HUYSUZ ORTA YAŞLI'dan GÜNCEL

OBJEKTİVİST YAZARIMIZ
ENGİN ENÜSTÜN'ün
       

 
DE YAYIMLANAN TÜM YAZILARI
İÇİN TIKLAYINIZ

 

YAZARIN DİĞER GÜNCEL YAZILARI

 Bir duygu sömürüsü olarak "Fedakarlık": 

“İnsanlar  Fenerbahçe’nin  maçları yerine bizim  maçları izlemeli,  tamam daha kötü  oynuyor olabiliriz,  daha düşük bütçeli  bir takımımız olabilir  ama bizim de seyredilmeye, gişe gelirlerine ihtiyacımız var.İnsanlar bu fedakarlığı yapmalı"...

 İnsanın kendi içinde
kaybettiği Atlantis

Tek başına olan insanlarda sürekli bir "hiçbirşey yapmadan oturuyormuş" izlenimi vermekten kaçmaya yönelik
aşırı bir çaba var. Herkes "birşeyler yapıyor görünmek" telaşı içinde.
Farkında mısınız? 18.Mayıs.2006


 Altruizm batağı bu sefer
Turkcell Superlig'de:


 Neymiş, şehirlerinin özelliklerindne
dolayı bu sene ligden küme düşme kalksınmış... O zaman şampiyonluğu
da kaldırın, herkesi şampiyon ilan edin, olsun bitsin."100 metre finaline katılan herkese altın madalya verelim, ötekiler
de biraz daha yavaş da olsa koştular,
onlar da altın madalya alsın, güzel
güzel kardeşlik içinde yaşyalım,
ne olur yani?" türü abuk, cıvık iğrenç
bir "kaybedenin yanında olma"
sendromu her tarafı sarmış durumda...

Bir duygu sömürüsü olarak "Fedakarlık"

Sizden fedakarlık yapmanızı isteyen bütün kişi ve kurumlar (aileniz olabilir, üye olduğunuz dernek veya parti olabilir,oturduğunuzsitenin yönetimi olabilir, hatta biraz abartma hakkım varsa okşanmak isteyen kedi ve köpeğiniz olabilir) aslında haketmedikleri bir şey(ler)i istemektedir.

Niye böyle? Çünkü siz, hakettiklerini düşündüklerinize zaten onların sizden ayrıca istemesine gerek kalmadanveriyorsunuzdur.

Hal böyle olunca,

“Keşke Fitnat benimle daha çok vakit geçirse” diye düşünen Talat, bunu hakedecek tavır ve davranışlar içine girip çaba göstermek yerine “bunu bana borçlusun, ben senin için ne fedakarlıklar yaptım, senin de benim için yapman lazım fedakarlıklar” diyerek aslında haketmediği şeyleri istiyor.

“İnsanlar Fenerbahçe’nin maçları yerine bizim maçları izlemeli, tamam daha kötü oynuyor olabiliriz, daha düşük bütçeli bir takımımız olabilir ama bizim de seyredilmeye, gişe gelirlerine ihtiyacımız var. İnsanlar bu fedakarlığı yapmalı" diyen diğer takımın yöneticisi de “ Taraftarlarımız yayın saati çakıştığı zaman Chelsea-Barcelona maçını izlemek yerine bizi izlemeli, biz onlar için işimizi gücümüzü bırakıp yaz-kış demeden yöneticilik yapıyor, zamanımızdan-paramızdan fedakarlık ediyoruz, onların da bu fedakarlığı göstermesi lazım” diyen FB’li yönetici de haketmediği şeyi, “bencilsin sen, kendinden başka kimseyi düşünmüyorsun, varsa yoksa kendi çıkarın. Ne olurdu biraz da bizi düşünsen , biraz fedakarlık yapmanın o erdeminden yararlanmış olsan” diyerek, karşı tarafı vicdanına seslenerek duygu sömürüsü yapmaya çalışmaktadır.

Sizinle daha çok vakit geçirmek isteyen anne-babanız/sevgiliniz, çalışmanızı fazla mesai ücreti veya terfi ile ödüllendirmeyecek olan ama hafta sonları mesaiye kalmanızı isteyen patronunuz, koca paket içinde iki tane çürük elmaya gözyummanızı bekleyen mahalle manavınız, sizden kötü oynadığı halde teniste kendisine yenilmenizi bekleyen komşunuz, çalışmadığını bildiği halde çocuğu için öğretmeninden fazladan not isteyen veli, hepsi ama hepsi haketmediği şeyi istemekte bir sonraki aşamada ise “fedakarlık” kartını oynayarak “fedakarlık yapmanın erdemlerinden, başkaları için yaşamanın yüceliğinden, başkasının mutluluğunu sağlamanın getireceği iç-mutluluktan” söz ederek bu yamyam düzeninin, avantacı, anaforcu çarkın çalışmasını istemektedirler.

Becerebiliyorsanız yazıcıya kağıt takmadan bilgisayara “ne olur bu sefer de kağıt olmadan çıktı versen, bir dahaki sefer de ben de çıktı almayacağım halde kağıt takarım ödeşmiş oluruz. Yap bana bu fedakarlığı, bu seferlik” deyip yazıcı çıktısı almaya çalışın.

Olmuyor değil mi? Çünkü talebiniz objektif gerçeklikle çatışıyor.

Peki niye insan ilişkilerinde de bu objektif gerçeklik, karşılıklı çıkar ilişkisi gözetilmiyor da, bir tarafın sömürülen bir tarafınsa avantacı/anaforcu/indiragandi’ci yaklaşımda olduğu birliktelikler “normal” kabul ediliyor.

Bir de üzerine, utanmadan, sevgi sözcüğü kirletilerek “seven insan fedakar olur”, “sevgilerde de çıkar ilişkileri gözetilecekse, onun adı aşk değil, ticari birliktelik olur”, “yazıklar olsun tertemiz sevgimize de ‘benim bundan ne çıkarım’ var diyerek bencilliğini yansıtıyorsun ya” denilerek “ne sen benim için kendini feda et, ne de ben senin için, ikimiz için de faydalı değilse sadece bir tarafın istek, onay, zorlaması ile bu ilişki devam etmesin” diyenlere “taş kalpli, insanlıktan nasibini almamış, sadece kendini besleyen ellere sevgi ve saygı gösteren, ruhsuz” nitelendirmeleri yapılıyor?

Küme düşmeyi kaldırmak yetmez, eliniz değmişken
bütün takımları da şampiyon ilan edin:


Altruizm batağı bu sefer Turkcell Superlig'de

"İnsancıllık", "yardımseverlik", "komşuculuk", "özgecilik", "diğergâmcılık", "kendim için birşey istiyorsam namerdimcilik" adına ne derseniz deyin o insanoğlunun gelişme/hayattan zevk almasının önündeki en büyük engel bir kere daha kendini gösterdi.

Sözkonusu olan siyasi popularizm olsa da ana fikir "ne olacak canım, yaptıkları ile niye cezalandırılıyor ki, el birliği ile başına gelen bu kötü olayı da bertaraf ederiz, bu arada başaranlar haksızlığa uğramış olur ama ne gam. Onlar da "İyi de bu arada benim çabalarım haybeye mi olacak?" diyecek kadar bencil değillerdir ya. Yok artık." şeklinde gelişiyor.

Neymiş, şehirlerinin özelliklerinden dolayı bu sene ligden küme düşme kalksınmış... O zaman şampiyonluğu da kaldırın, herkesi şampiyon ilan edin, olsun bitsin. "100 metre finaline katılan herkese altın madalya verelim, ötekiler de biraz daha yavaş da olsa koştular, onlar da altın madalya alsın, güzel güzel kardeşlik içinde yaşyalım, ne olur yani?" türü abuk, cıvık iğrenç bir "kaybedenin yanında olma" sendromu her tarafı sarmış durumda.

Kimse "Hayır kardeşim, daha iyi koşan daha iyi hazırlanmış demektir, küme düşmemeyi başaran takıma haksızlık ediliyor. Kurallar önceden belliydi ve herkes bu belli kuralları kabul ederek lige başladı" demeyecek mi? Diyenler "insafsız, vicdansız, kendinden başkasını düşünmeyen bencil" olarak suçlanmaya devam edecek mi?

Deniz Baykal'ın teklifine Diyarbakırspor sözcüsü "kimse bizim üzerimizden siyaset yapmasın, küme düşmüş olmak bizim sorunumuz. Şimdi yapmamız gereken önümüzdeki sene daha güçlü bir ekip kurup tekrar birinci lige yükselmek olmalı" deyince fazlası ile sevindim, umutlandım.

Ancak öğleden sonra, herhalde baskılar sonucu, "yanlış anlaşıldım, evet haksızlığa uğradık, yardım edilmeli" gibi laflarla çarkedilince tekrar karamsarlığa kapıldım.

Hiç olmazsa bir kaç sağduyulu insan çıkar ve gerçekleri görür diye umut ediyorum

Salı, Mart 07, 2006

İnsandaki Kazanma Hırsı ve Sosyalizm

Yazıya başlamadan şu konuda “genel bir uyum” sağlamak mümkün mü acaba?

İnsanoğlu/kızı, kazanmak ister…Kazanmak için hırs sahibidir…Bu hırs, kazanmak içn bazen haketmediği halde sahip olma isteğini de beraberinde getirebilir. Yani, yalan söyleyerek, gerçeği gizleyerek veya konulmuş kuralları biraz eğip bükerek rakiplerinin önüne geçerek, hakkı olmadığına da sahip olmak ister.

Bu konuda hemfikir miyiz?

Hadi canım ne alakası var? İnsanoğlu/kızı sütten çıkma ak kaşıktır. Hakkı olmayana gözünün ucu ile bile bakmaz. Bunu teşvik eden ideolojileri ortadan kaldırdık mıydı bütün problemler çözülür” diyenleri pamuklara sarılmış yaşantıları ile başbaşa bırakarak devam edelim.

Evet böyledir. Böyle olduğunun en basit kanıtı ise bütün ama bütün ciddi, resmi spor karşılaşmalarının en az bir tane hakeme gereksinimi olmasıdır. Mahalle aralarında oynadıklarımız dışında hakem gerektirmeyen bir oyun benim aklıma gelmiyor.

Tamam, iki taraf da kazanmak veya en azından kaybetmemek istiyor. Aslında iki taraf da kuralları biliyor, oyunun amacı belli. O zaman hakeme ne gerek var?

Gerek var, çünkü iki taraftan biri veya ikisi de rakibi engellemek, topu ele geçirmek, karşı tarafa sayı yapmak için hırs sahibi, bu hırsı onu, kazanmak için, faul yapmaya, kural dışı oynamaya itebiliyor.

İşte bu noktada, tarafsız olan hakem, kuralların iki tarafça da ihlal edilmediğini tespit etmek ve ihlal edenleri uyarmak, gerekirse cezalandırmakla yetkili, sorumlu ve görevli.

Bu girişle birlikte anlatmak istediğim asıl konu şu: Kazanma hırsı – ve daha ilerisi olan açgözlülük insanın ölümcül günahlarından biri olarak görülür ve olmaması tavsiye edilir. Cennete veya yeryüzündeki mutluluğa ancak bu günahtan arınıldığı ölçüde ulaşılabildiği söylenir.

Ve, buraya dikkat, kapitalizmin bu hırsı ve açgözlülüğü körüklediği, teşvik ettiği söylenir. Kötü birşeyi teşvik ettiği için kapitalizmin de kötü olduğu ve yokedilmesi gerektiği söylenir.
Sosyalizm ve komünizm ise bunun tam tersini öğütlediği için toplum adına fedakarlığı teşvik ederek, bireysel mutluluk ve çıkarlardan fedakarlık yapıldığı zaman toplumsal mutluluk ve hedeflere ulaşılabileceği söylenir. Sosyalist ahlak insandaki bu hırs ve açgözlülüğü tedavi (!) edecek ve insanın içindeki, kapitalizmin kirlettiği, ruhu temizleyecekti.

Eğer bu doğru ise, yazımın başındaki oyunlarda hakem gerekliliğinin de sosyalizmi benimsemiş toplumlarda olmaması gerekmez mi (veya gerekmez miydi?)

Bakıyoruz 70 sene sonra o zamanki adı ile SSCB’de, Çin’de, Arnavutluk’ta, Küba'da, Kore'de futbol maçları hakemsiz mi oynanmış?Yo…




Oyuncular maçlarda “yoldaş, demin topu ayağından alırken yaptığım fauldü. Buyur top senindir” dememiş. O öyle demediği için de karşı taraf “olur mu proleter kardeş, yaptığın kurallara uygun bir şarjdı, top halkımızın emdiği helal süt kadar senin hakkındır” dememiş.





Yani, insanın içindeki o pis(!), kirli (!), bütün kötülüklerin anası, cennete gitmeyi, toplumsal barış ve huzuru engelleyecek(!) kazanma hırsı ne binlerce yılın dini telkinleri ne de onlarca yılın sosyalist beyin yıkamaları ile tedavi(!) edilememiş.

Peki o zaman yazının ana fikri ne? Herkes hırs sahibi olsun, açgözlülük iyi birşeydir. Birbirimiz yiyerek gelişebiliriz, filan mı?” diyenlere peşinden gidilebilecek tek rehberin “rasyonel bencillik” olduğunu söylemekler yetineceğim. Gerisini araştırmak onlara kalmış.

Belki ileriki yazılarda bunu daha da açarız.

Pazartesi, Şubat 27, 2006

Yalnızlığa Övgü

Taaa Mayıs 2003'te yazdığım bir yazı...Burada da bulunmasında yarar olduğunu düşündüm...(Hala aynı kafada mıyım? Evet!)

--------------------------------------------------------------------------------

Yalnızlığa Övgü


Hiç düşündünüz mü niye küçüklüğümüzden beri yalnızlığın / yalnız kalmanın çok kötü bir şey olduğu, insanların, birşey başarmak istiyorsa, devamlı birlikte, grup halinde olması gerektiği öğretilir?

Tek başına olan insandan ürkülmesi gerektiği, onlardan her türlü hıyanet ve melanet gelebileceği, bu tip "asosyal" insanlardan kimseye yarar gelmeyeceği bilgileri verilir bize?

İnsanın doğaya üstünlüğünün romanı Robinson Cruose'un bile tek başına başarmasına göz yumulmamış yanına bir Cuma verilmiştir.

Netice itibarıyle "bir elin nesi var…?" değil mi ama?

Hatta bu "insanın tek başına/yalnız olmaması gerektiği" saplantısı küçüklükten bile değil ondan çok daha önce de başlayabilir:

-Hayatım, tek çocukla kalmayalım, ona bir kardeş yapalım diyorum
-Haklısın sevgilim, geçenlerde bir makalede okumuştum, ailedeki tek çocuklar ilerki hayatlarında problemli ve toplumsal yönden başarısız oluyorlarmış

Biraz büyürsünüz, evde kendi başınıza güzel güzel oynuyorsunuz:

-Yavrum, çıkıp dışarıda arkadaşlarınla oynasana.
-Niye, ben böyle iyiyim, sana bir zararım var mı?
-Hayır ama bak arkadaşların ne güzel eğleniyor, sen de çık, biraz da hava almış olursun.
-Hava almak istersem, çıkar alırım ama bu halimden memnunum.

Biraz daha büyürsünüz, okuldasınız:

-Oğlum çeksene elini, cevabı göreyim
-Niye?
-Ne demek niye, aynı arkadaş grubunda değil miyiz?
-Aynı grupta olmakla ne ilgisi var?Sen benim sınava hazırlığımı ve çalışmışlığımı sömürmek istiyorsun.
-İyi, hatırlat da seni sınav çıkışı bir döveyim, öküz!

Biraz daha büyürsünüz, işyerinde performans kağıdınızda "grup çalışmalarına yatkın olmama" özelliğiniz terfinize engel olur.

Biraz daha büyürsünüz, bir arkadaşınızın düğününe gitmişsiniz:

-Haydi abi, bak biz bu kadar oynuyoruz, sen bir sahneye çıkıp döktürmedin.
-Yok, ben böyle iyiyim, sağol, hem ben oynamasını bilmem.
-Olur mu ya, hangimiz biliyoruz ki ?Maksat birlikte eğlenmek.
-Yok, yok, dışarıdan seyretmek daha eğlenceli, siz keyfinize bakın
-Aaa, valla olmaz, bak Allah'ın adını verdim, oynuycaz abi, hadi, kırma beni

Peki niye?Yalnızlık niye kötü, yalnızlık niye "Allah'a mahsus"?Niye yalnız kalmak isteyenler, tek başına bir şeyler başarmaya çalışanlar, grup, topluluk, tarikat, ordu, parti, dernek gibi insanların yalnız kalamadığı kalabalıklara girmek istemeyenler, yalnız olmaktan zevk alanlar, "yardım edilmesi, topluma kazandırılması, bu mümkün değilse ayıklanması gereken zavallılar" olarak görülür?

Niye sürüden ayrılanı kurt kapar?

Benim düşünceme göre bunun arkasında yatan en büyük korku, o yalnız insanın bir şeyler başaracak olması fikri : "Ya o başarırsa, ya diğerleri de onu örnek alırsa?" kaygısı.BEN'in tek başına başaracağından duyulan kocaman bir endişe.Böyle bir durum gerçekleşirse, hemen arkasından insanları birbirine bağlayan o "toplumsal bağ" incelecek, daha doğrusu o bağın tanımının daha doğru, daha hakça ve daha verimli olarak belirlenmesi imkanı doğacaktır.

Grup çalışmalarında herkesin aynı katkıda bulunmasına olanak yoktur ancak ödül veya ceza bütün grup üyelerine aynı şekilde paylaştırılır.Bu, iş yapmamayı ama en azından yapıyor gözükmeyi teşvik, daha fazla girdi sağlayanı ise demotive eden bir durum değil midir?

Arkadaşlarla konuşurken şu örnek akıllarına geldi:Bir düşünün bundan 550 yıl önce Fatih Sultan Mehmet İstanbul\'u fethetmek için Meclis-i Mebusan azalarını ikna etmeye çalışıyor. "Ya sevgili mebuslar bu olay bir çağı kapatacak, bir başka çağı açacak, milletimiz için çok faideli bir fetih olacak.Bizden sonra gelenler bizi sevgi ve rahmet ile yadedecekler"…

“Öyle demeyin devletlûm" diyor muhalefet "bir yeniçerinin tabutunun kalkmasının bedelini ödeyemeyiz.Allah'tan korkun."

Ve tezkere salt çoğunluk sağlanamadığı için reddediliyor.

İnsan, tek başına kaldığında daha güçlüdür demiyorum ama daha dürüst olduğu, daha kendisi olduğu kesin.İnsanın diğer hayvanlara olan üstünlüğünü ortaya koyan "görev paylaşımı ile daha fazlasını, daha kısa zamanda elde etme" özelliği bireyselliğe zarar vermemeli.Yani daha iyisini elde etmek için en dürüst halimizden uzaklaşıp diğer insanlarla birlikte olmaktan hoşlanır gözükmek zorunda kalmamalıyız.

İnsanın 2 özelliği, kendisini bu dünyanın efendisi ilan etmesine yardımcı oluyor:

1-Öğrendiklerini başkasına öğretebilme
2-İş/Görev bölümü

1.özellik sayesinde her insan öğrenmeye sıfırdan başlamıyor ve bu birikim insanı doğaya karşı güçlü kılıyor, 2.özellik de yaşamak için gerekli bütün yeteneklerin öğrenilmesini/sahip olunmasını gereksiz hale getiriyor.Bu sayede ayakkabıcı, ekmek yapmasını bilmek, fırıncı da web sitesi nasıl düzenlenir öğrenmek zorunda değil.Herkes sadece uzmanı veya yeteneği olduğu alanda üretim yaparak diğer ürün ve hizmetlere sahip olabiliyor.

Bu demektir ki işbirliğinin daha verimli hatta gerekli olduğu sahalar ve zamanlar var.Ancak burada belirleyici etken, bu birlikteliğin zorunlu değil isteğe bağlı olması.Ancak, bireyin "istemezse katılmayacağı" hakkının ona hatırlatılması, katılmamasına olanak verilmesi, hele bir de katılmadığı halde bireysel başarıya ulaşması, kendilerini bir gruba dahil etmiş ve bu durumdan faydalanan avantacı, yağmacı, çapulcu, anaforcu, otlakçı için güzel günlerin sonu demektir.

Bireysellik, hayatı inadına ve kendisi zarar görse de tek başına sürdürme nemrutluğu değil, iki tarafın da istek ve rızasına bağlı bir birlikteliği kabul etme saygısı ve onurudur.

Birey, yalnızken de mutlu ve başarılı olabilir, değilse zaten kendine geçici veya kalıcı sürelerle bir ikinci arayacaktır ama o kendi isteği ile arayana kadar onu zorlamayın lütfen.

Bireyin gücü, toplumun karşısında nasıl ezilmeyebileceği konularında Ayn Rand'ın 2 dev eseri The Fountainhead ve Atlas Shrugged'ı okuduğunuzda bana hak ereceksiniz.The Fountainhead "Hayatın Kaynağı" adı ile Türkçe'ye çevrilmiş, Atlas Shrugged çok yakında kitapçılardaki yerini alacak."Yaşamak İstiyorum" adlı daha kısa romanı ise devletin karşısında ezilmemeyi başaran bireyi anlatıyor. Bu kitapları okumanın yaşamınıza çok şey katacağına inanıyorum.

Pazartesi, Şubat 06, 2006

Karikatür - Yasak ve Hoşgörü

Bir Danimarka gazetesi Hz.Muhammed karikatürleri yayınladı ve çıngar çıktı. İslam toplumu hoşnutsuzluğunu belirtti, diğer bazı Avrupa ülkeleri gazetelerinde destekleyici tarzda İslami açıdan yasak olan Hz.Muhammed'in suretinin çizilmesi bir de karikatüre konu edilince elçilik yakmaya kadar giden misillemeler başladı.

Sonra da konu - her zamanki gibi - "İslam ne kadar hoşgörüsüz bir din", "Bu konuya da hoşgörü mü gösterilir kardeşim?", "Ya ne var bunda?", "Yasak yahu anlamıyor musun?", "Önce niye yasak olduğuna bir baksak?", "Bakmayalım..Yapma deniyorsa yapmayacaksın, yoksa sonuçlarına katlanacaksın" sağır dövüşü gelip gidiyor.

Diğer konulara geçmeden şunu söyleyeyim :

Karikatürleri gördüm...Esprisi olmayan, birşeyleri başlatmak, birşeyleri aşmak, birilerini kışkırtmak veya birşeylere örnek olmak için sipariş üzerine çizildiği belli militan mizahı yüklü çiziktirmeler. (Leman dergisinin güneydoğu sorunlarını irdeleyen karikatürleri gibi. "Benim derdim güldürmek değil mesaj vermek" diyen karikatürler)

İslam'da niye Hz.Peygamber'in resmedilmesi yasak?

İlk cevap hep : "Putlaşma olmasın" diye. E sen, hırka-i Şerif, Sakal-ı Şerif, ayakizi diyerek başka şeyleri putlaştırmış durumdasın. Bu yasağın bu uygulamalarınla çelişmiyor mu?

Bir seçenek daha var : Hz.Muhammed o kadar güzel bir insandı ki, resmini gören/görecek olan kadınlar ona aşık olurlar(dı). O zaman da rekabete dayanamayacak insanlar böyle bir yasağı başlatıp destekler hale geldiler. Bu nasıl/ne boyutta bir güvensizliktir ki?

İslam tarafının anlayamadığı şey aslında Batı toplumlarının da anlayamadığı şeyle aynı...Batı diyor ki "ya, bu konuyu niye bu kadar dert ediyorlar? Bizim Hz.İsa için neler yaptığımızı görmüyorlar mı? Kendi peygamberimize böyle yapıyorsak inanmadığımız bir peygambere daha saygılı olabileceğimizi nasıl düşünüyorlar? Bize bu yasağın mantıklı bir gerekçesini sunup, bizi ikna etmeden olduğu gibi kabul etmemizi nasıl bekliyorlar ki?"

Cevap: Onlar sizin gibi akıl çağından henüz bir bütün olarak geçmedi ki...(Geçeni var, sınava daha yeni gireni var, sınava girmeyi reddedeni var)

Görselleştirmek adına şu denilebilir :

Bugün, kadınla el sıkıştığı - hatta sesini duyduğu - zaman abdestinin bozulacağını düşünen insanlar var. "Manyak mısın, sapık mısın ya? El sıkışmadan ne olurmuş?" diyen de var...

Karısının yabancı bir erkekle el sıkışmasına izin veren erkeği, karısını peskeş çeken erkek olarak gören var. Bu durumda bu iki erkeği nasıl bir akıl sofrasına oturtacaksınız da bir eskimo geleneği olan (ne kadar geyik bilmiyorum ama yıllardır duyarım) "gelen misafire her türlü ikramın yanında koynuna evin hanımını da sokma" misapirverlerliğinden bahsedebilirsiniz.

Koyu islamcı "a-ha ben demiştim işte bugün karısının elini veren yarın karısının tamamını verir" diyebilir, ılımlı olan da "ne alakası var ya? O başka şey bu başka şey" diyebilir.

İşte akılın ortadan kalkıp, inançların ortalığa döküldüğü ve tek tartışma kriterinin "ben böyle bir inanca sahibim, dur seni de ikna edeyim" olduğu bir durum.

İki taraf da birbirini anlamıyor, gerekli donatıya sahip değil, 3. bir tarafı ise hiç anlamıyorlar. 3. taraf da ikisini birden anlamıyor.

Bu olayda en çok kaybedenler de Türkler olacak. Çünkü batı zaten Türk harici İslam nüfusunun öyle olduğunu giyim-kuşamlarından, kadına bakış açılarından, hükümet yapılarından, yaşam tarzlarından biliyor. Ya tamamen uzak duruyor ya da "paraları/petrolleri bitene kadar katlanırım" diyor.

Türklere ise bakış açıları şu olacak : "Görünüşte onlara benzemiyorlar ama madem aynı dine mensuplar, madem ki diğer taraf bunu din adına yapıyor. Türkler de bugün olmasa da yarın, dışarıdan olmasa da içeriden, gündüz olmasa da gece, bunlarla aynı seviyede"

Bizim kaybımız da bu olacak işte.

Sağduyuya davet etmek boşuna çünkü iki taraf da öyle bir davette ne giyeceklerini bilmiyorlar.

Cuma, Ocak 06, 2006

Mutluluğun sırrı küçük değişikler

Akşam Gazetesi'nden aldım :


Son madde hariç ötekileri yapın, karışmam

Ama 10. maddeyi

"Bencil olun....Başkalarının size iyi birşeyler yapmasını bekleyeceğinize siz kendiniz için iyi birşeyler yapın. Hem daha çabuk olur hem de tatsız/nahoş sürprizler olmaz.

Örneğin "umarım sevgilim/eşim/dostum/kardeşim/arkadaşım bana doğru hediyeyi alır" diye bekleyeceğinize gidin o hediyeyi kendinize hediye edin. Hem çabuk hem garantili...

Başkaları için iyi bir şeyler yapıyor olduğunuz durumda dahi öncelik kendinizde olsun. Herkes kendisi için iyi bişiler yapsın"

şeklinde revize etmek istiyorum

-----------------------------------------------------------------

Mutluluğun sırrı küçük değişikler

1) Haftada bir kez sevgilinizle veya bekarsanız arkadaşınızla 1 saat boyunca sohbet edin.

2) Hobinizin ne olduğunu mutlaka bulun. Spor, müzik ve hatta çalışmak bile hobiniz olabilir. Yeter ki yapmayı sevdiğiniz bir şeyi keşfedin.

3) Daha az mükemmeliyetçi olmaya çalışın.

4) Partide duvar süsü gibi durmayın. İnsanlarla göz teması kurun, onlarla konuşun.

5) Günde en az bir kez kahkaha atın. Bu sayede, kalbe kan pompalanması hızlandınır, kaslar
daha fazla haraket etmiş olur.

6) Haftada 3 kez yarımşar saat egzersiz yapın. Bu kendinizi yüzde 20 oranında iyi hissetmenizi sağlar.

7) Gülümseyin. Böylece, vücuda endorfin salgılanmış olacak.

8) KENDİNİZİN en iyi arkadaşı olun. İç sesinize hep kulak verin.

9) Sıcak bir banyo, bir bardak şarap, masaj veya seks. Dokunmak ve orgazm, endorfin salgılamanızı sağlar. Bu sayede, bulutlara uçmuş kadar mutlu ve sakin olacaksınız.

10) BENCİL olmayın. Başkaları için mutlaka iyi bir şeyler yapın.

Çarşamba, Ocak 04, 2006

TDK Türk Gençliğine Don Kişot'u Yanlış Tanıtıyor(muş)

Geçenlerde bir arkadaşın arkadaşının bir protestosundan haberim oldu

Sayın İlgili,

Can Dündar'ın 19/12/2005 tarihli gazete yazısıyla farkına vardığım Kurumunuz Türkçe sözlüğündeki'donkişotluk' sözcüğünün "Ortada gereklilik olmadığı halde kahramanlık göstermeye çalışmak" tanımından büyük rahatsızlık duydum. Cervantes'in söz konusu romanının anafikrini ve günümüz donkişotlarını en iyi tanımlayan Petit Larousse'un "Haksızlıklara karşı savaşan ve bunları düzeltmeye çalışan idealist davranış biçimi..." veya Webster sözlüğün "Erdemleri savunmak" tanımlarından giderek ömrü Türk halk sağlığı için komik ücretler ve ilgisiz işlerde çalıştırılarak, yine ömrü Türkiye çevresini korumak için eylemlerle ve yazı yazmakta geçen ve geçmekte olan bizim gibileri rahatlatacak ve doğru sözcüktanımını oluşturması için gereğini saygılarımla arz ve rica ederim.

Bu ülke ve dünya ne yazık ki sizin tanımınız ne olursa olsun donkişotluk yapanların, bu uğurda yaşamlarını feda edenlerin sayesinde bugünlere gelmiştir. Taa Spartaküs'ten bu yana.

Saygılarımla.Umur Gürsoy

Ben de şöyle yanıt verdim :

Saçma bir uğraş gibime geldi...Türk dilinde kullanımı öyle gerçekten de...Yabancı kaynaklarda başka türlü olması bizimkini yanlış çıkartmaz ki...

Bu aşamada bir ricam olacak.

Bu yazıyı yazıp yanlışlığı vurgulayana insanlara, Türkçe'deki "Felsefe yapmak" fiilinin nasıl olup da "Bilgiçlik taslamak" anlamına geldiğini veya siyasetçilere "politika yapmayın Sn. bilmemkim" derken adamın aslında politika yapmak için para aldığını ancak Türkçe'de politika yapmanın lafı dolandırıp durmak anlamına geldiği sorulsun veya bunun için de "aslında felsefenin anlamı şudur siz felsefe yapmak fiilini böyle kullanarak felsefeyi küçümsüyorsunuz" gibi bir protesto yapıp yapmayacaklarını sorulsun.

Sonra kendi kendimize soralım bakalım biri bize "senin yaptığın da tam Don Kişot'luk ha!" dediğinde bunu iltifat olarak mı alırız yoksa hak veriyorsak "haklısın ya, ben de boşveriyorum o zaman anasını satayım, ne halleri varsa görsün" diye mi yanıtlarız.

Huysuzluk iyidir, yapılmalıdır ama temeli de olsun biraz yau..Yaşayan Türkçe'yle bağlantımız olsun...Bir erkeğe "etekleri zil çalıyor" dendiğinde "kardeşim biz İskoç muyuz, niye erkekler etek giysin ki?" diye çemkirilmesin (bu "çemkirmek" lafını da yeni duydum, çok hoşuma gitti, yaygınlaştırmaya çalışıyorum...Huysuzluğun bir sonraki aşaması gibi)

Salı, Kasım 22, 2005

Pisi pisi kopatım
Dediğimi yaparım...Hem psikopatım hem de şişmanım herkesten...Şişko patates..al sana psikopatates
 
Objektivist Hareket © 1998 | Felsefemiz | İrtibat Kur