İHTİYACIMIZ OLAN FELSEFE
Akıl,
algılanan verilerin kavramlar halinde bütünleştirilmesi yoluyla çalışır.İnsan
aklının örgütleyicisi olan felsefe, akılcı bir varlık için vazgeçilemez bir
gereksinimdir. Bu anlamda felsefe; bilimin temeli, insanın sahip olduğu bilgiyi
entegre eden unsur, bilinçaltının programlayıcısı ve kendi değerlerinin seçicisidir.
Felsefeyi akılla, yani insanın idrak gücü ile karşı karşıya, batıl inançların
özür dileyicisi veya koruyucusu haline getirmek, insan olmaya karşı öylesine
büyük bir suçtur ki, hiçbir çağdaş zulüm bununla boy ölçüşemez:
İşte çağdaş zulmün sebebi budur!
İnsanın,
hayatta kalmasının asıl yolu: Aklını savunmasıdır.
Çünkü istediğimiz kadar:" felsefeden bana ne! " desek de, bu fikrinde
bir felsefe ürünü olduğunu, kabul etmek zorundayız. Kaldı ki evrenin niteliğini,
kendi kavrama yollarımızı ve tabiatımızı bilene -keşfedene- kadar ne yapmamız
gerektiğini de bilemeyiz.
Kendi duygularımızın tabiatını ve sebeplerini öğrenememizdeki başarısızlık,
hakedilmemiş bir suçun kabülunu de kolaylaştırır. Çoğu insan temel konularda
herhangi bir sağlam kanaate sahip değildir; bugün insanlar daha önce hiç olmadıkları
kadar kafa karışıklığı ve şüphe içindedirler, ancak sistem onlardan sahip olmadıkları
bir tür kahramanımsı dürüstlük beklemektedir: Onlar görünüşte önemsiz somut
şeyler arasında tanıyamadıkları temel konular yoluyla yıkılmaktadırlar. Pek
çok insan büyük bir davanın siperlerinde ölebilme yeteneğine sahiptir. Fakat
çok azı küçük, ilan edilmemiş, gün be gün teslim olmaların belirsiz gidişatına
karşı koyabilmektedir. Az sayıda insan sıkıntıya girmek, düşmanlar edinmek ve
bir çalışma arkadaşının itiraz edilebilir soyut fikirleri için veya bir yabancının
anlamsız derecede uygun olmayan talepleri veya yetenekli bir eğitimcinin bağımsız
duruşu için konumlarını ve belkide hayatlarını tehlikeye atmak isteyecektir.
İnsan sesini yükseltmesi gerektiğini hissettiğinde,
"Ben kimim ki bunu bileceğim?" çağdaş kötümserlik rutin sorusu ile
engellenmektedir.
Buna kendi zihninde bir başka mahvedici cümle eklenmektedir: " Kimi gücendiririm?
"
İşte bu nedenle çoğu insan: "Adalet ve doğru kimin umurunda?- Kim
takar?" takıntısı ile çözülemez sandığı bir yozlaşma içinde yok
olur ve akıllarında korku hariç hiçbir şey kalmayana kadar ruhlarını taksitle
satmaya mahkum olur.
İnsanlar
psikolojik olarak en çok-ve varlık olarak en az- neden korkarlar?
Silahları sadece yetenek, doğruluk ve üreticilik olan parlak yalnız;potansiyel
zekaya ve masumane acımasız dürüstlüğe sahip bir insan neden korkar?
Böylesi korkulardan dolayı, zihnini körelterek pes edenlerin sayısı asla bilinemez.
Çünkü akıldışı düzen onların varlığının tanınmamasını ve fikirlerinin herhangi
bir şekilde dikkate alınmamasını dayatmaktadır. Bu ilkel ve vahşi zinciri kırmayı
her zaman, bazı yetenekli insanlar bir büyük bedel ödeyerek başarabilir ancak.
Bu bedeli ödeyerek sonuna kadar mücadele edebilen dahiler veya yetenekli insanlardır.Fakat
ortalama bir insan bunu yapmaz, yapamaz.
O halde şehit olabilecek cesarete sahip bir insan, neden
gündelik sorunlarda acizleşmekte ve "Bana neci" olmaktadır? İşte sorun
budur!
İnsan
geleceği hakkında hipotez oluşturmak için şu üç unsuru dikkate almalıdır: Kendisinin
şu anki durumu, bilinçli olarak inandığı şeyler ve kendi hayat görüşü.Zeka
insanın en değerli yeteneğidir. Fakat zeka bilincin üstünlüğü ile yönetilmeyen
bir toplumda hiçbiryere sahip değildir.: O böyle bir toplumun en amansız düşmanıdır.
Bu nedenle, zekanın tanınmadığı, ödüllendirilmediği aksine
köreltildiği bir toplumda:
Akıl, Ahlak ve Özgürlükden bahsedilemez.
Bilincin
gelişmesi zeka derecesi ne olursa olsun iradidir. Bu da bireyin kendi tercihini
gerektirir. Bu tercihi yapmayan insan, bilincine isyan eden çaresiz bir mahluk
olmaya mahkum olur. Buna rağmen "maddi dünyanın gerçek dışı olduğu, realitenin
bilinemez olduğu ve bilimin olgulara değil, 'inşa' lar la uğraştığı" iddiaları
nasıl böylesine yaygın ve etkin olabilmektedir? Fiziksel ve beşeri bilimler
arasındaki uçurum neden? Bilim güneş sisteminin ötesini keşfetmeye hazırken,
beşeri bilimler neden iflas içinde?
Maddi dünyayı feth eden bilim ve aklın kazanımlarının harcanacağı amaçları,
neden inanç belirlesin?
Bir insan, gördüğü halde kör, işittiği halde sağır olabildiğini nasıl iddia edebilir?
Bir insanın bu derecede gerçekten nasıl kaçabileceğini anlamadan; eski-yeni mistizmi anlayamaz ve bu mistik tuzağa düşmekten asla kurtulamayız.! Bunların ahlak konuları realiteden bağımsızdır, bunlar maddi fenomenleri gerçekleştirmenin yolunun, ahlakın görevi olduğuna inanmamızı isterler.
İşte
bu nedenle insan, bir tür felsefe, yani kapsamlı bir hayat görüşü olmaksızın,
varolamaz.
Felsefe eğitiminin gerektirdiği tek şey "açık fikirlilik" değil fakat
aktif fikirliliktir, yani fikirleri inceleme yeteneğinde olan ve onları istekli
ve kritik bir şekilde incelemeyi kabul eden akıldır. Aktif bir akıl doğruyu
ve yanlışı eşit tutmaz; durağan bir tarafsızlık ve şüphe boşluğunda ilelebet
yüzmez; muhakeme sorumluluğunu üstüne alarak sağlam inanışlara ulaşır ve onlara
sarılır. İnandığı şeyleri ispatlayabildiğinden aktif bir akıl, saldırganlarla
karşılaştığında körü körüne inanma,yaklaşıkçılık, kaçınma ve korku benekleriyle
lekelenmemiş yıkılmaz bir güveni elde eder.
Zihnen aktif olduğu ölçüde, -yani, bilme ve anlama arzusuyla motive edildiği
ölçüde- bir insanın zihni, kendi duygusal bilgisayarının programcısı gibi çalışır;
ve, o insanın hayat hissi, rasyonel bir felsefeye parlak bir karşılık gibi gelişir.
Bilinçli olmaktan sarfınazar ettiği ölçüde, duygusal bilgisayarının programlanmasını,
tesadüfi etkiler yapar: rasgele izlenimler, çağrışımlar, taklitler, çevreden
kapılan hazmedilmemiş sloganlar, klişeler, kültürel ozmos. Eğer; kaçma ve atalet,
bir insanın zihni işleyişinin hakim yöntemiyse; varacağı sonuç: korkunun hakim
olduğu bir hayat hissidir; her yönde basılmış ayak izleriyle dolu şekilsiz bir
kile benzeyen bir ruhtur bu. (Böyle bir insan, hayatının sonraki yıllarında,
kimlik duygusunu kaybettiğinden yakınır; gerçekte, bir kimlik duygusuna zaten
hiç sahip olmamıştır...!)
İnsan, -tabiatı itibariyle- genelleme yapmaktan kendini
alamaz; bağlamsız olarak, geçmişsiz veya geleceksiz olarak " an-be-an "
yaşayamaz; bütünleştirme kapasitesini -kavramsal kapasitesini- elimine edip,
bilincini bir hayvanın algısal menziline hapsedemez.
Nasıl ki, bir hayvanın bilinci zorlanıp soyutlamalarla uğraşır hale getirilemezse;
benzer şekilde, insan bilinci, o anki somutluklardan başka hiçbir şeyle uğraşmaz
hale getirilerek daraltılamaz. İnsan bilincinin o müthiş güçlü bütünleştirme
mekanizması, doğuştan oradadır; insanın sahip olduğu tek seçenek, onu yönetmek
veya onun tarafından yönetilmektir. Bu mekanizmayı, bilgisel bir amaçla kullanmak
için bir irade eylemi -bir düşünce süreci- gerektiğinden; insan, bu gayreti
göstermekten kaçabilir. Fakat, kaçarsa; tesadüfler, idareyi ele geçirir: mekanizma,
söförü içinde olmadan harekete geçen bir vasıta gibi, kendiliğinden çalışır;
bütünleştirmeğe devam eder; fakat, bu işi, körce, el yordamıyla, rasgele, tutarsızca,
uyumsuzca yapar; bir bilgilenme aleti olarak değil, -o aletin sahibi olan, ama
onu kullanmaktan sarfınazar eden o insanın bilincini yıkmaya girişmiş- bir çarpıtma,
yanıltma ve terör aleti olarak çalışır.
Realitenin
olgularından kaçmak mümkün değildir.
Bir realite olgusu olan insanın; tabiatından veya bu tabiatça belirlenen insana-özgü
hayatta kalma tarzından da hiçbir kaçışı mümkün değildir. Haberdarlık yeteneği
olan her canlı varlık, sadece bilincinin rehberliğinde hayatta kalabilir; canlı
bir varlıkta, bilincin rolü ve fonksiyonu, budur.
Bir insan,sahip olduğu özel tip bilincin şeklini kabul etmezse; mesela, düşünmenin,
aşırı gayret gerektirdiğine karar verirse; mesela, faaliyetlerini yönlendirecek
değerlerin seçiminin çok ürkütücü bir sorumluluk olduğuna karar verirse; o zaman,
eğer hala hayatta kalmak istiyorsa, bu işi, ancak başkalarının bilinci aracıyla
yapabilir: Başkalarının anlayışları, başkalarının yargıları, başkalarının değerleri;
yani, bu insan, kendinin değil başkalarının algılamakta olduğu bir dünyada yaşar.
Böylece; ruhunu, başka hiçbir canlı türü için düşünülemeyecek
bir parazit haline getirir:
Bir beden paraziti değil, bir bilinç paraziti...
Kendine-saygı-ve-güvenli ve hükümran bilinçli bir insan; realiteyle, tabiatla,
olgulardan oluşmuş objektif bir evrenle alışverişte bulunur; zihninin, hayatta
tek kalma aracı olduğunu bilir ve düşünme yeteneğini geliştirir. Fakat, zihnini
terkeden bir insan; bir olgular evreninde değil, bir insanlar evreninde yaşar;
olgular değil, insanlar onun realitesidir.
Akıl değil, insanlar onun hayatta kalma aracıdır.
Alışverişte bulunacağı evren, onlardır; bilinci, onlar üzerinde odaklanır.Nasıl
ki, rasyonel bir insan, kendine-saygı-ve-güvenini, objektif realiteyle alışveriş
yeteneğine dayandırırsa; benzer şekilde, irrasyonel olan bu insan, kendi-değerini,
başkalarıyla alışveriş yeteneğiyle tayin eder.