5 - ESTETİK
Estetik, sanatı inceleyen felsefe dalıdır.
İnsan bilgisi, felsefe denen kök üzerinde iki dal halinde gelişir. Bu dallardan
biri, fiziki dünyayı -insanın fiziki mevcudiyetiyle ilgili fenomenleri- inceler;
diğeri, insanı -insan bilinciyle ilgili fenomenleri- inceler. Birinci dal, soyut
bilime yol açar; soyut bilim, uygulamalı bilime veya mühendisliğe yol gösterir;
uygulamalı bilim, teknolojiyi -maddi değerlerin fiilen üretimini- mümkün kılar.
İkinci dal, birinciye benzer bir yönelimle, sanatı mümkün kılar.
Sanat, ruhun (bilincin) teknolojisidir.
Sanat, üç felsefi disiplinin ürünüdür: metafizik, epistemoloji ve ahlak. Metafizik
ve epistemoloji, insan fenomeninin soyut bilimidir. Bu soyut temel üzerinde
bina olunan ahlak, insan fenomeninin uygulamalı bilimidir: hayatının amaç ve
çizgisini belirleyen seçim ve faaliyetlerinde insanı yönlendiren değerler sistemini
tanımlar; yani, ahlak, insan inşaının mühendisliğidir: prensipleri ortaya koyar,
projeleri çizer. Sanat, insan inşaının teknolojisidir: nihai ürünü yaratır,
model inşa eder.
Bu analojiyi vurgulayalım: sanat öğretmez; sanat, nihai amacın tam ve somut
realitesinin nasıl olacağını teşhir eder. Öğretmek, ahlakın görevidir. Sanatın
amacının "öğretmek" ile olan ilgisi, bir uçağın amacının "öğretmek"
ile olan ilgisinden daha fazla değildir. Nasıl ki, bir uçağın incelenmesinden,
onun parçalarına demonte edilmesinden bir çok şey öğrenilebilirse; benzer şekilde,
bir sanat eserinin incelenmesinden de
-insanın tabiatı, insanın ruhu (bilinci), insanın mevcudiyeti hakkında- çok
şey öğrenilebilir. Fakat, bunlar, sadece yan faydalardır. Bir uçağın birincil
amacı, insana uçmayı öğretmek değil, ona uçma deneyini fiilen yaşatmaktır. Sanatın
birincil amacı da, aynı şekilde düşünülmelidir.
Sanatın; şeyleri, "olabileceği ve olması gerektiği gibi" temsil etmesi,
insanın bu şeylere, gerçek hayatta erişmesine yardımcı olur; ama, bu yarar,
sadece ikincil bir değerdir. Birincil değer; sanatın, şeylerin olması gerektiği
gibi olduğu bir dünyada yaşama deneyini insana tattırmasıdır. Bu deney, insan
için hayati önemi haizdir.
İnsanın heves ve ihtirasları sınırsız olduğundan, değerleri peşindeki çabası
ömür-boyu bir süreç olduğundan ve değerlerinin yüksekliği arttıkça, mücadelesi
de güçleştiğinden; öyle bir ana, öyle bir saate veya öyle bir belirli zaman
süresine ihtiyaç duyar ki; bu zaman zarfında, görevini bitirmiş olduğu duygusunu
yaşasın; değerlerinin başarılı bir şekilde elde edilmiş olduğu bir evren içinde
yer aldığı duygusunu yaşasın. Bu, daha ileri gitmek için enerji, yakıt elde
edilen bir mola süresi gibidir. Sanat ona bu yakıtı verir; bir insanın kendi
hayat hissinin objektifleştirilmiş realitesini görebilip, üzerinde düşünmesi
zevkini verir; o insanı, bir süre için o insanın ideal dünyasında yaşatarak,
o dünyada bulunmanın zevkini tattırır.
Verili bir birey, bu deneyin anlamını, kendi hayatına tercüme etmek üzere fiilen
davranmayı seçebilir; veya, bu deneyin esinlendirdiği şekilde yaşamakta başarısız
kalıp, hayatının geri kalan kısmını, bu esine ihanet etmekle geçirebilir. Fakat,
sonuç ne olursa olsun; sanat eseri, dokunulmaz bir mevcudiyet kazanmıştır: kendi
kendine yeterli tam bir varlıktır; erişilmiş, gerçekleştirilmiş, sabit bir realite
olgusudur; adeta, karanlık bir yol kavşağını aydınlatmak üzere dikilmiş ve "Bu
mümkündür" diye ses veren bir işaret feneridir.
Fakat, esefle söylenmelidir ki; sanatın insan bilgisinde işgal ettiği yerin
ölçüsü; sanatın, insan bilinci için yaptığı fonksiyonun büyük önemiyle ters
orantılı olagelmiştir. Bugün, fizik bilimlerinde kaydedilen ilerlemenin büyüklüğü
ile beşeri bilimlerde varolan durgunluk (hatta gerileme) arasındaki uçurumun
belki en çarpıcı göstergesi, sanata yaklaşımda sergilenen pervasız irrasyonelliktir.
Fizik bilimleri hala (gittikçe tahrip olmakta olan) rasyonel bir epistemolojinin
kalıntılarınca yönlendirilir; oysa, beşeri bilimler, hemen hemen tamamen mistisizmin
ilkel epistemolojisine terkedilmiştir. Fizik bilimlerinde, atom-altı parçacıklardan,
en uzak yıldızlara kadar bütün fenomenler incelenebilecek bir düzeye erişilmişken;
sanat fenomeni, karanlık bir esrar gibi kalmıştır: sanatın tabiatı, insan hayatındaki
fonksiyonu veya muazzam psikolojik gücü hakkında çok az şey öğrenilmiştir. Oysa,
sanat, çoğu insan için büyük önem taşıyan, derin kişisel ilgi uyandıran bir
fenomendir; sanat, -yazılı tarih öncesi dahil- bütün medeniyetlerde mevcut olmuş,
insanın her adımına eşlik etmiştir.
İnsanlık, bir istisna ile her bilgi alanında, mistik kahinlerden rehberlik bekleme
pratiğini terkedecek kadar olgunlaşmıştır; bu istisan estetiktir. Estetikte,
bu pratik hala tam anlamında geçerlidir ve giderek daha aşikar bir hale gelmektedir.
Mistik kahinin mesleğinin püf noktası, anlaşılmazlıktı; bugünün estetiğinde
de: anlaşılmazlık, bir değer zannedilmektedir. Nasıl ki, ilkel vahşiler, tabiat
fenomenlerini olduğu gibi kabul etmiş; bu fenomenleri, soruşturulmaz, analiz
edilmez ve indirgenmez bir birincil zannetmiş; ve, bu fenomenlerin kaynağını
bilinmez cinlere atfetmişdilerse; benzer şekilde, bugünün epistemolojik vahşileri
de, sanatı olduğu gibi kabul etmiş; onu, soruşturulmaz, analiz edilmez ve indirgenmez
bir birincil zannetmiş; ve, sanatın kaynağını özel bir tür bilinmez cinlere
atfetmişlerdir: hissettikleri duygular. Aralarındaki tek fark, tarih-öncesi
vahşilerin hatasının masumca yapılmış olmasıydı.
Alrüizmin en acı abidelerinden biri, insanların kendi içlerinde kültürel olarak
yarattıkları benliksizliktir: kendisini, bir bilinmeyen olarak görmekteki istekliliği;
kendisiyle, bir yabancıyla birlikte yaşıyor gibi yaşaması ve bundan rahatsızlık
duymaması; ruhunun, kişisel (gayri-sosyal) ihtiyaçlarını bilmezden gelmesi,
göz ardı etmesi, bastırması; kendisine en gerekli olan şeyleri en az bilmesi;
en derin değerlerini, sübjektifliğin iktidarsızlığına teslim ederek, hayatını
kronik bir suçluluk duygusunun kasvetli zindanına çevirmesidir.
Sanat üzerindeki felsefi ihmalin sürmesinin asıl sebebi, sanatın fonksiyonunun
gayri-sosyal (bireysel) olması; buna mukabil, felsefeye, genellikle altrüizmin
(birey düşmanlığının) egemen olmasıdır. (Bu, altrüizmin gayrı-insaniliğinin,
insanın (fiilen varolan bir bireyin) en derin ihtiyaçlarına gösterdiği insafsız
kayıtsızlığın bir başka örneğidir.) Sanat, realitenin sosyalleşmesi gayri-mümkün
bir veçhesine aittir; evrensel (bütün insanlara özgü), fakat gayri-kollektif
olan bu veçhe: insan bilincidir.
5.1 SANAT: SOYUTLAMALARIN
SOMUTLAŞTIRILMASI
Bir sanat eserinin ayırt edici karakteristiklerinden biri, hiçbir pratik, maddi
amaca hizmet etmemesi, başlı-başına bir amaç olmasıdır. Bir sanat eseri, bir
düşünme, tefekkür, tahayyül hali yaratmaktan başka bir amaca hizmet etmez; bu
halin zevki, öylesine şiddetli; öylesine derinlemesine kişiseldir ki; insan,
bu hali, başka hiçbir amaca araç olmayan bir birincil gibi, başlı-başına yeterli
bir deney gibi yaşar; bu hali analiz etmesi istendiğinde, rahatsız olur; böyle
bir isteği yerine getirmemekte genellikle direnir; bu öneri, ona, kendi kimliğine,
en derin, asli benliğine karşı yapılmış bir saldırı gibi görünür.
Oysa, hiçbir insan duygusu sebepsiz ve indirgenmez değildir. Sanatın yarattığı
şiddetli duygu da, ne sebepsiz olabilir; ne indirgenmez olabilir; ne de, duyguların
(dolayısiyle değerlerin) kaynağından, yani yaşayan bir varlık olarak insanın
ihtiyaçlarından bağımsız olabilir. Sanatın bir amacı vardır ve insani bir ihtiyacı
karşılar; ancak, bu ihtiyaç, maddi bir ihtiyaç değildir: insan bilincinin duyduğu
bir ihtiyaçtır. Sanat, insanın hayatta varkalması işiyle kopmaz biçimde bağlantılıdır;
ancak, hayatta var kalmanın fiziki veçhesiyle değil; fiziki veçhenin başarısını
mümkün kılan öbür veçhesiyle bağlantılıdır: bilincin korunması ve varkalması
veçhesi.
Sanatın kaynağı, insanın bilgilenme yeteneğinin kavramsal olması olgusundadır.
Yani, insanın bilgi elde etmek ve faaliyetlerini yönlendirmek için tek tek algılardan
değil, soyutlamalardan hareket ettiği gerçeği, sanatın ortaya çıkış sebebidir.
Sanatın tabiatını ve fonksiyonunu anlamak için, kavramların tabiatı ve fonksiyonu
anlaşılmalıdır.
Bir kavram, spesifik bir(kaç) karakteristiğe göre tecrit edilmiş ve belirli
bir tanım altında birleştirilmiş iki veya daha fazla birimi temsil eden bir
zihni bütünlüktür. İnsan, algısal materyali kavramlar içinde, kavramları geniş
ve daha geniş kavramlar içinde organize ederek, sınırsız miktar bilgiyi, o an
verili somutlukların ötesine erişen bir bilgiyi kavrayıp göz önünde tutabilir.
Kavramlar, verili herhangi bir anda, sırf algısal olan kapasitenin izin vereceğinden
çok daha fazla veriyi, insanın bilinçli haberdarlığının menziline getirebilir.
İnsanın algısal haberdarlığının menzili -herhangi bir anda işleme alabileceği
algıların sayısı- sınırlıdır. Dört veya beş birimi -mesela, beş ağacı- göz önüne
getirebilir. Ama, yüz ağacı veya on ışık yılı mesafeyi göz önüne getiremez.
Bu tür bilgiyi işleyebilmesi için varolan tek kapasitesi, kavramsal yeteneğidir.
İnsan, kavramları lisan vasıtasıyla elde tutar. Özel isimler hariç, kullandığımız
her kelime, bir kavramı temsil eder; yani, sınırsız sayıda belirli bir tür somutluk
yerine geçer. Matematikte (eksi sonsuzdan artı sonsuza) kullanılan bir sayı
dizisi gibi; bir kavram da, her iki yönü açık bir dizidir ve o kavramla işaret
edilen o özel tür birimlerin hepsini içerir. Mesela, "insan" kavramı,
halen yaşayan, geçmişte yaşamış, gelecekte yaşayacak bütün insanları içerir;
bu, o kadar büyük sayıda insandır ki, onları incelemek ve haklarında birşey
keşfetmek bir yana, hepsinin görsel olarak algılanması bile imkansızdır.
Lisan, soyutlamaları (kavramları), somutluklara dönüştürme -veya daha dakik
terimlerle söylenirse: soyutlamaları, somutlukların psiko-epistemolojik eşdeğerlerine
dönüştürerek, uğraşılacak spesifik birimlerin sayısını azaltma- psiko-epistemolojik
fonksiyonunu ifa eden görsel-işitsel bir semboller sistemidir. (Psiko-epistemoloji,
insanın öğrenme süreçlerinin, bilinçli zihin ile bilinç-altının otomatik fonksiyonları
arasındaki etkileşim açısından incelenmesidir.)
Bir çocuğun konuşmasından, bir bilim adamının konferansına kadar, herhangi bir
yerde geçen bir cümledeki muazzam kavramsal bütünleştirmeyi göz önüne alın.
Basit, ostensif (göstererek yapılan) tanımdan başlayarak, giderek yükselen kavramlara
varan, hiçbir bilgisayarın alamayacağı kadar karmaşıklaşan bir bilgi hiyerarşisi
oluşturan uzun kavramsal zinciri düşünün. İnsanın realite bilgisinin elde edilip
muhafaza edilmesi, ancak bu zincirler vasıtasıyla mümkündür.
Bu, yine de, insanın psiko-epistemolojik vazifesinin daha basit olan kısmıdır.
Daha zor olan diğer kısım, bu bilginin tatbik edilmesidir: realite olgularının
değerlendirilmesi, amaçların seçilmesi ve buna uygun olarak faaliyetlerin yönetilmesidir.
Bunu yapmak için, insanın başka bir kavramlar zincirine ihtiyacı vardır; birinci
kavramlar zincirinden (bilgisel zincir) türeyip ona bağlı olan, ama ayrı ve
bir anlamda daha karmaşık olan bu zincir: bir normatif (kural koyan) soyutlamalar
zinciridir.
Bilgisel soyutlamalar realite olgularını teşhis ederken (kimliklendirirken),
normatif soyutlamalar olguları değerlendirip, bir değerler seçeneği ve bir faaliyet
çizgisi emreder. Bilgisel soyutlamalar, neyin var olduğu konusuyla uğraşır;
normatif soyutlamalar, (insanın seçeneğine açık olan alanlarda) neyin var olması
gerektiği konusuyla uğraşır.
Normatif bilim olarak ahlak, felsefenin iki bilgisel dalı üzerine bina olur:
metafizik ve epistemoloji. İnsanın ne yapması gerektiğini emretmek için, önce
insanın ne olduğu ve nerede olduğu; (bilgilenme araçları dahil) insanın tabiatının
ve içinde davrandığı evrenin tabiatının ne olduğu öğrenilmelidir.
Evren, insanın anlayabileceği bir yer midir; yoksa, anlaşılmaz ve bilinemez
midir? İnsan, yeryüzünde mutluluk bulabilir mi; yoksa, sıkıntıya ve ümitsizliğe
mahkum mudur? İnsanın seçme gücü, amaçlarını seçme ve onlara erişme gücü, hayatının
gidişini yönlendirme gücü var mıdır; yoksa, kontrolu dışında olan ama kaderini
tayin eden kuvvetlerin çaresiz oyuncağı mıdır? Tabiatı bakımından; insan, iyi
olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa, kötü olarak nefret mi edilmelidir? Bunlar
metafizik sorulardır; fakat, bunlara verilecek cevaplar, insanların hangi tür
ahlakı kabul edip tatbik edeceklerini belirler; bu cevaplar, metafizik ile ahlak
arasındaki bağlantıdır. Her ne kadar, metafizik, başlı başına normatif bir bilim
değilse de; bu kategori sorulara verilecek cevaplar, insan zihninde metafizik
değer-yargıları fonksiyonu yerine geçer; çünkü, bu cevaplar, ahlaki değerlerinin
tamamına temel teşkil edecektir.
İster bilinçli olarak, isterse bilinç-altı sezgiyle; ister açıkca, isterse zımnen
olsun; insan şunları bilir: değerlerini bütünleştirmek, amaçlarını seçmek, geleceğini
planlamak, hayatının birliğini ve insicamını sürdürmek için, mevcudiyet hakkında
kapsamlı bir görüşe sahip olmalıdır; ve, metafizik değer-yargıları, hayatının
her anında, her seçiminde, her kararında ve her faaliyetinde söz konusudur.
Metafizik -realitenin asli tabiatıyla uğraşan bilim- insanın en geniş soyutlamalarından
oluşur. Metafizik, insanın algıladığı her somutluğu içerir; o kadar büyük bir
miktar ve o kadar uzun bir kavramlar zinciri söz konusudur ki; hiçbir insan,
metafizik soyutlamaların tamamını, o anki bilinçli haberdarlığının odağında
tutamaz. Ama, kendisine rehberlik etmesi için o bütüne, o haberdarlığa ihtiyacı
vardır; onları, bilincinin odağına tam olarak getirebilme kudretine ihtiyacı
vardır.
İşte, sanat insana bu kudreti verir.
Sanat, realitenin, bir sanatkarın metafizik değer-yargılarına göre seçici bir
tarzda yeniden-yaratılmasıdır.
Seçici bir yeniden-yaratma vasıtasıyla, sanat: realitenin insanın kendisi ve
mevcudiyetle ilgili görüşlerini temsil eden veçhelerini tecrit eder ve bütünleştirir.
Bir sanatçı, sayılamaz miktardaki somutluklardan -tek tek, bağlantısız ve (görünüşte)
çelişkili hususiyetlerden, eylemlerden ve varlıklardan- kendisine metafiziken
asli görünenleri tecrit eder ve onları yeni ve tek bir somutlukta bütünleştirerek
bu soyutlamaya bir beden, bir kimlik verir; bu beden, sanat eseridir.
Mesela; biri, bir Yunan tanrısını; diğeri, çarpık bir ucube şeklindeki bir ortaçağ
karakterini temsil eden iki insan heykelini göz önüne alın. Her ikisi de, insanla
ilgili metafizik değerlendirmelerin ürünüdür; her ikisi de, sanatkarların insan
tabiatıyla ilgili görüşlerinden kaynaklanır; her ikisi de, yaratıldıkları çağların
kültürlerinin somutlaştırılmış temsilcisidir.
Sanat metafiziğin somutlaştırılmasıdır. Sanat, insanın kavramlarını, bilincinin
algısal düzeyine getirerek, bu kavramların algılar gibi doğrudan anlaşılmasını
sağlar.
Bu, sanatın psiko-epistemolojik fonksiyonudur; sanatın insan hayatındaki önemi,
bu fonksiyondan kaynaklanır.
Nasıl ki; lisan, soyutlamaları, somutlukların psiko-epistemolojik eşdeğerlerine
dönüştürerek (kelimelendirerek), uğraşılacak spesifik birimlerin sayısını azaltma
fonksiyonunu yapmaktaysa; benzer şekilde, sanat, insanın metafizik soyutlamalarını,
somutluklara dönüştürerek (sanat eseri haline sokarak); bu soyutlamaları, insanın
doğrudan algısına konu olabilecek spesifik varlıklar haline getirir. "Sanat
evrensel dildir" sözü, boş bir metafor olmayıp -sanatın yaptığı psiko-epistemolojik
fonksiyon açısından- harfiyen doğrudur.
İnsanlık tarihinde, sanatın, dine bir yardımcı olarak (ve genellikle dinin tekeli
altında) doğduğunu hatırlayın. Din, felsefenin ilkel şekli idi: insana mevcudiyet
hakkında kapsamlı bir görüş sağlamaya teşebbüs etmişti. O ilkel kültürlerdeki
sanatın, o kültürlerin dinlerindeki metafiziki ve ahlaki soyutlamaların bir
somutlaştırılması olduğuna dikkat edin.
Sanatta söz konusu olan psiko-epistemolojik sürecin en iyi izahını, özel bir
sanatın belirli bir veçhesinde görebiliriz: edebiyattaki karakterizasyon. İnsan
karakteri -sayısız potansiyelleriyle, erdemleriyle, kötülükleriyle, tutarsızlıklarıyla,
çelişkileriyle- o kadar karmaşıktır ki; insan, kendi kendisinin en çetin bilmecesidir.
İnsan karakter çizgilerini tecrit edip; onları, -tamamen bilgisel soyutlamalar
halinde de olsa- soyutlamalar halinde bütünleştirmek çok zordur; bu soyutlamaların
hepsini, karşımızdaki bir insanı anlamak maksadıyla kullanmak üzere zihinde
taşımak çok zordur.
Şimdi, Cervantes'in Don Kişot karakterini düşünün. Don Kişot, belirli bir türden
sayısız insanın sahip olduğu, sayısız karakteristiklerin, sayısız kere gözlemlenip
değerlendirilmesinden oluşturulmuş bir soyutlamanın somutlaştırılmış halidir.
Cervantes bu insanların asli kişilik çizgilerini tecrit edip, bu çizgileri tek
bir karakterin somut biçiminde bütünleştirmiştir; mesela, bir insan hakkında
"O bir Don Kişot'tur" dediğinizde, bir tek cümlede yaptığınız bu yargı,
o karakterle iletilen muazzam bir bilgi bütününü içerir.
Normatif soyutlamalara -ahlaki prensiplerin tanımlanmasına, insanın ne olması
gerektiğinin belirlenmesi görevine- gelince, gereken psiko-epistemolojik işlem
daha da zordur. Bu görev, yıllar süren bir çalışma gerektirir; ve, varılacak
sonuçların iletilmesi, sanatın yardımı olmaksızın hemen hemen imkansızdır. Ahlaki
değerleri tanımlayan, sahip olunacak erdemleri uzun bir liste halinde veren
kapsamlı bir felsefi risale, bu işi görmez; böyle bir çalışma, ideal bir insan
nasıl olurdu ve nasıl davranırdı bilgisini iletmez; hiçbir zihin, bu kadar muazzam
bir soyutlamalar bütünüyle uğraşamaz: bu soyutlamaları, temsil ettikleri somutluklara
tekrar dönüştüremez -yani onları realiteyle tekrar bağlantılandıramaz- ve bunları
her an bilinçli haberdarlığının odağında tutamaz. Fiili bir insan figürü çizmeden,
böylesine muazzam miktar bilgiyi bütünleştirmeğe imkan yoktur; bu figür, -lisanda,
kelimenin, temsil ettiği kavrama, (görsel-işitsel) bir somutluktan oluşan bir
kimlik vermesi gibi- bütünleştirilmiş bir somutluk olarak normatif teoriyi aydınlatır
ve onu anlaşılır kılar.
Ahlak üzerine yapılan çoğu teorik tartışmanın kısırlığı, hiç bir yere vardırmayışı,
çoğu insanın bu tür tartışmalardan sıkılmasının sebebi budur: ahlaki prensipler,
somutlaştırılmadığı takdirde, insanların zihinlerinde boşlukta asılı soyutlamalar
halinde kalır; bu prensipler, insanların önlerine, bir türlü kavrayamadıkları
bir amaç koyup, ruhlarını bu amaç doğrultusunda yeniden şekillendirmelerini
ister; oysa, nasıl tatbik edileceği bilinmeyen ahlaki prensipler, insanları,
gayri-kabili-tarif bir ahlaki suçluluk duygusunun yükü altında bırakır. Sanat,
ahlaki bir idealin iletimi için vazgeçilmez ortamdır.
Her dinin bir mitolojisi olduğunu hatırlayın. Bir dinsel mitoloji: o dindeki
ahlak sisteminin, o ahlak sisteminin nihai ürünü olarak ortaya konmuş insan
figürlerinde bedenlenmiş biçimde, dramatik olarak somutlaştırılmasıdır. (Çeşitli
mitolojiler arasında, bazı figürlerin diğerlerinden daha inandırıcı olması,
temsil ettikleri ahlaki teorilerinin nisbi rasyonelliğine veya irrasyonelliğine
bağlıdır.)
Bu demek değildir ki; sanat, felsefi düşünceye bir ikamedir: kavramsal bir ahlak
teorisine sahip olmayan bir sanatkar, ideal olanı, başarılı bir imaj halinde
somutlaştıramaz. Fakat, sanatın yardımı olmaksızın; ahlak, teorik mühendislik
pozisyonunda kalır: sanat, model-çizicidir.
Ancak şu hususu vurgulamak önemlidir: ahlaki değerler, sanatla ayrılmaz biçimde
içiçedir; ama, değerler sebepsel bir belirleyici olarak değil, sadece bir sonuç
olarak sanatın içindedir: sanatın birincil odağı metafiziktir, ahlak değil.
Sanat, ahlakın uşağı değildir; temel amacı ne eğitmek, ne değiştirmek, ne de
bir şey tavsiye etmektir. Ahlaki bir idealin somutlaştırılması, nasıl ideal
bir insan olunacağı konusunda bir ders kitabı ortaya koymak değildir. Sanatın
temel amacı öğretmek değil, göstermektir: insanın tabiatını ve evrendeki yerini
temsil eden somutlaştırılmış bir imajı insanın karşısına koymaktır.
Her metafizik konu, insan davranışlarında, dolayısiyle ahlakta mutlaka büyük
bir etki yaratacaktır; benzer şekilde, her sanat eseri, -bir temeya sahip olduğundan-
izleyicisinde mutlaka bir etki yaratacak, ona bir "mesaj" iletecektir.
Fakat, bu etki ve bu "mesaj" sadece ikincil sonuçlardır. Sanat hiçbir
didaktik amacın aracı değildir. Bir sanat eseri ile bir moralite oyunu veya
bir propaganda posteri arasındaki fark buradadır. Bir sanat eserinin büyüklüğü,
temasının evrenselliğindeki derinlik oranındadır. Sanat harfiyen nakletme aracı
değildir. Bir sanat eseri ile bir gazete haberi veya bir fotoğraf arasındaki
fark buradadır.
Verili herhangi bir sanat eserinde ahlakın yeri, sanatkarın metafizik görüşlerine
bağlıdır. Eğer, bir sanatkar, -bilinçli veya bilinç-altı olarak- insanın irade
gücüne sahip olduğu öncülüne sahipse; bu öncül, o sanatkarın eserini, bir değer
yönelimine (Romantisizme) götürecektir. Eğer, insanın kaderinin kendi kontrolu
dışındaki güçlerce çizildiği öncülüne sahipse; bu öncül, o sanatkarın eserini,
bir anti-değer yönelimine (Natüralizme) götürecektir. Determinizm içindeki felsefi
ve estetik çelişkiler, bu bağlamda konu dışıdır; aynı şekilde, bir sanatkarın
metafizik görüşlerinin doğruluğu veya yanlışlığı, sanat olarak sanatın tabiatını
ilgilendirmez. Bir sanat eseri, peşinde olunması gereken değerleri stilize ederek
insana gösterebilir ve erişilmesi gereken hayatı somutlaştırılmış bir görüntüyle
karşısına koyabilir. Veya, insanın gayretlerinin nafile olduğunu söyleyip, nihai
kaderi olarak yenilginin ve ümitsizliğin somutlaştırılmış görüntüsünü karşısına
koyabilir. Her iki halde de, estetik araçlar -ceryan eden psiko-epistemolojik
süreçler- aynıdır.
Elbette ki, bu iki tarzın realitede yolaçacağı sonuçlar farklı olacaktır. İnsan;
mevcudiyetinin gün-be-gün faaliyetleri esnasında karşısına çıkan seçeneklerin
çokluğu ve karmaşıklığı ortasında; sık sık ürkütücü olabilen olaylar bombardımanı
altında; başarıların kısa süreli neşesi ile başarısızlıkların uzun süren hüznü
arasında gidip gelirken; perspektifini ve kendi kanaatlerinin realitesini kaybetmek
tehlikesiyle her an karşı karşıyadır. Unutulmamalıdır ki, soyutlamalar, maddi
varlıklar olarak mevcut değildir: soyutlamalar, insanın mevcut olan şeylerden
haberdar olmak için kullandığı epistemolojik yöntemdir; mevcut olan şeyler somutluklardır.
Realitenin, ikna edici, dayanılmaz kudretinin tam olarak elde edilmesi için;
metafizik soyutlamaların, insanın karşısına, somutluk biçiminde, sanat biçiminde
çıkarılması gerekir.
İnsanın felsefi bir rehberliğe veya doğrulanmaya veya ilhama ihtiyacı olduğu
bir sırada, şu iki sanattan hangisine yöneldiği gerçeğinin nasıl bir fark yaratacağını
düşünün: 1. Eski Yunan sanatı; 2. Ortaçağ sanatı. Sanat, iki kuvvetin birleşik
etkisine sahiptir: soyut düşünce ve doğrudan realite; dolayısiyle, insanın hem
zihnine hem de duygularına, aynı anda ulaşır. Bunu bilerek, yukarıdaki iki sanatın
ne olduğunu hatırlayın: birincisi, felaketlerin geçici olduğunu; yüceliğin,
güzelliğin, kuvvetin, kendine-güvenin, insan için olması gereken, tabii durum
olduğunu; ikincisi ise, mutluluğun geçici ve kötü olduğunu; insanın, ebedi bir
cehennemin zebanilerince kovalanan, çarpık, kuvvetsiz, sefil bir günahkar olduğunu
söyler.
Bu iki sanat türünün yaşattığı deneylerin sonuçları ortadadır; tarih onların
pratik teşhiridir. O iki çağın büyüklüğünün veya dehşetinin tek sorumlusu sanat
değildir; ama sanat, o kültürlere egemen olan özel felsefelerin sesidir.
Sanatın insan için neden bu kadar derin bir kişisel öneme sahip olduğu, daha
belirginleşmiş olmalıdır: sanat, -bir sanat eserinin, insanın realiteyle ilgili
kendi temel görüşlerini destekliyor veya inkar ediyor olması durumuna göre-
bilincin etkinliğini onaylar veya reddeder.
Sanat denen bu ortamın anlamı ve gücü işte öylesine büyüktür. Fakat, bugün,
sanatı pratiğe geçirenlerin çoğu, yaptıkları şeyin tabiatını bilmediklerini
övünerek söylemeyi, mesleki hüner zanneden insanlardır.
5.2 SANATIN ALT-YAPISI: HAYAT HİSSİ
Din, felsefenin ilkel bir şekli olduğundan, yani insana mevcudiyet hakkında
kapsamlı bir görüş sağlamaya teşebbüs ettiğinden; dinsel mitlerden çoğu, insan
mevcudiyeti içinde fiilen yer alan, ama oldukça derinlerde saklı bir hakikat
üzerinde -bu hakikati biraz çarpıtarak da olsa- bina olmuş, dramatik alegorilerdir.
Bu alegorilerden -insanların özellikle ürkütücü bulduğu- bir tanesi; insanın
yaptığı -iyilik veya kötülük- her işi kaydeden, hiçbir şeyin kendisinden gizlenemeyeceği,
hüküm gününde insanın karşısına bu kayıtla birlikte çıkacak olan, tabiat-üstü
bir kaydedicinin var olduğu mitidir.
Bu mit, realitede doğru değildir; ama, psikolojik olarak doğrudur. Bu acımasız
kaydedici, insanın bilinçaltının bütünleştirme mekanizmasıdır; tutulan kayıt,
insanın hayat hissidir.
Bir hayat hissi, metafiziğin kavramsallık-öncesindeki eşdeğeridir: insan ve
mevcudiyet üzerinde, duygusal, bilinçaltı bir bütünleştirmeyle yapılmış bir
değerlendirmedir. Bir insanın hayat hissi, o insanın duygusal tepkilerinin tabiatını;
o insanın karakterinin asli çizgilerinin tabiatını belirler.
İnsan, metafizik gibi bir kavramı anlayabilecek kadar olgunlaşmadan çok daha
önce; çeşitli seçimler yapmak durumunda kalır; değer-yargıları oluşturur; duygular
yaşar; böylece, hayatla ilgili belirli bir görüşü zımnen elde eder. Her seçimi
ve her değer-yargısı, kendisi hakkında ve çevresindeki dünyayla ilgili yapılmış
bir değerlendirmeyi -özellikle de kendisinin dünyayla alışverişte bulunma kapasitesi
hakkındaki bir değerlendirmeyi- zımnen içerir. Bu arada, bilinçli olarak -doğru
veya yanlış olabilecek- sonuçlar çıkarıyor olabilir; veya, zihnen pasif kalıp,
olaylara sırf (duygusal olarak) tepkiyor olabilir. Ama her halü karda, bu psikolojik
aktiviteler, bilinçaltı mekanizmalarca not edilir; hem bilinçli olarak varılan
sonuçlar ve yapılan eylemler, hem de bilinçli olmaktan kaçılarak pasifçe hissedilenler
ve buna uygun olarak yapılan tepkiler; bu mekanizmalarca, duygusal bir yapı
halinde bütünleştirilir. O insanın alışkanlıklar kalıbını teşkil edecek olan
bu yapı, o insanın çevresindeki dünyaya karşı otomatik mukabelelerini belirler.
Özel problemler hakkında varılan tek tek, bağlantısız sonuçlar (veya kaçışlar)
dizisi olarak başlayan bu süreç, mevcudiyet hakkındaki genellemeleri içeren
bir duygu haline gelir; o insanın diğer bütün duygularının bir parçası olacak
olan ve yaşamına rehberlik edecek olan bu duygu, sürekliliği ve temelliliğiyle,
karşı durulmaz bir motivasyon gücüne sahip olacak, o insan için zımni bir metafizik
haline gelecektir. Bu duygu, hayat hissidir.
Zihnen aktif olduğu ölçüde, -yani, bilme ve anlama arzusuyla motive edildiği
ölçüde- bir insanın zihni, kendi duygusal bilgisayarının programcısı gibi çalışır;
ve, o insanın hayat hissi, rasyonel bir felsefeye parlak bir karşılık gibi gelişir.
Bilinçli olmaktan sarfınazar ettiği ölçüde, duygusal bilgisayarının programlanmasını,
tesadüfi etkiler yapar: rasgele izlenimler, çağrışımlar, taklitler, çevreden
kapılan hazmedilmemiş sloganlar, klişeler, kültürel ozmos. Eğer; kaçma ve atalet,
bir insanın zihni işleyişinin hakim yöntemiyse; varacağı sonuç: korkunun hakim
olduğu bir hayat hissidir; her yönde basılmış ayak izleriyle dolu şekilsiz bir
kile benzeyen bir ruhtur. (Böyle bir insan, hayatının sonraki yıllarında, kimlik
duygusunu kaybettiğinden yakınır; gerçekte, bir kimlik duygusuna zaten hiç sahip
olmamıştır.)
İnsan, -tabiatı itibariyle- genelleme yapmaktan kendini alamaz; bağlamsız olarak,
geçmişsiz veya geleceksiz olarak an-be-an yaşayamaz; bütünleştirme kapasitesini
-kavramsal kapasitesini- elimine edip, bilincini bir hayvanın algısal menziline
hapsedemez. Nasıl ki, bir hayvanın bilinci zorlanıp soyutlamalarla uğraşır hale
getirilemezse; benzer şekilde, insan bilinci, o anki somutluklardan başka hiçbir
şeyle uğraşmaz hale getirilerek daraltılamaz. İnsan bilincinin o müthiş güçlü
bütünleştirme mekanizması, doğuştan oradadır; insanın sahip olduğu tek seçenek,
onu yönetmek veya onun tarafından yönetilmektir. Bu mekanizmayı, bilgisel bir
amaçla kullanmak için bir irade eylemi -bir düşünce süreci- gerektiğinden; insan,
bu gayreti göstermekten kaçabilir. Fakat, kaçarsa; tesadüfler, idareyi ele geçirir:
mekanizma, söförü içinde olmadan harekete geçen bir vasıta gibi, kendiliğinden
çalışır; bütünleştirmeğe devam eder; fakat, bu işi, körce, el yordamıyla, rasgele,
tutarsızca, uyumsuzca yapar; bir bilgilenme aleti olarak değil, -o aletin sahibi
olan, ama onu kullanmaktan sarfınazar eden o insanın bilincini yıkmaya girişmiş-
bir çarpıtma, yanıltma ve terör aleti olarak çalışır.
Bir hayat hissi, duygusal bir bütünleştirme süreciyle oluşturulur; bu süreç,
bir soyutlama sürecinin bilinçaltı karşılığı olarak görülebilir; çünkü, bu da,
bir sınıflama ve bütünleştirme yöntemidir. Ama bu, duygusal bir soyutlama sürecidir:
şeyler, çağırdıkları duygulara göre sınıflandırılır; yani, bir bireyde aynı
(veya benzer) bir duyguyu yaratma gücüne sahip olan şeylerin hepsi, çağrışım
veya sezgi vasıtasıyla, birbirine bağlanır. Mesela, aşağıdaki gurupların çağrıştıracağı
duyguları düşünün:
a) Yeni bir semt, yeni arkadaşlar, bir keşif, bir icat, macera, mücadele, zafer;
veya,
b) Eski komşular, ezberlenmiş bir şeyi söylemek, ailece piknik, bilinen bir
rutin, rehavetin rahatlığı.
Daha yetişkin bir düzeyde:
a) Kahraman bir insan, gökdelenlerle dolu bir şehrin silueti, güneşli bir kır
manzarası, pür renkler, polifonik müzik; veya,
b) Sıradan bir insan, eski bir köy, sisli bir kır manzarası, bulanık renkler,
monofonik müzik.
Bu örneklerdeki şeylerin, bir bireyde, hangi duyguları çağıracağı
-yani, her gurubun duygusal asgari müştereğinin ne olduğu- o bireyin kendisiyle
ilgili görüşüne göre değişir. Kendine-saygı-ve-güven duyan bir insan için bu
örneklerin "a" şıklarındaki şeyleri birleştiren duygu: hayranlık duymak,
aşka gelmek, cesaretlenmektir; "b" şıklarındaki şeyleri birleştiren
duygu: bezginlik, bıkkınlık, sıkıntıdır. Kendine-saygı-ve-güvenden yoksun bir
insan için, "a" şıklarındaki şeyleri birleştiren duygu: korkmak, suçluluk
duymak, ürkmek, kaçınmaktır; "b" şıklarındaki şeyleri birleştiren
duygu: teselli olmak, teskin olmak, güven verilmek, pasifliğin talepkar olmayan
emniyetidir.
Bu tür duygusal soyutlamalar, insanın metafizik görüşü halinde gelişir; ama,
bu soyutlamalar, bir bireyin, kendisi ve kendi mevcudiyeti üzerindeki görüşünden
kaynaklanır. Bir insanın, duygusal soyutlamalarını teşkil ederken kullandığı,
-konuşmaaltı, bilinçaltı- seçim kriteri şu formülle ifade edilebilir: "Bana
önemli gelen şey"; veya, "Bana uygun olan, içinde kendimi yuvada hissedeceğim
bir evren." Bir insanın bilinçaltı metafiziğinin, realitenin olgularıyla
uyum halinde olması veya onlarla çelişmesine bağlı olarak, ne kadar farklı psikolojik
sonuçlar doğuracağı aşikardır.
Bir hayat hissinin oluşmasında, anahtar kavram, "önemli" kavramıdır.
Bu kavram, değerler alanına dahil bir kavramdır; çünkü, "Kimin için önemli?"
sorusunu zımnen içerir. Ancak, önemli kavramının anlamı, ahlaki değerlerin anlamından
farklıdır. "Önemli," mutlaka "iyi" anlamına gelmez. "Önemli,"
çoğu sözlük anlamına göre: "Dikkat veya düşünce gerektiren bir nitelik,
karakter veya durumdur." Temel bir anlamda, bir insanın dikkat veya düşüncesini
gerektiren şey, nedir? Realite.
"Önemli" kavramı, -bu kavramın daha sınırlı ve yüzeysel kullanımlarından
farklı olarak, asli anlamında- metafizik bir kavramdır. Daha dakik söylenirse;
"önemli," metafizikten, ahlaka geçişi sağlayan bir köprü görevi yapan
bir metafizik alanına dahildir; bu alanı, insan tabiatı üzerindeki temel görüş
oluşturur. Bu temel görüş, şu gibi sorulara cevap verir: evren bilinebilir mi,
bilinemez mi; insanın seçme gücü var mıdır, yok mudur; hayattaki amaçlarına
erişebilir mi, erişemez mi? Bu sorulara verilen cevaplar, "metafizik değer-yargılarıdır";
çünkü, ahlakın temelini bu cevaplar oluşturur.
Bir insanın bilinçaltına yerleşen ve onun hayat hissini teşkil eden değerler,
sadece "önemli" görülen, -o insanın realite üzerindeki zımni görüşünü
temsil eden- değerlerdir.
Mesela: 1) "Şeyleri anlamam önemlidir"; 2) "Ana-babama itaat
etmem önemlidir"; 3) "Kendi başıma davranmam önemlidir"; 4) "Başka
insanları memnun etmem önemlidir"; 5) "İstediğim şey için mücadele
etmem önemlidir"; 6) "Düşman yaratmamam önemlidir"; 7) "Hayatım
önemlidir"; 8) "Ben kimim ki, öne atılayım?"
İnsan, ruhunu kendi yaratan bir varlıktır; tek numaralı örneklerle ifade edilen
sonuçlara varmış aktif zihinli insan, çift numaralılarla ifade edilen sonuçlara
varmış pasif zihinli insandan farklı bir ruha sahip olacaktır. (Buradaki "ruh"
kelimesi, "bilinç" anlamındadır.)
Bir insanın temel değerlerinin bütünleştirilmiş topluluğu, onun hayat hissidir.
Bir hayat hissi, bir insanın ilk değer-bütünleştirmelerini temsil eder. Bireyin
bilgi elde edip tam kavramsal kontrola erişmesi ve böylece kendi içsel mekanizmalarını
yönetebilir hale gelmesine kadar olan sürede; bu hayat hissi, akışkan, plastik,
kolayca değiştirilebilir bir durumda bulunur. Bir insanın tam bir kavramsal
kontrol erişmesi, bilgisel bütünleştirme sürecini bilinçle yönetebilir hale
gelmesidir: bilinçli bir hayat felsefesi elde etmesidir.
Gençlik çağına erişmiş bir insanın bilgisi, birçok temel prensiple uğraşmaya
yeterlidir; bu dönemde, kendi tutarsız hayat hissini, bilinçli terimlerle ifade
etmek ihtiyacını hisseder. Bu dönemde, hayatın anlamı, prensipler, idealler,
değerler gibi şeyler peşinde el yordamıyla ilerler; kendini ifade edebilmek
için çabalar. Bugünün dünyasındaki anti-rasyonel atmosferde, genç bir zihnin
bu hayati geçişine yardımcı olacak hiçbir şey yapılmadığından; tersine, bunu
zorlaştırmak, bozmak, durdurmak için mümkün olan herşey yapıldığından; varılan
sonuç: çoğu gencin çılgın, histerik irrasyonelliği olur. Bu gençlerin ıstırabı,
zihinlerinde hissettikleri doğamama sancısıdır. Yani, tabiatın, genç zihinlerin
gelişmesi için en uygun gördüğü bir zamanda; bu gençler, hiçbir zihinsel besin
bulamayıp, zihnen dumura uğrama sürecine girmişlerdir; huzursuzlukları, bu felaket
konusunda, bilinçlerinden aldıkları muğlak haberden kaynaklanmaktadır.
Bir hayat hissinin rehberliğinden, bilinçli bir felsefenin rehberliğine geçiş,
birçok şekil alabilir. Çok nadir bir istisna olan tam rasyonel çocuk için; bu,
-zor da olsa- kendini verebileceği, tabii bir süreçtir: insan mevcudiyetinin
tabiatı hakkında, o güne kadar sadece hissettiği şeyleri, kavramsal terimlerde
tahkik eder, gerekiyorsa düzeltir; böylece, kelimelerle ifade edilemeyecek bir
duyguyu, sarahatle ifade edilebilecek şifahi bir bilgi haline dönüştürür; hayatının
gidişine entellektüel bir güzergah görevi yapacak olan, sağlam bir temel atar.
Sonuç: tamamen bütünleşmiş bir kişidir; zihni ile duyguları arasında tam bir
uyum olan; sahip olduğu hayat hissi ile bilinçli kanaatleri çakışmış bir insandır.
Felsefe, bir insanın hayat hissini yerinden etmez; hayat hissi, o insanın değerlerinin
otomatikman bütünleştirilmiş hulasası olarak fonksiyon yapmağa devam eder. Fakat,
felsefeye sahip olan bir insanın duygusal bütünleştirmelerinin kriterini, felsefe
belirler -tanımı tam yapılmış, tutarlı bir realite anlayışına uygun olarak.
Felsefeye erişen bir insan,
-hayat hissinin yönetimde olduğu dönemdeki gibi- sahip olduğu değer-yargılarından,
bilinçaltı vasıtasıyla, zımni bir metafizik türeteceğine; artık, felsefe içinde
mevcut, açık bir metafizikten, kavramsallık vasıtasıyla, sahip olacağı değer-yargılarını
türetir. Duyguları, tamamen ikna olduğu yargılarından kaynaklanır. Zihin başa
geçer; duygular takip eder.
Birçok insan için, bu geçiş süreci hiç gerçekleşmez: bilgilerini bütünleştirmek,
bilinçli kanaatler edinmek için hiçbir çaba sarfetmezler; tek rehberleri olarak,
meramını açıkça anlatmaktan aciz hayat hislerinin insafına kalırlar.
Çoğu insan için; bu geçiş, acılı ve eksik başarılmış bir süreç olur; temel bir
iç çatışmaya yol açar; bilinçli kanaatleri ile bastırılmış, tanımlanmamış (veya
sadece kısmen tanımlanmış) hayat hisleri arasında derin bir ihtilaf doğar. Çoğu
zaman, geçiş süreci tamamlanamaz; böyle bir insanın kanaatleri, tamamen bütünleştirilmiş
bir felsefenin parçaları olamayıp; rasgele edinilmiş, bağlantısız, genellikle
çelişkili fikirler kolleksiyonundan ibaret olur; böyle olunca, o insanın bilinçaltı
metafiziğinin (hayat hissinin), bütün gücüyle işleyişi karşısında, o insanın
felsefe diye sahip olduğu enkaz, o insanın bilinci üzerinde hiçbir ikna gücüne
sahip olamaz. Bazı durumlarda, bir insanın hayat hissi, kabul ettiği fikirlerden
daha iyidir (hakikate daha yakındır). Başka bazı durumlarda, bir insanın hayat
hissi, kabul ettiğini söylediği, ama tamamen hayata geçiremediği fikirlerden
çok daha kötüdür. İroni şuradadır ki; böyle durumlarda, o insanın ihmal edilmiş
veya ihanete uğramış zihninin intikamını alacak olan kuvvet, yine o insanın
kendi duygularıdır: bu duygular, realite karşısında onu genellikle yanıltacak;
kendisine, sürekli olarak mutsuz olduğu haberini verecektir.
İnsan; yaşamak için, faaliyet göstermelidir; faaliyet göstermek için, seçimler
yapmalıdır; seçimler yapmak için, bir değerler sistemi tanımlamalıdır; bir değerler
sistemi tanımlamak için, kendisinin ne olduğunu ve nerede olduğunu bilmelidir;
yani, (bilgilenme araçlarının ne olduğu dahil) kendi tabiatını ve içinde yaşadığı
evrenin tabiatını bilmelidir; yani, metafiziğe, epistemolojiye, ahlaka, yani
felsefeye ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaçtan kaçamaz; tek alternatifi: kendisine
rehberlik edecek felsefenin kendi zihni ile mi seçileceği, yoksa şansla mı belirleneceğidir.
Eğer, kapsamlı bir mevcudiyet görüşünü, ona zihni sağlamazsa, hayat hissi sağlayacaktır.
Eğer, akla karşı yüzyıllardır süren saldırılara
-irrasyonellik kötülüğünü sunan geleneklere veya felsefe kılığında karşısına
çıkan saçmalıklara- katılırsa; bıkkınlık veya şaşkınlıktan dolayı kendini atalete
teslim edip, temel meseleleri düşünmekten kaçınır ve sadece gün-be-günlük mevcudiyetindeki
somutluklarla ilgilenirse; o zaman, hayat hissi yönetime geçer: o insan, kendisine
iyilik veya kötülük yapmak üzere işleyen (genellikle kötülük yapan) -bilmediği,
doğruluğunu kontrol edemediği, ne zaman ve nasıl kabul ettiğinden habersiz olduğu-
bilinçaltı bir felsefenin insafına kalır.
O zaman; içindeki korku, anksiyete ve belirsizlik yıldan yıla artar; kendisini,
bilinmez, tanımlanmaz bir akıbet duygusu içinde yaşıyor bulur; adeta, yaklaştığına
inandığı bir hüküm gününü beklemektedir. Bilmediği şey; hayatının her günü,
hüküm günüdür: kusurları, yalanları, çelişkileri, kaçışları, suskun kalışları,
kendi bilinçaltı tarafından, hayat hissinin zabıtlarına kaydedilmektedir. Ve
bu tür bir psikolojik kütükte, kaçışların ve suskun kalışların yarattığı boş
kayıtlar, en yıkıcı etkiyi yapar.
Elde edilmiş bir hayat hissi, kapanmış bir mesele değildir. Bir hayat hissi
-hala akışkan olduğu gençlik döneminde kolaylıkla; daha sonraki yıllarda daha
uzun ve daha zor bir gayretle de olsa- değiştirilip, düzeltilebilir. Duygusal
bir hulasa olduğundan, bir irade eylemiyle doğrudan doğruya değiştirilemez.
Hayat hissi, otomatikman değişir: ama, ancak uzun bir psikolojik yeniden eğitim
sürecinden sonra ve ancak o insan, bilinçli felsefi öncüllerini değiştirmişse.
İster düzeltilmiş olsun, isterse düzeltilmemiş; ister realiteyle objektif olarak
uyum içinde olsun, isterse olmasın; gelişiminin her hangi bir aşamasında veya
içeriğinin her hangi bir durumunda; bir hayat hissi: daima derin bir kişisel
nitelik taşır; bir insanın en derin değerlerini yansıtır; o insana, kendi kimliğinin
o olduğu duygusunu verir.
Verili bir insanın hayat hissinin kavramsal olarak teşhisi (kimliklendirilmesi)
güçtür; çünkü, tecrit edilmesi güçtür: o insanın hayat hissi, o insan hakkındaki
herşeyde sözkonusudur: her düşüncesinde, her duygusunda, her eyleminde, her
tepkisinde, her seçim ve değerinde, her spontane jestinde, her hareketinde,
konuşmasında, gülmesinde, kişiliğinin tümünde. O insanı bir "kişilik"
yapan şey, o insanın hayat hissidir.
İçebakışsal olarak; bir insanın kendi hayat hissi, bir mutlak olarak, indirgenmez
bir birincil olarak -yani, asla sorgulanmaz bir şey olarak- yaşanır; çünkü,
onu sorgulama fikri, asla akla gelmez. Dışabakışsal olarak; başka bir şahsın
hayat hissi, -kısa bir karşılaşma sırasında dahi- çabuk fakat tanımlanmaz bir
izlenim yaratır; bu izlenim, genellikle kesin bir duygu gibi belirir; ama, bu
izlenimin sağlamasını yapmak müthiş zordur.
Bu zorluk yüzünden, bir çok insan; hayat hissini, ancak bir tür özel sezgi tarafından
teşhis edilebilen -ancak özel, gayri-rasyonel bir vukufla algılanabilecek- bir
şey zanneder. Oysa tam tersi doğrudur: bir hayat hissi indirgenmez bir birincil
olmayıp, çok karmaşık bir hulasadır; otomatik bir tepki vasıtasıyla hissedilebilir,
ama bu yolla anlaşılamaz; anlaşılabilmesi için, kavramsal olarak analiz edilmeli,
kimliklendirilmeli ve sağlaması yapılmalıdır. Bir insanın kendisi veya başkasıyla
ilgili o otomatik izlenim, sadece bir ipucu verir; bu, deşifre edilmezse, çok
yanıltıcı bir ipucu olabilir. Fakat bu kimliksiz izlenim, zihnin bilinçli yargısıyla
desteklenip, bu yargıyla çakışırsa; sonuç; bir insanın yaşayabileceği en büyük
sevinçlerden birini veren bir kesinlik duygusudur: zihnin ve değerlerin bütünleştirilmesidir.
İnsan mevcudiyetinin iki veçhesi, hayat hissinin özel yetki alanı ve ifade tarzıdır:
aşk ve sanat.
Burada kast edilen romantik aşktır. ("Romantik" kelimesi, ciddi anlamında
kullanılmıştır: sahip olduğu hayat hissi, herhangi bir sürekli değerden yoksun
olan -korkudan başka hiçbir sürekli duyguya sahip olmayan- kimselerin yüzeysel
sevdalarını ifade eden anlam, söz konusu değildir.) Aşk, değerlere karşılık
sunulan bir mukabeledir. Bir insanda aşık olunan şey, o insanın hayat hissidir;
çünkü, bir kişiliğin esasını teşkil eden, yani mevcudiyet karşısındaki tutumunu
belirleyen şey, hayat hissi denen o asli hulasadır. Bir insan, başka bir kişinin
karakterini oluşturmuş olan değerler topluluğuna aşık olur; bu değerler topluluğu,
o kişinin en ileri amaçlarından, en küçük jestine kadar her hareketine yansır;
o kişinin ruhunun -o insanının eşsiz, tekrarlanmaz, yeri doldurulmaz bilincinin-
bireysel stilini (üslubunu, tarzını) yaratır. Aşık olurken tek seçici olarak
çalışan şey, insanın kendi hayat hissidir; kullandığı seçim kriteri: kendi temel
değerlerinin, aşık olunacak insanın kişiliğinde hangi ölçüde var olduğudur.
Bu seçimde söz konusu olan, o insanların sahip olduklarını söyledikleri kanaatler
değildir; bu kanaatlerin, hiç ilgisiz olduğu söylenemezse de; asıl mesele, çok
daha derin, bilinçli ve bilinçaltı bir ahenkin varlığıdır.
Bu duygusal tanışma sırasında bir çok hata yapmak ve trajik yanılgılara düşmek
mümkündür; çünkü, bir hayat hissi, tek başına güvenilir bir bilgisel rehber
değildir. Eğer, kötülüğün dereceleri olduğu kabul edilirse; mistisizmin -insana
verdiği ıstıraplar açısından- en kötü sonuçlarından biri: aşkın, bir zihin değil
"kalp" meselesi olduğu; aşkın, akıldan bağımsız bir duygu olduğu;
aşkın, felsefenin kudretine kapalı olduğu inancı oldu. Aşk, bilinçaltı felsefi
bir hulasanın, felsefenin ifadesidir; belki, insan mevcudiyetinin hiçbir veçhesi,
felsefenin bilinçli kudretine, o kadar şiddetli bir ihtiyaç duymaz. Bu kudret,
duygusal bir değerlendirmenin doğruluğunu tahkik etmek ve bu değerlendirmeyi
desteklemek için göreve çağrıldığında; aşk, aklın ve duygunun, zihnin ve değerlerin
bilinçli bir bütünlüğü haline geldiğinde; o zaman, -ve sadece o zaman- insan
hayatının en büyük mükafatı haline gelir.
Sanat, realitenin, bir sanatkarın metafizik değer-yargılarına göre seçici bir
tarzda yeniden-yaratılmasıdır. Sanat, insanın metafizik soyutlamalarının bütünleştiricisi
ve somutlaştırıcısıdır. Sanat, insanın hayat hissinin sesidir. Bu anlamda; sanat,
romantik aşkın etrafını saran aynı esrar perdesine, aynı tehlikelere, aynı trajedilere
-ve zaman zaman aynı görkeme- konu olur.
İnsani ürünlerin hepsi arasında, sanat, belki de; insana kişisel olarak en önemli
olduğu halde, en az anlaşılmış olanıdır.
5.3 SANATKAR İLE İZLEYİCİ (VEYA OKUYUCU) ARASINDAKİ İLETİSİM
Gerçek hayatta, zevkli bir elbise giymiş, çok güzel bir kadın görsek; fakat,
dudağında bir uçuk olduğunu fark etsek; bu, önemsiz bir özür olarak, görmezden
gelinirdi.
Fakat, böyle bir kadının -uçuğunu da resmeden- yağlı boya tablosu, insana karşı,
güzelliğe karşı, bütün değerlere karşı haince bir saldırı olurdu; onu yapan
sanatkara karşı derin bir tiksinti ve öfke duyulurdu. (Böyle bir tabloyu tasvip
edebilecekler -dolayısiyle, sanatkarla aynı ahlaki kategoriye girecekler- de
bulunabilir.)
Böyle bir tabloya karşı yapılan duygusal tepki, o kadar çabuk ortaya çıkar ki;
bu süre, izleyen insanın zihni, bütün sebepleri tek tek teşhis etmesinin alacağı
süreden çok daha kısadır. O tepkiyi (ve o tabloyu) üreten psikolojik mekanizma,
o seyircinin (ve o sanatkarın) hayat hissidir.
Sanat eserinin ortaya konma sürecini yönetip bütünleştiren; konunun seçiminden,
stildeki en ince detaya kadar yapması gereken sayısız seçimde sanatkarı yönlendiren
mekanizma; o sanatkarın hayat hissidir. İzleyicinin veya okuyucunun hayat hissi
de, o sanat eserine -kabul edip onaylama veya reddedip mahkum etme doğrultusundaki
karmaşık ama otomatik bir tepkiyle-mukabele eder.
Bu demek değildir ki; bir hayat hissi, -sanatçı veya izleyici açısından- geçerli
bir estetik erdem kriteridir. Bir hayat hissi yanılmaz değildir. Fakat, bir
hayat hissi, sanatın kaynağıdır; insanın, sanat gibi bir alan yaratmasını mümkün
kılan psikolojik mekanizmadır.
Sanatta söz konusu olan duygu, terimin sıradan anlamındaki duygu değildir. Bu
duygu, daha ziyade bir duyum olarak yaşanır; ama, duygulara ait olan iki karakteristiği
vardır: otomatikman ortaya çıkar ve onu yaşayan birey için, şiddetli, derinlemesine
kişisel (fakat tanımlanmamış) bir değer-anlamına sahiptir. Söz konusu değer,
hayattır; duyguyu ifade eden kelimeler şunlardır: "Hayatın bana verdiği
anlam, budur."
Bir sanatkarın metafizik görüşlerinin tabiatı veya içeriği bir yana, bir sanat
eserinin ifade ettiği temel şey, sanatkarın bilinçli veya bilinçaltı niyeti
açısından: "Hayat, benim gördüğüm haliyle, budur"dur. Bir izleyicinin
veya okuyucunun tepkisinin asıl anlamı: "Hayat, benim gördüğüm şekliyle,
budur (veya bu değildir)"dir.
Bir sanatkar ile bir izleyici veya okuyucu arasındaki psiko-epistemolojik iletişim
süreci şöyle ceryan eder: sanatkar, geniş bir soyutlamayla başlar; bu soyutlamayı,
uygun özel nesneler haline getirerek, somutlaştırmak, onu realitede ortaya koymak
zorundadır; izleyici, o özel nesneleri algılar, onları bütünleştirir ve bu özel
nesnelerin içinden geldiği soyutlamayı anlayarak daireyi tamamlar. Metaforik
bir anlamda; yaratıcı süreç, bir tümdengelim işlemine benzer; izleme süreci
ise, bir tümevarım işlemine benzer.
Bu demek değildir ki; iletişim bir sanatkarın birincil amacıdır: onun temel
amacı, insan ve mevcudiyet üzerindeki kendi görüşünü realiteye taşımaktır; fakat,
bu görüşün realiteye taşınabilmesi için, objektif (dolayısiyle iletişilebilir)
terimlere dönüştürülmüş olması gerekir.
"Sanatın psiko-epistemolojisi" bahsinde, insanın neden sanata ihtiyacı
olduğu tartışılmıştı; kendisini kavramsal bilgiyle yönlendiren bir varlık olarak,
sahip olduğu metafizik kavramlarının tümünden oluşan uzun ve karmaşık zinciri,
bilincinin doğrudan haberdarlığının menziline getirme kuvvetine neden ihtiyaç
duyduğu, ortaya çıkarılmıştı. İnsan, değerlerini bütünleştirmek, amaçlarını
seçmek, geleceğini planlamak, hayatının birliğini ve insicamını sürdürmek için
mevcudiyet hakkında kapsamlı bir görüşe (metafiziğe) sahip olmalıdır. Bir insanın
hayat hissi, o insanın sahip olduğu metafizik soyutlamaların bütünleştirilmesinden
oluşmuş bir hulasayı o insana verir; sanat, bu soyutlamaları somutlaştırarak,
onların realitede doğrudan doğruya algılanmasına -yaşanmasına- imkan verir.
Psikolojik bütünleştirmelerin fonksiyonu: belirli bağlantıları otomatik hale
getirmek; böylece, onları bir birim haline getirmek ve çağrıldıkları her defa
bilinçli bir düşünme sürecine konu olmamalarını sağlamaktır. (Bütün öğrenme
süreci, bir insanın o ana kadarki bilgilerinin otomatikleştirilmesi suretiyle,
daha ileri bilgiler elde etmek üzere zihni serbest kılmaktan ibarettir.) İnsan
zihninde bir çok özel veya "çapraz-dosyalanmış" soyutlama zincirleri
(veya karşılıklı bağlantıları olan kavramlar) mevcuttur. Bilgisel soyutlamalar,
diğer bütün zincirlerin bağlı olduğu temel zincirdir. Bu zincirler, özel maksatlara
hizmet eden ve özel bir kritere göre teşkil edilmiş zihni bütünlüklerdir.
Bilgisel soyutlamalar, neyin asli olduğu kriteri üzerinde teşkil edilir. (Burada
söz konusu olan; bir mevcut-şeyler sınıfını, diğer bütün mevcut-şeylerden ayırt
eden epistemolojik asliliktir.) Normatif soyutlamalar, neyin iyi olduğu kriteri
üzerinde teşkil edilir. Estetik soyutlamalar, neyin önemli olduğu kriteri üzerinde
teşkil edilir.
Bir sanatkar, realite uydurmaz; realiteyi stilize eder. Mevcudiyetin, metafiziken
önemli gördüğü veçhelerini seçerek; bu veçheleri tecrit edip, vurgulayarak;
önemsiz ve arızi veçheleri dışarıda bırakarak; kendi mevcudiyet görüşünü sunar.
Sanat eserinde kullandığı kavramları, realitenin olgularından kopuk değildir;
bu kavramlar, olguları ve o sanatçının o olgularla ilgili metafizik değerlendirmesini
bütünleştirir. Sanatçının yaptığı seçim, değerlendirmesininin ne olduğunu gösterir:
bir sanat eserinde içerilen -temadan, konuya, bir fırça darbesine, bir sıfata
kadar- her şey, sırf içerilmiş olduğu, içerilecek kadar önemli bulunduğu olgusundan
kaynaklanan bir metafizik önem kazanır.
İnsanı, ilah-gibi bir figürle temsil eden bir sanatkar (mesela, Eski Yunan'daki
bir heykeltraş) insanın sakat olabileceği, hastalıklı, çarpık, zavallı olabileceği
gerçeğinden haberdardır; ama, bu şartları, insanın asli tabiatı açısından arızi,
ilgisiz görür; bu yüzden, insanın olması gereken, tabii halini temsil etmek
üzere: kuvveti, güzelliği, zekayı, kendine güveni bir bedende biraraya getiren
bir figür yaratır.
İnsanı, deforme olmuş bir ucubeyle temsil eden bir sanatkar (mesela, bir Ortaçağ
heykeltraşı) insanın sağlıklı olabileceğinden, mutlu ve kendine güvenli olabileceğinden
haberdardır; ama, bu olumlu şartları, arızi veya aldatıcı olarak görür; insanın
asli tabiatıyla ilgisiz görür; bu yüzden, insanın olması gereken, tabii halini
temsil etmek üzere: ıstırabı, çirkinliği, korkuyu bir bedende biraraya getiren
bir figür ortaya koyar.
Şimdi bu bahsin başında tartışılan tabloyu düşünün. Çok güzel bir kadının dudağındaki
uçuk -ki, gerçek hayatta önemsiz olurdu- bir tabloda sırf içerilmiş olduğu gerçeği
yüzünden, gaddarca bir metafizik önem kazanır. Bu tablo şunu ilan eder: bir
kadının güzelliği ve zarafet kazanma gayretleri (zevkli elbise), boş bir yanılsamadır;
çünkü, realite, güzellik ve zarafet gibi şeyleri her an lekeleyip bozabilecek
bir yozlaştırma tohumunu içinde taşır; bu, realitenin insanla alay etmesidir;
insanın değer ve gayretlerinin tümü, -değil bir afetin gücüne karşı durmak-
küçücük bir enfeksiyonun gücü karşısında bile iktidarsızdır.
Gerçek hayatta çok güzel bir kadının da dudağının uçuklayabileceği şeklindeki
Natüralist tip argüman, estetik olarak geçersizdir. Sanat, fiili oluşum veya
olayların bizatihi kendileriyle ilgilenmez; onların insan nezdindeki metafizik
önemleriyle ilgilenir.
Bir kurgu okuyucusunun, hikayedeki bir karakterle "kendisini özdeşleştirmesi"
popüler nosyonu, sanatta varolan metafizik eğilimin bir işaretidir. "Birisiyle
özdeşleşme" ibaresi, bir soyutlama sürecinin konuşma dilindeki terimlerle
ifadesidir: o karakter ile okuyucu arasında ortak bir ögenin gözlemlenmesi;
o karakterin problemlerinden bir soyutlama çıkarılması; ve, bu soyutlamanın
okuyucunun kendi hayatına tatbik edilmesidir. Bilinçaltıyla da olsa, estetik
teori hakkında hiçbir bilgi sahibi olmaksızın da olsa; insanın, kurgu ve başka
her tür sanattan etkilenmesi, sanatın -metafizik karakterli- zımni tabiatından
kaynaklanır.
Sanatın, zımnen metafizik tabiatlı olması, gerçek hayatta ceryan eden bir gazete
haberinin hikayesi ile bir kurgu hikayesi arasındaki farkın önemli bir veçhesini
izah eder: bir haber hikayesi, -okuyucu, bu hikaye içinden ister bir soyutlama
çıkarsın, isterse çıkarmasın; kendi hayatıyla ister bir ilişki kursun, isterse
kurmasın- somut bir biçimdir; oysa, bir kurgu hikayesi, evrensellik talebinde
olan -okuyucunun hayatı da dahil, her insanın hayatına tatbik edilebileceği
iddiasında olan- bir soyutlamadır. Bu yüzden, bir haber hikayesine, gerçek olduğu
halde; gayri-şahsi bir tavırla bakılabilir veya kayıtsız kalınabilir; oysa,
bir kurgu hikayesi, uydurulmuş olduğu halde, şiddetli bir kişisel heyecan (duygu)
doğurur. Bu heyecan pozitif olabilir, yani hikayeden çıkarılan soyutlama, o
okuyucuya tatbik edilebilir görünebilir; veya, rahatsız edici şekilde negatif
olabilir, yani o soyutlama, o okuyucuya tatbik edilemez görünür, düşmanca görünür.
İnsan, bir sanat eserinden, ne gazete haberi çıkarır, ne bilimsel eğitim ister,
ne de ahlaki rehberlik bekler (bunlar, ikincil sonuçlar olarak söz konusu olabilir);
bir sanat eserinin daha derin bir ihtiyacı karşılaması beklenir: o insanın,
mevcudiyetle ilgili görüşünün teyit edilmesi (doğrulanması, kuvvetlendirilmesi).
Bu teyit, bilgisel şüphelerin çözüme kavuşturulması anlamında olmayıp; o insanın
sahip olduğu soyutlamaları, zihninin dışında, mevcudiyette ortaya konmuş somutluklar
halinde göz önüne alabilmesi anlamındadır.
İnsan, fiziki arka-planını, kendi amaçlarına hizmet edecek biçimde yeniden şekillendirerek
yaşadığından; bunu başarırken, değerlerini, önce tanımlayıp sonra yarattığından;
rasyonel bir insan, bu değerlerin somutlaştırılmış bir imajını -dünyayı ve kendisini
yeniden şekillendirirken bir model olarak kullanacağı bir imajı- görme ihtiyacı
hisseder. Sanat ona bu imajı verir; sanat, o insanın ilerideki amaçlarının şimdiki
realitede tam ve somut olarak nasıl ortaya çıkacağını görme imkanı verir.
Rasyonel bir insanın heves ve ihtirasları sınırsız olduğundan, değerleri peşindeki
çabası ömür-boyu bir süreç olduğundan ve değerlerinin yüksekliği arttıkça, mücadelesi
de güçleştiğinden; öyle bir ana, öyle bir saate veya öyle bir belirli zaman
süresine ihtiyaç duyar ki; bu zaman zarfında, görevini bitirmiş olduğu duygusunu
yaşasın; değerlerinin başarılı bir şekilde elde edilmiş olduğu bir evren içinde
yer aldığı duygusunu yaşasın. Bu, daha ileri gitmek için enerji, yakıt elde
edilen bir mola süresi gibidir. Sanat ona bu yakıtı verir; bir insanın kendi
hayat hissinin objektifleştirilmiş realitesini görebilip, üzerinde düşünmesi
zevkini verir; o insanı, bir süre için o insanın ideal dünyasında yaşatarak,
o dünyada bulunmanın zevkini tattırır.
Bir sanat eserinin yaşattıği deneyin önemi, insanın ondan ne öğrendiği hususu
olmayıp; bu deneyi, yaşamış olması olgusudur. Elde edilen yakıt, teorik bir
prensip veya didaktik bir "mesaj" değildir; bu yakıt, metafizik bir
zevk, neşe anıdır; mevcudiyete duyulan bir aşk anıdır.
Aynı prensip, -farklı görüşlerden ve farklı tepkilerden kaynaklanan, farklı
terimlerde de olsa- irrasyonel bir insan için de geçerlidir. İrrasyonel bir
insan için, kendi bedhah hayat hissinin somutlaştırılmış modeli, ileri hareket
etmek için bir yakıt veya esin olarak değil, hareketsiz kalmak için bir ruhsat
olarak hizmet görür: değerlerin elde edilemeyeceğini; mücadelenin nafile olduğunu;
korku, suçluluk, ıstırap ve başarısızlığın insanlığın yazılı kaderi olduğunu;
o insan tarafından yapabilecek hiç bir şeyin olmadığını; ilan eder. Veya, irrasyonelliğin
daha aşağılık düzeylerinde; habis bir hayat hissinin somutlaştırılmış modeli,
o insana, öyle bir imaj gösterir ki; kötülük muzaffer olmuştur; mevcudiyete
karşı nefret duyulmaktadır; güzel, başarılı, iyi insanlardan intikam alınmıştır;
insani değerler yenilmiş, tahrip olmuştur; yani, o tür sanat, o irrasyonel insana,
kendisinin haklı olduğu, kötülüğün metafiziken kudretli olduğu anlık yanılgısını
yaşatır.
Sanat, insanın metafizik aynasıdır; rasyonel bir insanın, o aynada görmeyi beklediği
şey, bir selamdır; irrasyonel bir insanın, o aynada görmeyi beklediği şey, haklı
görülmektir: kendine-saygı-ve-güven erdeminden yoksun olmakla ihanet ettiği
benliği, son çırpınışında, hiç değilse içinde bulunduğu dalaletin, düşkünlüğün
haklı görülmesini istemektedir.
Bu iki uç arasında, karma öncüllere (akıl ve gayri-akıl arasında iğreti bir
şekilde dengelenmiş, çözümlenmemiş veya tamamen çelişkili ögeler barındıran
hayat hislerine) sahip olan insanlardan ve bu karışımları temsil eden sanat
eserlerinden oluşan muazzam sürekli yatar. Sanat, felsefenin ürünü olduğundan
(ve insanlığın sahip olduğu felsefeler trajik ölçülerde karma olduğundan); dünya
sanatının çoğu, en büyük bazı örnekler de dahil, bu kategoriye girer.
Verili bir sanatkarın felsefesinin doğruluğu veya yanlışlığı, estetiğe ait bir
mesele değildir; bu, bir izleyicinin o sanatkarın eserinden alacağı zevki etkiler;
ama, o eserin estetik erdemini ortadan kaldırmaz. Fakat, herhangi bir felsefi
anlam, zımni bir hayat hissi, bir sanat eserinde olması gereken zorunlu bir
ögedir. Hiçbir metafizik değerlendirmenin olmayışı -gri, kararsız, pasif, belirsiz
bir hayat hissi- yakıtsız, motorsuz, sessiz bir ruh yaratır; sanat alanında
iktidarsız bir insan ortaya çıkar. Bu bakımdan, kötü sanat, kötü bir hayat hissine
sahip olmaktan kaynaklanmaz; yani, genel olarak, herhangi bir yaratıcı ifade
gücünün ürünü olarak ortaya çıkmaz; kötü sanatı üreten şey, taklitçiliktir veya
kopyacılıktır.
Bir sanat eserinin iki ayrı, fakat ilişkin ögesi, hayat hissinin somutlaştırılmasında
hayati araçtır: konu ve stil: bir sanatkarın sunmak için neyi seçtiği ve onu
nasıl sunduğu.
Bir sanat eserinin konusunun ifade ettiği şey, insan mevcudiyeti hakkındaki
bir görüştür; stilinin ifade ettiği şey ise, insan bilinci hakkındaki bir görüştür.
Konu, sanatkarın metafiziğini; stil, psiko-epistemolojisini açığa vurur.
Konunun seçimi, sanatkarın, mevcudiyetin hangi veçhelerini önemli gördüğünü,
-yeniden yaratılmaya ve üzerinde düşünmeğe değer gördüğünü- ilan eder. İnsan
tabiatının temsilcileri olarak, kahraman insan figürleri seçebilir; veya, vasatlıklardan,
sıradanlıklardan, mediokrluklardan oluşan istatistik sentezler yaratır; veya,
düşkünlükten sürünen zavallılık imajları seçebilir. Bazıları, kahramanlardan
oluşan bir dünya anlatır: onların, maddi ve manevi zaferlerini (Victor Hugo)
veya onların mücadelelerini (Michelangelo) veya onların yenilgilerini (Shakespeare)
temsil edebilir. Başka bazıları, kapı-komşumuz olabilecek tiplerden oluşan bir
dünya anlatır: komşu evden, saraylara (Tolstoy), "drugstore"lara (Sinclair
Lewis), mutfaklara (Vermeer), lağımlara (Zola). Başka bazıları, canavarlar çizer:
ya ahlaken mahkum edilecek nesneler ortaya koymak için (Dostoevsky); ya terör
nesneleri göstermek için (Goya); ya da o varlıklar için sempati talep edip -estetik
değerlerin de içinde olduğu- değerler alanının sınırları dışına kaçmak için.
Hangi hal söz konusu olursa olsun; bir sanat eserinde, insanın evrendeki yeriyle
ilgili görüşünü ifade eden yer, o eserin -temayla nitelendirilmiş- konusudur.
Bir sanat eserinin teması, o eserin konusunu ve stilini birleştiren halkadır.
"Stil," özel, farklı veya karakteristik bir icra tarzıdır. Bir sanatkarın
stili, o sanatkarın psiko-epistemolojisinin -dolayısiyle, o sanatkarın insan
bilinciyle ilgili görüşünün; insan bilincini kudretli mi, yoksa iktidarsız mı
kabul ettiğiyle ilgili görüşünün; bilincin doğru işleyiş yöntemi ve düzeyi ile
ilgili görüşünün- ürünüdür.
Genellikle, normal zihni durumu, tam bir odaklanmışlık olan bir insan, parlak
bir sarahatle ve tavizsiz bir kesinlikle yaratır veya tepkir; bu stil, keskin
çerçeveler çizer, berraktır, amaçlıdır, realiteden tam haberdar olmaya ve bariz
kimliklere adanmıştır; bu haberdarlık düzeyi, A'nın A olduğu, herşeyin insan
bilinciyle kavranabildiği, insan bilincinin her an işler olmak zorunda olduğu
bir evrene uygundur.
Hareket gücünü, duygularının sisinden elde eden ve zamanının çoğunu odaklanmamışlık
içinde geçiren bir insan, silik, muğlak, karanlık, "esrarengiz" bir
kasvetten oluşan bir stille yaratır veya tepkir; bu stilde, çerçeveler çözülür,
varlıklar bir kimlikten yoksun olduklarından birbirleri haline dönüşebilir;
kelimeler herhangi bir anlama gelebilip, hiçbir şeye işaret etmeyebilir; renkler
nesnelerden yoksun, nesneler ağırlıktan yoksun ortada dolanabilir; bu, öyle
bir haberdarlık düzeyidir ki; ancak, A'nın istenen her gayri-A olabildiği, hiçbir
şeyin kesinlikle bilinemediği, insan bilincinden, çok fazla bir şey beklenmediği
bir evrene uygundur.
Stil, sanatın en karmaşık ögesidir; en açığa vurucu ve genellikle psikolojik
olarak en şaşırtıcı olanıdır. Başka insanlara olduğu kadar (veya belki onlardan
da fazla olarak) sanatkarlara da acı veren korkunç iç çatışmalar, sanat eserlerinde
daha da büyür. Bir örnek: Salvador Dali ki stili rasyonel bir psiko-epistemolojinin
aydınlık sarahatini yansıtır; fakat, konularının (hepsi değilse de) çoğu, irrasyonel
ve mide bulandıracak kadar kötü bir metafiziği yansıtır. Stilistik süreklinin
öteki ucundaki bir örnek olarak; resim sanatında, figürleri, çizgiler ve çevrelemelerle
değil, renk ve tonlarla belirleyerek kasden muğlaklaştırıp görsel çarpıtmalar
yapan ekolden ("painterly" ekol) insan bilincine karşı doğrudan yapılan
isyana doğru gelişen çizgi gösterilebilir. (Bu isyanın en çirkin örneğini; nesneleri,
insanın algılamakta olmadığı bir tarzda resmederek -aynı anda birkaç perspektiften
birden vererek- insan bilincini özel olarak parçalamaya girişmiş olan Kübizm
teşkil eder.)
Sanat, bir "psiko-epistemolojik hayat hissi"ni -sanatkarın, içindeyken
en rahat olduğunu hissettiği bir zihni işleyiş düzeyini- ifade eder. Stilin,
-hem sanatkar, hem de okuyucu veya izleyici açısından- sanatta hayati önem taşımasının
ve stilin öneminin çok derin kişisel bir mesele olarak ortaya çıkıp yaşanmasının
sebebi budur. Stil, sanatkarın kendi bilincinin bir ifadesi; okuyucu veya izleyicinin
kendi bilincinin bir teyididir (doğrulanması, kuvvetlenmesi, onaylanmasıdır);
hem sanatçının, hem de okuyucu veya izleyicinin, etkin insanlar olduklarının,
kendine-saygı-ve-güven (veya sahte bir kendine-saygı-ve-güven) içinde olduklarının
ilanıdır.
Estetik yargılamaya gelince... Bir hayat hissi, sanatın kaynağıdır; fakat, bir
sanat görüşü, bir sanatkarın veya estetikçinin tek niteliği olmadığı gibi, bir
estetik yargılama kriteri de değildir. Hisler (duygular, heyecanlar), bilgilenme
aletleri değildir; dolayısiyle, bir hayat hissi, bilgilenme aleti değildir.
Estetik, bir felsefe dalıdır; nasıl ki, bir filozof, felsefenin diğer herhangi
bir dalına, kendi yargılama kriteri olarak hisleriyle veya heyecanlarıyla yaklaşamazsa;
aynı şekilde, bunu, estetikte de yapamaz. Bir hayat hissi, bir estetikçi için,
yeterli profesyonel teçhizat değildir. Bir estetikçi -sanat eserlerini değerlendirmeğe
girişen herhangi bir insan gibi- heyecandan daha fazla bir şeylerle yönlendirilmelidir.
Bir insanın, bir sanatkarın felsefesiyle uyuşup, uyuşmaması hususu; o sanatkarın
eserinin estetik değerlendirmesinde konu dışıdır. Bir sanat eserinin değerlendirilmesi
için, sanatkarla hemfikir olmak veya ondan hoşlanmak şart değildir. Esasen,
objektif bir değerlendirme için: sanatkarın teması, eserinin soyut anlamı -başka
hiçbir dış mülahazaya yer vermeksizin, sadece eserde içerilmiş veriler açısından-
teşhis edilmeli (kimliklendirilmeli); sonra, bunun iletiminde kullanılan araçlar
değerlendirilmelidir; yani, sanatkarın teması kriter olarak alınmalı; sonra,
eserin pür estetik olan ögeleri ve sanatkarın teknik ustalığı (veya bundan yoksunluğu),
sanatkarın hayat hissinin ortaya konmasındaki başarı (veya başarısızlık) açısından
değerlendirilmelidir.
(Bir sanatkarın felsefesinden bağımsız olarak, bütün sanatlara uygulanabilecek
olan ve objektif bir değerlendirmeye rehber olacak estetik prensipler, bu tartışmanın
kapsamı dışındadır. Fakat, bu prensiplerin estetik bilimi tarafından tanımlanmak
durumunda olduğu; oysa, modern felsefenin bu görevi yerine getirmede hiçbir
başarı elde etmediği söylenmelidir.)
Sanat, felsefi bir bileşik olduğundan; şunu söylemek -bir şartla- bir çelişki
teşkil etmez: "Bu, büyük bir sanat eseri; fakat, ben sevmedim." Bu
şart, cümlenin tam anlamının tanımlanmasıdır: cümlenin birinci kısmı, pür bir
estetik değerlendirmeyi ifade eder; ikinci kısmı, estetik değerlerden daha çok
şey içeren, daha derindeki, felsefi bir düzeyi ifade eder.
Kişisel seçimler alanında, bir insanın bir sanat eserinden hoşlanabileceği -hayat
hissi yakınlığı dışında- pek çok farklı veçhe vardır. Bir sanat eserinin, bir
insana çok derin bir kişisel heyecan vermesi halinde, -ancak böyle bir halde-
o insanın hayat hissiyle, sanatkarın hayat hissi arasında bir yakınlık söz konusudur.
Fakat, sevmenin başka bir çok düzeyi veya derecesi vardır; buradaki farklar,
romantik bir aşkla, bir dostluk veya şefkat duygusu arasındaki farklara benzer.
Mesela: bir insan, büyük olarak nitelediği bir yazarın eserlerini, hayranlıktan
daha derin bir duyguyla sevebilir, o yazarınki ile kendi hayat hissi arasında
bir çok benzerlikler bulabilir, ama, o yazarın açık felsefesinin hemen hemen
tümüyle uyuşmayabilir; veya, bir insan, büyük olarak nitelediği bir yazarın
entrika kurmadaki ustalığına ve karakterlerinin psikolojik analizlerindeki derinliğe
hayran olabilir, ama hem felsefesi, hem de hayat hissiyle hiç uyuşmayabilir;
veya, bir insan, büyük olarak nitelediği bir yazarın entrikalarındaki orijinalliği
ve ahlakçı stilini sevebilir, ama hayat hissiyle uyuşmayabilir ve eserlerinde
hiçbir felsefi öge bulmayabilir; veya hatta, bir insan, bir yazarı sıkıcı bulabilir,
felsefesini ve hayat hissini sadece yanlış değil kötü olarak niteleyebilir,
ama pür edebi bir görüş açısından onun büyük bir yazar olduğunu söyleyebilir.
Bir sanat eserindeki anlamın, objektif terimler halinde tercümesi öğrenildiğinde;
insan karakterinin esasının teşhirinde, sanattan daha güçlü hiçbir şey olmadığı
ortaya çıkar. Bir sanatkar, eserinde kendi çıplak ruhunu ortaya koyar; o esere
tepkiyen, bir okuyucu veya izleyici de...
5.4 SANAT VE BİLGİLENME SÜREÇLERİ
Ne tür nesneler, sanat eseri olarak sınıflandırabilir? Sanatın doğru biçimleri
nelerdir ve neden bu biçimler?
Sanatın ana dallarının incelenmesi, cevap anahtarını verecektir.
Sanat, realitenin, bir sanatkarın metafizik değer-yargılarına göre seçici bir
tarzda yeniden-yaratılmasıdır.Daha önceki bölümlerde tartışıldığı gibi, sanat,
insanın bilgilenme kapasitesinin kavramsal olması olgusundan kaynaklanır: insan,
bilgilerini soyutlamalar vasıtasıyla kazanır ve bu soyutlamaların en genel olanlarını,
yani metafizik soyutlamaları, algısal haberdarlığının menziline getirme gücüne
ihtiyaç duyar. İnsana bu gücü, sanat verir. Sanat, seçici bir yeniden-yaratma
vasıtasıyla, insanın kendisi ve mevcudiyetle ilgili temel görüşlerini somutlaştırır.
İnsana, yaşadığı deneylerin hangi veçhelerinin asli olduğunu, anlamlı olduğunu,
önemli olduğunu söyler. Bu anlamda, sanat, insana, bilincini nasıl kullanacağını
öğretir. Mevcudiyete belirli bir tarzda bakma doğrultusunda, insan bilincini
şartlar veya stilize eder.
Bu hususu hatırda tutarak, sanatın ana dallarının ve bu dalların kullandığı
özel ortamların tabiatını inceleyelim.
Edebiyat, realiteyi, lisan vasıtasıyla yeniden-yaratır; Resim, iki-boyutlu bir
yüzeyde renkler vasıtasıyla; Heykel, katı maddeden yapılmış üç-boyutla. Müzik,
ses-veren bir cismin yaptığı peryodik titreşimlerden doğan sesleri kullanır
ve insanın hayat hissinden kaynaklanan heyecanları çağırır. Mimari, başlı başına
bir sınıftır; çünkü: sanatı, faydacı bir amaçla birleştirir; insan değerlerini
ifade etmek için, realiteyi yeniden-yaratmak yerine, insan tarafından kullanılacak
bir yapı yaratır. (Ayrıca, sanatkarın bizzat kendisinin ortam olduğu, -dans
gibi- icra sanatları vardırŞimdi, sanat ile insanın bilgisel yeteneği arasındaki
ilişkiyi gözlemleyelim: Edebiyat, kavramlar alanıyla uğraşır; Resim, görme alanıyla;
Heykelgörme ve dokunma birleşik alanıyla; Müzik, işitme alanıyla. (Sanat olarak
Mimari, heykele yakındır: üç-boyutlu bir alanı vardır -büyük bir mekansal ölçeğe
dönüştürülmüş görme ve dokunma alanları.)
İnsan bilgilenmesinin gelişimi, şeyleri, yani varlıkları algılamakla başlar.
İnsanın beş duyusu içinden, sadece ikisi, varlıklardan doğrudan haber verir:
görme ve dokunma. Diğer üç duyu -işitme, tatma ve koklama- varlıkların bizatihi
kendilerinden değil, onların hususiyetlerinden bazılarından insanı haberdar
eder: insana, bir şeyin ses yaptığını, bir şeyin tatlı olduğunu, bir şeyin bir
koku verdiğini söyler; fakat, bu bir şeyi algılamak için, dokunma ve/veya görmeğe
ihtiyaç vardır.
"Varlık" kavramı, insanın kavramsal gelişmesinin (zımni) başlangıcıdır
ve bütün kavramsal yapısının yapı-taşıdır. İnsan, varlıkları algılamak suretiyle
evreni algılar. Ve, kendi mevcudiyet görüşünü somutlaştırmak isteyen insan;
bunu, ya kavramlar vasıtasıyla (lisan), ya da varlık-algılayan duyular vasıtasıyla
(görme ve dokunma) yapmak zorundadır.
Müzik, varlıklarla uğraşmaz; bu yüzden, sahip olduğu psiko-epistemolojik fonksiyon
diğer sanatlarınkinden farklıdır.
Edebiyatla, insanın bilgilenme yeteneği arasındaki ilişki aşikardır: edebiyat,
realiteyi kelimeler vasıtasıyla -yani, kavramlarla- yeniden-yaratır. Fakat,
realiteyi-yeniden yaratmak için, edebiyatın kavramsal olarak iletişimde bulunacağı
yer, insan haberdarlığının duyusal-algısal düzeyidir; yani, edebiyat; içinde,
somut ve bireysel olan insanların ve olayların yer aldığı spesifik tablolar,
görünümler, sesler, ilişkiler, vs. halinde ortaya çıkan bir realite kurmalıdır.
5.4.1 Görsel Sanatlar ve Bilgilenme Süreçleri
Görsel sanat olarak adlandırılan sanatlar (resim, heykel, mimari), somut, yani
algılanmaya elverişli olan varlıklar üretir ve bunlar vasıtasıyla, soyut, yani
kavramsal bir anlam iletir.
Bu sanatların hepsi, aslında kavramsaldır: hepsi, insan bilincinin kavramsal
düzeyinin ürünleridir ve o düzeye hitap ederler; sadece araçları farklıdır.
Edebiyat, kavramlarla başlayıp, onları algılar halinde bütünleştirir; resim,
heykel ve mimari, algılarla başlayıp, onları kavramlar halinde bütünleştirir.
Nihai psiko-epistemolojik fonksiyon aynıdır: insanın bilgilenme şekillerini
-duyumsal, algısal, kavramsal- bütünleştiren bir süreç işleterek bilincini tevhid
etmek (birleştirmek) ve insanın realiteyi kavrayışını berraklaştırmak.
Görsel sanatlar, haberdarlığın duyumsal alanının bizatihi kendisine değil; duyumsal
alanın, kavramsal bir bilinç tarafından algılandığı haline hitap eder.
Bir bebekten farklı olarak, yetişkin bir insanın duyumsal-algısal haberdarlığı,
sırf duyu verilerinden ibaret olmayıp; duyu verilerini, geniş bir kavramsal
bilgi bağlamıyla birleştiren otomatikleştirilmiş bütünleştirmelerden oluşur.
Görsel sanatlar, -seçicilik vasıtasıyla, vurgulamalar ve dışarıda bırakmalar
vasıtasıyla- görme duyusunu, sanatkarın niyet ettiği kavramsal bağlama yöneltir.
Bu sanatlar, insana, daha kesin görmeyi, görüş alanı içinde bulunan daha derin
anlamları bulmayı öğretir.
Şu gözlem sıkca yapılır: bazan bir tablo -mesela, elmalardan oluşan bir natürmort,-
resmettiği konuyu, bambaşka bir realite halinde ortaya koyar, "hakikatte
olduğundan daha hakiki" yapar. Elmalar, daha parlak ve çetin görünür; adeta,
kendilerini yüksek bir tonda ifade etmekten çekinmeyen bir karaktere sahiptirler;
ne hakiki modelin, ne de renkli bir fotoğrafın asla yerini tutamayacağı, yükseltilmiş
bir tür realite ortaya çıkmıştır. Ama, yakından incelenseler, hiçbir hakiki
elmanın onlara benzemediği görülür. O halde, sanatkarın yaptığı şey nedir? Sanatkar,
bir görsel soyutlama yaratmıştır.
Sanatkar, bir kavram-teşkili süreci icra etmiştir; sırf görsel olan terimlerle,
kavram-teşkilinin iki temel fonksiyonunu yerine getirmiştir: tecrit etmek ve
bütünleştirmek. Elmaların, asli, ayırt edici karakteristiklerini tecrit etmiş
ve onları görsel bir birim içinde bütünleştirmiştir. Kavramsal işleyiş yöntemini,
bir duyu organının -görme organının- çalışma sahasına getirmiştir.
Hiçkimse, görmüş olduğu çeşitli elmalarda var olabilecek, her arızi, önemsiz
detayı algılayıp, zihnine kaydedemez; herkes, sadece bazı veçheleri -ki mutlaka
asli olanlar olmayabilir- algılayıp, hatırda tutabilir; çoğu insan, elmanın
görünüşünün, yaklaşık ve belirsiz bir imajını zihninde taşır. Resim, görsel
asliler vasıtasıyla, -çoğu insanın hiç üzerinde odaklanmamış olduğu veya kimliklendirmemiş
olduğu- o imajı somutlaştırır. İnsanlar, resme bakarken, şu etkiyi hisseder:
"Evet, elma bana sahiden böyle görünür!" Oysa, hiçbir elma onlara
öyle görünmemiştir; sadece, bir sanatkarın seçici olarak odaklanmış gözüne öyle
görünmüştür. Fakat, o seyircilerin hissettiği yükseltilmiş realite duygusu,
psiko-epistemolojik olarak, bir yanılsama değildir: bu duygu, sanatkarın, seyircilerin
zihinlerindeki imajlara kazandırmış olduğu sarahatten doğar. Resim; seyircilerin
sayısız gözlemlerle edinmiş oldukları, rasgele izlenimler topluluğunu bütünleştirmiş
ve onların yaşamış oldukları deneylerden görsel olanların oluşturduğu alana
bir düzen getirmiştir.
Yukarıdaki tahlil süreci, daha karmaşık konulara -peysajlar, kentler, insan
figürleri, portreler- uygulandığında, resim sanatının psiko-epistemolojik kudreti
ortaya çıkacaktır.
Bir ressamın eserlerinin büyüklük derecesi, o ressamın görsel fonksiyonlarının,
ne ölçüde kavramsal yöntem kullandığıyla hususuyla orantılıdır. Bu anlamda,
en büyük ressam sayılması gereken Vermeer, resimlerini bir tek temaya vakfetmişti:
ışık. Kompozisyonlarını yöneten prensip: ışığı (ve renkleri) algılayışımızın
bağlamsal tabiatıdır. Bir Vermeer tablosundaki fiziki nesneler, öyle seçilip,
yerleştirilirler ki; bu nesnelerin karşılıklı ilişkilerinden doğan bileşim,
-bazan köreltici ölçüde parlak olabilen- ışık etkilerinin -resim sanatında o
güne kadar ve o günden beri hiç kimsenin başaramadığı kadar büyük bir güzellikte-
somutlaştırılabilmesine bahane olur.
(Vermeer'in eserlerindeki ışık saçan sadeliği, sözde pür ışığı resmetmeğe niyetlenmiş
Empresyonistler'in nokta-ve-tire'lerden oluşan şaşkınlıklarıyla kıyaslayın.
Vermeer, algıyı, kavramsal düzeye yükseltir; Empresyonistler, algıyı, duyu verileri
halinde parçalar.)
Vermeer'in temasını ifade etmek için daha iyi konular seçmiş olması dilenebilirdi;
ama, öyle anlaşılıyor ki, konu, kendisi için, amaca götüren bir araçtan ibarettir.
Vermeer'in stilinin resmettiği şey; muazzam, gayri-görsel bir soyutlamanın -rasyonel
bir zihnin psiko-epistemolojisinin- somutlaştırılmış imajıdır. Bu stil, sarahati,
disiplini, güveni, amaçlılığı, kudreti -insanın kuvvetine açık bir evreni- resmeder.
Bir Vermeer tablosuna bakan bir insanın, "Bu, benim hayat hissimdir"
demesinde; sırf görsel bir algılamadan çok daha fazla bir şey söz konusudur.
Resimle kıyaslandığında, heykel daha sınırlı bir sanat formudur. Heykel, bir
sanatkarın mevcudiyetle ilgili görüşünü, bir insan figürü vasıtasıyla ifade
eder; fakat, heykel, insan figürüyle sınırlıdır.
Görme ve dokunma duygularıyla alış verişte bulunan heykel, üç-boyutlu bir şekli,
insanın algılamadığı bir tarzda, yani renksiz sunmak zorundadır. Görsel olarak,
heykel, bir soyutlama olarak şekli sunar; fakat, dokunma, biraz somuta-bağlı
bir duyu olduğundan, heykeli somut varlıklar temsil etmekle sınırlar. Somut
varlıklardan, sadece insan figürü, metafizik bir anlam verebilir. Bir hayvanın
veya cansız bir nesnenin heykeliyle ifade edilebilecek çok şey yoktur.
Psiko-epistemolojik olarak, dokunma duyusunun ihtiyaçları, insan gövdesinin
dokusunu, heykelde hayati bir öge yapar; büyük heykeltraşların alamet-i farikasını
oluşturan hüner, bu alandaki başarılarıdır. İnsan derisinin verdiği narinlik,
pürüzsüzlük, esnek yumuşaklık duygusunun,
-Milos'lu Venüs veya Michelangelo'nun Pieta'sı gibi heykellerde- katı mermerle
nasıl iletildiğini gözlemleyiniz.
Heykelin, hemen hemen ölmüş bir sanat olduğunu belirtmek yararlı olacak. Heykelin
büyük günleri, -felsefi anlamda insan-merkezli bir medeniyet olan- eski Yunan'da
kaldı. Heykelde doğacak bir Rönesans, daima mümkün kalacaktır; fakat, heykelin
geleceği, büyük ölçüde mimarinin geleceğine bağlıdır. İki sanat, yakın müttefiklerdir;
mimari bir süs hizmeti görmesi, heykelin, hem en etkin fonksiyonlarından biridir,
hem de problemlerinden biridir.
Bu tartışmada mimariye girilmeyecek. Mimarinin felsefi tahlili için, Ayn Rand'ın
Fountainhead adlı romanı en yetkin kaynaktır.
5.4.2 Müzik ve Bilgilenme Süreçleri
Müzik ve diğer sanatlar arasındaki temel fark: müziğin, insanın normal psiko-epistemolojik
sürecini, adeta tersten yaşatması olgusundan kaynaklanır.
Diğer sanatlar, fiziki bir nesne -yani, ister bir kitap olsun, isterse bir resim,
insan duyularınca algılanacak bir nesne- yaratır; ve, psiko-epistemolojik süreç:
o nesnenin algılanmasıyla başlar; sonra, o nesnenin anlamı, kavramsal olarak
yakalanır; sonra, bu anlamın, o insanın temel değerleri açısından değerlendirilmesi
yapılır; bu değerlendirme sonucu, bir duygu hissedilir. Yörünge şöyledir: algıdan-kavramsal
anlamaya-değerlendirmeğe-duyguya.
Müzikteki yörünge ise: algıdan-duyguya-değerlendirmeğe-kavramsal anlayışa.
Müzik, adeta insan duygularına doğrudan erişme gücüne sahiptir.
İster fiziki, isterse estetik bütün duygularda olduğu gibi; müziğe tepkiyen
bir insan zihninde ceryan eden psiko-epistemolojik süreçler, tek ve ani bir
reaksiyon olarak yaşanır; bu reaksiyon, o kadar hızlıdır ki; o insanın, bu reaksiyon
içindeki bileşenleri teşhis etmek için zamanı yoktur. Müzik dinlemekte olan
bir insan, zihninde ne olup bittiğini, (bir noktaya kadar) içebakışsal olarak
gözlemleyebilir: zihin; imajlardan, eylemlerden, manzaralardan, olaylardan,
fiili veya hayali deneylerden oluşan bilinçaltı malzemeler çağırmaktadır; bu
malzemeler, bir rüyadaki gelişmeler gibi, kısa ve rasgele sahnelerde, birbiriyle
kaynaşarak, değişerek ve kaybolarak, istikametsiz ve gelişi güzel akmaktadır.
Fakat, gerçekte bu akış, seçici ve tutarlıdır: çağrılan bilinçaltı malzemenin
duygusal anlamı, o müziğin projekte ettiği duygulara tekabül etmektedir.
İnsan, fiili bir sebebi ve nesnesi olmayan bir duygu yaşayamayacağını, bilinçaltı
vasıtasıyla (zımnen) bilir. Bu yüzden; müzik, ortaya hiçbir dışsal nesne koymadığı
halde, bir duygu hali önerince; buna karşılık, bilinçaltı, içsel bir nesne önerir.
Bu, kelimesiz bir süreçtir; eşdeğer kelimelerle ifade edilse, şu gibi bir formülle
ifade edilebilen duygular dile gelir: "Eğer, ...olsaydım, böyle hissederdim."
Mesela, "Eğer, bir bahar sabahı, güzel bir bahçede olsaydım, böyle hissederdim";
veya "büyük, ihtişamlı bir salonda dans ediyor olsaydım"; veya "sevdiğim
insanla birlikte olsaydım"; veya "denizde şiddetli bir fırtınayla
mücadele ediyor olsaydım"; veya "bir özgürlük savaşı için, siperlerde
olsaydım"; veya "kuş cıvıltıları içinde, çiçek kokan bir koruda olsaydım";
vs.
Bu fenomenin üç veçhesini gözlemleyiniz: 1. Bu hal, bir insanın bilinçli düşüncelerini
kasten askıya alması ve duygularının rehberliğine teslim olmasıyla ortaya çıkar;
2. Bilinçaltı malzeme akmak zorundadır; çünkü, tek başına hiçbir imaj, o müzik
deneyinin anlamını yakalayamamaktadır; zihin, bu imajların hepsinde ortak olan
bir şey, duygusal bir soyutlama yakalamak istediğinden, böyle bir imajlar resmi
geçidine ihtiyaç duymaktadır; 3. Buradaki duygusal soyutlama süreci -yani, şeyleri
çağırdığı duygulara göre sınıflama işlemi- bir insanın kendi hayat hissini oluşturma
sürecinin aynısıdır.
Bir hayat hissi, metafiziğin kavramsallık-öncesindeki eşdeğeridir: insan ve
mevcudiyet üzerinde, duygusal, bilinçaltı bir bütünleştirmeyle yapılmış bir
değerlendirmedir. Bir insan, kendi temel duyguları açısından
(yani, kendi metafizik değer-yargılarından kaynaklanan duygular açısından) bir
müziğe tepkir.
Müzik, bir dinleyicinin kavradığı, ama fiilen hissetmediği duygular iletir;
o insanın fiilen hissettiği şey, -eğer o his, o insanın hayat hissiyle birleşemiyorsa
veya birleştiği ana kadar- sadece bir öneridir; uzak, bağlantısız, gayri-şahsi
bir duygudur. Fakat, müziğin içeriği, kavramsal terimlerde iletilmediğinden
veya fiziken hissedilmeğe müsait olmadığından; bir dinleyici, bu içeriği, tuhaf
bir tarzda, adeta bir yeraltı faaliyetiyle hisseder.
Müzik, hayat hisleri oldukça farklı olan insanlara dahi, aynı kategori içindeki
duyguları iletir. Genellikle, insanlar, verili bir müzik parçasının, neşeli
veya hüzünlü, şiddetli veya sakin olduğu konusunda anlaşır. Fakat, aynı müzik
karşısında, genel anlamında aynı duyguları yaşasalar bile, bu deneyi değerlendirmelerinde
-yani, bu duyguları duyuyor olmaları hakkında ne düşündükleri konusunda- radikal
farklılıklar olacaktır. Bazıları, "Bu müzik o kadar kaygısız ve neşeli
ki, kendimi mutlu hissettim" derken; başka bazıları, -insanı, epistemolojik
bir karanlığın belirsizliğinde yaşamak zorunda zannedenler- "Bu müzik,
o kadar kaygısız ve neşeli, dolayısiyle o kadar yüzeysel ki, rahatsız oldum."
diyebilir.
Psiko-epistemolojik olarak, müziğe tepkime yörüngesi şöyle görünür: bir insan
müziği algılar; belirli bir duygusal durum önerisini kavrar; kendi hayat hissini
kriter olarak kullanarak, bu durumu, -hayat hakkındaki temel duygularına uyması
veya onlarla çelişmesi açısından- zevkli veya acı verici, arzu edilir veya edilmez,
önemli veya kabil-i ihmal olarak değerlendirir.
O müziğin projekte ettiği duygusal soyutlama, o insanın hayat hissine tekabül
ediyorsa; o soyutlama, tam, parlak, neredeyse zorlayıcı bir realite kazanır;
o soyutlama, bazan, fiziken yaşanmış her hangi bir duygudan daha şiddetli bir
duygu halinde hissedilir. O müziğin projekte ettiği duygusal soyutlama, o insanın
hayat hissiyle ilgisizse veya onunla çelişiyorsa; o insanın hissedeceği tek
şey, hafif bir rahatsızlık ile sinir bozucu bir can sıkıntısı arasında bir duygudur.
Burada, henüz cevaplandırılmamış bir soruya geliyoruz: Müzik, bizde neden duygular
uyandırmaktadır?
Eserlerin normal bilgilenme süreçleriyle kavranabildiği diğer sanatlarda; cevap,
eserin kendisinde mevcuttur: o eserin tabiat ve anlamının kavramsal bir analizi
cevabı sağlar; estetik yargılama için, ortak bir lügat ve objektif bir kriter
geliştirilebilir. Müzik alanında, halen, ne böyle bir lügat, ne de bir kriter
vardır; ne farklı kültürler arasında, ne de aynı kültür içinde.
Cevabın, müzik eserinin tabiatında saklı olduğu bellidir; çünkü, duyguları davet
eden eserin kendisidir. Fakat, bunu nasıl yapar? Seslerin arka arkaya gelmesi,
neden duygusal bir reaksiyon doğurur? Müzik, neden insanın en derin duygularını
ve hayati, metafizik değerlerini işe karıştırır? Sesler, nasıl olup da, aklı
by-pass eden bir tarzda, duygulara doğrudan doğruya erişebilmektedir? Seslerin
belirli bir kombinasyonu, insan bilincine ne yapmaktadır ki; bu kombinasyon,
neşeli veya hüzünlü olarak kimliklenebilmektedir?
Henüz hiçkimse, bu soruların cevaplarını keşfetmedi. Ortak bir müzik lügatının
formüle edilmesi için, bu cevaplar beklenmektedir.
İnsanlığın müzikle ilgili anlayışı, hala malzeme toplama çabasıyla sınırlıdır:
tasviri gözlemler yapma düzeyindedir. Müzikle ilgili anlayış, kavramlaştırma
düzeyine getirilene kadar, müzik zevklerini veya tercihlerini, sübjektif bir
mesele olarak görmek zorundayız -bu sübjektiflik: metafizik değil, epistemolojik
anlamdadır; başka bir deyişle, bu tercihlerin, gerçekten de, sebepsiz veya rasgele
olması anlamında değil, sebeplerini henüz bilmiyor oluşumuz anlamındadır. Dolayısiyle;
hiçkimse, kendi müzik seçimlerinin, başkalarının seçimlerine olan objektif üstünlüğünden
bahsedemez. Objektif delilin olmadığı yerde; herkes, kendi kararını ve sadece
kendisi için verir.
Fakat, insanın müziğe tepkisinin tabiatı konusunda, Ayn Rand'a ait bir hipotez
mevcuttur. Bu hipotezden -bunun sadece bir hipotez olduğunu vurgulayarak- bahsetmek
yararlı olabilir:
İnsan, ortada fiziki bir nesne olmadığı halde, bir duygu yaşıyorsa; bu duyguya
sebep olabilecek başka tek nesne: o insanın kendi bilincinin durumu veya faaliyetleridir.
Müziğin algılanmasındaki zihni faaliyet nedir? (Burada, bir sonuç olarak doğan
duygusal tepki değil, algılama sürecindeki zihni faaliyet soruluyor.)
Hatırlayalın ki; bütünleştirme, insanın bilgisel gelişmesinin her düzeyinde,
insan bilincinin temel fonksiyonudur. Önce; beyni, duyu verilerini algılar halinde
bütünleştirerek, duyusal kaosa bir düzen getirir; bu bütünleştirme, otomatikman
yapılır: gayret gerektirir, ama bilinçli irade gerektirmez. Sonraki basamak;
konuşmayı öğrendikçe, algıların kavramlar halinde bütünleştirilmesidir. Daha
sonra; bilgisel gelişmesi, kavramların, gittikçe genişleyen kavramlar içinde
bütünleştirilmesi haline yükselir; zihninin menzili büyür. Bu aşama, tamamen
iradidir ve aralıksız bir gayret gerektirir. Duyusal bütünleştirmeler yapan
otomatik süreçler, bebeklikten çocukluğa geçtiği dönemde tamamlanır; bu süreçler,
-tek bir istisna ile- bir yetişkin için kapanmıştır.
Bunun tek istisnası, peryodik titreşimlerin doğurduğu sesler, -yani müzik- alanındadır.
Gayri-peryodik titreşimlerin ürettiği sesler, gürültüdür. Bir insan, bir gürültüyü,
bir saat veya bir gün veya bir yıl boyunca da dinlese; bu sesler, hala gürültü
olarak kalır. Fakat, belirli bir sırada işitilen müziksel tonlar, değişik bir
sonuç yaratır; insan kulağı ve beyni, onları yeni bir bilgisel deney halinde
bütünleştirir; onları, "işitsel bir varlık" olarak adlandırabileceğimiz
bir kimlik halinde -yani, bir melodi halinde- bütünleştirir. Bu bütünleştirme,
fizyolojik bir süreçtir: bilincinde olunmaksızın, otomatikman meydana gelir.
İnsan, bu süreçten, ancak sonuçları vasıtasıyla haberdar olur.
Büyük fizikçi, fizyolog Herman Ludwig Ferdinant von Helmholtz (1821-1894), müzik
algılamasının esasının matematiksel olduğunu isbatlamıştır: akorların uyumu
veya uyumsuzluğu, bu akorları oluşturan tonların frekanslarının belirli oranlarda
olup olmamasına bağlıdır. Mesela, beyin, bir bölü iki olan oranları bütünleştirebilmekte;
ama, sekiz bölü dokuz oranını bütünleştirememektedir.
Helmholtz, genel olarak aynı anda işitilen tonlarla ilgilenmiştir. Ama, getirdiği
isbat; hem, ard arda gelen bir müzik tonları dizisinin (bir melodinin) işitilip
bütünleştirilmesi sürecine de aynı prensiplerin uygulanabilmesi imkanına; hem
de, verili bir müzik kompozisyonunun psiko-epistemolojik anlamının, o kompozisyonu
dinleyen insanın kulak ve beyninden ne talep ettiği ile belirlendiğini öne sürme
imkanına yol açar.
Bir kompozisyon; karmaşık matematik ilişkileri çözerken gerekli olacak ölçüde
bir aktif teyakkuz gerektirebilir; veya, monotonluktan doğan bir basitlikle,
beyni uyuşturabilir. Bu kompozisyon; bütünleştirilmiş bir işitsel (bilgisel)
hulasa yaratma süreci gerektirebilir; veya, bütünleştirme sürecini, rasgele
müzik kırıntılarından oluşan keyfi bir seri halinde parçalayabilir; veya, insan
zihninin bütünleştirme kapasitesini, bütünleştirilmesi, matematiksel-fizyolojik
açıdan imkansız olan seslerden ibaret bir curcunayla (bir gürültüyle) felç eder.
Dinleyici; bu süreçten, çeşitli duygulardan birini hissederek haberdar olur:
bir güven, etkinlik, zorlanma, sıkıntı veya sinirlilik duygusu gibi. Tepkisi,
o insanın psiko-epistemolojik hayat hissince -bilgisel fonksiyonlarını en rahat
hangi düzeyde yapabildiği hususunca- belirlenir.
Epistemolojik olarak, aktif bir zihne sahip olan bir insan, zihni gayreti heyecanlı
bir oyun olarak görür; metafizik olarak, anlaşılabilirlik arar. Böyle bir insan,
karmaşık hesaplar isteyen ve çözümü başarılı olarak mümkün olan bir müzikten
hoşlanacaktır. (Sadece armoni ve orkestrasyonun karmaşıklığından değil, esasta
o müziğin çekirdeğini oluşturan melodi karmaşıklığından da hoşlanacaktır.) Çok
basit bir bütünleştirme karşısında, bir ilkokul aritmetik problemini çözme işiyle
görevlendirilmiş bir yüksek matematikçınin duyacağı türden bir sıkıntı duyacaktır.
Rasgele müzik kırıntılarından oluşan bir ses dizisini duyduğunda; zihni, bu
dizi üzerinde hiçbir şey yapamayacak; sıkıntı ile keyifsizlik karışımı bir duygu
hissedecektir. Karmakarışık bir müzik curcunası işittiğinde, kızgınlık, hiddet
ve isyan duygusu içine girecektir; bu gürültüyü, zihninin bütünleştirme kapasitesini
tahribe yönelik bir teşebbüs olarak algılayacaktır.
Epistemolojik olarak; karma bilgisel alışkanlıklara sahip bir insan, zihni gayrete
karşı sınırlı bir ilgi duyar; bu insan, metafizik olarak; kendi haberdarlık
alanı içinde, oldukça büyük bir sisli alan kalmasına izin verir. Bu insan, talepkar
bir müzik dinlerken zorlanacak; ama, basit türlerden hoşlanacaktır. Böyle bir
insan, parçalanmış, rasgele tür müzikten de -eğer gösterişten hoşlanan biriyse-
hoşlanabilir; hatta, -yeterince uyuşuksa- curcuna müziği dahi kabul edecek kadar
şartlandırılmış olabilir.
Müzik kompozisyonlarının bir çok değişik veçhesine göre ve insanların bilgisel
alışkanlıklarının bir çok değişik tarzına göre, başka bir çok tepkiler ortaya
çıkabilir. Yukarıdaki örnekler, sadece insanın müziğe tepkisi sırasında ortaya
çıkabilecek olan hipotetik yörüngeleri göstermektedir.
Müzik, insan bilincine, diğer sanatlarla aynı deneyi yaşatır: o insanın hayat
hissinin somutlaştırılması. Fakat, somutlaştırılma durumunda olan soyutlama,
temelde, metafizik olmaktan ziyade epistemolojiktir; bu soyutlama, o insanın
bilincidir; yani, müzik dinleyen bir insan, bir soyutlama halinde bulunan bilgisel
işleyiş yöntemini, spesifik bir müzik parçası işitilmesi işlemi halinde somutlaştırır.
Bir insanın, bir müziği kabul veya reddetmesi; o müziğin, o insanın zihninin
işleyiş tarzını onaylamasına veya onunla çelişmesine bağlıdır. Müzik deneyini
yaşarken varolan metafizik veçhe, o insanın anlamaya muktedir olduğu bir dünyanın,
zihninin işleyişinin doğru sonuçlar verdiği bir dünyanın var olduğu duygusunun
elde edilmesidir.
Müzik, bir yetişkinin, pür duyu verileriyle uğraşma sürecini yaşayabilmesini
mümkün kılan tek fenomendir. Tek tek müzik tonları, algılar değil, pür duyumlardır;
ancak -akorlar, melodiler, vs. halinde- bütünleştirildikleri zaman algı olurlar.
Duyumlar, insanın realiteyle ilk temaslarıdır; algılar halinde bütünleştirildiklerinde,
verili, doğruluğu aşikar, şüphe-edilmez hale gelirler. Müzik, bir insana, insani
bilgilenme yönteminin birincil sürecini -yani, duyu verilerinin, anlaşılabilir,
anlamlı varlıklar (algılar) halinde otomatikman bütünleştirilmesini- yetişkinlik
seviyesine eriştikten sonra yeniden yaşatabilen tek fırsattır. Kavramsal bir
bilinç için, bu, bulunmaz bir rahatlama ve mükafat biçimidir. Kavramsal bütünleştirmeler,
kesintisiz gayret gerektirir ve sürekli bir sorumluluk yükler: kavramsal bütünleştirmeler,
hata ve başarısızlık riski taşır. Oysa, müziksel bütünleştirme süreci, otomatiktir,
gayret gerektirmez. (Bilinçli bir çabayla yürütülmediği için, gayret gerektirmiyormuşcasına
yaşanır; çünkü, müziksel bütünleştirme, insanın edinmek için daha önceden gösterdiği
veya göstermediği zihni alışkanlıkların mirası üzerinde yapılmaktadır.) Bir
insanın müziğe tepkisi, tam bir kendinden emin oluş duygusuyla yaşanır. Bu tepki,
sanki basit, doğruluğu kendiliğinden aşikar, şüphe-edilmez bir sonuçmuş gibi
ortaya çıkar. Bu tepkiyi ortaya çıkaran şey, o insanın duyguları, değerleri
ve kendisi hakkındaki en derin görüşüdür. Bu tepki, duyumlar ve düşüncelerden
oluşan sihirli bir birlik gibi ortaya çıkar; düşünceler, adeta doğrudan haberdarlığın
(algılamanın) sağladığı kadar mutlak bir kesinliğine kavuşmuştur.
(Müziğin "spiritüel" veya tabiat-üstü karakteri hakkındaki mistik
yaygara buradan kaynaklanır. Ezeli parazit mistisizm, müzik konusunda da, zıtlıktan
değil, birlikten kaynaklanan bir fenomeni sahiplenir; bu birlik, insanın beden
ve zihninin oluşturduğu birliktir: müzik, kısmen fizyolojik, kısmen entellektüel
bir fenomendir.)
Ayn Rand'ın hipotezi, verili bir müzik parçasının, değerlendirmeleri farklı
olabilen insanlara niye aynı duygusal içeriği verdiğini izah eder. Bilgisel
süreçler, insan duygularını; duygular, insan bedenini etkiler; bu etki karşılıklıdır,
tersine doğru da geçerlidir. Mesela, entellektüel bir problemin başarıyla çözülmesi,
neşeli, muzafferane bir ruh hali yaratır; bir problemin çözümünde başarısızlık
ise, kederli, cesareti kırık bir ruh hali yaratır. Karşılığında: neşeli bir
ruh hali, insanın zihnini keskinleştirmek, hızlandırmak, enerjikleştirmek doğrultusunda
bir etki yaratır; üzüntülü bir ruh hali ise, zihni bulandırmak, yavaşlatmak,
yormak doğrultusunda bir etki yaratır. Neşeli veya hüzünlü olarak nitelediğimiz
müzik tiplerindeki melodik ve ritmik karakteristikleri gözlemleyin. Eğer, bir
insanın zihninde ceryan eden verili bir müziksel bütünleştirme süreci, o insanda
belirli bir duygusal durumu ortaya çıkaran veya o duygusal duruma eşlik eden
bilgisel süreçlere benziyorsa; o insan, bu benzerliği -önce fizyolojik etki
olarak, sonra entellektüel olarak- tanır. Bu özel duygusal durumu kabul edip,
onu tam olarak yaşayıp yaşamayacağı; bu durumun, kendi hayat hissi açısından
değerlendirilmesinden çıkacak sonuca bağlıdır. Kendi hayat hissine göre; ya,
"Evet, bu dünya, benim dünyamdır; bu duygu, hissetmem gereken duygudur"
diyecektir; ya da, "Benim görüşüme göre, dünya bu değildir; bu duygu, hoş
bir duygu değildir" diyecektir. (Diğer sanatlarda olduğu gibi, müzikte
de, bir eserin estetik değeri takdir edilebilir; ama, ondan hoşlanılmayabilinir.)
Bu hipotezi kanıtlamak için gerekli bilimsel araştırmanın hacmi muazzamdır.
Fakat, doğruluğunu destekler mahiyette bazı deliller vardır. Bunlardan biri,
bazı müziklerin insan zihnini felç edici, uyuşturucu (narkotik) bir etkiye sahip
olması olgusudur. Bu müzikler, insanı, bir trans halinin yarattığı uyuşukluğa
sokabilmekte; dünyadan haberdarlığı, bağlam ve iradeyi kaybettirebilmektedir.
İptidai toplumların müzikleri ve bir çok Oryantal müzik, bu kategoriye girer.
Bu müzikten alınan zevk, Batı müzik geleneğindeki bir insanın zevk dediği duygusal
durumun tam tersidir: Batılı bir insan için, müzik, şiddetli bir kişisel deneydir,
sahip olduğu bilgilenme kudretin bir tasdikidir; iptidai insan için, müzik,
kendi benliğinin ve bilincinin çözülmesini getirir. Ancak, her iki durumda da;
müzik, bu insanların içinde yaşadıkları kültürlerdeki egemen felsefenin, insan
için uygun ve şayan-ı arzu gördüğü bir psiko-epistemolojik durumu çağırmak için
işleyen bir araçtır.
İptidai müziğin öldürücü monotonluğu -kafatasına düşürülen su damlalarıyla yapılan
eski işkence tarzının düzenliliğiyle beyne vuran bir kaç notanın ve belirli
bir ritmik kalıbın sonu gelmez tekrarı- bilgilenme süreçlerini felç eder; haberdarlığı
yok eder; zihni parçalar. Bu tür müzik, -son yıllarda, bilim adamlarının keşfetmeğe
başladığı bir fenomen olan- duyu stimuluslarının yokluğunun veya monotonluğunun
sebep olduğu bir duyusal mahrumiyet durumu yaratır.
Çeşitli kültürlerin farklı müziklerinin, o kültürlerdeki insanların fıtri fizyolojik
farklılıklarından doğduğunu gösterecek hiçbir delil yoktur. Ama, müziksel farklılıların
sebebinin psiko-epistemolojik (dolayısiyle, nihai olarak felsefi) olduğunu destekleyen
bir çok delil vardır.
Bir insanın psiko-epistemolojisinin fonksiyon etme yöntemi, çocukluğunun başlarında
gelişir ve otomatikleşir; bu yöntem, büyüdüğü kültürün egemen felsefesince etkilenir.
Eğer, açıkca ve zımnen (genel duygusal tavırlar vasıtasıyla); bir çocuk, bilgi
peşinde koşmanın -yani, kendi bilgilenme yeteneğinin bağımsız çalışmasının-
önemli olduğunu ve kendi tabiatının bunu gerektirdiğini kavrarsa; bu çocuk,
büyük bir ihtimalle, aktif ve bağımsız bir zihin geliştirecektir. Fakat, kendisine,
pasiflik, körü körüne itaat, korkmak, soru sormanın veya bilgilenmenin nafileliği
öğretilirse; ister bir cangıl kabilesinde, isterse en büyük metropolün en zengin
ailesinin içinde büyüsün, büyük bir ihtimalle, zihnen fukara bir vahşi olarak
yetişecektir. Fakat, sahibi hayatta olduğu sürece, bir insan zihninin tamamen
tahribi mümkün olamayacağından; o insanın beyninin karşılanmamış ihtiyaçları,
adeta bir kimlik kazanacak; bu kimliğe sahip muğlak bir duygu, zihnini işgal
edecek; kafatasının içinde, huzursuz, tutarsız, el yordamıyla dolaşan bir mecnunun
varolduğu hissi onu sürekli korkutacaktır. İşte, iptidai müzik, bu insanın narkotiği
olur: zihninde dolaşan mecnunu silip atar; ona güven verir ve ataletini onaylar;
ona, içinde yaşadığı realitenin, onun durağan zihninden kaynaklanan uyuşukluk
haliyle uyum içinde olduğu geçici duygusunu verir.
Şimdi, Batı medeniyetinin modern, diyatonik nota silsilesinin (Do-Re-Mi-Fa-Sol-La-Si-(Do)
şeklinde yedi nota ve Mi-Fa ve Si-Do aralıklarının birer birimi temsil etmek
üzere, her komşu iki nota arasının, sessel olarak en fazla iki birime bölünebilme
özelliği) bir Rönesans ürünü olduğunu gözlemleyin. Bunlar, bir kaç yüzyıl boyunca,
bir dizi müziksel yenilikçi tarafından geliştirilmişti. Bu müzikçileri motive
eden ne olmuştur? Diyatonik silsile, en büyük sayıda uyumlu akorun, armoninin
-insan kulağına hoş (zevkli) gelen (yani, beyin tarafından bütünleştirilebilen)
ses kombinasyonlarının- yaratılmasına imkan verir. İnsanlık tarihinde; Rönesans'ın
ve hemen sonrasının insan-akıl-bilim-yönelimli kültürü; insanın zevk alması
gibi bir endişenin, bestecileri motive edebildiği ve bestecilerin yaratma özgürlüğüne
sahip olduğu ilk dönemi temsil eder.
Bugün, bir yanda, Batı medeniyetinin etkisinin, Japonya'nın statik, gelenekle-eli-kolu-bağlı
kültürünü parçalamasıyla; genç Japon bestecileri, şefleri, icracıları, Batı
stili müzikte, hayranlık uyandırıcı çalışmalar yaparken; öte yanda, Kant felsefesinden
kaynaklanan çeşitli kültürel eğilimlerin etkisiyle geri adımlar atmağa başlayan
Batı kültüründeki, anti-rasyonel, "İlerici" eğitimin kurbanları olan
hipiler, Hare-Krişnacılar, vs.ler; cangılların veya sahraların tamtam veya köslerinin
monoton vuruşlarının narkozuna sığınmaktadırlar.
5.4.3 Zihne Karşı "Modern Sanat" Saldırısı
Herhangi bir çetenin mensupları, -sloganları, motifleri veya amaçları ne olursa
olsun- sokaklarda gezinip, insanların gözlerini oyacak olsalar; insanlar, isyan
ederler; haklı protestolarını dile getirecek kelimeler bulurlardı. Fakat, böyle
bir çetenin mensupları, kültür içinde gezinip, insanların zihinlerini yok etmeğe
giriştiğinde, insanlar sessiz kalmaktadır. İhtiyaç duydukları kelimeleri, ancak
felsefe onlara sağlayabilirdi; fakat, modern felsefe, o çetenin hamisi ve yaratıcısıdır.
İnsan zihni, en iyi bilgisayardan daha komplekstir; ve, dış etkilerin olumsuz
etkilerine karşı, ondan daha hassastır. İnsan zihninin en hassas olduğu yer,
onun en önemli fonksiyonu olan bütünleştirme yeteneğidir; "modern sanat,"
bu yeteneğe karşı yöneltilmiştir.
Dağılma (dekompozisyon), insan bedeninin ölümüne yazılmış bir sonsözdür; parçalanma,
insan zihninin ölümüne yazılmış önsözdür. Parçalama -insanın kavramsal yeteneğinin
parçalanması ve bir yetişkinin zihninin, bir bebeğin zihni durumuna ricat ettirilmesi,-
"modern sanat"ın teması ve amacıdır.
Lisanın homurtulara, edebiyatın "mood"lara, resmin lekelere, heykelin
yontma-taş-devri türü bloklara, müziğin gürültüye indirgenmesinin arkasında
gizli olan niyet; insan bilincinin, -bütünleştirici bir kapasiteden yoksun olarak-
duyumlar düzeyine indirgenmesidir.
Fakat, "modern sanat" denen sefaletin manzarasında, felsefi ve psikopatolojik
açıdan öğretici bir öge vardır. Bu manzara, -yokluktan doğan bir negatif vasıtasıyla-
sanat ile felsefe arasındaki ilişkiyi, akıl ile insanın varkalması arasındaki
ilişkiyi, akıldan nefret ile mevcudiyetten nefret arasındaki ilişkiyi teşhir
eder. İrrasyonel filozoflar, akla karşı yüzyıllardır sürdürdükleri savaşın sonunda,
-viviseksiyon, yani canlı hayvan üzerinde bilimsel amaçla cerrahi kesişler yapma
yöntemiyle- rasyonel yeteneklerinden mahrum kılınmış bir insanın nasıl olacağının
örneklerini yaratmayı başardılar; bu örnekler de, şimdi bize, boş bir kafatasını
taşıyan bir insan açısından mevcudiyetin nasıl göründüğünün imajlarını vermektedirler.
Bir yandan, aklın sözde savunucuları, "sistem-kurma" yaklaşımına karşı
çıkıp, somutla sınırlı kelimeler veya mistikçe uçuşan soyutlamalar üzerinde
tartışmalara, pazarlıklara dalarken; öyle anlaşılıyor ki; aklın düşmanları,
bütünleştirmenin akli süreçlere giden psiko-epistemolojik anahtar olduğunu;
sanatın insanın psiko-epistemolojik şartlayıcısı olduğunu; eğer aklın tahribi
isteniyorsa, aklın bütünleştirme kapasitesinin tahribinin şart olduğunu bilmektedirler.
"Modern sanat"ın tatbikatçılarının ve hayranlarının, onun felsefi
anlamını anlayacak entellektüel kapasiteye sahip olduğu hayli şüphelidir; yapmaları
gereken tek şey, kendilerini, sahip oldukları bilinçaltı öncüllerin en kötülerine
teslim etmeleridir. Fakat, liderleri konuyu bilinçli olarak anlamaktadır: "modern
sanat"ın babası, İmmanuel Kant'tır (tabiattaki güzellik ve "amaç"
meselesine tahsis ettiği Critique of Judgement adlı eserine bakın.)
"Modern sanat"ı büyük bir sahtekarlık olarak yapmak veya içtenlikle
yapmak şıklarından hangisinin daha kötü olduğunu kestirmek zor.
Bu tür sahtekarlıkların pasif ve sessiz kurbanları olmak istemeyenler, felsefenin
pratik önemi ve felsefesizliğin sonuçları hakkında, "modern sanat"
hastalığının incelenmesinden çok şey öğrenebilir. Spesifik olarak mantığın tahribi
ve daha spesifik olarak tanımların tahribi, kurbanları silahsız bırakmıştır.
Tanımlar, rasyonelliğin muhafızlarıdır; zihni parçalanmaya karşı yapılacak savunmanın,
ileri karakollarıdır.
Sanat eserleri -evrendeki başka herşey gibi- spesifik bir tabiata sahip varlıklardır;
bu varlıklar, onları evrende mevcut diğer varlıklardan ayırt eden asli karakteristikler
vasıtasıyla tanımlanmalıdır. Sanat eserlerinin cinsi: realitenin, sanatkarın
metafizik değer-yargılarına göre seçici bir biçimde yeniden-yaratılmasını temsil
etmek üzere ortaya konmuş insan-yapısı nesnelerdir; türü, sanatın çeşitli dallarında
üretilmiş eserlerdir; sanat dallarının asli ayırt edici (tanımlayıcı) karakteristikleri,
kullandıkları özel ortamla belirlenir; sanat dallarının özel ortamları, o sanat
dalının insanın bilgilenme yeteneğinin çeşitli ögeleriyle olan ilişkisine işaret
eder.
İnsanın kesin tanımlara olan ihtiyacı, Kimlik Kanunu'ndan kaynaklanır: A, A'dır;
bir şey, kendisinin aynısıdır. Bir sanat eseri, spesifik bir tabiata sahip,
spesifik bir varlıktır. Böyle değilse, bir sanat eseri değildir. Eğer, bir şey,
sadece maddi bir nesne olmaktan ibaret ise, maddi şeyleri içine alan herhangi
bir kategoriye aittir; eğer hiçbir özel kategoriye ait değilse, böyle bir fenomen
için ayrılmış bir kategoriye aittir: hurda.
"Bir sanatkar tarafından yapılmış bir şey" sanatın bir tanımı değildir.
Sakal, pipo ve boş bakışlar, bir sanatkarın tanımlayıcı karakteristikleri değildir.
"Duvarda asılı çerçevelenmiş bir şey" resmin bir tanımı değildir.
"Ciltlenerek bir araya konmuş yazılı kağıt sayfalarından oluşan bir şey"
edebiyatın bir tanımı değildir.
"Bir şeyin ürettiği seslerle oluşturulmuş bir şey" müziğin bir tanımı
değildir.
"Düz bir yüzeye zamklanmış bir şey" hiçbir sanatın bir tanımı değildir.
Zamkı, bir ortam olarak kullanan hiçbir sanat yoktur. Çimeni temsil etmek üzere,
bir kağıt sayfası üzerine ot yapraklarını zamklamak,
-belki- geri zekalı çocuklar için uygulanabilecek iyi bir uğraşsal tedavi olabilir;
ama, bu, sanat değildir.
"Çünkü ben böyle hissediyorum" hiçbir şeyin tanımı veya geçerli kılınması
değildir.
Hiçbir insani faaliyette -eğer insani olarak nitelenecekse- kaprise yer yoktur.
Hiçbir insani üründe, bilinmeze, anlaşılmaza, tanımlanmaza, gayri-objektife
yer yoktur. Akıl hastahanelerinin dışında olanlar açısından; bir insanın faaliyetleri,
bilinçli bir amaç tarafından yönlendirilmelidir; böyle yönlendirilmeyen insanların
faaliyetleri, psikiyatristlerden başka kimseyi ilgilendirmemelidir. "Modern
sanat"ın uygulayıcıları, ne yaptıklarını veya neyin onlara bunları yaptırdığını
bilmediklerini söylediklerinde; kendilerine inanılmalı ve onlar ve ürünleri
hakkında daha fazla düşünülmemelidir.
5.5 BİRKAÇ ESTETİK TATBİKATI
Bu bölümde ortaya konan estetik prensiplerinin en iyi tatbikatını, sanatkarın
hayat hissini teşkil eden metafizik değer-yargılarından oluşan soyutlamaların,
-lisan yoluyla- sanat eseri halinde somutlaştırılmasına geniş olanaklar veren
edebiyat konusunda yapabiliriz.
Bu tatbikatı, beş konu üzerinde yapacağız: edebiyatta Romantisizm ve Natüralizm
ekollerinin asli özellikleri, edebiyatın asli hususiyetleri, birçok Romantik
eserde ortaya çıkan "İnsana-tapma" kavramı ve mizah.
Bu tatbikatlardan, özellikle Romantisizm ve Natüralizm üzerinde olanı, bütün
veçheleriyle incelendiğinde, rasyonel bir felsenin estetik prensiplerinin teşhirine
çok müsaittir; fakat, burada, konu üzerinde detaylı bir tartışma yapmak yerine,
ana hatlar verilecektir: ne asli yönleriyle doğru bir estetik anlayışı olan
Romantisizm akımında ortaya çıkmış bazı olumsuzluklardan; ne de, asli yönleriyle
yanlış bir estetik anlayışı olan Natüralizm akımında varolmuş bazı olumluluklardan
bahsedilecektir.
Ondokuzuncu yüzyıldan önceki edebiyat; insanı, hayat ve faaliyetleri kendi kontrolu
dışındaki kuvvetlerce belirlenen, çaresiz bir varlık olarak sundu. Bu kuvvetler,
ya Yunan trajedilerindeki gibi kader ve tanrılardı; ya da, Shakespeare'in oyunlarındaki
gibi fıtri bir zayıflık, "trajik bir kusur"du. O dönemin yazarları,
insanı metafiziken iktidarsız kabul etti; temel öncülleri, determinizm idi.
Bu öncülü kabul eden bir yazar, insanın ne olabileceğini ortaya koyamazdı; ancak,
insanın başına ne geldiğini kaydedebilirdi; böylece, vakayinameler, bu kayıtlar
için müsait edebi biçimler olarak varlığını sürdürdü.
İnsanın irade yeteneğine sahip bir varlık olarak edebiyatta tasviri, ondokuzuncu
yüzyılda roman edebi biçimi ile birlikte ortaya çıktı; ve, sanatta büyük, yeni
bir hareket olan Romantisizm doğdu. Romantisizm, insanı, değerlerini seçebilen,
amaçlarını gerçekleştirebilen, kendi mevcudiyetinin kontroluna sahip bir varlık
olarak gördü. Kurgunun, tarihten daha büyük bir felsefi öneme sahip olduğunu;
çünkü, tarihin, şeyleri olduğu gibi sunduğunu; oysa, kurgunun, şeyleri "olması
mümkün ve olması gereken haliyle" sunduğunu söyleyen Aristo'nun izinde
giderek; olmuş olayları kaydetmeyip, olması gereken olayları sundular; insanların
yapmış oldukları seçimleri kaydetmeyip, yapmaları gereken seçimleri sundular.
Ondokuzuncu yüzyıl sonlarına doğru, mistisizm ve kollektivizmin yeniden ortaya
çıkışıyla, Romantik roman ve Romantik hareket, kültürel sahneden yavaş yavaş
silindi.
İnsanın sanattaki yeni düşmanı, Natüralizm oldu. Natüralizm, irade kavramını
reddeder ve insanın kendi kontrolu dışındaki kuvvetlerce belirlenen çaresiz
bir yaratık olduğu nosyonuna geri döner; tek farklılık, insanın kaderine hakim
olan yeni yöneticinin, -kader, tanrılar, fıtri bir zayıflık, "trajik bir
kusur" olmak yerine- şimdi toplum olması idi.
Romantisizm ve Natüralizm konusunda kavramsal bir yaklaşıma sahip olmak, bugünün
dünyasındaki estetik boşluktan kurtulmakta hayati bir araca sahip olmaktır.
5.4.1 Romantisizm
Romantisizm, insanın irade yeteneğine sahip olduğu prensibinin kabulü üzerinde
bina olan bir sanat kategorisidir.
Romantisizm, kavramsal sanat ekolüdür. Günlük hayatın rasgele teferruatıyla
değil; insan mevcudiyetinin, ezeli ve ebedi, temel, evrensel mesele ve değerleri
ile uğraşır. Kaydetmek veya fotoğraf çekmekle uğraşmaz; yaratır ve tasarlar.
Romantisizm, Aristo'nun sözleriyle, olagelen şeylerle değil, olabilecek şeylerle,
olması gereken şeylerle ilgilidir.
Romantisizmin sanata getirdiği şey, değerlerin önceliği prensibi oldu. Romantisizmden
önceki edebiyat ekolü olan Klasisizm'de; felsefeden, ancak üçüncü elden formül
kopyalamayla yararlanılmış; ahlak formüllerini bayatlıklar ve yavanlıklar halinde
tekrarlayan Klasisist edebiyat eserlerinin bu elden düşme felsefi içeriğinde,
değerlerin önceliği ögesi yer almamıştı. Değerler (ve değer-yargıları), duyguların
kaynağıdır; Romantisist'lerin eserlerinde ve izleyicilerinin tepkisinde büyük
bir duygusal şiddet ortaya konmuş; aynı zamanda, büyük bir renklilik, hayalgücü,
orijinallik, heyecan, değer-yönelimli bir hayat hissinin diğer bütün sonuçları
sergilenmiştir. Bu duygusal öge, Romantisizm hareketinin en kolay algılanır
karakteristiği olmuş ve bu karakteristik, daha derin bir araştırmaya girilmeksizin,
Romantisizm'in tanımlayıcı karakteristiği olarak kabul edilmiştir.
İnsan hayatında, değerlerin önceliğinin, indirgenmez bir birincil olmadığı;
değerlerin önceliğinin, insanın irade yeteneğine bağlı olduğu; dolayısiyle,
Romantisist'lerin, felsefi olarak, -değerlerin sonucu olmaktan ibaret olan-
duyguların değil, -değerlerin kökü olan- iradenin şampiyonu oldukları gibi hususlar;
filozofların tanımlamak durumunda olduğu hususlardı; oysa, filozoflar, ondokuzuncu
yüzyılın hayati her konusunda olduğu gibi, estetik konusunda da ihmalkar olmuşlardı.
Daha da derinde bulunan husus; akıl yeteneğinin, irade yeteneği olduğu gerçeğinin,
o zaman bilinmemesiydi. Varolan çeşitli serbest irade teorileri, çoğunlukla,
anti-akıl bir karakterde olduğundan; bu teoriler, iradenin, mistisizmle bir
arada düşünülmesi anlayışını kuvvetlendirmekten başka bir işe yaramıyordu.
Son zamanlarda, bazı edebiyat tarihçileri, Romantisizm'in duygu-yönelimli bir
ekol olduğu tanımından sarfı nazar edip; yeni tanımlar yapmaya giriştiler; fakat,
başarı gösteremediler. Romantisizm, -asli ayırt edici karakteristik kuralına
uyularak- irade-yönelimli bir ekol olarak tanımlanmalı; ve, Romantisist edebiyatın
tabiatı ve tarihi, bu terimlerle incelenmelidir.
Eğer insan iradeye sahipse, hayatının en önemli veçhesi, değerlerinin seçilmesidir;
eğer değerlerini seçerse, bu değerleri kazanmak ve/veya elde tutmak için davranmalıdır;
bunun için, amaçlarını ortaya koyup, onlara erişmek için, amaçlı faaliyetlere
girişmelidir. Bu faaliyetlerin esasını ifade eden edebi biçim, entrikadır. (Bir
entrika, mantıken bağlantılı olayların, amaçlı bir biçimde gelişerek, bir şahikada
çözümlenmesidir.)
İrade yeteneği, insan hayatının her iki temel veçhesinde üzerinde söz sahibidir:
bilinç ve mevcudiyet; yani, insanın psikolojik eylemi ve fiziki eylemi; yani,
insanın kendi karakterini oluşturması işi ve fiziki dünyada yapacağı faaliyetler
çizgisi. Dolayısiyle, edebi bir eserde, hem karakterler, hem de olaylar; yazarın,
değerlerin insan psikolojisi üzerindeki ve mevcudiyet üzerindeki rolü hakkında
sahip olduğu görüşe göre (ve doğru kabul ettiği değerler sistemine göre) yaratılır.
Karakterleri, somutlukların duplikasyonu değil, soyut tasarımlardır; gözlemlemiş
olduğu özel bireylerin, muhabirce rapor edilmesiyle ortaya konmuş olmayıp, kavramsal
olarak icat edilmişlerdir. Edebi bir eserdeki özel bireylerın spesifik karakter
çizgileri, bu bireylerin eserde ortaya konan özel değer-seçimlerini neden yaptıklarını
gösteren delillerden ibarettir; bu maksadı karşılamaktan daha büyük bir metafizik
öneme sahip değildir (bu karakterlerin, insan psikolojisinin genel prensiplerinin
incelenmesi için malzeme sağlaması, okuyucunun edinebileceği bir başka yarardır);
bu karakter çizgileri, insanın karektersel potansiyelinin tamamını ortaya koymaz.
Romantisistler, bir kahramanı, istatistiki bir ortalama olarak değil; insanın
en iyi ve en yüksek potansiyelini -kendi bireysel seçimlerine göre değişen dereceler
dahilinde, bütün insanlara uygulanabilecek ve bütün insanlarca erişilebilecek
potansiyelini- temsil eden bir soyutlama olarak sundular.
Felsefi olarak, Romantisizm, insanın mevcudiyetini yüceltmek için girişilmiş
bir seferdir; psikolojik olarak, basit bir arzu olarak, -hayatı enteresan kılma
arzusu olarak- yaşanır.
Romantisizm, kurgunun birincil ögesi olan "hikaye anlatma sanatı"nda
ustalığı gerektirir. Hikaye anlatma sanatı, üç temel nitelik gerektirir: içtenlik
(inandırıcılık), hayalgücü, bir dram duygusu. Bütün bunlar (ve daha fazlası)
temaya ve karakterizasyona bütünleştirilecek orijinal bir entrikanın kurulmasına
katılır. Natüralizm'de, bu ögelerden sarfı nazar edilir; karakterizasyon, varolan
tek belirli ögedir; içerik, verili bir yazarın zevkine uygun olarak, şekli belirsiz
bir anlatımla ve olayların "kurulmamış" (yani, amaçsız) bir biçimde
gelişimi halinde sunulur.
Bir Romantisist'in eserinin değeri, yazarın kendisince yaratılmak zorundadır;
insanlara hiçbir sadakat borcu yoktur; sadece insana, sadece realitenin metafiziken
verili tabiatına, sadece kendi değerlerine sadakati vardır. Bir Natüralist'in
eserinin değeri, duplike ettiği insanların spesifik karakterlerine, seçimlerine
ve faaliyetlerine bağlıdır; ve, Natüralist, onları duplike edişindeki başarıyla
yargılanır.
Bir Romantiğin hikayesindeki değer, ne olabileceğinde yatar; bir Natüralistin
hikayesindeki değer, bir şeyin olmuş olduğu olgusunda yatar.
Bir çocuğa ahlaki değerlerin nelerden ibaret olduğunu teşhir etmek ve onlara
nasıl sahip olunduğunu göstermek için en iyi kaynak, Romantik sanattır -özellikle,
Romantik edebiyattır. Romantik sanat; çocuğa, ahlaki kurallar sunmaz; açık bir
didaktik mesaj sunmaz; ama, ahlaki bir şahıs imajı sunar; yani, ahlaki bir idealin
somutlaştırılmış soyutlamasını sunar. Bir çocuğun hissettiği, fakat henüz kavramsallaştıramadığı
çok soyut bir soruya, -"Ne tür insan ahlakidir ve o insan ne tür bir hayat
sürdürür?" sorusuna- somut, doğrudan algılanabilir bir cevap sunar.
Bir çocuk, Romantik sanattan, soyut prensipler öğrenmez; ama, bu prensipleri
ileride anlayabilmesinin önşartı olan, bu prensipleri ileride kabul etmesi için
teşvik veren bir şeyi öğrenir: insanın en yüksek potansiyellerine hayranlık
besleyebilme duygusal deneyini; bir kahramanı, kendisine rol modeli olarak alma
zevkli deneyini; değerlerle motive edilen ve değerlerin egemen olduğu bir hayat
hissini; yani, ahlaki bir hayat hissini; yani, insanların seçimlerinin pratiğe
geçirilebildiği, etkin olduğu, hayati önem taşıdığı bir hayat fikrini.
Romantik sanat, insan ruhunun (yani bilincinin) hem benzini, hem de bujisidir;
görevi, onu ateşlemek ve hiç durmadan çalışmasını sağlamaktır.
Romantisizmi, "bir kaçış" olarak sınıflamak, ancak Natüralizmin yüzeyselliği
içinde olmakla mümkündür. Evet, Romantisizm, "gerçek-hayat" problemleri
karşısında bir teneffüs olmak üzere, görkemli bir hayat görünümü sunar; ve,
bu görünümün tefekkürü, yüzeysel bir anlamda "bir kaçış" olarak düşünülebilir.
Fakat, daha derin, metafizik-ahlaki-psikolojik bir anlamda, Natüralizm, gerçek
bir kaçışı temsil eder: seçim yapmaktan, değerlerden, ahlaki sorumluluktan kaçış.
Oysa, Romantisizm; insanı, realitede yapmak zorunda kalacağı mücadeleler için
eğitir ve teçhizatlandırır.
Romantisizmin (zımni) standartları o kadar talepkardır ki; Romantisizmin egemen
olduğu dönemlerde varolan Romantisist yazar bolluğuna rağmen; bu ekol, yüksek
düzeyli olan sadece bir kaç pür, tutarlı Romantisist çıkarabilmiştir: romancılar
arasında en büyükleri, Victor Hugo ve Dostoevsky; oyun yazarları arasında en
büyükleri, Friedrich Schiller ve Edmond Rostand.
Yüksek mertebedeki bu yazarların -pür edebi dehaları dışındaki- ayırt edici
karakteristiği, irade öncülüne tam adanmışlıklarıdır; bu adanmışlık, iradenin
nüfuzuna giren her iki temel alanda da söz konusudur: bilinç ve mevcudiyet;
insan karakteri ve fiziki dünyadaki insan faaliyetleri. Bu iki veçheyi mükemmelen
bütünleştirebilmelerinden; kurdukları entrika yapılarındaki parlak içtenlik
ve orijinallikden anlaşılmaktadır ki; bu yazarlar, insan ruhuyla (yani bilinciyle)
derinden ilgilidirler. Bunlar, kelimenin en derin anlamında ahlakçıdırlar; genel
bir anlamda değerlerle ilgilenmek yerine; özel olarak ahlaki değerlerle ve ahlaki
değerlerin insan karakterini biçimlendirmede sahip olduğu kudretle ilgilenirler.
Yarattıkları karakterler, "hayattan daha büyük"tür; yani, asli terimlerle
yapılmış soyut tasarımlardır. Hikayelerinde, ahlaki değerlerle bağlantısız olarak,
faaliyet olsun diye yapılmış hiçbir faaliyete yer verilmemiştir. Entrikalarındaki
olayları şekillendiren, belirleyen ve motive eden şeyler: karakterlerin sahip
olduğu değerler (veya bu değerlere ihanet), spiritüel amaçlar peşinde yaptıkları
mücadeleler ve derin değer-çatışmalarıdır. Temaları, insan mevcudiyetinin temel,
evrensel, ezeli ve ebedi konularıdır. Romantik yazarlar, edebiyatın en nadir
hususiyetinin -tema ve entrikanın mükemmel bütünlüğünün- tek tutarlı yaratıcıları
olmuşlardır.
Eğer, felsefi anlamlılık, önemlilik, ciddiye alınmanın kriteri ise; Romantik
yazarlar, dünya edebiyatının en ciddi yazarlarıdır.
"Romantisizm" terimi etrafındaki kargaşaya, filozofların yaptığı bir
katkıdan bahsetmek yerinde olacak. Bazı filozoflar, belirli filozoflara "Romantik"
ismini takmıştır. Oysa, Romantik olarak nitelenen -Schelling ve Schopenhauer
gibi- bu filozoflar; duyguların, içgüdülerin, iradenin akla olan üstünlüğünü
savunan aleni mistiklerdir. Felsefedeki bu hareket ile estetikteki Romantisizm
arasında, hiçbir önemli ilişki yoktur; bu iki hareket karıştırılmamalıdır.
Romantisizmin baş düşmanı ve tahripçisi, altrüist ahlak olmuştur.
Romantisizmin asli karakteristiği; değerlerin, özel olarak ahlaki değerlerin
projekte edilmesi olduğundan; altrüizm, daha başlangıçta, Romantik edebiyata
çözümsüz bir ihtilaf soktu. Altrüist ahlak (kendini-tahrip hali dışında) hayata
geçirilemez; bu yüzden, altrüist ahlak anlayışına sahip kahramanlar, insanın
yeryüzünde yaşayacağı hayatın terimlerinde (özellikle, psikolojik motivasyonlar
alanında) inandırıcı bir hikaye içinde projekte veya dramatize edilemez. Değer
ve erdem kriteri olarak altrüizm alındığında, insanın en iyi halini -"olabileceği
ve olması gerektiği gibi olan halini"- veren bir imajın yaratılması imkansızdır.
Romantik edebiyatın tarihi boyunca varolan kusur; inandırıcı bir kahraman
-inandırıcı bir erdemli insan imajı- sunmaktaki başarısızlıktır.
Romantisizme mükemmel bir alt-yapı olacak olan rasyonel-egoist ahlak, filozof
Ayn Rand'la tam tanımına kavuşmuş; Romantisizm, romancı Ayn Rand'ın Romantik-Realizmiyle,
yeniden canlanmıştır.
5.5.2 Natüralizm
Romantizmden farklı olarak Natüralizm, insan iradesinin mevcudiyetini inkar
eder.
Romantisizm ve Natüralizmin temel öncülü (irade veya anti-irade öncülü), edebi
eserdeki -tema seçimi, stil niteliği gibi- diğer bütün veçheleri etkiler; fakat,
ikisi arasındaki en önemli fark, hikaye yapısının tabiatında -entrika veya entrikasızlık
hususiyetinde- ortaya çıkar; ve, bu fark, verili bir eserin hangi kategoriye
sokulacağı konusunda temel ayırt edici karakteristik olarak hizmet görür.
Natüralistler, insan ve mevcudiyet hakkında, metafizik bir görüş sunmak yerine,
muhabirsel (gazetesel) bir görüş sunarlar. "İnsan nedir?" sorusuna,
cevapları: "1937 yılında, Türkiye'nin güneyindeki köy bakkallarıdır"
olur; veya, "1980'lerde, Bodrum meyhanelerindeki insanlar" olur.
Natüralizm ekolünün pratisyenlerine göre; bir yazar, "gerçek-hayat"ı,
hiçbir seçicilik ve değer-yargısı tatbik etmeden, güya "olduğu gibi"
yansıtmalıdır. "Yansıtmak"la kast ettikleri, "fotoğraf çekmek"tir;
"gerçek-hayat"la kast ettikleri, hasbel kader gözlemlemiş oldukları
verili somutluklardır; "olduğu gibi" ile kast ettikleri, "çevrelerindeki
insanların yaşadığı gibi"dir. Fakat, gözlemleyin ki bu Natüralistler -veya
aralarında iyi olanları- edebiyatın iki hususiyeti konusunda oldukça seçicidirler:
stil ve karakterizasyon. Seçicilik olmaksızın, -ne olağandışı bir insanın karakterizasyonu;
ne de, nüfusun büyük bölümünü temsil eden istatistiki bir ortalama olarak sunulan
bir insanın karakterizasyonu- hiçbir tür karakterizasyon mümkün olmaz. Bu yüzden,
Natüralistlerin seçiciliğe muhalefeti, edebiyatın sadece bir hususiyeti içindir:
içerik veya konu. Natüralistlere göre, konunun seçiminde, yazar seçici olmamalıdır.
Neden?
Natüralistler bu soruya, akli, mantıki, çelişkisiz hiçbir cevap vermemişlerdir.
Bir yazar, konularını, ayrım ve seçim yapmaksızın neden bir fotoğraf haline
getirmelidir? "Gerçekten" vuku buldukları için mi? Gerçekten vuku
bulanı kaydetmek, bir romancının değil, bir gazetecinin veya bir tarihçinin
işidir. Okuyucuları aydınlatmak ve eğitmek için mi? Bu, edebiyatın değil, bilimin
işidir; kurgusal yazımın değil, gayri-kurgusal yazımın işidir. İnsanın sefaletini
teşhir ederek, durumunu iyileştirmek mi? Fakat, bu, bir değer-yargısıdır; ahlaki
bir amaçtır; didaktik bir "mesaj"dır; ve, bunların hepsi, Natüralist
doktrin tarafından yasaklanmıştır. Hem, bir şeyi iyileştirmek için; neyin bir
iyileştirme sayılabileceğinin bilinmesi; bunu bilmek için, neyin iyi olduğunun
ve onun nasıl elde edileceğinin bilinmesi; bunu bilmek için, değer-yargılarından
oluşan bütün bir sisteme, bir ahlak sistemine sahip olmak gerekir; ki bu, Natüralizme
zıttır.
Yani, Natüralistlerin pozisyonu; bir romancıya, araç açısından tam bir estetik
özgürlük vermekte; bu özgürlüğü, amaç açısından vermemektedir. Şeyleri nasıl
tasvir edeceği hususunda, seçici olmasına, yaratıcı hayalgücü kullanmasına,
değer-yargılarında bulunmasına izin vardır; ama, ne tasvir edeceği hususunda,
izin yoktur; başka bir deyişle, stil ve karakterizasyonda özgürdür, konuda özgür
değildir. Natüraliste göre, insana -edebiyatın konusuna- seçici bir gözle bakılmamalı
ve insan, seçici bir tarzda tasvir edilmemelidir. İnsan, verili olarak -değişmez,
yargılanmaz, statüko olarak- kabul edilmelidir. Fakat, insanın gerçekten değiştiğini,
biribirlerinden farklı olduğunu, farklı değerler peşinde olduklarını gözlemlemekteyiz.
O halde, insani statükoyu kim belirleyecektir? Natüralizmin zımni cevabı şudur:
romancıdan başka herkes.
Natüralist doktrine göre, romancı, ne yargılamalı, ne de değerlendirmelidir.
Romancı, bir yaratıcı değil; patronu, insanlığın geri kalanı olan bir kayıt
sekreteridir. Bıraksın, başkaları yargılasın; kararlar versin; amaçlar seçsin;
değerleri için mücadele etsin; insanın gidişini, kaderini, ruhunu belirlesin.
Romancı, bu savaşın tek muafı veya kaçağıdır. Görevi soru sormak değildir; elde
defter patronun ardında koşturmak; patron ne dikte ederse kaydetmek; patronun
yere düşürdüğü kah bir inciyi, hak bir pis mendili toplamaktır.
Natüralistler, bir romandaki entrikanın suni bir kurulmuşluk olmasına itiraz
ederler; çünkü, iddialarına göre, "gerçek hayattaki" olaylar, mantıkı
bir yörüngede ceryan etmez. Bu iddia, gözlemcinin görüşüne bağlıdır -hem de
"görüş" kelimesinin, lafzi anlamında. Bir evin duvarından bir metre
uzaklıkta durup bakan miyop bir insan, şehrin sokak har