HİÇ
KİMSE:
Haklarımızın yok edilmesini savunan
birine bir mikrofon,
veya onları soymaya çalışan hırsıza bir anahtar
veya onların boğazlarını
kesmeyi
isteyene bir bıçak;
Sağlamalarını talep edemez.
****
" Özgür toplumu savunmak isteyen bir kimse, özgür toplumun vazgeçilmez
temelinin birey hakları ilkesi olduğunu bilmelidir. Birey haklarını muhafaza
etmek isteyen kimse, kapitalizmin birey haklarını kapsayabilecek ve
koruyabilecek tek sistem olduğunu anlamalıdır. Ve hürriyetin bugününün, entelektüellerinin
amaçlarıyla ilişkisini ölçmek isteyen kimse, bunu, birey hakları kavramının,
sözde “muhafazakarlar” tarafından görmezden gelinmesi,
çarpıtılması, tahrif edilmesi ve nadiren tartışılması gerçeğine bakarak
ölçebilir.
****
“Haklar” moral bir kavram ve bağdır –bir bireyin eylemlerine rehberlik eden
ilkelerden, o kişinin diğer bireylerle olan ilişkilerine rehberlik eden
ilkelere mantıksal bir geçişi sağlayan bir kavram- bireysel ahlakı sosyal bir
bağlamda muhafaza eden ve koruyan bir kavram- bir insanın ahlaki düsturlarıyla
bir toplumun hukuki kuralları arasındaki bağ, etik ve politika arasındaki bağ. Birey
hakları toplumu ahlaki kurallara tabi kılmanın araçlarıdır.
****
Her siyasal sistem bazı etik kurallara dayanır. İnsanlık tarihi boyunca egemen
olan etikler, bireyi ya mistik veya sosyal birtakım üstün otoritelere tabi
kılan altruist–kollektivist doktrinin çeşitli türleriydi. Bunun sonucu olarak insanlığın eseri olan politik
sistemlerin çoğu, öz bakımından aynı olan, aralarında yalnızca bazı derece
farkları bulunan, sadece geleneklerin tesadüfüyle, kaosla,
kanlı kavga ve dönemsel çöküşlerle sınırlandırılan aynı devletçi tiranlığın
türleridir. Bütün bu politik sistemlerde ahlak(ilik) topluma değil yalnızca
bireylere uygulanabilen bir kurallar bütünüydü.
Toplum, ahlakın tecessümü,
kaynağı veya tek yorumlayıcısı olarak ahlak kurallarının dışına yerleştirildi ve sosyal vazifeye kendisini adama inancının aşılanması insanın
dünyadaki varlığında, ahlakların yegane amacı olarak
mütalaa edildi.
“Toplum” diye bir varlık olmadığından, toplum yalnızca bir grup bireysel insan
olduğundan, toplumun ahlak kuralları dışında tutulması pratikte şu sonucu
verdi:
Toplumun yöneticileri ahlak kuralından muaf tutuldu; yöneticilerin eylemleri
yalnızca geleneksel usullere konu oldu. Böylece yöneticiler bütün gücü
ellerinde tuttular ve “iyi, toplum (veya kabile, ırk, millet) için iyi olan
şeydir” ve “yöneticinin iradesi yeryüzünde toplumun (iyinin) sesidir” zımni
kuralına kayıtsız şartsız itaat istediler.
Bu, mistik veya sosyal altruist-kollektivist etiğin bütün türleri altındaki tüm devletçi sistemler için doğrudur (geçerlidir). “Kralların ilahi hakkı” teorisi
mistik altruist-kollektivist ahlakın; “Vox populi, vox dei” (halkın sesi hakkın
sesi) ilkesi sosyal altruist-kollektivist ahlakın siyasi teorisini özetler.
Tarihte gördüğümüz örnekleriyle; cisimlenmiş bir tanrı kimliğindeki
Firavun’uyla Mısır teokrasisi –Atinalıların sınırsız çoğunluk veya demokrasi
yönetimi- Roma İmparatorluğunca yönetilen refah devleti –geç ortaçağların
engizisyon mahkemesi- Fransa’nın mutlak monarşisi- Bismark Prusya’sının refah devleti- Nazi Almanya’sının gaz odaları ve Sovyetler
Birliği’nin mezbahaları bu sistemlerin numuneleridir.
****
Bütün bu politik sistemler altruist -kollektivist ahlakın sonuçlarıydı- ve
hepsinin ortak özelliği, toplumun, kadiri mutlak, egemen, kaprislerine göre
davranmayı kutsal bir ilke gibi kabullenen bir varlık olarak ahlak kuralının
üstünde durduğugerçeğiydi. Bu yüzden, siyasal olarak, bütün bu sayılan
sistemler amoral bir toplumun türleriydi. İnsanın bireysel hakları ilkesi, ahlakiliğin, devletin gücü üzerinde bir sınırlama, bireyin kollektivitenin zalim gücüne karşı
korunması, güçlünün hakka (adalete) tabi kılınması olarak, sosyal sistemin
derinliklerine doğru
yayılmasıdır. Birleşik Devletler tarihteki ilk ahlaklı toplumdu. Daha önceki bütün sistemler, insanı, diğerlerinin amaçlarına kurban
edilebilecek araçlar, toplumu ise kendi başına bir amaç olarak telakki etti.
Bütün evvelki sistemler bireyin hayatının topluma ait olduğuna, toplumun bireyi
toplumun dilediği herhangi bir şekilde bertaraf edilebileceğine, bireyin
yararlandığı her ve herhangi bir hürriyete ancak ve yalnızca toplumun lütfuyla ve müsaadesiyle sahip olabileceğine ve toplumun
herhangi bir vakit bu hürriyeti ortadan
kaldırabileceğine inandı.
****
Bir “hak”, bir bireyin eylem hürriyetini sosyal çerçevede tanımlayan ve tasvip
eden moral bir prensiptir. Sadece bir temel hak vardır (bütün diğer haklar bu
temel hakkın sonuçları veya gerekçeleridir); bireyin kendi hayatına sahip olma
hakkı. Hayat kendi kendini sürdüren ve kendi kendine üretilen bir eylem
sürecidir. Hayat hakkı demek, kendi kendini sürdüren ve üreten eylemle meşgul
olma hakkı demektir; bunun anlamı ise, rasyonel bir varlık oluşun tabiatı
tarafından gerekli kılınan, bireyin kendi hayatını sürdürmesi, ilerlemesi,hayatın gereklerini yerine getirmesi ve hayattan
zevk alması için gerekli bütün eylemleri yapması hakkıdır. (Bu, yaşama hakkı,
özgür olma hakkı ve mutluluğu arama hakkının anlamıdır). Bir “hak” kavramı
yalnızca bir tek eyleme, özellikle, eylem hürriyetine raci olur. Bunun anlamı fiziki zorlamadan, baskıdan ve diğer insanların müdahalesine
maruz kalma korkusundan emin olmak demektir.
Böylece her birey için, bir hak bir “pozitif”in, onun kendi yapısına göre,
kendi amaçları için, kendi gönüllü, zorlanmamış seçimiyle hareket etme
hürriyetinin moral tasdikidir. Onun hakları diğer insanlara, negatif bir
yükümlülük, yani onun haklarını ihlal etmekten uzak durmak dışında hiçbir
yükümlülük yüklemez.
Hayat hakkı bütün hakların kaynağıdır ve mülkiyet hakkı bütün hakların tek
aracıdır. Mülkiyet hakkı olmaksızın başka hiçbir hak mümkün olamaz. İnsanoğlu
hayatını kendi gayretiyle devam ettirebileceğinden, kendi emeğinin –gayretinin ürününe sahip olma hakkı bulunmayan insan kendi hayatını devam ettirmek için
hiçbir yola sahip değildir. Ürettikleri diğer insanlar tarafından gasp edilen
insan bir köledir.
Şu noktayı hatırda tutmalıyız: Mülkiyet hakkı, eyleme yönelik bir haktır, bütün
diğer hakları gibi, bir nesneye yönelik bir hak değil eyleme ve o nesneyi
üretmenin veya kazanmanın sonuçlarına yönelik bir haktır. Mülkiyet hakkı
bireyin herhangi bir mal mülk kazanacağının bir garantisi değil, sadece
kazandıklarına sahip olacağının bir garantisidir. Mülkiyet hakkı, maddi
değerleri kazanma, muhafaza etme, kullanma ve elden çıkarma hakkıdır.
Birey hakları kavramı o tarihte o kadar yenidir ki, pek çok kişi bu kavramı
bugüne kadar tam olarak kavrayıp sindiremedi. Sosyal veya mistik etik
teorilerine uygun olarak, bazı insanlar haklarının Tanrının bir hediyesi
olduğunu, diğer bazıları da onların toplumunun bir hediyesi olduğunu ileri sürerler. Fakat, gerçekte, hakların kaynağı insan
tabiatıdır.
Birey haklarını ihlal etmek demek, onu kendi yargısının aksi yönde davranmaya
zorlamak veya onun değerlerini kamulaştırmak demektir. Esas olarak, bunu
yapmanın yalnız bir yolu vardır. Fiziksel zor kullanımı. İnsan
haklarının iki muhtemel ihlalcisi vardır: Suçlular ve siyasi yönetim. Birleşik Devletler’in
büyük kazanımı, bunlardan ikincisine ilkinin eylemlerinin yasal kılıf
geçirilmiş versiyonlarını yasaklamak suretiyle, bu
ikisi arasında bir ayırım çizgisi çekmekti.
Bağımsızlık Beyannamesi, “bu hakları güvence altına almak için, insanlar arasında siyasi yönetimler oluşturuldu” ilkesine dayandı. Bu ilke; bir devletin
tek geçerli haklılaştırılmasını sağladı ve siyasi gücün tek meşru amacını
tanımladı: Birey haklarını, bireyi fiziksel şiddetten korumak suretiyle,
korumak. Böylece devletin fonksiyonu geleneksel yöneticilik rolü olmaktan çıkıp
hizmetçi olma rolüne dönüştü. Siyasi yönetim bireyi suçlulardan korumak için
kuruldu; anayasa bireyi siyasi yönetimden korumak için yazıldı.
****
Hiç kimse mutluluğun aranmasını kurbanlık bir hayvanın moral statüsüyle
birleştiremez.
Hür bir toplumu doğuran şey, birey hakları kavramıydı. Özgürlüğün yok edilmesi,
birey haklarının tahribi ile başlamak zorundaydı.
Bir kollektivist tiran, bir ülkeyi, o ülkenin maddi
ve manevi değerlerini derhal gasbederek köleleştirmeye cesaret edemez. Bu bir iç çürüme süreciyle yapılmak zorundadır.
Aynen maddi alanda bir ülkenin zenginliğini yağmalamanın o ülkenin parasını artırarak yapılması gibi. Dolayısıyla, haklar alanında uygulanmakta
olan bir enflasyon sürecinde de şahit olunabilir. Bu süreç yeni türetilmiş “haklar”ın büyümesini gerektirir ve halk bu yolla
kavramın anlamının tersine
çevrildiği gerçeğine dikkat etmez. Aynen kötü paranın iyi parayı kovması gibi, bu yapay-türeme haklar hakiki hakları inkar eder, yok
eder. Şu garip gerçeği mütalaaedin: Hak olduğu iddia edilen yeni “haklar” ile işçi-köle kampları iki çelişik vakadır ve bütün dünyada hiçbir zaman hiçbir şey bunlar kadar bol bir şekilde bulunmamıştır.
****
Eğer bazı insanlara bir hakla, diğer bazı insanların çalışmalarının ürünleri üzerinde birtakım yetkiler kazandırılırsa, bunun anlamı, üreten insanların haklarından mahrum edilmesi ve köle işgücü olmağa mahkum kılınmasıdır. Bir kimsenin “hak” olduğu öne sürülen herhangi bir hakkı, eğer başka birinin haklarının ihlal edilmesinigerektiriyorsa, bir hak değildir ve olamaz. Hiç kimse başka biri üzerine, onun seçimi olmayan bir zorunluluk, bir karşılıksız-bedelsiz görev, bir gönülsüz hizmetçilik yükleme hakkına sahip olamaz. “Köleleştirme hakkı” gibi bir hak olamaz. Bir hak, o hakkın başka insanlar tarafından maddi bakımdan gerçekleştirilmesini kapsamaz; o sadece bu gerçekleşmeyi bireyin bizzat kendi gayretiyle elde etmesi hürriyetini kapsar.
****
Onlar mutluluğu arama hakkından söz ederler, mutlu olma hakkından değil. Bunun anlamı şudur: Bir insan mutluluğunu kazanmak için
gerekli gördüğü eylemleri yapma hakkına sahiptir. Diğer insanlar onu mutlu yapmak mecburiyetinde değildir. Hayat hakkı, bir insanın kendi hayatını bizzat kendi çalışmasıyla sürdürmesi hakkıdır. Bu demek değildir ki diğer insanlar ona hayatın ihtiyaçlarını sağlamalıdırlar.
****
Mülkiyet hakkı, bir insanın mal mülk kazanmak, bunları kullanmak ve elinden çıkarmak için gerekli ekonomik faaliyetlerde bulunma hakkına sahip olması demektir; başkalarının ona mal-mülk sağlamak zorunda olması demek değildir. Söz hürriyeti demek bir insanın, fikirlerini, siyasi iktidar tarafından baskı
altında tutulma, müdahale edilme veya cezalandırılma tehlikesinden uzak olarak
ifade etme hakkına sahip olması demektir. İfade hürriyeti diğer insanların bu
kimseye, fikirlerini ifade etmek için kullanmak üzere bir konferans salonu, bir
radyo istasyonu veya bir baskı makinesi sağlaması demek değildir. Birden fazla insanın katılımını icap ettiren herhangi bir iş her katılımcının gönüllü rızasını gerektirir. Tarafların her biri kendi kararını verme hakkına
sahiptir, fakat hiçbiri kendi kararlarını zorla diğerlerine dayatmak hakkına sahip değildir. “Bir işe sahip olma hakkı” gibi bir hak yoktur, sadece serbest ticaret hakkı
vardır; bu, bir kimsenin, eğer başka biri onu çalıştırmak isterse, bir iş edinmesi hakkıdır. “Bir eve sahip olma hakkı” gibi bir hak yoktur, sadece
serbest ticaret hakkı; bir ev inşa etmek veya satın almak hakkı vardır. Eğer
hiç kimse bir mal için para ödemek istemiyorsa, şayet hiç kimse bir insanı
çalıştırmak veya onun ürününü satın almak istemiyorsa, “adil bir ücret veya
fiyat hakkı” gibi bir hak yoktur. Hiçbir üretici süt, ayakkabı, sinema filmi
veya şampanya gibi malları üretme yolunu seçmediği takdirde tüketicilerin bunları
edinme hakları, “tüketici hakları” gibi haklar yoktur (sadece onları kendi
kendine üretme hakları vardır). Özel grupların “hakları” yoktur, “çiftçilerin,
işçilerin, işadamlarının, işverenlerin, yaşlıların, gençlerin, doğmamışların
hakları” yoktur. Sadece her bireysel insanın ve bireyler olarak bütün
insanların sahip olduğu insan hakları vardır.
****
Mülkiyet hakları ve serbest ticaret hakkı insanın tek “ekonomik hakkı”dır
(aslında bunlar politik haklardır) –ve “ekonomik haklar bildirgesi” cinsinden
bir şey olamaz. “Ekonomik haklar”ın savunucularının
mülkiyet haklarını ve serbest ticaret haklarını gasbettiğini gözleyin. Hatırlayınız ki haklar, bir insanın eylem hürriyetini koruyan, fakat diğer insanlara hiçbir zorunluluk yüklemeyen moral ilkelerdir. Özel kişiler bir diğerinin hürriyetine veya haklarına bir tehdit değildir. Fiziksel zora
başvuran ve diğer insanların haklarını ihlal eden özel kişi bir suçludur ve
insanlar ona karşı kanuni korunma hakkına sahiptir. Suçlular herhangi bir ülkede ve herhangi bir çağda küçük bir azınlıktır. Ve bunların insanlığa verdiği zarar, insanoğlunun siyasi yönetimlerince gerçekleştirilmiş olan dehşet –katliamlar, savaşlar, zulümler, gasplar, kıtlıklar, köleleştirmeler ve toplu tahripler- ile kıyaslandığında çok azdır. Potansiyel olarak bir siyasi yönetim insan haklarına yönelik en tehlikeli tehdittir; siyasi yönetim yasal olarak silahsızlandırılmış kurbanlara karşı fiziki zor kullanma konusunda hukuki bir tekeli elinde tutar. Birey haklarıyla
sınırlandırılmadığı ve kısıtlanmadığı zaman bir siyasi yönetim insanın en
ölümcül düşmanıdır.
****
Şimdi birey haklarının tahrip edilme mekanizmasını gözleyin. Süreç, siyasi yönetime anayasal olarak yasaklanmış belirli ihlalleri özel
kişilerin üstüne atmak ve böylece yönetimi bütün sınırlamalardan kurtarmaktan
oluşur. Bu yöntem söz hürriyeti alanına doğru gittikçe daha aşikar oluyor. Kollektivistler yıllardır bir özel kişinin ona
muhalif olan birini finanse etmeyi reddetmesi fikrinin, muhalifin hür konuşma hakkının ihlali ve bir “sansür” eylemi olduğu yolundaki görüşü propaganda etmektedirler.
Kollektivistler, eğer işadamları kendilerini
suçlayan, küçülten ve lekeleyen bir dergiye reklam vermeyi reddederlerse bunun “sansür” olduğunu iddia ederler.
Bir TV programı destekleyicisi yapımını finanse ettiği bir programda gerçekleştirilen kendine yönelik tecavüzlere itiraz ederse, bunun bir “sansür”
olduğunu öne sürerler –eski başkan yardımcısı Nixon’u suçlamak üzere davet edilen Alger Hiss’in olayındaki gibi- Ardından Mr. Newton N. Minow konuşur:
“Oranlamalar yoluyla, reklamcılar, şebekeler ve kendi
alanlarında önerilen programları reddeden şirketler yoluyla bir sansür
uygulaması vardır”. Aynı Mr. Mnow program yapımında kendi görüşlerine uymayan televizyon istasyonlarının yayın
izinlerini iptal etmekle tehdit eder ve bunun sansür olmadığını öne sürer.
Bu çeşit bir eğilimin uygulamalarını gözleyin:
“Sansür” yalnızca siyasi yönetimin eylemleri için kullanılabilecek bir
terimdir. Hiçbir özel eylem sansür değildir. Hiçbir özel kişi veya şirket bir
insanı susturamaz veya bir yayını engelleyemez; sadece devlet bunları
yapabilir. Özel kişilerin konuşma hürriyeti, aynı fikirde olmama, dinlememe ve
kendi düşmanlarını finanse etmeme haklarını kapsar. Fakat “ekonomik haklar
bildirgesi” gibi doktrinlere göre bir birey, kendi maddi
varlığını kendi kanaatlerine göre kullanma hakkına sahip değildir ve kendi
parasını, ayırım yapmaksızın, onun mülkiyeti üzerinde bir “hakkı” olan herhangi
bir konuşmacıya ve propagandiste devretmelidir.
****
Bunun anlamı şudur: Fikirlerin ifadesi için araçlar sağlama yeteneği bir insanı
herhangi bir fikre sahip olma –bir fikri savunma- hakkından mahrum eder. Buna
göre bir yayınevi, değersiz, yanlış veya zararlı (kötü) bulduğu kitapları
neşretmek zorundadır –bir TV programının mali giderlerinin karşılayıcısı kendi
kanaatlerini tahkir eden yorumcuları finanse etmek mecburiyetindedir- bir
gazetenin sahibi kendi başyazı sütunlarını basının köleleştirilmesi için
yaygara yapan genç serserilere tahsis etmelidir. Bu, bir grup insan çaresiz
sorumsuzluğa sokulurken, diğer bir grup insanın sınırsız yetki “hakkı”
kazanması demektir.
Fakat her isteyene bir iş, bir mikrofon, bir gazete sütunu sağlanması açıkça imkansız olduğundan, mal-mülk sahiplerinin seçme hakkı
kaldırıldığı zaman “ekonomik haklar”ın dağıtımını ve
bu dağıtımdaki alıcıları kim belirleyecektir?
Mr. Minow bu sorunun
cevabını gayet açıkça ortaya sermektedir.
Eğer Mr. Minow’un formülünün yalnızca büyük mülkiyet sahiplerine uygulanacağını zannetme hatasına
düşerseniz, şunu anlamalısınız: “Ekonomik haklar”teorisi,
her tiyatro yazarı olmayı düşleyene, her avare şaire, her gürültücü besteciye,
her politik himayecisi olan ressama, sizin, gösterilerini izlememek veya
eserlerini almamak yoluyla onlara vermekten kaçındığınız mali desteğin
sağlanması hakkını da kapsar. Yoksa, sizin vergi
paranızı sübvanse edilmiş sanat için harcamanın anlamı nedir? Bazı insanlar
“ekonomik haklar” hakkında gürültü yaparken, politik haklar kavramı ortadan
kayboluyor. Hür konuşma hakkının bireyin kendi görüşlerini savunma ve diğer
insanlarla uyuşmama muhalefet edilme, fazla tanınmayan – ünsüz biri olma ve
destekten mahrum kalmayı da kapsayan muhtemel sonuçların karşılama
hürriyeti olduğu unutuluyor. “Özgürce konuşma hakkı”nın siyasal fonksiyonu muhalifleri
ve makbul olmayan azınlıkları zora dayanan bastırmadan korumak demektir, onlara
destekler, avantajlar ve kazanmadıkları bir çok tutulurluğun ödüllerini garanti etmek değildir.
AYN RAND"
HİÇ KİMSE: Haklarımızın yok edilmesini savunan birine bir mikrofon, veya onları soymaya çalışan hırsıza bir anahtar
veya onların boğazlarını
kesmeyi isteyene bir bıçak sağlamalarını talep edemez... |