışlık,
iradenin nüfuzuna giren her iki temel alanda da söz konusudur: bilinç
ve mevcudiyet; insan karakteri ve fiziki dünyadaki insan faaliyetleri.
Bu iki veçheyi mükemmelen bütünleştirebilmelerinden; kurdukları entrika
yapılarındaki parlak içtenlik ve orijinallikden anlaşılmaktadır ki; bu
yazarlar, insan ruhuyla (yani bilinciyle) derinden ilgilidirler. Bunlar,
kelimenin en derin anlamında ahlakçıdırlar; genel bir anlamda değerlerle
ilgilenmek yerine; özel olarak ahlaki değerlerle ve ahlaki değerlerin
insan karakterini biçimlendirmede sahip olduğu kudretle ilgilenirler.
Yarattıkları karakterler, "hayattan daha büyük"tür; yani, asli
terimlerle yapılmış soyut tasarımlardır. Hikayelerinde, ahlaki değerlerle
bağlantısız olarak, faaliyet olsun diye yapılmış hiçbir faaliyete yer
verilmemiştir. Entrikalarındaki olayları şekillendiren, belirleyen ve
motive eden şeyler: karakterlerin sahip olduğu değerler (veya bu değerlere
ihanet), spiritüel amaçlar peşinde yaptıkları mücadeleler ve derin değer-çatışmalarıdır.
Temaları, insan mevcudiyetinin temel, evrensel, ezeli ve ebedi konularıdır.
Romantik yazarlar, edebiyatın en nadir hususiyetinin -tema ve entrikanın
mükemmel bütünlüğünün- tek tutarlı yaratıcıları olmuşlardır.
Eğer, felsefi anlamlılık, önemlilik, ciddiye alınmanın kriteri ise; Romantik
yazarlar, dünya edebiyatının en ciddi yazarlarıdır.
"Romantisizm" terimi etrafındaki kargaşaya, filozofların yaptığı
bir katkıdan bahsetmek yerinde olacak. Bazı filozoflar, belirli filozoflara
"Romantik" ismini takmıştır. Oysa, Romantik olarak nitelenen
-Schelling ve Schopenhauer gibi- bu filozoflar; duyguların, içgüdülerin,
iradenin akla olan üstünlüğünü savunan aleni mistiklerdir. Felsefedeki
bu hareket ile estetikteki Romantisizm arasında, hiçbir önemli ilişki
yoktur; bu iki hareket karıştırılmamalıdır.
Romantisizmin baş düşmanı ve tahripçisi, altrüist ahlak olmuştur.
Romantisizmin asli karakteristiği; değerlerin, özel olarak ahlaki değerlerin
projekte edilmesi olduğundan; altrüizm, daha başlangıçta, Romantik edebiyata
çözümsüz bir ihtilaf soktu. Altrüist ahlak (kendini-tahrip hali dışında)
hayata geçirilemez; bu yüzden, altrüist ahlak anlayışına sahip kahramanlar,
insanın yeryüzünde yaşayacağı hayatın terimlerinde (özellikle, psikolojik
motivasyonlar alanında) inandırıcı bir hikaye içinde projekte veya dramatize
edilemez. Değer ve erdem kriteri olarak altrüizm alındığında, insanın
en iyi halini -"olabileceği ve olması gerektiği gibi olan halini"-
veren bir imajın yaratılması imkansızdır. Romantik edebiyatın tarihi boyunca
varolan kusur; inandırıcı bir kahraman
-inandırıcı bir erdemli insan imajı- sunmaktaki başarısızlıktır.
Romantisizme mükemmel bir alt-yapı olacak olan rasyonel-egoist ahlak,
filozof Ayn Rand'la tam tanımına kavuşmuş; Romantisizm, romancı Ayn Rand'ın
Romantik-Realizmiyle, yeniden canlanmıştır.
|