4 - EPİSTEMOLOJİ
(BİLGİ TEORİSİ)
Epistemoloji, bilgi elde etmenin ve bilgilerin doğruluğunu tahkik etmenin yöntemlerini
araştıran felsefe dalıdır.
Ne(yi) biliyorum? Nasıl biliyorum? Epistemolojinin konusu, bu meseledir. Felsefenin
diğer bütün dalları, bu meseleye bağlıdır; çünkü, nasıl bildiğimizi bilmeksizin,
neyi kesin olarak bildiğimizi söyleyemeyiz. Bir şeyi kesin olarak bilmek yeteneğinden
yoksun olmak: akıl yürütme, seçme ve davranma kapasitesinden yoksun olmak demektir.
İşte; epistemoloji, "Nasıl?" sorusuna cevap vererek, "Ne?"
sorusuna cevap veren özel bilimleri mümkün kılar.
İnsan, ne Alim-i Mutlak, ne de yanılmazdır. (Alim-i Mutlak: herşeyi bildiği
varsayılan ilahi varlık.) Öyle olsaydı, epistemolojiye (bilgi teorisine) gerek
olmazdı. Yani; insan bilgisi, otomatikman kazanılabilse, doğruluğu otomatikman
kesin olabilse, içeriği otomatikman tam olabilse; bilgilenme yöntemlerinin keşfi
diye bir zaruret olmazdı. Oysa, insan tabiatı böyle değildir. Algılama yeteneği
otomatiktir; fakat, bu yetenek, hayatta insanca varkalmak için yetersizdir.
Algılama düzeyinin ötesinde; insan bilinci, iradidir: bilgiyi, gayret göstererek
edinir (gayret göstermezse edinmez); bilgiyi, doğru yürütmeyi öğrendiği bir
akıl süreciyle elde eder (doğru yürütmeyi öğrenmemişse elde etmez). Tabiat,
insana, zihni etkinlik konusunda hiçbir garanti vermez; insan, hata yapmaya,
görmezden gelmeye, realite hakkındaki bilgisinde psikolojik tahrifat yapmaya
muktedirdir. İnsan; doğuştan sahip olmadığı, tabiatınca kendisine otomatikman
verilmiş olmayan bir bilgilenme yöntemini, kendisi keşfetmek zorundadır; yani,
akli yeteneğini nasıl kullanacağını, muhakemesiyle vardığı sonuçların doğruluğunu
nasıl tahkik edeceğini, hakikati yalandan nasıl ayırt edeceğini, neyi bilgi
olarak kabul edebileceği kriterini nasıl tesbit edeceğini, kendisi keşfetmelidir.
Yani, insan, bilgi dediği şeyi keşfetmek ve bu bilgilerin realiteye tekabül
ettiğini isbat etmek zorundadır. Burada bazı sorular ortaya çıkmaktadır:
İnsan; bilgiyi, bir akıl süreciyle mi elde eder; yoksa, tabiat-üstü bir kuvvet,
bilgiyi, ona, ani bir vahiyle mi bahşeder?
Akıl, insan duyularının sağladığı malzemeyi teşhis edip (kimliklendirip) bütünleştiren
bir yetenek midir; yoksa, daha doğmadan önce insan zihnine ekilmiş fıtri (tabiattan,
doğuştan) fikirlerle dolu bir depo mudur?
Akıl, realiteyi kavramakta tamamen yeterli midir; yoksa, insan, akıldan daha
üstün herhangi bir kavrama yeteneğine mi sahiptir?
İnsan, bildiklerinden emin olabilir mi; yoksa, sürekli bir şüphe içinde bulunmaya
mı mahkumdur?
Bu sorulara verilecek cevapların niteliği; bir insanın, kendine güven derecesini
-dolayısiyle, realiteyle alışverişte bulunma işindeki başarısını- belirler.
Rasyonel bir insan, bu soru setlerinden sadece birincilere olumlu cevap verecek
ve neden böyle cevap verdiğini bilecektir. Epistemolojinin temel konusu, bu
bölümde incelenecek olan kavramlardır. Epistemolojinin alanında olan önermeler
ve lisan konuları, gerektiğinde değinilmiş olmakla birlikte, esasen epistemolojiye
giriş mahiyetinde olan bu bölümün kapsamı dışında bırakılmıştır.
4.1 KAVRAMLAR
"Evrenseller meselesi" olarak da bilinen kavramlar konusu, felsefenin
merkezi konusudur. Kavramsal şekilde kazanılıp muhafaza edildiğinden; insan
bilgisinin doğruluğu, kavramların doğruluğuna bağlıdır. Fakat, kavramlar, soyutlamalardır
veya evrensellerdir; oysa, insanın algıladığı her şey, somuttur. Soyutlamalar
ve somutluklar arasındaki ilişki nedir? Kavramlar, realitede tam olarak neye
işaret eder? Kavramlar, gerçek bir şeylere, varolan bir şeylere mi işaret ederler;
yoksa, kavramlar, sadece insan zihninin icatları mıdır, keyfi yapılar mıdır
veya bilgiyi temsil ettiği söylenemeyecek gevşek yaklaşıklıklar mıdır?
Tekrar edelim: bütün bilgi, kavramlar halindedir. Kavramlar; realitede bulunan
bir şeye tekabül ediyorlarsa, bu kavramlar gerçektir; ve, böyle kavramlara sahip
olan insanın bilgisi, realitede bir temele sahiptir; fakat, realitede bulunan
bir şeye tekabül etmiyorlarsa, bu kavramlar gerçek değildir; ve, böyle kavramlara
sahip olan insanın bilgisi, kendi hayal gücünün kurgularından başka bir şey
değildir.
Kavramlar (soyutlamalar) ile somutluklar arasındaki ilişkiyi örneklendirmek
için şu soruyu soralım: karşı kaldırımda yürüyen üç kişiyi, "insanlar"
olarak düşündüğümüzde; bu "insanlar" terimiyle neye işaret ederiz?
Bu üç kişi, üç ayrı bireydir; ve, bu insanlar, hiçbir eş karakteristiğe sahip
olmayabilir. Sahip oldukları özel karakteristikleri tek tek sayıp listeleseniz,
"insanlık" karakteristiğini temsil eden hiçbir karakteristik bulunmayacaktır.
İnsanlarda "insanlık" nerededir? Realitede var olan hangi şey, zihnimizde
varolan "insan" kavramına tekabül eder?
Felsefe tarihinde, bu konuyu izaha yönelik dört irrasyonel düşünce ekolü olagelmiştir:
1. "Aşırı realistler" veya Platonistler; soyutlamaların, realitenin
başka bir boyutunda, gerçek varlıklar veya arktipler olarak mevcut olduğunu;
algıladığımız somutlukların, başka boyuttaki bu varlıkların gayrı-mükemmel yansımaları
olduğunu; algıladığımız somutlukların, önceden zihnimizde varolan soyutlamaları
çağırdığını kabul ederler. (Plato'ya göre, algılanan somutluklar, daha doğmadan
önce diğer boyuttayken bildiğimiz arktiplerin hatırasını zihinde uyandırır.)
2. "Ilımlı realistler" (ataları maalesef Aristo'dur); soyutlamaların,
realitede mevcut olduğunu; fakat, onların, başka bir boyutta değil, somutluklar
içinde, metafizik özler halinde bulunduğunu ve kavramlarımızın bu özlere işaret
ettiğini kabul ederler.
3. "Nominalistler;" bütün fikirlerimizin, somutlukların zihnimizdeki
izlerinden ibaret olduğunu; soyutlamaların, benzerliklere dayanarak keyfi olarak
birarada düşünülen somutluk guruplarına verdiğimiz "isimler"den ibaret
olduğunu kabul ederler.
4. "Kavramsalcılar;" soyutlamaların, realitede hiçbir temelinin olmadığı
konusundaki nominalist görüşü paylaşırlar; fakat, kavramların, izler olarak
değil, bir tür fikirler olarak zihnimizde varolduğunu varsayarlar.
(Bir de; modern, aşırı nominalist görüş vardır. Bu görüşe göre, mesele anlamsızdır;
"realite" anlamsız bir terimdir; kavramlarımızın bir şeye tekabül
edip etmediğini hiç bilemeyiz; bilgimiz, kelimelerden oluşur; kelimeler ise,
keyfi sosyal konvansiyonlardır.)
Kavramlar meselesi için önerilen bu sözde "çözümler" ışığında, meselenin
oldukça muğlak olduğu görünüyor. Halbuki; bu mesele, insanlığın en önemli meselesidir:
bütün insan toplumlarının geleceği, bilgi ve ilerlemenin durup durmayacağı,
her birey insan hayatının kaderi; bu meseleye bağlıdır. Kavramlar konusunda
doğru bir görüşe sahip olmak, insani her çabadaki başarının ön şartıdır.
Kavramlar konusunda yanılmak, insan olarak tahrip olmak demektir. Çünkü: insan
olmak, akıllı olmaktır; aklın temel fonksiyonu, kavramlaştırma yeteneğidir;
dolayısiyle, insan bilincinin kavramsal düzeyinin sakatlanması, insan aklının
-insanın asli karakteristiğinin, insanın- tahrip edilmesidir. Rönesans'ın; mistisizmi
çürüten ve aklı yücelten etkisini yok etmek üzere; hemen Rönesans ertesinde
doğmaya başlayan, Kant'la zirveye çıkan ve bugünün yerleşik felsefesi haline
gelen neo-mistik, modern felsefelerin muazzam karmaşalarının, çelişkilerinin,
iki tarafa çekilebilecek muğlaklıklarının ve rasyonalizasyonlarının asıl tabiatı:
insanın kavramlaştırma yeteneğine karşı yöneltilmiş koordineli bir saldırıdır.
Epistemolojinin konusu, duyumlardan başlayıp kavramlara kadar uzanan bütün bilgilenme
süreciyle ilgilidir. Duyumların geçerliğinden şüphe eden 'filozoflar' da çıkmıştır;
oysa, bu tür şüphelerini ortaya koyarken dahi, duyumların geçerliğini varsaymışlar,
bir anlamda isbat etmişlerdir; dolayısiyle, burada verilen epistemoloji, duyumların
geçerliğini isbata gerek dahi görmeyip, kavramlar üzerinde yoğunlaşacaktır;
fakat, hep hatırlanması gereken bir aksiyom vardır: mevcudiyet mevcuttur. Bu
aksiyomun anlaşılması, bu aksiyomun sonucu (pareleli) olan iki aksiyomun anlaşılması
demektir: 1. Birisinin algıladığı bir şey mevcuttur; 2. Bilince (yani, mevcut
olanı algılama yeteneğine) sahip birisi mevcuttur.
"Mevcudiyet mevcuttur" aksiyomunun kabulünden çıkan sonuçları, başka
deyişlerle ifade edecek olursak:
a) Şeyler, bilinçten bağımsız olarak mevcuttur; bilinç, ancak bilincinde olunan
bir şey ve bilince sahip birisi varsa, söz konusudur.
b) Hiçbir şey mevcut değilse, hiçbir bilinç olamaz: bilincinde olunan bir şey
olmadan varolan bir bilinç, terimlerde çelişkidir. Aynı şekilde, kendisinden
başka hiçbir şeyin bilincinde olmayan bir bilinç, terimlerde çelişkidir: bilinç,
kendisini bilinç olarak teşhis edebilmek için, önce bir şeyin bilincinde olmalıdır.
Algılandığı iddia edilen şey, mevcut değilse, algılamayı yaptığı iddia edilen
şey, bilinç değildir.
Bu aksiyomun anlaşılması ve kabulü; epistemolojinin, bütün bilgilerin temelidir.
4.1.1 İnsan Bilgisinin Yapı-taşı: Mevcut-şey kavramı
Bir haberdarlık durumu olan bilinç; pasif değil aktif bir durumdur ve iki asli
fonksiyon görür: ayırt etmek ve bütünleştirmek.
İnsan bilinci, kronolojik olarak üç aşamada gelişir: duyumsal, algısal ve kavramsal
aşamalar; fakat, epistemolojik olarak, bütün insan bilgisinin temeli, algısal
aşamadır.
Duyumlar, insan hafızasında duyumlar olarak muhafaza edilmez; tamamen tecrit
edilmiş, pür bir duyum yapmak da mümkün değildir. Bilindiği kadarıyla; yeni
doğmuş bir bebeğin bütün duyumsadığı şey, -renklerden, seslerden, derisel stimuluslardan,
kokulardan, tatlardan ibaret- karmakarışık bir kaostan ibarettir. Ayırt etmeye
muktedir bir haberdarlık hali, sadece algısal düzeyde başlar.
Bir algı, yaşayan bir organizmanın beyni tarafından otomatik olarak tutulup
bütünleştirilmiş bir gurup duyumdur. İnsan; duyu organlarının sağladığı verileri,
algılar halinde kavrayarak realiteden haberdar olur. "Doğrudan (direkt)
algılama" veya "doğrudan haberdarlık" dendiğinde kast edilen,
algısal düzeydir. Bir bilinçlilik durumunda verili olan şey, kendiliğinden aşikar
olan şey; duyumlar değil, algılardır. Duyumların, algıları oluşturan bir bileşen
olduğunu bilebilmek; doğrudan mümkün değildir; bu bilgi, çok sonraları -bilimsel,
kavramsal bir keşif olarak- elde edilir.
İnsan bilgisinin yapı-taşı, mevcut olan herhangi bir şeye işaret eden "mevcut-şey"
kavramıdır. Varolan, varolmuş, varolacak her şey -şeyler, hususiyetler, hareketler
vs- bu kavramın kapsamındadır. "Mevcut-şey" bir kavram olduğundan,
kavramsal aşamaya erişilene kadar aşikaren (açıkça bilincinde olunarak) kavranamaz.
Fakat; bu kavram, her algıda zımnen vardır (birşeyi algılamak, onun mevcut olduğunu
algılamaktır) ve insan "mevcut-şey"i zımnen algılar; yani, "mevcut-şey"
kavramı altında sonradan bütünleştireceği birimleri tek tek algılar. Bu zımni
bilgi, bilincin daha üst düzeylere doğru gelişmesinin atlama tahtasıdır.
(Eğer bilinç, duyumsal düzeyde de ayırt etmeğe muktedirse; o ölçüde, "mevcut-şey"
kavramının duyumsal düzeyde de zımnen varolduğundan bahsedilebilir. Bir önceki
ve bir sonraki anlarda hiçbir şey duymamaktan farklı olarak; bir duyum, birşeyin
duyulması demektir. Bir duyum, insana ne mevcut olduğunu söylemez; fakat, birşeyin
mevcut olduğunu söyler.)
"Mevcut-şey" (zımni) kavramı, insan zihninde üç gelişme aşamasından
geçer. Birinci aşama; çocuğun, nesnelerden, şeylerden haberdar olmaya başlamasıdır;
bu aşama, "varlık" (zımni) kavramını, insana kazandırır. Birinci ile
yakından ilgili ikinci aşama; çocuğun, spesifik, özel şeyleri tanıyabilmesi
ve onları, algısal alanında bulunan diğer şeylerden ayırt edebilmesiyle kazandığı
haberdarlık durumudur; bu aşama, "kimlik" (zımni) kavramını, insana
kazandırır.
Üçüncü aşamada, insan; bu varlıkların kimliklerindeki benzerlik ve farklılıkları
kavrayarak, onlar arasındaki ilişkiyi kavrar; bu aşamada, (zımni) kavram "varlık,"
(zımni) kavram "birim" haline dönüştürülür.
Bir çocuk, (sonradan "masalar" diye adlandıracağı) iki nesnenin birbirine
benzediğini, fakat diğer dört nesneden ("sandalyeler") farklı olduğunu
gözlemlerken; zihni, bu nesnelerin belirli bir hususiyeti (şekilleri) üzerinde
odaklanmakta, sonra onları farklılıklarına göre tecrit etmekte ve daha sonra
bu birimleri, benzerliklerine göre ayrı guruplar içinde bütünleştirmektedir.
Bu işlem, insan bilincinin kavramsal aşamasının girişidir, onun anahtarıdır.
Varlıkları birimler halinde düşünme yeteneği, insana mahsus özel öğrenme yöntemidir;
başka hiçbir varlık, buna muktedir değildir.
Bir birim, iki veya daha çok benzer üyeden ibaret bir gurubun, ayrı bir üyesi
(bireyi) olarak düşünülen bir varlıktır. (İki elma, iki birimdir; iki metre
kare toprak da, iki birimdir.) Burada dikkat edilecek husus şudur: "birim"
kavramı, bir bilinç faaliyetiyle (bilincin seçici bir odaklanmışlığıyla, şeyleri
belirli bir tarzda düşünmekle) doğmaktadır, bilinç tarafından keyfi olarak yaratılmış
değildir; bu bilinç faaliyeti, bir bilincin, realitede gözlemlemiş olduğu hususiyetlere
göre yaptığı bir kimlikleme veya sınıflamadır. Bu yöntem, birçok sınıflama ve
çapraz-sınıflamaya imkan verir: şeyler, şekillerine veya renklerine veya büyüklüklerine
veya atomik yapılarına vs. göre sınıflandırılabilir; fakat, sınıflandırmanın
kriteri icat edilmez, realitede gözlemlenir. Böylece, "birim" kavramı,
metafizik ile epistemoloji arasında bir köprü görevi yapar: birimler, bizatihi
birimler olarak mevcut değildir; mevcut olan, şeylerin kendisidir; ama, birimler,
bir bilincin, mevcudiyetinden haberdar olduğu belirli ilişkiler içinde varolduğunu
mütalaa ettiği şeylerdir.
4.1.2 Ölçüm
(Zımni) kavram "birim"in elde edilmesiyle erişilen kavramsal öğrenme
düzeyi, iki ilişkin alandan oluşur: kavramlaştırma alanı ve matematik alanı.
Kavram-teşkili işlemi, büyük ölçüde, bir matematik işlemidir.
Matematik, ölçüm bilimidir. Kavram-teşkili işlemini incelemek için, ölçüm konusunu
incelemek gerekir.
Ölçüm: bir birim olarak hizmet gören bir standart vasıtasıyla, niceliksel bir
ilişkiyi tanıma işlemidir. Varlıklar (ve faaliyetleri) hususiyetleriyle (uzunluk,
ağırlık, hız, vs.) ölçülür ve ölçüm standardı, sözkonusu hususiyeti temsil eden
ve somut olarak belirlenmiş bir birimdir. Mesela; uzunluk, santimetre, metre,
kilometre, vs. ile; hız, belirli bir zamanda katedilen mesafe ile ölçülür.
Şu husus önemlidir: herhangi bir verili standardın alınması seçime bağlıdır;
fakat, bu standardı kullanmanın matematik kuralları sabittir. Uzunluğun inçle
veya metreyle ölçülmesinde asli bir fark yoktur; standart, ölçüm işleminin özünü
veya sonucunu (realitedeki ilişkinin ne olduğu bilgisini) değil, ifade tarzını
belirler. Ölçüm standartı, üç şartı haiz olmalıdır: 1. sözkonusu hususiyeti
temsil etmelidir (mesela, uzunluğu, kilo ile ölçmemelidir); 2. insan tarafından
kolayca algılanabilir olmalıdır; 3. bir kere seçildikten sonra, kullanımı sırasında
değişmez ve mutlak kalmalıdır.
Peki, ölçümün amacı nedir? Ölçüm işlemi, kolayca algılanabilir bir birimi, daha
büyük veya daha küçük niceliklerle (matematik olarak sonsuz büyük veya sonsuz
küçük niceliklerle) ilişkilendirebilme imkanını vermektedir; yani, ölçümün amacı,
insan bilincinin (dolayısiyle, insan bilgisinin) menzilini, algısal düzeyin
ötesine (yani, duyumlarının doğrudan gücünün ötesine, verili bir anda varolan
somutluklar ötesine) uzatmaktır. İnsan, bir metrenin uzunluğunu kolayca algılayabilir;
fakat, yüz kilometreyi algılayamaz. Bir metrenin, bir kilometreye olan ilişkisini
tesis ederek, yeryüzündeki her mesafeyi kavrayabilir; kilometrenin, ışık-yılına
olan ilişkisini tesis ederek, galaksilerin mesafelerini bilebilir.
Ölçüm işlemi, sınırsız ölçekteki bilgiyi, insanın sınırlı algısal tecrübelerine
bütünleştirme işlemidir; evreni, -insan bilincinin menziline getirerek, evren
ve insan ilişkisini tesis ederek- bilinir kılma işlemidir. İlk ölçüm teşebbüslerinde,
insanların şeyleri hep kendisiyle ilişkilendirmiş olması bir tesadüf değildir.
Mesela, ayağının uzunluğunu uzunluk birimi olarak almış ("feet" =
"ayak"); on parmağından çıkarak onluk sayı sistemini bulmuştur.
4.1.3 Kavram-Teşkili
Bir kavram, spesifik bir(kaç) karakteristiğe göre tecrit edilmiş ve belirli
bir tanım altında birleştirilmiş iki veya daha çok birimi temsil eden bir zihni
bütünlüktür.
Tanımda söz konusu olan birimler, realitenin herhangi bir veçhesi olabilir:
varlıklar, hususiyetler, faaliyetler, nitelikler, ilişkiler vs.; bu birimler,
ya algısal somutlukluklar, ya da daha önceden teşkil edilmiş kavramlar olabilir.
Tecrit işlemi, bir soyutlama işlemidir: zihnin,
-realitenin belirli bir veçhesini, diğer bütün veçhelerinin dışına çıkararak
veya onlardan ayırarak- seçici bir şekilde kendisini odaklamasıdır (mesela,
belirli bir hususiyetin, bu hususiyete sahip olan varlıklardan veya belirli
bir faaliyetin, bu faaliyeti yapan varlıklardan tecrit edilmesidir).
Tanımda söz konusu olan "birleştirme" işlemi, basit bir toplama değil,
bir bütünleştirme işlemidir; yani, bu kavrama konu olan birimlerin tek, yeni
bir zihni varlık haline getirilmesi ve sonra tek bir düşünce birimi halinde
kullanılmasıdır (fakat, bu düşünce birimi, gerektiğinde bileşen birimlerine
de bölünebilir).
Bir kavram tarafından bütünleştirilen muazzam topluluk; tek bir birim olarak
kullanılabilmek üzere, tek, spesifik, algısal bir somut şekle sokulmalıdır ki,
bu topluluk, diğer somutluklardan ve diğer bütün kavramlardan ayırt edilebilsin.
Bu işlem, lisanın fonksiyonudur. Lisan: kavramları, zihni-somutluklara dönüştürme
psiko-epistemolojik fonksiyonunu yapan görsel-işitsel bir semboller sistemidir.
(Psiko-epistemoloji: insanın öğrenme süreçlerinin, bilinçli zihin ile bilinç-altının
otomatik fonksiyonları arasındaki etkileşim açısından incelenmesidir.) Lisan,
kavramların aletidir; lisan, sadece kavramlara ait bir sahadır. Kullandığımız
her kelime (özel isimler hariç) bir kavramı temsil eder; yani, sınırsız sayıda
belirli bir tür somutluk (şey, hususiyet, ilişki, vs.) yerine geçer.
Kelimeler, kavramları, (zihni) varlıklar haline dönüştürür; tanımlar, kavramlara
kimlik kazandırır. (Tanımsız kelimeler, lisan değil, anlamsız seslerdir.)
Birincil olan (doğrudan algılanan) yegane mevcut-şeyler, varlıklardır; dolayısiyle,
insanların teşkil ettiği ilk kavramlar, varlıkları temsil eden kavramlardır.
(Hususiyetler, kendi kendilerine mevcut değildir; bunlar, sadece varlıkların
karakteristikleridir; mesela, hareketler, varlıkların hareketleridir; ilişkiler,
varlıklar arasındaki ilişkilerdir.) Bir çocuk, "hareket" kavramından;
önceleri sadece algısal olarak haberdar olur: "hareket"i kavramlaştırmak
için, hareket eden bir şey -varlıklar- kavramını oluşturmuş olmalıdır.
En basit kavramın (yani, tek bir hususiyetin kavramının) nasıl teşkil edildiğini
inceleyelim -mesela "uzunluk" kavramının. (Kronolojik olarak bu kavram,
bir çocuğun ilk kavradığı kavram değildir; fakat, bir tek hususiyete işaret
etmesi bakımından, epistemolojik olarak en basittir.) Bir çocuk; bir kalem,
bir mum ve bir kibrit çöpüne bakarken; uzunluğun, bu nesnelerde ortak bir hususiyet
olduğunu, fakat bu nesnelerin spesifik uzunluklarının farklı olduğunu gözlemler.
Fark, bir ölçüm farkıdır. Çocuğun zihni, uzunluk kavramını teşkil ederken, bu
ortak hususiyeti alır ve onun her bir nesnedeki spesifik ölçümünü dışarıda bırakır.
Veya, bu işlemi sözle tasvir ederek daha kesin terimlerle ifade edersek: "Uzunluk,
bir miktar varolmalı; fakat, herhangi bir miktar varolabilir. Ben, buna sahip
olan herhangi bir (mevcut) şeyin -ilgili bir birim vasıtasıyla nicelikce ilişkilendirilebilir-
bu hususiyetini, nicelik belirtmeksizin 'uzunluk' diye kimliklendireceğim."
Elbette, çocuk bu kelimelerle düşünmez (henüz, kelimelerle ilgili hiçbir bilgisi
yoktur); fakat, zihnin kelimesiz olarak icra ettiği işlemin tabiatı budur. Bir
parça ipe, bir kurdeleye, bir koridora baktığında; uzunluk hususiyetini teşhis
etmek için kullandığı "uzunluk" kavramı, böyle bir işlemle teşkil
edilmiştir.
Aynı prensip, varlık kavramlarının (mesela, "masa" kavramının) teşkili
işlemini de yönetir. Çocuk zihni; iki veya daha fazla masayı diğer nesnelerden
tecrit etmek için, bu masaların ayırt edici karakteristiği üzerinde odaklanır:
şekilleri. Gözlemler ki, şekilleri değişiktir; fakat, ortak bir karakteristikleri
vardır: düz, ufki bir yüzey ve ayak(lar). "Masa" kavramını teşkil
ederken, bu karakteristiği alır ve bütün özel ölçümleri (sadece şekille ilgili
ölçümleri değil, daha bir çoğunu bilmediği diğer bütün masa karakteristiklerini)
dışarıda bırakır.
Yetişkin bir insanın, "masa" tanımı, şöyle olurdu: "Daha küçük
başka nesneleri üzerinde bulundurmak için kullanılan, düz, ufki bir yüzeyden
ve ayak(lar)dan ibaret, insan-yapısı bir nesne." Bu tanımda neyin belirtilip
neyin dışarıda bırakılmış olduğunu inceleyelim: şekille ilgili ayırt edici karakteristik
belirtilmiş ve alınmıştır; şekille ilgili özel geometrik ölçümler (yüzeyin,
kare, yuvarlak, üçgen, elips, vs. olduğu, ayakların sayısı ve şekli, vs.) dışarıda
bırakılmıştır; büyüklük veya ağırlıkla ilgili ölçümler dışarıda bırakılmıştır;
maddi bir nesne olduğu belirtilmiştir, fakat hangi maddeden olduğu (böylece,
bu maddeyi başkalarından ayırt eden ölçümler) dışarıda bırakılmıştır; vs. Fakat,
masanın kullanım amacıyla ilgili mülahazalar, dışarıda bırakılan ölçümlere ("şu
yükseklikten daha fazla veya daha küçük olmamalı" şeklinde) belirli sınırlar
koyar. Beş santimlik masayı bir oyuncak veya minyatür masa olarak sınıflamak
bazan kabil olsa bile; konulan bu sınırlar, dört metre veya beş santim yüksekliğindeki
masaları ve katı-olmayan maddelerden yapılmış masaları kapsam dışı tutar.
Asla unutulmaması gereken birşey vardır: "Ölçümlerin dışarıda bırakılması"
bu ölçümlerin gayri-mevcut olarak kabul edilmesi demek değildir; sadece, ölçümler
mevcuttur, fakat belirtilmemiştir demektir. Ölçümlerin mevcut olmak zorunda
oluşu, işlemin asli bir parçasıdır. Prensip: ilgili ölçümler, bir miktar (nicelikte)
mevcut olmalı, fakat herhangi bir miktar (nicelikte) mevcut olabilir.
Bir çocuk, "masa" kavramını teşkil ederken, bu işlemdeki bütün bu
karmaşıklığın farkında değildir; olmak zorunda da değildir. Masaları, bilgisinin
bağlamı dahilinde, diğer bütün nesnelerden ayırt ederek bu kavramı teşkil eder.
Bilgisi büyüdükçe, kavramlarının tanımlarının karmaşıklığı da büyür. Fakat,
kavram teşkilinin prensip ve aşamaları aynı kalır.
Bir çocuğun öğrendiği ilk kelimeler, görsel nesneleri temsil eden kelimelerdir;
ve, çocuk, ilk kavramlarını, görsel olarak muhafaza eder. Bu kavramlara verdiği
görsel şekil, belirli tür varlıkları diğer hepsinden ayırt eden, asli karakteristiklere
indirgenmiştir -mesela, bir çocuğun insan çizerken kullandığı evrensel şekil:
gövde için bir elips, baş için bir daire, kol ve bacaklar için dört çubuk, vs.dir.
Bu çizimler, -algısal aşamadan, kavramsal aşamaya doğru geçiş halindeki bir
zihindeki- soyutlama ve kavram-teşkili sürecinin görsel bir kayıtıdır.
Yazılı lisanın, resim çizimleri halinde ortaya çıktığını varsaymak için -Oryantal
insanların resimsi yazı sistemleri gibi- bazı deliller vardır. İnsan bilgisinin
ve soyutlama gücünün büyümesiyle; kavramların resimsi tasviri, insanın kavramsal
menzilinin ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz kalmış ve resimsi yazı sistemleri,
tamamen sembolik olan sistemlerle değiştirilmiştir.
Ölçüm ögesini de içine alan yeni bir tanım yapacak olursak: Bir kavram, aynı
ayırt edici bir(kaç) karakteristiğe, herhangi bir ölçüde sahip olan iki veya
daha çok birimi temsil eden bir zihni bütünlüktür.
Her kavramın teşkilinde benzerlik ögesi, hayati bir görev yapar; bu bağlamda,
benzerlik, aynı ayırt edici bir(kaç) karakteristiğe, herhangi bir miktarda (ölçüde,
derecede) sahip olan iki veya daha çok mevcut-şey arasındaki ilişkidir.
Ölçüm, kavram-teşkili sürecinin, iki asli bölümünde (ayırt etmek ve bütünleştirmek)
de rol oynamaktadır. Kavramlar, rasgele teşkil edilemez. Bütün kavramlar, önce
iki veya daha çok mevcut-şeyi diğer şeylerden ayırt ederek teşkil edilir. Bütün
kavramsal ayırt edişler, aynı birimle ölçülebilir karakteristikler yoluyla yapılır.
Mesela, uzun nesneleri, yeşil nesnelerden ayırt eden bir kavram teşkil edilemez.
Aynı birimle ölçülemeyen karakteristikler, bir birim altında bütünleştirilemez.
Benzerlik, algısal olarak kavranır; benzerliği gözlemleyen insan, benzerlik
olgusunun bir ölçüm meselesi olduğundan haberdar değildir, haberdar olmak zorunda
da değildir. Bu olguyu anlamak felsefenin ve bilimin görevidir.
Kavram teşkilinin ayırt etme aşamasındaki zımni ölçümün ilginç örneklerinden
birini, renk kavramlarının teşkilinde görürüz. İnsanlar, mavinin çeşitli tonlarının,
kırmızının çeşitli tonlarından farklı olduğunu gözlemlemişler ve onlar için,
"mavi" ve "kırmızı" olarak iki değişik kavram bulmuşlardır.
Oysa, ancak yüzyıllar sonra; bilim, renklerin ölçülebileceği birimi keşfetti:
dalga-boyu.
Aynı birimle ölçülebilen bir karakteristik (masalarda şekil, renklerde ton gibi),
kavram-teşkili sürecinin asli bir ögesidir. Buna "Kavramsal Asgari Müşterek"
ismini verip, şöyle tanımlayacağız: "Kavramsal Asgari Müşterek," insanların
iki veya daha çok mevcut-şeyi, diğer mevcut-şeylerden ayırt etmekte kullandığı,
belirli bir ölçü birimine indirgenebilen karakteristik(ler)dir.
Bir kavramın ayırt edici karakteristik(ler)i, ilgili "Kavramsal Asgari
Müşterek" dahilindeki belirli bir ölçümler kategorisini temsil eder. (Bu
konu ileride tartışılacaktır.)
Daha önce teşkil edilmiş kavramlar; daha geniş kategorilere bütünleştirilerek
veya daha dar kategorilere bölünerek, yeni kavramlar teşkil edilebilir. Fakat,
bütün kavramlar, nihai olarak, algısal varlıklardaki köküne -yani, insanın bilgisel
gelişmesinin verili temeline- indirgenebilir.
"Birim" kavramı, hem kavramlaştırma, hem de matematik alanlarının
temeli ve başlangıç noktasıdır; ayrıca, bu iki alan arasındaki iki bağlantıya
dikkat edilmelidir:
1. Bir kavram, bu kavram altında düşünülen her somut şeyin gözlemlenmesiyle
teşkil edilmez. Aritmetikte (eksi sonsuzdan artı sonsuza) kullanılan bir sayı
dizisi gibi; bir kavram da, her iki yönü açık bir dizidir ve bu kavram altına
giren özel tür birimlerin hepsini içerir. Mesela, "insan" kavramı,
halen yaşayan, geçmişte yaşamış, gelecekte yaşayacak bütün insanları içerir.
2. Kavram-teşkilinin temel prensibi (dışarıda bırakılan ölçümler, bir miktar
mevcut olmalı, fakat herhangi bir miktar mevcut olabilir) cebirin temel prensibine
eşdeğerdir: cebir sembolleri bir sayısal değer taşımalıdır, fakat bu, herhangi
bir değer olabilir.
Bu iki bağlantı anlamında, algısal haberdarlık, bilincin aritmetiğidir; kavramsal
haberdarlık, bilincin cebiridir.
Kavramların, altlarındaki ögelerle olan ilişkisi, cebir sembollerinin sayılarla
olan ilişkisiyle aynıdır. Mesela, "2a = a + a" eşitliğinde, "a"
sembolünün bir sayısal değeri olmalıdır; fakat, bu, herhangi bir sayısal değer
olabilir; ve, bu değer ne olursa olsun eşitliğin gerçek oluşu değişmez. Mesela,
(2 x 5 = 5 + 5)'dir; veya, (2 x 8.000.000 = 8.000.000 + 8.000.000)'dur. Aynı
tarzda, aynı psiko-epistemolojik yöntemle; bir kavram, altındaki birimlerin
oluşturduğu aritmetik dizi içindeki (birinci birim, ikinci birim, vs.) herhangi
bir birim yerine geçen bir cebir sembolü gibi kullanılır.
İnsanlarda "insanlık" bulamadıkları için kavramların geçersizliğini
göstermeğe girişen sözde filozoflardan; 5 veya 8.000.000'da "a-lık"
bulamayacakları için, cebirin geçersizliğini göstermesi istenmelidir.
4.1.4 Soyutlamalardan Yapılan Soyutlamalar
İnsan bilincinin kavramsal gelişimi, algısal somutlukları kimliklendiren kavramlardan
başlayan bir temelden hareketle, iki istikamette ilerler. Birbiriyle her zaman
etkileşimde olan bu istikametlerden biri, daha geniş bilgiye giderken, diğeri,
daha derin bilgiye gider; biri, daha geniş bütünleştirmeler yaparken, diğeri
daha kesin ayrımlar yapar. Bu süreç içinde, daha önce teşkil edilmiş kavramlar,
bilgisel delillere uygun olarak daha geniş kavramlara bütünleştirilir veya daha
dar kavramlara bölünür.
Lisanın rolü, bu noktada tekrar hatırlanmalıdır. Kavram-teşkili süreci, ayırt
etme aşamasını takip eden bütünleştirme aşamasıyla tamamlanır ve kavram altındaki
birimleri temsil etmek üzere, zihni bir birim teşkil edilir ve bu birim, bir
kelime ile algısal bir somutluğa kavuşturulur, kimliklendirilir. Bu anlamda,
lisanın fonksiyonu, kelimeler yoluyla kavramları sembolize etmektir.
Bir çocuk, karşısındaki realitenin her yönünü gözlemleyerek her kavramı kendi
oluşturmak zorunda değildir: bazı kavramlar, kendisine o kavramı temsil eden
kelime yoluyla öğretilebilir; fakat, yine de, bu kelimenin anlamını kavramak
için, bu kelimenin temsil ettiği kavramın altındaki algısal somutlukları ayırt
etme ve (kendisine verilen kelime içinde) bütünleştirme işlemini yapmak zorundadır.
Konuşmayı öğrenmek sesleri ezberlemekten ibaret değildir; bu, papağanların "konuşma"yı
öğrenme tarzıdır. Öğrenmek, anlamları kavramak (kelimelerle kastedileni, yani
kelimenin realitede neye işaret ettiğini kavramak) demektir. Bu anlamda, kelimeleri
öğrenmek, çocuğun zihni gelişmesinde paha biçilmez bir hızlandırıcıdır; fakat,
kelime öğrenmek, kavram-teşkili işlemi yerine bir ikame değildir; kavram-teşkiline
ikame olabilecek hiçbir şey yoktur.
Çocuğun tek tek kelimeler öğrendiği aşamada, yeni kelimeleri hangi sırayla öğrendiği
önemli değildir; yeter ki, anlamlarını bilsin. Çocuğun, tam ve bağımsız kavramsal
gelişmesi, cümle kurabilmeye (düşünebilmeye) yeterli olacak bir sözlük elde
edince, ancak başlar; ve, çocuk, bu aşamada o ana kadar rasgele olan kavramsal
teçhizatına yavaş yavaş düzen getirmeye başlar. Bu aşamaya kadarki dönemde,
kavramlarının işaret ettiği şeyleri; algısal, çoğunlukla görsel bir tarzda zihninde
muhafaza etmiştir. Çocuğun kavramsal zinciri, algısal somutluklardan gittikçe
uzaklaştıkça, sözlü tanımlar hayati bir mesele halinde ortaya çıkar. İşte bu
noktada kıyamet kopar.
Çocuğun büyüklerinden çoğunun eğitim yöntemlerinin, çocuğun kavramsal gelişmesini
engeller nitelikte olduğu olgusu bir yana; çocuğun kendi seçeneği ve motivasyonu
da bu noktada hayatidir. Kavramsal aşamaya gelmiş bir çocuğun, yeni kelimeler
öğrenmesinde birçok değişik yol vardır. Bir kısmı (çok küçük bir azınlık) aynı
yöntemle ilerlemeye devam eder: kelimelere, kavram muamelesi yapar; öğrendiği
her kelimenin -kendi bilgisinin bağlamı dahilinde- tam anlamını, sarih bir şekilde,
birinci-elden bir kavrayışla anlamaya çalışır; kavramlarını, realitenin olgularına
bağlantılayan zincirde en ufak bir kopmaya izin vermez. İkinci bir kısmı, yaklaşıklıklar
yoluyla ilerler; bu yolun her aşamasında sis derinleşir, "Ne demek istediğimi
biliyor gibiyim galiba" duygusu kelimelerin kullanımındaki rehber olur.
Üçüncü bir kısmı, öğrenmeyi bırakıp taklide başlar; anlamak yerine ezberler;
bir papağanın psiko-epistemolojisine sahipmişcesine, kavramları veya kelimeleri
öğrenmek yerine, ses dizilerini öğrenir ki, bu ses dizileri, realitedeki olgulara
değil, büyüklerin yüz ifadelerine veya duygusal yalpalanmalarına tekabül eder.
Dördüncü bir kısmı (ve kahir çoğunluğu) diğer üç yöntemin rasgele bir karışımını
benimser.
Fakat; bazı insanların kavramları nasıl öğrendiği sorusu ile kavramların ne
olduğu sorusu, iki farklı meseledir. Kavramların tabiatını ve soyutlamalardan
yapılan soyutlamaları mülahaza altına alırken, kavram-teşkili sürecini ifa etmeğe
muktedir bir zihin varsaymak gerekir. Aynı zamanda; bir kavramı, anlamsız bir
ses olarak ağzından çıkaran ne kadar çok sayıda insan olursa olsun, belirli
bir insanın, belirli bir zamanda bu kavramı teşkil etmiş olduğu hatırlanmalıdır.
Kavramların daha geniş kavramlara bütünleştirilmesinin ilk aşamaları, oldukça
basittir; çünkü, bunlar hala algısal somutluklara işaret eder. Mesela, "masa,"
"sandalye" gibi kavramlarla işaret edilen bazı nesnelerin belirli
benzerliklere sahip olduğu, fakat bu şeylerin "kapı," "pencere"
gibi kavramlarla işaret edilen nesnelerden farklı olduğu gözlemlenir ve birinciler
"mobilya" denen daha geniş bir kavram altında bütünleştirilir. Bu
süreçte, kavramlar ("masa" ve "sandalye") birimler olarak
hizmet görür ve epistemolojik olarak herbiri tek bir (zihni) somutlukmuş gibi
ele alınır; fakat, metafizik olarak (realitede) her birimin, sınırsız sayıda
o tür somut şeyi temsil ettiği daima hatırlanır.
Bu birimlerin ayırt edici karakteristikleri, şekille ilgili ölçümleridir (mesela,
masa ile ilgili olarak, "düz, ufki bir yüzey ve ayak(lar)"). Yeni
kavramın altındaki kavramların ayırt edici karakteristiklerinin, yeni kavramla
olan ilişkisi; "masa" kavramı teşkil edilirken bireysel masa-şekli
ölçümlerinin, "masa" kavramına ilişkisi gibidir: nasıl ki, "masa"
kavramı teşkil edilirken, bireysel masa şekilleri dışarıda bırakılmış, fakat
onların herhangi bir şekle sahip olmak zorunda olduğu kabul edilmişse; aynı
şekilde, bir parça mobilyanın da bir şekle sahip olmak zorunda olduğu, fakat
"mobilya" denen yeni kavram altındaki değişik birimlerden herhangi
birini karakterize eden herhangi bir şekle sahip olabileceği kabul edilir.
Yeni kavramın ayırt edici karakteristiği, bu kavram altındaki birimlerin de
içinde bulunduğu daha büyük gurup nesnelerin tabiatı tarafından (yani, onların
"Kavramsal Asgari Müştereği" tarafından) belirlenir; ki, "mobilya"
kavramında, bu gurup: bir insan barınağı içindeki büyük nesnelerdir. Yetişkin
bir insanın "mobilya" tanımı şöyle olurdu: "İnsan gövdesinin
ağırlığını taşıyabilen veya başka daha küçük nesneleri taşıyabilen ve/veya saklayabilen,
bir insan barınağında kullanılmak üzere yapılmış, taşınabilir, insan-yapısı
nesnelerdir." Bu tanım; mobilyayı, kapı veya pencere gibi mimari kısımlardan;
duvar resmi, perde gibi süs eşyalarından; kül tablası, tabak-çanak gibi daha
birçok küçük eşyadan ayırır.
"Mobilya"nın ayırt edici karakteristikleri: belirli bir dizi fonksiyonları,
belirli bir yerde görüyor olmasıdır; ki, her iki karakteristik de ölçülebilir:
"mobilya" bir insan barınağına konamayacak kadar büyük olamaz, belirlenmiş
fonksiyonları yapamayacak kadar küçük olamaz, vs.
"Mobilya" kavramının, bu kavram altındaki birimlere nazaran, algısal
realiteden bir adım daha uzaklaştığını müşahade ediniz. "Masa" bir
soyutlamadır; çünkü, bu kavram, sadece belirli bir masaya değil, herhangi bir
masaya işaret eder; fakat, bu kavramın anlamı, bir-iki maddi masa (algısal nesne)
göstermek suretiyle kolayca nakledilebilir. Fakat, "mobilya" diye
algısal bir nesne yoktur; sadece, masalar, sandalyeler, vs. vardır. "Mobilya"nın
anlamı, önce bu kavram altındaki kavramların anlamı bilinmeksizin kavranamaz;
"masa," "sandalye" gibi bu kavramlar, "mobilya"
kavramının realiteyle bağlantısıdır. (Bu, kavramların hiyerarşik bir yapıya
sahip olduğunu -sınırsız bir kavramlar zincirinin alt seviyelerinde- gösteren
bir örnektir.)
Aynı zamanda, "mobilya" kavramının başka bir kavramla olan ilişkisini
müşahade ediniz: "barınak" kavramı; ki, bu kavram, "mobilya"
kavramı altında olan bir birim değildir; ama, "mobilya"nın anlamını
kavramak için önce bu kavram anlaşılmalıdır. Kavramlar arasındaki bu tür ilişkileşim;
kavram-teşkili düzeyi, algısal somutluklardan uzaklaştıkça, giderek daha karmaşıklaşır.
Şimdi, "masa" kavramını bölme işlemini inceleyelim. İnsan; çeşitli
masaların büyüklük ve fonksiyonlarını gözlemleyerek; "masa" kavramını,
"yemek masası," "mutfak masası," "kahve masası (sehpa),"
"sıra," vs. gibi yeni kavramlara böler. İlk üç durumda, masanın ayırt
edici karakteristiği olan şekil, alınır ve ayırt etme işi tamamen bir ölçüm
meselesi haline gelir: kullanım alanının -"masa" kavramına nazaran-
daraltılmış olmasıyla uygunluk halinde, şekille ilgili ölçümlerin kapsamı da
daraltılmıştır. (Kahve masaları, yemek masalarından daha alçak ve daha küçüktür;
mutfak masaları, kahve masalarından daha büyüktür, fakat yemek masalarından
daha küçüktür; vs.) "Sıra" durumunda ise; "masa"nın ayırt
edici karakteristiği alınmış, fakat yeni bir unsurla birleştirilmiştir: bir
"sıra," kırtasiye malzemelerini koyacak gözleri (çekmeceleri, kapak-altı,
vs.) olan bir masadır. İlk üç durumda, gerçekten yeni kavramlar yoktur; yapılan
şey, "masa" kavramının nitelenmesidir. "Sıra" ise, ayırt
edici karakteristiğinde önemli bir farklılık arz eder; ilave bir ölçümler kategorisi
gerektirir ve yeni bir lisan sembolü ("sıra") türettirir. ("Sıra"
yerine, "dershane masası" veya "çalışma masası" denmiş olsaydı
veya "masa"nın diğer alt-kategorilerinin her biri için yeni kelimeler
darp edilmiş olsaydı dahi, kavram-teşkili süreci açısından bir fark olmazdı.
Fakat, örneğimizdeki gibi olmalarında, -daha sonra "Kavramların Bilgilenmedeki
Rolü" bahsinde tartışacağımız- epistemolojik bir sebep vardır.)
Kavramlar, daha geniş bir kavram altında bütünleştirildiklerinde; yeni kavram,
altındaki birimlerin bütün karakteristiklerini ihtiva eder; fakat, bu birimlerin
ayırt edici karakteristikleri, yeni kavramın teşkili esnasında, dışarıda bırakılan
ölçümler olarak işlem görür; ve, yeni kavram altındaki birimlerin ortak karakteristiklerinden
bir tanesi, -bu birimleri, diğer mevcut-şeylerden ayırt eden "Kavramsal
Asgari Müşterek"- yeni kavramın ayırt edici karakteristiğini belirler.
Bir kavram, daha dar kavramlara bölündüğünde, bölünen kavramın ayırt edici karakteristiği,
yeni kavramların "Kavramsal Asgari Müştereği" olur; ve, yeni kavramlardan
her birinin ayırt edici karakteristiği; ya geniş kavram içinde belirlenmiş ölçümler
yelpazesinde daha dar bir alana sahip olmakla veya ilave bir karakteristik(ler)le
birleştirilmiş olmakla belirlenir.
Bu iki prensibi, başka bir örnekte devreye sokalım: "insan" kavramının,
dallandırılması.
Belirli bir gelişme düzeyine erişmiş bir çocuğun; insanı, diğer varlıklardan
ayırt etmekte kullandığı, ayırt edici karakteristik: insanın özel tip bilincidir.
"Kedi," "Köpek," "At," "Kuş" arasındaki
benzerlikleri gözlemleyerek, onları diğer varlıklardan ayırt eden çocuk; bu
kavramları, daha geniş bir kavram olan "hayvan"a bütünleştirir ve
daha sonra, "insan"ı da bu geniş kavram içine alır. "Hayvan"ın
tanımı (genel terimlerle) şöyle olacaktır: "Bilinç ve yer değiştirebilme
yeteneklerine sahip, canlı bir varlık."
İnsanın ayırt edici karakteristiği, yani onun rasyonellik yeteneği, "hayvan"
tanımının dışında bırakılmıştır; çünkü, prensibe göre: bir hayvan bir tür bilince
sahip olmalıdır, fakat yeni kavram ("hayvan") altındaki çeşitli birimleri
karakterize eden bilinçlerden herhangi bir türüne sahip olabilir. (Bir bilinci,
diğerinden ayırt eden ölçü standardı, bu bilincin menzilidir.)
Yeni kavramın ayırt edici karakteristikleri, bu kavram altındaki bütün birimlerin
sahip olduğu karakteristiklerdir (bu birimlerin "Kavramsal Asgari Müştereği"dir):
"yaşıyor olma" hususiyeti ve "bilinç ve yer değiştirebilme"
yetenekleri.
Daha ileri bilgiyle, hayvanlar, bitkiler ve bazı mikroskobik varlıklar arasındaki
benzerlikleri (ve onların cansız nesnelerden farklılığını) gözlemleyen insan;
bunları, "organizma" kavramına bütünleştirir. "Organizma"nın
tanımı (genel terimlerle) şöyle olacaktır: "İçsel olarak faaliyet üretme,
metabolizma yoluyla büyüme ve üreyerek çoğalma kapasitesilerine sahip bir varlık."
Yeni kavramın ayırt edici karakteristiklerine, altındaki birimlerin hepsi sahiptir.
"Hayvan"ın ayırt edici karakteristikleri, tanımın dışında tutulmuştur;
çünkü, prensibe göre: "içsel olarak faaliyet üretme" yeteneği, bir
şekilde mevcut olmalıdır, fakat yeni kavram altındaki birimleri karakterize
eden herhangi bir şekilde mevcut olabilir.
Bilgi daha geliştikçe, "hayvan" gibi çok geniş bir kavram, "memeliler,"
"kurbağalar," "balıklar," "kuşlar," vs. gibi yeni
kavramlara bölünür. Bunların her biri, daha dar kategorilere bölünür ilah. Kavram-teşkili
prensibi aynı kalır: "hayvan" kavramının ayırt edici karakteristikleri
("bilinçlilik ve yer değiştirebilme" yetenekleri) bu alt-bölümlerin
"Kavramsal Asgari Müştereği"dir; yeni kavramların her biri, bu müştereğe
sahip olurken, başka (anatomik ve fizyolojik) karakteristiklerin ilavesiyle
özel kimliklerine sahip olurlar.
(Bu kavramların teşkilindeki kronolojik sıra değişebilir. Mesela, bir çocuk,
önce uygun somutlukları, "hayvan," "kuş," "balık"
kavramları altında bütünleştirebilir ve daha sonra "hayvan"la ilgili
bilgisini geliştirerek onları daha geniş bir kavrama bütünleştirebilir. Fakat,
kullanılan prensipler ve karakteristikleri ayırt ederken yapılan seçimler, -aynı
bilgilere sahip olunduğu sürece- aynıdır.)
"İnsan" kavramıyla ilgili dallandırmalarda da bu prensiplerin tatbikatını
kolayca görmek mümkündür. Zaman ölçümüne (yaşanmış olan yıllara) göre ("çocuk,"
"genç," "orta-yaşlı," "ihtiyar," vs.); veya, anatomik
farklılıklara göre ("siyah," "beyaz," vs.); veya, milliyete
(siyasi-coğrafi ayrıma) göre ("İngiliz," "Fransız," vs.);
veya, mesleklere göre ("doktor," "mühendis," vs); veya,
özel ilişkiye göre ("ana," "çocuk," "baba," vs.)
yapılmış bütün bölümlerde, "insan"ın ayırt edici karakteristiği olan
"rasyonel hayvan"lık alınır; fakat, her yeni dar kavram teşkil edilirken
"insan" kavramı içinde söz konusu olan ölçüm kategorilerinden belirli
bir daraltılmış alan seçilir.
Soyutlamaların bilgisel içeriği ile ilgili iki hususa burada dikkat etmek gerekir:
1. Daha geniş kavramların teşkili (veya öğrenilmesi) geniş kavram
altındaki kavramların herhangi birinin gerektirdiğinden daha geniş bilgi (yani,
daha geniş bir kavramsal deliller manzumesi) gerektirir. Mesela, "hayvan"
kavramı, "insan" kavramından daha geniş bilgi gerektirir; çünkü, "hayvan"
kavramı, insanla ilgili bilgiye ilaveten diğer türlerden bazılarına ait bilgiler
de gerektirir. Hem insanların, hem de hayvanların karakteristikleri hakkında
yeterli bilgiye sahip olunmalıdır ki: insan ve diğer hayvanlar arasında ayrım
yapılabilsin; hayvanlarla, bitkiler veya cansız nesneler arasında ayrım yapılabilsin.
Kavram genişledikçe, -geniş kavramın ayırt edici karakteristiği, altındaki kavramların
ayırt edici karakteristiklerinden daha genel oluşu yüzünden- geniş kavramın
bilgisel içeriğinin azaldığının zannedilmesi, bu bağlamda düşülen genel bir
yanılgıdır. Yanılgının sebebi; bir kavramın, o kavramın ayırt edici karakteristiği
ile özdeş görülmesidir. Fakat, doğrusu şudur ki: soyutlamalardan soyutlamalar
yapan bir insan, söz konusu birimlerin diğer karakteristiklerini ve bu birimlerin,
içlerinden ayırt edildikleri diğer mevcut-şeylerin karakteristiklerini bilmeksizin,
hangi karakteristiğin ayırt edici olduğunu bilemez.
"İnsan" kavramı, sadece "rasyonel yetenek"ten ibaret değildir;
öyle olsaydı, "insan" ve "rasyonel yetenek" eşdeğer olurdu
ve birbiri yerine kullanılabilirdi. "İnsan" kavramı, insanın bütün
karakteristiklerini kapsar; "rasyonel yetenek," "insan"
kavramının ayırt edici karakteristiğidir.
Yukarıdaki yanılgıya düşmek; insanın, kavramları, onların tanımlarını ezberleyerek
öğrendiği (bir papağanın epistemolojisine sahip olduğu) varsayımını taşımakla
mümkündür. Bir kavramı anlamak, bu kavramın teşkil edildiği süreci anlamak demektir.
Bu süreci anlamak ise, geniş kavram altındaki birimlerden hiç değilse bazılarını
anlamak (dolayısiyle, bu kavramla ilgili anlayışımızı, realitedeki olgulara
bağlantılandırabilmek) demektir.
Nasıl ki, kavramların geniş kavramlara bütünleştirilmesi, daha geniş bir bilgi
gerektiriyorsa; onların, daha dar kavramlara bölünmesi de, daha derin bir bilgi
gerektirir. Mesela, "baba" kavramı, "insan" kavramından
daha derin bilgi gerektirir; çünkü, "baba" kavramını anlamak için:
insanla ilgili, üreme fonksiyonuyla ilgili ve bu konudaki sosyal bağlantılarla
ilgili bilgiye sahip olmak gerekir.
2. Bir kavramın teşkili; insana, sadece müşahade ettiği somutlukları tanımasını
değil, o çeşitten olan ve gelecekte karşılaşabileceği somutlukların hepsini
tanımasını sağlar. Böylece, "insan" kavramını teşkil ettiğinde veya
bunu kavradığında; rasladığı her kişiyi, sıfırdan başlayarak inceleyeceği yeni
bir fenomen olarak ele almak zorunda kalmaz: onu, "insan" olarak tanır
ve insan hakkında sahip olduğu bilgiyi o kişiye tatbik ederek, onun hakkında
muazzam bir bilgiyi, tekrar gayret göstermeksizin bilincinin menziline getirerek
enerji tasarruf ederek, o insanın özel karakterini tanıma işinde yoğunlaşabilir;
yani, o bireyin karakteristiklerini -yani, "insan" kavramınca tesis
edilen ölçümler kategorisi dahilindeki, o insana özgü bireysel ölçümleri- inceleme
işini en az gayretle gerçekleştirir.
Görülüyor ki, kavramların teşkili ve aşağı veya yukarı dallandırılması işlemi,
iki asli bilgilenme yöntemini içermektedir: tümevarım ve tümdengelim. Realitedeki
olguların gözlemlenmesi ve onların kavramlara bütünleştirilmesi işi, esasta
bir tümevarım işlemidir. Yeni durumları, bir kavram altına sokma işi, esasta
bir tümdengelim işlemidir.
4.1.5 Bilinçlilik Kavramları
Bilinç, haberdarlık yeteneğidir; varolanı algılama yeteneğidir.
Haberdarlık, pasif değil, aktif bir durumdur. Haberdarlığın alt düzeylerinde,
insanın bir duyum yapması ve duyumları algılara bütünleştirmesi için, karmaşık
bir nörolojik süreç gerekir; bu süreç, otomatik ve gayri-iradidir: insan, bu
sürecin ürettiği sonuçlardan haberdardır; fakat, sürecin kendisinden haberdar
değildir. Daha üst düzeyde, yani kavramsal düzeyde; süreç, psikolojik, bilinçli
ve iradidir. Her iki düzeyde de; haberdarlık, sürekli faaliyet yoluyla elde
edilir.
Doğrudan veya dolaylı olsun; her bilinç fenomeni, insanın dış dünya ile ilgili
haberdarlığından türer. Bir nesne, yani bir içerik her haberdarlık durumunda
söz konusudur. Dışabakış, dışarıya (dış dünyadaki bir mevcut-şeyin kavranmasına)
yöneltilmiş bir bilgilenme sürecidir. İçebakış, içe (yine dış dünyadaki bir
mevcut-şey karşısında, düşünme, duygulanma, hatırlama gibi, insanın kendi psikolojik
faaliyetlerinin kavranmasına) yöneltilmiş bir bilgilenme sürecidir. Bir bilincin
faaliyetleri: sadece dış dünyaya ilişkin olarak yapılabilir; sadece dış dünyaya
referansla anlaşılıp tanımlanabilir; ve, sadece dış dünyaya muhabere edilebilir.
Haberdarlık, bir şeyden haberdarlıktır. İçeriksiz bir bilinç hali, terimlerde
çelişkidir.
İnsan bilincinin her durumunda, veçhesinde veya fonksiyonunda, her zaman iki
temel hususiyet vardır: içerik ve faaliyet; yani, haberdarlık halinin ne hakkında
olduğu hususu ve bilincin bu içeriğe ilişkin faaliyetinin ne olduğu hususu.
Bu iki hususiyet; bilinçle ilgili her kavramın, temel "Kavramsal Asgari
Müştereği"dir.
Bilinçlilik kavramları teşkil edilirken; verili bir bilinç halinin içeriği,
bilincin bu içerik üzerindeki faaliyetinden, soyutlama yoluyla tecrit edilmelidir.
Nasıl ki, dışabakan insan, varlıkların hususiyetini varlıklardan soyutlayabilirse;
benzer şekilde, içebakarken de, bilincinin faaliyetlerini, bilincinin içeriğinden
soyutlayabilir ve bu çeşitli faaliyetler arasındaki farklılıkları gözlemleyebilir.
Mesela (yetişkinlik düzeyinde) bir insan; sokakta yürüyen bir kadın görürse,
bilincinin yaptığı bu faaliyet algılamadır; onun güzel olduğuna karar verirse,
bilincinin bu faaliyeti değerlendirmedir; içinde bir zevk ve hayranlık durumu
doğarsa, bilincinin faaliyeti duygulanmadır; durup kadını seyreder ve gördüklerine
dayanarak karakteri, yaşı, sosyal durumu, vs. hakkında sonuçlara varmaya çalışırsa,
bilincinin faaliyeti düşünmedir; bir kaç gün sonra, bu olayı kafasında canlandırırsa,
bilincinin faaliyeti hatırlamadır; kadının saçları kestane rengi olacağına sarı
ve elbisesi kırmızı olacağına mavi olsaydı görünüşü daha iyi olurdu diye tasarladığında,
bilincinin faaliyeti hayalgücü kullanmadır.
İçebakış alanında bilinçlilik kavramları teşkil edilirken; verili bir psikolojik
sürecin spesifik halleri, somutluklar olarak (birimler halinde) bir kavram altında
bütünleştirilir. Psikolojik bir sürecin ölçülebilir iki hususiyeti vardır: bu
sürecin nesnesi (yani, içeriği) ve bu sürecin şiddeti.
Psikolojik bir süreçteki içerik, dış dünyanın bir veçhesidir (veya, dış dünyanın
bir veçhesinden türetilmiştir) ve dış dünyaya tatbik edilebilen çeşitli ölçüm
yöntemleriyle ölçülür. Bir psikolojik sürecin şiddeti, bir çok faktörün (sürecin
kapsamı, sarahati, bilgisel ve motivasyonel içeriği, gerekli zihni enerji veya
gayret miktarı, vs.) otomatikman hulasa edilmiş sonucudur.
Her psikolojik sürecin şiddetini ölçecek tam bir yöntem yoktur; fakat, renk
kavramlarının, dalga-boyu keşfedilmeden önce teşkil edilmiş olduğu gerçeğinin
gösterdiği gibi, kavramlaştırma, tam bir ölçüm bilgisi gerektirmez. Psikolojik
süreçlerdeki şiddet dereceleri, mukayeseye dayanan bir ölçek üzerinde, yaklaşık
olarak ölçülebilir ve ölçülmektedir. Mesela, belirli olgulara tepkime olarak
ortaya çıkan zevk duygusunun şiddeti; bu olguların, bir insanın değerler hiyerarşisindeki
yerine göre değişir; mesela, yeni bir elbise alma, terfi etme, sevilen insanla
evlenme gibi durumlar -bu durumlara verilen değer oranında- farklı şiddette
zevkler verir. Bir düşünme sürecinin ve gerekli entellektüel gayretin şiddeti,
içeriğin kapsamına göre değişir; bu şiddet, "masa" kavramını anladığında
başkadır, "adalet" kavramını anladığında başka; 2 + 2 = 4 eşitliğini
anladığında başkadır, e = mc2 eşitliğini anladığında başka.
Hem içebakış, hem de dışabakış kavramlarının teşkili, aynı prensip üzerinde
yapılır: verili bir psikolojik süreç, bir içeriğe ve bir şiddete sahip olmalıdır,
fakat herhangi bir içeriğe ve herhangi bir şiddete sahip olabilir.
Mesela, "düşünce" kavramı teşkil edilirken; sözkonusu psikolojik faaliyetin
ayırt edici karakteristiği (amaçlı olarak yöneltilmiş bir bilgilenme süreci)
alınır ve özel içerik ile entellektüel gayretin şiddeti dışarıda bırakılır.
"Duygu" kavramı teşkil edilirken, sözkonusu psikolojik faaliyetin
ayırt edici karakteristiği (bir mevcut-şeyin değerlendirilmesinden doğan otomatik
tepkime) alınır ve özel içerik (mevcut-şeyler) ile duygusal şiddetin derecesi
dışarıda bırakılır.
Psikolojik sürecin şiddeti ile ilgili olarak, kapsam ve hiyerarşi terimlerinden
bahsedilmişti. Bunlar, ölçümler kategorisine ait terimlerdir; ve, bu terimler,
psikolojik fenomenlerin ölçümünde daha kesin yöntemlere işaret eder.
Bilgilenmeyle ilgili kavramlar ("düşünme," "gözlemleme,"
"akıl yürütme," "öğrenme," vs.) açısından; içeriğin kapsamı,
bir ölçüm yöntemi sağlar. Kapsam, iki ilişkin veçheyle belirlenir: belirli bir
bilgilenme sürecindeki olgusal malzemenin kapsamı ve bu malzemeyle uğraşmak
için gereken kavramsal zincirin uzunluğu. Kavramlar, hiyerarşik bir yapıya sahip
olduğundan; yani, daha yüksek ve daha karmaşık olan kavramlar, (algısal olarak
verili somutluklardan başlayarak) daha basit ve daha temel kavramlardan türetilmiş
olduğundan; bir bilgilenme sürecinde kullanılan bir kavramın, algısal düzeydeki
kavramlara olan mesafesi, sürecin kapsamını gösterir. (Bir insanın uğraşabildiği
soyutlamaların düzeyi (derinliği); o insanın, o düzeye erişmek için ne kadar
şey bilmek zorunda kaldığını gösterir. Tabii burada söz konusu olan insan; boşlukta
dolaşan bazı soyutlamaları sadece ezberleyerek onlarla cümle kurmayı beceren
insan değil; bu soyutlamaları doğuran her aşamayı gerçekten kavramış olan insandır.)
Değerlendirme ile ilgili kavramlarda ("değer," "duygu,"
"heyecan," "arzu," vs.) sözkonusu hiyerarşi, farklıdır ve
tamamen farklı bir ölçüm çeşidi gerektirir. "Teleolojik ölçüm" olarak
nitelenebilecek bu ölçüm tipi, sadece değerlendirme denen psikolojik sürece
tatbik edilebilir (Yunanca "telos" = "amaç").
Ölçüm, bir birim olarak hizmet gören bir standart vasıtasıyla, niceliksel bir
ilişkiyi tanıma işlemidir. Teleolojik ölçüm, kardinal sayılarla değil, ordinal
sayılarla iş görür. Teleolojik ölçümdeki standart; bir amaca erişmek için kullanılan
aracın, o amaçla olan ilişkisini mertebelendirir. (Kardinal sayı, (1,2,3, vs.
gibi) miktar belirten sayılardan biridir. Ordinal sayı, (birinci, ikinci, üçüncü,
vs. gibi) bir serideki derece veya nitelik veya pozisyonları ifade eden bir
sayıdır.)
Mesela; bir ahlak sistemi, insana açık olan seçenek ve faaliyetleri, o ahlak
sisteminin değer standardına varma veya ondan uzaklaşma derecesi açısından mertebelendiren
bir teleolojik ölçüm sistemidir. Ahlak sistemindeki standart, insan faaliyetlerinin
uğrunda yapıldığı -araç olduğu- amaçtır.
Bir ahlak sistemi, bir dizi soyut prensiptir; bu ahlak sistemine uygun davranmak
isteyen bir birey, bu soyut prensipleri, uygun somutluklara tercüme etmelidir:
somut olarak uğrunda davranacağı özel amaçları ve değerleri seçmelidir. Bunu
yapmak için; özel değerlerini, önem sırasına göre, bir hiyerarşi içine sokmalı
ve bu hiyerarşiye göre davranmalıdır. Yani, bir teleolojik ölçüm süreci, bütün
faaliyetlerine rehberlik etmelidir. (Bir insanın değerler hiyerarşisindeki belirsizliğin
ve çelişkilerin derecesi; o insanın teleolojik ölçümler yapmada karşılaşacağı
başarısızlıkların, dolayısiyle değer hesaplama ve amaçlı faaliyet gerçekleştirme
çabalarında karşılaşacağı başarısızlıkların derecesini belirler.)
Teleolojik ölçümler, muazzam bir bağlamın içinde, muazzam bir bağlam karşısında
yapılmak durumundadır: verili bir seçenek karşısındaki bir insan, bu seçeneğin,
diğer bütün seçenekler ile ve kendi değerler hiyerarşisi ile ilişkisini tesis
etmek durumundadır.
Bu sürecin en basit bir örneğini, maddi değerler alanında, insanın para harcamasını
yöneten (zımni) prensipte görebiliriz. Hangi gelir seviyesinde olunursa olunsun,
insanın parası sınırlı bir niceliktir; bu parayı harcarken, satın alacağı şeyin
değerini, aynı miktar parayla yapabileceği başka her harcamanın elde edeceği
değere karşı, diğer amaçlarına, arzularına ve ihtiyaçlarına karşı tartar ve
buna göre, o malı satın alır veya almaz.
Bu tür ölçüm, sadece maddi değerler alanına değil, ahlaki veya manevi değerlerin
daha geniş olan alanına da rehberlik eder. ("Manevi" ile, "bilinçle
ilgili" olan kast edilmiştir. Manevi değerler alanında bağlam daha geniştir;
çünkü, insanın bu alandaki değerlerin hiyerarşisi, onun maddi veya ekonomik
alandaki değerlerinin hiyerarşisini belirler.) Fakat, manevi alanda, nakit veya
mübadele aracı değişiktir. Manevi alanda, -sınırlı miktarda olan ve herhangi
bir değer peşindeyken teleolojik olarak ölçülmesi gereken- nakit, zamandır,
yani insanın kendi hayatıdır.
Değer, elde etmek ve/veya muhafaza etmek için uğrunda davranılan şeydir; mümkün
davranışın miktarı, insan hayatının süresince sınırlanmıştır; dolayısiyle, değer
verilen her şey, insan hayatının bir kısmının yatırımını gerektirir. Bir değere
vakfedilecek olan yıllar, aylar, günler, saatler, o değerden elde edilecek zevke
karşılık olarak ödenecek olan nakittir.
Bu prensipler açısından, "sevmek" dahi ölçülebilir. "Sevmek"
kavramı, söz konusu psikolojik sürecin iki veya daha çok tezahürünü tecrit etmek
ve bu sürecin ayırt edici karakteristiğini (bir mevcut-şeyi, pozitif bir değer
ve bir zevk kaynağı olarak değerlendirmekten doğan bir heyecan) tutup, sürecin
nesnesini ve sürecin şiddetiyle ilgili ölçümleri dışarıda bırakmak suretiyle
teşkil edilir.
Sevmenin nesnesi, bir şey veya bir olay veya bir faaliyet veya bir durum veya
bir kişi olabilir. Sevmenin şiddeti; kişinin, o nesneyi (dondurma, eğlence,
okuma, özgürlük, sevgili, vs.) ne ölçüde değerlendirdiğine bağlı olarak değişir.
"Sevmek" kavramı, geniş bir değerler yelpazesini kapsadığından, çok
farklı şiddetlerde ortaya çıkar: alt düzeylerden ("hoşlanma" alt-kategorisi)
üst düzeylere ("sadece kişilerle ilgili kullanılabilecek "muhabbet"
veya "şefkat" alt-kategorileri) ve en üst düzeyde romantik aşka kadar
uzanır.
Belirli bir sevme halinin şiddeti ölçülmek istenirse; bu iş, sevgiyi duyan insanın
değerler hiyerarşisine referansla yapılır. Bir adam, bir kadını sevebilir; mamafih,
başka kadınlarla yaptığı uçkuru bozukluğun verdiği nörotik tatmini, o kadının
kendisine ifade ettiği değerden daha yüksek derecelendirebilir. Başka bir adam,
bir kadını sevebilir; mamafih, başkalarının (ailesinin veya arkadaşlarının veya
herhangi bir yabancının) bu seçimi onaylamayacağı korkusuyla, o kadını terk
edebilir. Yine başka bir adam, sevdiği kadını kurtarmak için kendi hayatını
tehlikeye atabilir; çünkü, o kadın olmaksızın diğer bütün değerleri anlamını
kaybedecektir.
Bilinçlilik kavramlarının belirli kategorileri, özel dikkat gerektirir. Bunlar,
psikolojik süreçlerin ürünleri ile ilgili ("bilgi," "bilim,"
"fikir," vs. gibi) kavramlardır.
Bu tür kavramlar teşkil edilirken, söz konusu psikolojik sürecin ayırt edici
karakteristiği tutulur ve içerik dışarıda bırakılır. Mesela, "bilgi"
kavramı teşkil edilirken; sürecin ayırt edici karakteristiği (bir realite olgusunun
-ya doğrudan algısal gözlemlemeyle, ya da algısal gözlemleme üzerinde temellenmiş
bir akıl yürütme süreciyle- zihnen kavranması) tutulur ve özel olgunun ne olduğu
hususu dışarıda bırakılır.
Burada, bir noktanın hatırlanması önemlidir: bu tür bilinçlilik kavramları,
bu kavramların mevcudiyetsel içeriğinin eşdeğeri değildir; epistemolojik kavramlar
kategorisine dahil olan bu kavramların metafizik bileşenleri (realitede tekabül
ettiği şeyler), bu kavramların içeriğini teşkil eder. Mesela, "fizik bilimi,"
bu bilimin içeriği olan fiziki fenomenlerle aynı şey değildir. Fenomenler, insan
bilgisinden bağımsız olarak mevcuttur; bilim, bu fenomenler hakkında, insan
bilincince elde edilmiş ve başka insan bilincine muhabere edilebilecek örgütlü
bir bilgi topluluğudur. İnsan bilinci, evrendeki mevcudiyetine başlamadan önce
de fenomenler mevcuttu, ama bilim mevcut değildi; insan bilinci, bir gün mevcudiyetten
tamamen yok olsa dahi, fenomenler mevcut olmaya devam edecektir, ama bilim yok
olacaktır.
Bilincin ürünleriyle ilgili özel bir kavramlar alt-kategorisi, yöntem kavramlarına
ayrılmıştır. Yöntem kavramları, belirli amaçlara erişmek için insanlarca tasarlanan
sistematik faaliyet çizgilerini belirtir. Faaliyet çizgisi, amacın ne olduğuna
bağlı olarak, tamamen psikolojik olabilir (insan bilincinin belirli bir faaliyeti
gibi) veya psikolojik ve fiziki faaliyetlerin bir karışımı olabilir (bir petrol
arama faaliyeti gibi).
Yöntem kavramları teşkil edilirken, ayırt edici karakteristik olarak amaç ve
bu amaca götüren faaliyet çizgisi tutulur ve her ikisinin özel ölçümleri dışarıda
bırakılır.
Mesela, temel yöntem kavramı (yani, diğer bütün yöntem kavramlarının dayandığı
kavram) mantıktır. "Mantık" kavramının teşkilinde; doğru bir teşhis
(kimlikleme) yapabilmek için gerekli bilinç faaliyetlerinin tabiatı ve bu faaliyetlerin
amacı (bilgi), ayırt edici karakteristiği belirler: mantık, çelişkisiz teşhis
(kimlikleme) yeteneğidir. "Mantık" kavramının ve diğer bütün yöntem
kavramlarının teşkilinde, mantıki çıkarsama sürecinin uzunluğu veya karmaşıklığı
veya spesifik basamakları ile herhangi bir mantık kullanma durumundaki özel
bilgilenme probleminin tabiatı, dışarıda bırakılır.
Yöntem kavramları, insanın kavramsal teçhizatının büyük bir kısmını temsil eder.
Epistemoloji, bilgi elde etme ve doğruluğunu tahkik etme yöntemlerinin keşfine
tahsis edilmiş bir bilimdir. Ahlak, bir insanın hayatını yaşaması için gerekli
yöntemlerin keşfine tahsis edilmiş bir bilimdir. Tıp, hastalık önlemeye ve tedaviye
yarayan yöntemlerin keşfine tahsis edilmiş bir bilimdir. Bütün uygulamalı bilimler
(teknoloji), yöntemlerin keşfine tahsis edilmiş bilimlerdir.
Yöntem kavramları, mevcudiyetsel kavramlar ile bilinçlilik kavramlarının bütünleştirilmesinden
oluşan muazzam ve karmaşık kavramlar kategorisine -ki bu kategori, insan faaliyetlerinin
çoğunu kapsar- kurulan bir köprüdür. Bu kategorideki kavramlar, (algısal bileşenlere
sahip olmakla birlikte) haberdarlığın algısal düzeyindeki hiçbir nesneye doğrudan
işaret etmezler; ve, bu kavramlar, uzun bir ön kavramlar zincirine sahip olmaksızın
ne teşkil edilebilirler, ne de anlaşılabilirler.
Mesela, "evlilik" kavramı, bir erkek ve bir kadın arasındaki belirli
bir ahlaki-kanuni ilişkiye işaret eder ve karşılıklı anlaşmaya ve kanuni müeyyideye
dayanan belirli bir davranış kalıbını söz konusu eder. "Evlilik" kavramı,
sırf bir çiftin davranışları gözlemlenerek teşkil edilemez veya anlaşılamaz;
"evlilik" kavramının teşkili için, çiftin fiziki faaliyetleri ile
"mukaveleli anlaşma," "ahlak," "kanun" gibi belirli
bilinçlilik kavramlarının bütünleştirilmesi gerekir.
"Mülkiyet" kavramı, bir insan ile bir nesne (veya mülkiyete konu olabilen
bir fikir) arasındaki ilişkiye işaret eder; o insanın, o şeyi kullanma ve tasarruf
etme hakkına işaret eder; ve, o nesnenin elde edildiği usul de dahil olmak üzere,
çok uzun bir ahlaki-kanuni kavramlar zincirinin anlaşılmasını gerektirir. Bir
insanın bir şeyi sürekli kullanıyor olmasının, onu alıyor-satıyor olmasının
gözlemlenmesi, "mülkiyet" kavramının anlamını kavramaya yetmeyecektir.
Bu tür bileşik kavramlar teşkil edilirken: söz konusu mevcut-şeyler, ilişkiler
ve faaliyetler tecrit edilir; onların ayırt edici karakteristikleri tutulur;
sürece konu olan çeşitli kavram kategorilerine ait ölçüm tipleri dışarıda bırakılır.
4.1.5.1 Ölçümlerle İlgili Bir Başka Not
İnsan bilincinin kavramsal düzeyine (yani, akla) yapılan saldırı; epistemolojik
alanda, ölçümlere yapılan saldırıyla ortaya çıkar. İnsan bilinciyle ilgili hususlarda
"ölçüm" küçültücü bir terim olarak kullanılır. "Aşkı ölçebilir
misin?" sorusu, bu tavrın bir semptomudur.
Sözde rakip iki irrasyonel kamp; bu konuda, aynı temel öncülden yola çıkan iki
tavrı temsil eder. Eski usul mistikler; aşkın, kiloyla, metreyle, parayla ölçülemeyeceğini
iddia ederler. Onlara yardımcı olmaktan başka bir işe yaramayan neo-mistikler;
bir türlü hazmedemedikleri ölçüm kavramlarının karın ağrısıyla; bilimin tek
aletinin, ölçüm olduğunu iddia ederler; ve, istemsiz hareketleri, istatistik
anketlerini, farelerin öğrenme süresini ölçerek insan ruhuna yol bulmaya çalışırlar.
Her iki kamp da, ölçümün uygun bir standart gerektirdiğini, (mesela, mistik
kampın şiddetle nefret ettiği, neo-mistik kampın ise kıskançlık duyduğu fizik
bilimlerinde, uzunluğun kiloyla, ağırlığın metreyle ölçülmediğini) gözlemleyemez.
Ölçüm, bir ilişkinin sayısal terimlerle teşhisidir (kimliklendirilmesidir);
ölçüm biliminin (matematiğin) karmaşıklığı, evrende mevcut olan ve insanın henüz
yeni-yeni araştırmaya başladığı ilişkilerin karmaşıklığının bir göstergesidir.
Maddenin algısal olarak verili olan (uzunluk, ağırlık gibi) temel hususiyetlerinin
ölçülmesinde gerekli olan uygun standart ve yöntemlerin ne olacağı açıkca bellidir
ve bu alandaki ölçümlerde dakik bir hassasiyet sağlanmıştır; bazı ilişkilerin
ölçümünde ise, uygun standart ve yöntemlerin bulunması henüz mümkün olmamış
veya bazı ölçümler, algısal olarak verili malzemede olduğu kadar büyük bir kesinlikle
henüz yapılamamaktadır; fakat, her halü karda, bu ilişkiler evrende mevcuttur.
Herhangi bir şey gerçekten "ölçülemez" olsaydı: bu şey ile evrenin
geri kalan kısmı arasında hiçbir tür ilişki olmazdı; bu şey, hiçbir surette
hiçbir şeyi etkilemeyip, hiçbir şeyden de etkilenmezdi; bu şey, hiçbir şeye
sebep olmayıp, hiçbir şeyin sonucu olmazdı; kısacası, bu şey, mevcut olmazdı.
Anti-ölçüm tavrının motifi, apaçıktır; bu motif: psikolojik açıdan, irrasyonel
bir davranışın sonuçlarından korunmada kullanılacak bir belirsizlik (veya şüphe)
sığınağı bulundurma arzusudur; epistemolojik açıdan, bilgisel kesinlik sağlama
ve geniş-ölçekli bütünleştirmeler yapma sorumluluğundan kaçma arzusudur; metafizik
açıdan, mevcudiyetin, olguların, realitenin ve herşeyden önce Kimlik Kanununun
mutlaklığından kaçma arzusudur.
4.1.6 Tanımlar
Bir tanım, bir kavram altındaki birimlerin tabiatını kimliklendiren bir cümledir.
Tanımların, kelimelerin anlamını ifade ettiği söylenir; bu doğrudur; fakat,
tam değildir. Bir kelime, sadece bir kavramı temsil etmek için kullanılan bir
görsel-işitsel semboldür; bir kelimenin, sembolize ettiği kavramın anlamından
başka hiçbir anlamı yoktur; bir kavramın anlamı, bu kavram altındaki birimlerden
oluşur. İşaret edilen şeylerin belirtilmesi suretiyle yapılan şey, kelimelerin
değil, kavramların tanımıdır.
Bir tanımın amacı; bir kavramı, diğer bütün kavramlardan ayırt etmek; böylece,
bu kavram altındaki birimleri diğer bütün mevcut-şeylerden ayırt etmektir.
Bir kavramın tanımı, diğer kavramlar vasıtasıyla formüle edildiğinden; tanım,
sadece bir kavramı kimliklemek ve tutmak işine yaramakla kalmaz; aynı zamanda,
bütün kavramlar arasındaki ilişkiyi, hiyerarşiyi, bütünleşmeyi tesis eder, yani
bilgiyi bütünleştirir. Tanımlar; herhangi bir insanın kavramları öğrenmesindeki
kronolojik sırayı değil, o kavramların karşılıklı bağlantılarının hiyerarşisindeki
mantıki sırayı muhafaza eder.
Bazı önemli istisnalar dışında; her kavram, başka kavramlar vasıtasıyla tanımlanabilir
ve muhabere edilebilir. İstisnalar: duyumlara işaret eden kavramlar ile metafizik
aksiyomlara işaret eden kavramlardır.
Duyumlar; bilincin kullandığı birincil malzemeleridir; bu yüzden, kavramlar
-yani duyumlardan türetilmiş malzemeler- vasıtasıyla muhabere edilemezler. Duyumların
fiziki sebepleri, kavramsal terimlerde açıklanabilir ve tanımlanabilir (mesela,
renk duyumunun sebebi, ışığın dalga boyu ve insan gözünün yapısıdır); fakat,
bir insan, kör doğmuş başka bir insana rengin nasıl bir şey olduğunu anlatamaz.
Mesela, "mavi" kavramının anlamını tanımlamak için, herhangi bir mavi
şeye işaret edip: "Bunu demek istiyorum" denmelidir. Bir kavramın
bu şekilde kimliklendirilmesine "ostensif tanım" ("bir şeyin
görünüşünü göstererek yapılan tanım") denir.
Ostensif tanımlar, genellikle sadece kavramlaştırılmış duyumlara tatbik edilir.
Fakat, bu tür tanımlar, aksiyomlara da tatbik edilebilir. Aksiyomatik kavramlar,
indirgenemez birincillerin kimliklendirilmesi olduğundan; onları tanımlamanın
tek yolu, göstererek yapılan tanımlardır. Mesela, "mevcudiyet"i tanımlamak
için, kolumuzla geniş bir daire çizip bütün etrafa işaret ederek: "İşte
bunu demek istiyorum" denebilir. (Aksiyomatik kavramları ileride tartışacağız.)
Doğru tanımın kuralları, kavram-teşkili işleminden türetilir. Bir kavramın birimleri,
aynı ölçü birimine indirgenebilen bir karakteristiğe (yani, bir "Kavramsal
Asgari Müşterek"e) sahip bir gurup mevcut-şey içinden, belirli bir ayırt
edici karakteristiğe sahip olmalarıyla tefrik edilir. Bir tanım aynı prensibe
uyar: tanım, kavram altındaki birimlerin ayırt edici karakteristiğini belirtir
ve bu birimlerin içinden tefrik edildiği mevcut-şeyler kategorisini gösterir.
Kavramın altındaki birimlerin ayırt edici karakteristiği, kavramın tanımındaki
ayırt-ögesi olur; bu birimlerin içinden tefrik edildiği, belirli bir "Kavramsal
Asgari Müşterek"e sahip mevcut-şeyler, kavramın tanımındaki cins olur.
Yani; tanım, bilincin iki asli fonksiyonuna uygun bir iş görür: ayırt eder ve
bütünleştirir. Tanımdaki ayırt-ögesi, bir kavramın birimlerini, diğer bütün
mevcut-şeylerden tecrit eder; tanımdaki cins, bu birimler ile, bu birimleri
de içinde bulunduran daha geniş bir mevcut-şeyler gurubu arasındaki bağlantıyı
gösterir.
Mesela; masanın tanımında ("Daha küçük başka nesneleri üzerinde bulundurmak
için kullanılan, düz, ufki bir yüzeyden ve ayak(lar)dan ibaret bir mobilya parçası")
belirtilmiş olan şekil (düz, ufki bir yüzey ve ayak) ayırt-ögesidir; bu ayırt-ögesi,
masayı, aynı cinse ("mobilya"ya) ait diğer varlıklardan ayırır. İnsan
tanımında ("Rasyonel bir hayvan"); "rasyonel," ayırt-ögesidir;
"hayvan," cinstir.
Nasıl ki, bir kavram, diğer kavramlarla birlikte, daha geniş bir kavrama bütünleştirildiğinde,
bir birim haline gelirse; benzer şekilde, bir cins, başka cinslerle birlikte,
daha geniş bir cinse bütünleştirildiğinde, bir tür haline gelir. Mesela; "masa,"
"mobilya" cinsinin bir türüdür; "mobilya," "ev eşyaları"
cinsinin bir türüdür; "ev eşyaları," "insan-yapısı şeyler"
cinsinin bir türüdür. "İnsan," "hayvan" cinsinin bir türüdür;
"hayvan," "organizma" cinsinin bir türüdür; "organizma,"
"varlık" cinsinin bir türüdür.
Bir tanım, bir tasvir değildir: bir kavramın tanımı, o kavramın birimlerinin
bütün karakteristiklerinden bahsetmez; fakat, bu karakteristikleri zımnen içerir.
Eğer bir tanım, bütün karakteristikleri listeleseydi, amacına erişemezdi: karakteristiklerden
oluşan, rasgele, gelişigüzel ve kavramsallık-öncesi bir yığın ortaya koyardı;
ve, bu yığın, ne bu kavramın birimlerini diğer mevcut-şeylerden ayırt etmeye,
ne de bu kavramı diğer kavramlardan ayırt etmeye yarardı. Bir tanım, birimlerin
tabiatını -yani, bu birimlerin, bu tip mevcut-şeyler haline gelmelerinin "olmazsa
olmaz" sebebi olan asli karakteristikleri- kimliklemelidir. Fakat, tanımla
ilgili bir hususun tekrar hatırlanması önemlidir: birimlerin etraflı değil,
asli karakteristiğini kimliklediğinden; mevcut-şeylerin tecrit edilmiş veçhelerini
değil, mevcut-şeylerin kendisini belirttiğinden; söz konusu mevcut-şeylere ait
daha geniş bilgi yerine geçebilecek bir ikame olmayıp, bu bilginin yoğunlaştırılmış
hali olduğundan; bir tanım, birimlerin bütün karakteristiklerini zımnen içerir.
Bu noktada hayati bir soru karşımıza çıkar: eğer, tanımı yapılacak kavramın
temsil ettiği bir gurup mevcut-şey, sayısı birden fazla olan bazı karakteristiklere
sahip olmakla diğer mevcut-şeylerden ayırt ediliyorsa; bu karakteristikler arasında
asli olan karakteristik (dolayısiyle, bir kavramı doğru tanımlayan karakteristik)
nasıl belirlenir?
Cevap, kavram-teşkili sürecinde mevcuttur.
Kavramlar, boşlukta teşkil edilmez ve edilemez; kavramlar, bir bağlamda teşkil
edilir. Kavramlaştırma süreci; bir insanın, kendi haberdarlık alanı dahilindeki
mevcut-şeyleri gözlemleyerek, onlardaki farklılık ve benzerlikleri belirlemesi
(ve, bu mevcut-şeyleri, yapmış olduğu gözlemlere uygun olarak, kavramlar halinde
örgütlemesiyle) gerçekleştirilir. Bir çocuğun, verili bir gurup algısal somutluğu
bütünleştiren en basit kavramı anlamasından; bir bilim adamının, uzun kavramsal
zincirleri bütünleştiren en karmaşık soyutlamaları anlamasına kadar bütün kavramlaştırma
işlemi, bağlamsal bir işlemdir; bağlam, bir zihnin, bilgisel gelişmesinin herhangi
bir seviyesinde sahip olduğu haberdarlığın veya bilginin oluşturduğu bütün alandır.
Bu demek değildir ki; kavramlaştırma, sübjektif bir süreçtir veya kavramların
içeriği, bir bireyin sübjektif (yani, keyfi) seçimine bağlıdır. Burada, bireyin
seçimine açık olan tek husus: ne miktar bilgi elde etmeye çalışacağı ve buna
bağlı olarak, ne kadarlık bir kavramsal karmaşıklıkla başedebilir duruma geleceği
hususudur. Fakat; zihni, kavramlarla uğraştığı sürece ve bu uğraşın etkinliği
ölçüsünde (yani, sesleri ve boşlukta gezen soyutlamaları ezberlemekten kaçındığı
ölçüde); kavramlarının içeriği, zihninin bilgisel içeriğince -yani, realitedeki
olguları kavrayışı tarafından- belirlenir ve yönlendirilir. Eğer kavrayışı çelişkisizse;
o zaman, -bilgisinin kapsamı mütevazı ve kavramlarının içeriği ilkel olsa bile-
o bireyin sahip olduğu kavramlar, en ileri bilim adamının zihnindeki aynı kavramların
içeriğiyle çelişmeyecektir.
Aynı şey tanımlar için de doğrudur. Bütün tanımlar bağlamsaldır: ilkel bir tanım,
daha ileri bir tanımla çelişmez; ileri bir tanım, ilkel bir tanımı genişletmekten
ibaret bir iş görür.
Bir örnek olarak, "insan" kavramının gelişmesini izleyelim.
Konuşma-öncesi haberdarlık dönemindeki bir çocuk; insanları, algısal alanının
geri kalan kısmından tefrik etmeyi öğrenirken, ayırt edici karakteristikleri
gözlemler; bu karakteristikler kelimelerle ifade edilebilse şöyle bir tanıma
denk düşerdi: "Hareket eden ve sesler çıkaran bir şey." Bu çocuğun
haberdarlığı bağlamında, bu tanım geçerlidir (doğrudur): gerçekten de, insan
hareket eder ve sesler çıkarır, ve bu özellikleri onu etrafındaki cansız nesnelerden
ayırt eder.
Çocuk, kedi, köpek ve otomobil gibi şeylerin varlığını gözlemlediğinde; yaptığı
bu tanım, geçerliğini kaybeder: insanın hareket ettiği ve sesler çıkardığı hala
doğrudur; ama, bu karakteristikler, insanı, çocuğun haberdarlık alanındaki diğer
varlıklardan ayırt etmez. Bu çocuğun (kelimesiz) tanımı, o zaman şöyle bir şey
olur: "İki ayak üstünde yürüyen ve postu olmayan canlı bir şey.";
"hareket eden ve sesler çıkaran" karakteristiği zımnen kalır, ama
artık tanımlayıcı değildir. Yine; bu tanım, çocuğun haberdarlığı bağlamında
geçerlidir (doğrudur).
Çocuk konuşmayı öğrendiğinde ve haberdarlığının alanı daha genişlediğinde; yaptığı
insan tanımı da, buna uygun olarak genişler. Şuna benzer bir hale gelir: "Konuşan
ve başka hiçbir canlının yapamadığı şeyleri yapan bir canlı."
Bu tip bir tanım, uzun süre çocuğa yetecektir (aralarında bazı modern bilim
adamlarının da bulunduğu birçok insan, bu tanımın çeşitlemelerinden birinin
ötesine geçmeyi bir türlü başaramaz). Fakat; bu tanım, çocuğun gençlik dönemine
varması ve (eğer kavramsal gelişmesi devam ediyorsa) belirli gözlemleri yapmasıyla
geçerliğini yitirir: "başka hiçbir canlının yapamadığı şeyler"le ilgili
bilgisi o kadar büyümüştür ki; bu bilgi, muazzam, gelişigüzel, anlaşılmaz bir
yığın haline gelmiştir; bu yığın içinde, öyle aktiviteler görecektir ki; bazılarını,
bütün insanlar yapabilecek, bazılarını sadece bazı insanlar, bazılarını ise
(barınak yapmak gibi) hayvanlar bile çok farklı bir tarzda da olsa yapabilecektir,
vs. Anlayacaktır ki; tanımı, ne bütün insanlara eşit olarak uygulanabilmektedir,
ne de insanları diğer canlılardan ayırt etmeye yaramaktadır.
İşte bu aşamada kendine sorar: İnsanın değişik aktivitelerinin ortak karakteristiği
nedir? Onların kökü nedir? Hangi kapasite insanı bunları yapmaya muktedir kılmakta
ve böylece onu diğer bütün hayvanlardan ayırt etmektedir? İnsanın ayırt edici
karakteristiğinin, onun bilincinin tipi
-soyutlayabilen, kavram teşkil edebilen, realiteyi akıl süreciyle kavrayabilen
bir bilinç- olduğunu anladığında; kendi bilgisinin ve insanlığın bugüne kadarki
bütün bilgisinin bağlamı dahilindeki tek doğru tanıma ulaşır: "Rasyonel
bir hayvan."
("Rasyonel," bu bağlamda, "her zaman akla uygun davranan"
anlamına gelmez; "akıl yeteneğine sahip olan" anlamına gelir. İnsanın
tam bir biyolojik tanımı, "hayvan" kavramının bir çok alt-kategorisini
de içerir; fakat, genel kategori ve nihai tanım aynı kalır.)
İnsanın tanımlarının yukarıda verilen bütün türlerinin doğru olduğuna (yani,
realitedeki olguların doğru bir teşhisiyle yapıldığına) dikkat ediniz; bunların
hepsi, tanımlar olarak geçerliydi (yani, verili bir bilgi bağlamındaki ayırt
edici karakteristikler doğru şeçilmişti). Bu tanımlardan hiçbiri, daha sonra
elde edilen bilgiyle çelişmemekteydi: önceki tanımlardaki ayırt edici karakteristikler,
insanın daha kesin olan tanımında, tanımlayıcı-olmayan karakteristikler olarak
zımnen içerilmiştir. Hala doğrudur ki: insan, konuşan, başka hiçbir canlının
yapamadığı şeyleri yapan, iki ayak üzerinde yürüyen, postu olmayan bir rasyonel
hayvandır.
Bu örnekteki basamaklar, her insanın "insan" kavramını geliştirirken
geçtiği basamakların aynısı olmayabilir; ama, süreç, esasta burada tasvir edildiği
gibidir.
Bir kavramın asli karakteristiğini belirleme işlemi üzerinde biraz yoğunlaşalım...
Eğer, verili bir gurup mevcut-şey, onu başka mevcut-şeylerden ayırt eden birden
fazla karakteristiğe sahipse; o zaman, bu ayırt edici karakteristikler arasındaki
ilişki gözlemlenmeli ve bunlardan hangisine diğer bütün karakteristiklerin (veya
en fazla sayıda karakteristiğin) bağlı olduğu keşfedilmelidir; başka bir deyişle,
diğer ayırt edici karakteristiklerin hepsini veya çoğunu mümkün kılan temel
karakteristik bulunmalıdır. Bu temel karakteristik, söz konusu mevcut-şeylerin
asli ayırt edici karakteristiği, onları bütünleştiren kavramın tanımlayıcı karakteristiğidir.
Temel bir karakteristik: metafizik açıdan, diğer karakteristiklerden en çoğunun
-realitede- mevcut olmasını mümkün kılan karakteristiktir; epistemolojik açıdan,
diğer karakteristiklerden en çoğunu -zihinde- açıklayan karakteristiktir.
Mesela, gözlemleyebiliriz ki, insan: Türkçe konuşan, kol saati takan, uçakta
uçan, ruj imal eden, geometri çalışan, gazete okuyan, şiir yazan tek hayvandır.
Bunlardan hiçbiri asli bir karakteristik değildir; hiçbiri, bütün insanlara
özgü değildir; hepsini hariç tutun, yani bir insanın bunlardan hiçbirini yapmadığını
varsayın, o yine de bir insandır. Fakat, gözlemleyiniz ki, bütün bu aktiviteler
(ve sayısız başka aktiviteler) realitenin kavramsal olarak anlaşılmasını gerektirir;
bir hayvan, bu aktiviteleri anlayamaz; bu aktiviteler, insanın rasyonel (akli)
yeteneğinin ifadeleri ve sonuçlarıdır; bu yeteneğe sahip olmayan bir organizma,
bir insan olamaz; insanın akli yeteneğinin neden onun asli ayırt edici ve tanımlayıcı
karakteristiği olduğunu böyle öğreniriz.
Tanımlar bağlamsal olduğuna göre, bütün insanlar açısından geçerli objektif
bir tanım nasıl belirlenir? Bu, tanımı yapılacak verili bir kavram altındaki
birimlere ilişkin konularda varolan bilginin en geniş bağlamı tarafından belirlenir.
Objektif geçerlilik, realitenin olgularına referansla belirlenir. Fakat, olguları
teşhis edecek olan insandır; yani, objektiflik, insan tarafından yapılmış keşifler
gerektirir; dolayısiyle, objektiflik, insan bilgisinden önce gelemez; başka
bir deyişle, objektiflik, Alim-i Mutlak olmayı gerektirmez. İnsan, kavramlarının
ve tanımlarının objektif olarak geçerli olmasını istiyorsa: hem, keşfettiklerinden
daha fazlasını bilemeyeceğini bilmeli, hem de olgularla ilgili delillerin gösterdiğinden
sanki daha azını biliyormuş gibi davranmamalıdır.
Bu konuda; cahil bir yetişkin, bir çocukla veya bir gençle aynı durumdadır.
Cahil bir yetişkin, sahip olduğu dar bilginin ve bu bilgiye karşılık düşen ilkel
kavramsal tanımların belirlediği bir kapsamda davranmak zorundadır. Daha geniş
bir düşünce ve eylem alanına girdiğinde, yeni delillerle karşılaştığında; tanımlarının
objektif olması için, onları yeni delillere göre genişletmelidir.
Bütün insanlar açısından geçerli objektif bir tanım, bir kavram altındaki mevcut-şeylerin
cinsini ve asli ayırt edici karakteristiğini,
-insanlığın gelişiminin o aşamasına kadar elde edilmiş olan bütün alakalı bilginin
gösterdiğine uygun olarak- belirten bir tanımdır.
(Bu konudaki anlaşmazlıklarda kim karar verir? Objektiflikle ilgili bütün konularda
olduğu gibi, bu konuda da; iki veçheden oluşan bir tek nihai otorite vardır:
1. realite; 2. delilleri, objektif yargılama yöntemiyle (yani, mantıkla) yargılayarak
sonuca varan her bireyin kendi zihni.)
Fakat, objektif tanımların tabiatının böyle olduğunu belirlemek; ne, her insanın
evrensel bir skolar olmasını gerektirir; ne de, bilimin her keşfinin, kavramların
tanımını etkileyeceği sonucunu doğurur. Bilim, realitenin daha önceden bilinmeyen
bazı veçhelerini keşfettiğinde, onları kimliklemek için yeni kavramlar teşkil
eder ("elektron" gibi); fakat, daha önceden bilinen ve kavramlaştırılmış
mevcut-şeyler üzerinde derinlemesine yapılan araştırmalarla ortaya çıkan keşifler,
kavramsal alt-kategorilerle kimliklendirilir. Mesela, insan biyolojik olarak
"hayvan"ın çeşitli alt-kategorilerinde ("memeliler" gibi)
sınıflandırılır. Fakat, bu sınıflamalar, bir olguyu değiştiremez: rasyonellik,
insanın asli ayırt edici ve tanımlayıcı karakteristiğidir; ve, insan, "hayvan"
geniş cinsine dahildir. (İster bir bilim adamı, isterse cahil bir çocuk "insan"
kavramını kullansın; bu sınıflamalar, işaret edilen varlığın aynı tür bir varlık
olduğu gerçeğini de değiştiremez.)
Eğer "rasyonel hayvan" tanımının yetersiz olduğu doğrultusunda bir
keşif yapılırsa (yani, rasyonellik, insanı diğer mevcut-şeylerden ayırt etmeye
artık yaramaz olursa); ancak o zaman, tanımın geliştirilmesi meselesi ortaya
çıkar. "Geliştirme," eski tanımı inkar etme, fesh etme veya onunla
çelişme demek değildir; "geliştirme," insanın rasyonel ve hayvan oluşundan
daha ayırt edici başka bazı karakteristikler olduğunu isbatlamak demektir; ki,
bu gayrı-muhtemel durumda, rasyonellik ve hayvanlık tanımlayıcı olmayan karakteristikler
olarak görülmeye başlanacak, fakat her iki karakteristik hala doğru kalacaktır.
Kavram-teşkilinin bir bilgilenme yöntemi olduğunu, insana ait bilgilenme yöntemi
olduğunu ve kavramların, gözlemlenmiş mevcut-şeylerin, gözlemlenmiş diğer mevcut-şeylerle
ilişkisine göre yapılmış sınıflamaları temsil ettiğini, hatırlayalım. İnsan
Alim-i Mutlak olmadığından; bir tanım, değişmez bir mutlak değildir; çünkü,
bir tanım, belirli bir gurup mevcut-şeyi, evrendeki başka herşeye, henüz keşfedilmemiş
veya bilinmeyen şeylere ilişkilendiremez. Yine aynı sebepten; bir tanım, bağlamsal
olarak mutlak değilse, yani mevcut-şeyler arasında bilinen ilişkileri (bilinen
asli karakteristikler halinde) belirtmiyorsa, veya bilinenlerle mutabakat halinde
değilse, yani bilinen asli karakteristikleri görmezden geliyor veya onlarla
çelişiyorsa, yanlış ve değersizdir.
Modern felsefe içindeki nominalistlerin, özellikle mantık pozitivistlerinin
ve linguistik analistlerin iddiasına göre: doğru-yanlıs alternatifi, tanımlara
değil, sadece "olgusal" önermelere uygulanabilir. İddialarına göre:
kelimeler, keyfi, insani (sosyal) konvansiyonları temsil ettiğinden; ve, kavramlar,
objektif realitedeki hiçbir şeye işaret etmediğinden; bir tanım, doğru veya
yanlış olamaz. Bu iddia, akla yapılan saldırıların en şiddetli ve sinsi olanıdır.
Önermeler, kelimelerle yapılır; realitenin olgularıyla bağlantısız bir dizi
sesin, nasıl olup da "olgusal" önerme ürettiği veya nasıl olup da
doğruluk veya yanlışlık arasında bir ayrım yapabildiği sorusu tartışmaya dahi
değmez. Zaten, böyle bir soru üzerindeki tartışma; onların anladığı anlamda
kelimelerle de yapılamaz: her konuşanın kaprisine uygun olarak, o anın gerektirdiği
elverişliliğe, ruh haline, yayvanlığa göre anlam değiştiren bütünleşmemiş sesler
vasıtasıyla, insani hiçbir şey yapılamaz. (Fakat, böyle bir nosyonun sonuçları,
"sosyal bilim" öğretilen dershanelerde, "politik" tartışmalarda,
psikiyatrist muayenehanelerinde gözlemlenebilir.)
Hakikat (doğruluk, gerçeklik), realitedeki olguların tanınmasından (kimliklendirilmesinden)
doğan üründür. İnsan, realitenin olgularını, kavramlar yoluyla tanır (kimlikler)
ve bütünleştirir. Kavramları, zihninde tanımlar yoluyla muhafaza eder. Kavramları,
önermeler halinde organize eder; ve, önermelerinin doğruluğu veya yanlışlığı,
sadece bu önermelerinin olgularla ilişkisine bağlı olmayıp, aynı zamanda bu
önermeleri yaparken kullandığı kavramların tanımlarının doğruluğuna veya yanlışlığına
(yani, bu tanımların belirttiği asli karakteristiklerin doğruluğuna veya yanlışlığına)
bağlıdır. Her kavram, bir gurup önerme yerini tutar. Algısal somutlukları kimlikleyen
bir kavram, bazı zımni önermelerin yerini tutar; fakat, soyutlamanın daha üst
düzeylerindeki bir kavram, karmaşık olgusal veriler hakkında zincirler dolusu,
paragraflar dolusu, sayfalar dolusu açık önermelerin yerini tutar. Bir tanım,
muazzam bir gözlemler bütününün yoğunlaştırılmış halidir; ve, bu gözlemlerin
doğruluğuyla ayakta durur veya yanlışlığıyla devrilir. Tekrar edelim: bir tanım,
bir yoğunlaştırmadır. Epistemoloji kanunlarının anayasasında yazılmışcasına;
her tanım, şu zımni önermeyle başlar: "Bu gurup mevcut-şeyle ilgili bilinen
her olguyu tam olarak nazar-ı dikkate aldıktan sonra, isbat edilmiştir ki; aşağıdaki
karakteristik, bu gurup mevcut-şeyin, asli, dolayısiyle tanımlayıcı karakteristiğidir..."
Tanımlar konusundaki bu bilgilerden sonra, insan bilgisiyle ilgili en önemli
kanunlardan birini ifade edebiliriz: İnsanın çıkarsamalarının, akıl yürütmelerinin,
düşüncelerinin ve bilgisinin doğruluk veya yanlışlığı, tanımlarının doğruluk
veya yanlışlığına bağlıdır.
(Yukarıdaki kanun, sadece geçerli-kavramlar için uygulanabilir. Geçersiz-kavramlar:
realitede bir şeye tekabül etmeyen kelimelerdir. Geçersiz-kavramların bazıları
mistisizmden kaynaklanır (mesela, cin, peri, vs.); başka bazıları, -başta demagoji
maksadı olmak üzere- irrasyonel bir amaca hizmet etmek için türetilmiş, spesifik
tanımlara sahip olmayan kelimelerdir (mesela, modern "anti-kavramlar").
Geçersiz-kavramlar, bütün lisanlarda zaman zaman ortaya çıkar; fakat, her zaman
olmasa da genellikle, kısa ömürlüdürler; çünkü, zihni, bilgisel çıkmaz sokaklara
götürmekten başka bir işe yaramazlar. Bir geçersiz-kavramı, bilgisel bir kaynak
olarak kullanan her önerme veya her düşünce süreci, geçersizdir. Geçersiz-kavramların
bir türü olan bir anti-kavram: meşru bir kavramın yerine geçmek veya onu iptal
etmek için ortaya atılmış, yapay, gereksiz ve rasyonel kullanımı olmayan bir
terimdir (mesela, "(politik) kutuplaşma," "vazife," "aşırılık,"
"pasifizm," "oportünizm," "(epistemolojik) indirgemecilik,"
"kültür emperyalizmi," vs.). Anti-kavramların kullanımı, dinleyicide
yaklaşık bir anlam iletiliyor duygusu bırakabilir; fakat, bilgilenme alanında,
yaklaşıklıktan daha kötü bir yöntem yoktur. Bir anti-kavram, bir kavram gibi
görünürse de; hiçbir kavram-teşkili sürecinden geçerek türetilmez; genellikle,
aralarında sadece yüzeysel bağlantılar olan bir gurup ögeye, bir kavramın altındaki
birimlermişcesine, "paket-muamele" yapmakla türetilir.)
Kavramlaştırılmış duyumlar ve metafizik aksiyomlar düzeyi üstündeki her kavram,
sözlü bir tanım gerektirir. Oldukça paradoksal olarak; insanların tanımlamakta
en güçlük çektikleri kavramlar, en basit kavramlardır: "masa," "ev,"
"insan," "yürümek," "uzun," "sayı" gibi
günlük olarak kullanılan ve algısal somutlukları temsil eden kavramlar. Fakat,
bu olgunun geçerli bir sebebi vardır: bu kavramlar, kronolojik olarak insanların
teşkil ettikleri veya anladıkları ilk kavramlardır ve bunların sözlü tanımları,
ancak daha sonra öğrenilen kavramlar vasıtasıyla yapılabilir; mesela, "masa"
kavramı, "düz," "ufki," "yüzey" gibi kavramları
öğrenmeden çok daha önce kavranabilir. Bu yüzden; birçok insan, formel tanımları
gereksiz bulur; basit kavramlara, sanki onlar pür duyum verileriymiş gibi muamele
ederek, ostensif tanımlar yoluyla, onları kimliklendirir: "İşte bunu kastediyorum!"
Bu davranışta, bir miktar psikolojik haklılık vardır. İnsanın ayırt edici haberdarlığı,
algılarla başlar; günlük olarak gözlemlenen nesnelere dair olan algıların kavramsal
kimliklendirilmesi, insanların zihninde öylesine tam bir şekilde otomatikleşmiştir
ki; bunlar, hiçbir tanıma ihtiyaç duymaz görünür; ve, bunların realitedeki karşılıklarının
ostensif olarak teşhis edilmesinde hiçbir güçlük yoktur.
Gerçekten de; basit kavramların temsil ettiği algısal şeyler, tam bir katiyetle
teşhis edilebildiği süre; bu kavramların sözlü tanımlarının formüle edilmesine
veya ezberlenmesine gerek yoktur. Gerekli olan şey, tanımların formüle edilebilmesinin
kuralları hakkındaki bilgidir; acilen gerekli olan şey ise, ostensif tanımların
artık yeterli olmadığı sınır çizgisinin sarahatle anlaşılmasıdır. (Bu sınır;
bir insanın, "Ne demek istediğimi biliyor gibiyim galiba" duygusuyla
kelime sarfetmeğe başladığı yerdir.) Bir çok insan, bu sınırın nerede olduğunu
hiç bilmez veya onu bilmenin gerekliliğini hiç farketmez; bu cehaletin, felç
edici, aptallaştırıcı sonuçları, insanlığın entellektüel sefaletinin en büyük
sebebidir.
Bir kavramın tam anlamını bilmek, onun doğru tanımını bilmek ve bu kavramın
teşkil edildiği sürecin (kronolojik değil, mantıki) aşamalarını geriye doğru
takip edebilmek, yani bu kavramın algısal realitedeki temellerine olan bağlantıyı
gösterebilmek demektir.
Bir kavramın anlamı veya tanımı üzerinde şüpheye düşüldüğünde, en iyi feraha
çıkma yöntemi, bu kavramın temsil ettiği şeyleri aramaktır; kendi kendine şu
soruları sormaktır: Realitedeki hangi olgu veya olgular, bu kavramı doğurmuştur?
Bu kavramı, diğer bütün kavramlardan ayırt eden nedir? Mesela, soru: realitenin
hangi olgusu "adalet" kavramını doğurmuştur? Cevap: her insanın, etraftaki
şeyler hakkında, insanlar hakkında ve olaylar hakkında sonuçlara varmak zorunda
olması (yani, onları yargılamak ve değerlendirmek zorunda olması) olgusu. Yargısı
otomatik olarak doğru mudur? Hayır. Yargısının yanlış olmasına, ne sebep olur?
Delillerin yetersiz olması veya kendisinin delilleri görmezden gelmesi veya
meseledeki olgular dışındaki mülahazaları yargısına dahil etmesi. O halde, doğru
yargıya nasıl varacaktır? Yargısını, sadece olgusal deliller üzerine bina ederek
ve elde mevcut ilgili her delili nazar-ı dikkate alarak. Fakat, bu "objektifliğin"
bir tanımı değil midir? Evet, "objektif yargılama," "adalet"
kavramının dahil olduğu daha geniş kategorilerden biridir. "Adalet"i
diğer objektif yargılama hallerinden ayırt eden nedir? Cansız nesnelerin veya
insan-dışı canlıların tabiat ve eylemleri incelenirken; yargılama kriteri, onların
incelenmesindeki özel maksat tarafından belirlenir. Fakat, insanların karakter
ve eylemlerini, onların irade denen yeteneğe sahip olduğu olgusunu göz önünde
tutarak değerlendirecek bir kriter nasıl belirlenir? İradeyle ilgili meselelerde,
bir objektif değerlendirme kriterini hangi bilim sağlayabilir? Ahlak. Şimdi;
bir insanın karakter ve/veya eylemlerini, sadece elde mevcut olgusal delillerin
tamamını temel alarak yargılama ve objektif bir ahlak kriterine göre değerlendirme
işini belirtecek bir kavrama ihtiyacım var mıdır? Evet. Bu kavram, "adalet"tir.
Bir tek kavramda, ne kadar uzun bir mülahazalar ve gözlemler zincirinin yoğunlaşmış
olduğu görülüyor. Ve, zincir, buradaki kısaltılmış halinden çok daha uzundur;
çünkü, örnekteki her kavram, benzer zincirlerin yerini tutmuştur.
Bu örneği, kavramların bilgilenmedeki rolü bahsinde daha da irdeleyeceğiz.
Bu noktada, Aristo'nun kavramlarla ilgili görüşü ile bu kitapta savunulan Objektivist
görüş arasında varolan, özellikle asli karakteristik konusundaki radikal farka
işaret edin.
Doğru tanımın prensiplerini ilk formüle eden Aristo'dur. Sadece somutlukların
mevcut olduğunu teşhis eden Aristo'dur. Fakat, Aristo; tanımların, somutluklar
içinde özel bir öge olarak veya formatif (biçimleyici) bir güç olarak mevcut
olan metafizik özlere (öz = asıl, esas) işaret ettiğini; buna uygun olarak,
kavram-teşkili işleminin, insan zihninin bu özleri ve formları (biçimleri) kavramasını
sağlayan bir tür doğrudan sezgiye dayandığını ileri sürdü.
Yani; Aristo, "özleri" metafizik olarak sunar; gerçekte, "özler"
epistemolojiktir.
Özlerin, yani asli karakteristiklerin epistemolojik oluşunun anlamını özetlersek:
Bir kavramın aslı (özü), bu kavram altındaki birimlerin hepsinin sahip olduğu
karakteristiklerden öyle bir (veya birden fazla) karakteristiktir ki, bu asıl
karakteristik(ler), hem en fazla sayıda diğer karakteristiklerin varoluş sebebini
açıklar, hem de bu birimleri, insan bilgisinin o anki alanı dahilindeki diğer
bütün mevcut-şeylerden ayırt eder. Görülüyor ki, kavramın aslı (özü), bağlamsal
olarak belirlenir; dolayısiyle, insan bilgisinin genişlemesiyle birlikte değişebilir.
İnsanların kullandığı herhangi bir kavramın metafizik karşılığı (realite tekabül
ettiği şey), özel, ayrı metafizik özler olmayıp, insanların o ana kadar gözlemledikleri
realite olgularının bütünüdür; işte bu bütün, verili bir gurup mevcut-şeyin
hangi karakteristik(ler)inin, asli olarak belirtileceğini tayin eder. Asli bir
karakteristik olgusaldır; şu anlamda: asli karakteristik, mevcuttur; diğer karakteristikleri
belirler; bir gurup mevcut-şeyi diğer bütün mevcut-şeylerden ayırt eder. Asli
bir karakteristik epistemolojiktir; şu anlamda: "asli karakteristik"
bazında sınıflama işi, insana özgü bilgilenme yöntemi içinde bir alettir; sürekli
büyüyen bir bilgi yığınını, sınıflama, yoğunlaştırma ve bütünleştirme aracıdır.
Kavramlar konusunda, bu bölümün girişinde listelediğim dört irrasyonel düşünce
ekollerine tekrar dönelim...
Hem aşırı realist ekol (Plato'nun izindekiler), hem de ılımlı realist ekol (Aristo'nun
izindekiler), kavramların realitedeki karşılıklarının bizatihi şeyler olduğunu
kabul ederler; yani, bu ekollere göre, kavramların karşılıkları, insan bilinciyle
ilişkisiz olarak, şeyler içinde bir tür özel varlıklar olarak bizzat varolan
"evrenseller"dir. Plato'ya göre arktipler olarak, Aristo'ya göre metafizik
özler halinde bulunan bu evrenseller; insan tarafından herhangi bir somutluk
gibi doğrudan algılanacaktır; fakat, bu algılama, duyumsal olmayan veya ekstra-duyumsal
bir araçla -normal duyum kanalları dışındaki (?) bazı duyum kanallarıyla- yapılacaktır.
Hem nominalist ekol, hem de kavramsalcı ekol, kavramların sübjektif olduğunu
kabul eder; yani, bu ekollere göre, kavramlar; insan bilincinin, realitenin
olgularıyla ilişkisiz ürünleridir; başka bir deyişle, kavramlar; müphem, izahı
gayri-mümkün benzerlikler yoluyla keyfi olarak birarada düşünülmüş somutluk
guruplarına, keyfi olarak verilmiş "isimler" veya nosyonlardan başka
birşey değildir.
"Bizatihi"-"sübjektif" zıtlığı; bilincin, mevcudiyetle ilişkisi
etrafındaki her konuyu olduğu gibi, kavramlar konusunu da anlaşılmaz hale sokmuştur.
Gerçekte, aşırı realist ekolün yaptığı teşebbüs: mevcudiyetin (realitenin) önceliğini
kabul ederken, bilinçten sarf-ı nazar etmektir; yani, kavramları, somut mevcut-şeyler
halinde düşünerek, bilincin bütün fonksiyonunu bir tür algısal düzeyden ibaret
saymaktır; üstelik, algıların otomatikman kavranmasını ifade eden bu düzeyin,
-kavramlara doğrudan karşılık düşen hiçbir somut nesne olmadığından (mesela,
hiçbir "insanlık" maddesi mevcut olmadığından), gerçek anlamında bir
algı da mevcut olamayacağından- tabiat-üstü bazı araçlar kullandığı zannedilir.
Aşırı nominalist (çağdaş) ekolün yaptığı teşebbüs: mevcudiyetten (realiteden)
sarf-ı nazar ederek, bilincin önceliğini tesis etmeğe çalışmaktır; yani, somut
şeylere bile mevcut-şey statüsü vermeyi reddetmek ve kavramları, realitedeki
hiçbir şeye karşılık düşmeyen kelimelerinin veya ses dizilerinin oluşturduğu
küçük fantezi enkazları üzerine bina edilmiş fantezi yığınları halinde görmektir.
Platonist ekol, bilincin önceliği nosyonunu kabul ederek işe başlar; bilincin
mevcudiyetle olan ilşkisini ters çevirir: realitenin, bilincin içeriğine uymak
zorunda olduğunu varsayar; çünkü, Platonistlerin öncülü şudur: herhangi bir
nosyonun insan zihninde bulunması, realitede buna tekabül eden bir şeyin mevcudiyetini
isbat eder. Fakat yine de, Platonist ekol, realiteye duyulan -Plato'dan sonra
gittikçe azalmış- bir tür saygıyla işe başlamıştır denebilir: Platonistler'in,
realiteyi, mistik bir yapı halinde tahrif etmelerindeki amaç; sübjektivizmlerini
geçerli kılmak için, realitenin zoraki de olsa tasdikine ihtiyaç duyduklarını
hissetmeleridir. Nominalist ekol ise; bilincin, mevcudiyet hakkında geçerli
genellemeler yapma gücünü inkar biçiminde ortaya çıkan ampiristik aşağılık duygusuyla
işe başlar; yani, realitenin her şey, bilincin hiçbir şey olduğu nosyonuyla
işe başlar; ama, realitenin (mevcudiyetin) hiçbir tasdikine ihtiyaç duymayan
bir sübjektivizme, realitenin "tiranlığından" özgürleşmiş bir bilince
varır.
Bu irrasyonel ekollerden hiçbirinin anlayamadığı husus şudur: kavramlar, objektiftir:
kavramlar, ne vahyedilmiş, ne de icat edilmiştir; kavramlar, realitedeki olgulara
uygun olarak, insan bilinci tarafından üretilmiştir.
4.1.7 Aksiyomatik Kavramlar
Aksiyomlar: temel, aşikar bir gerçeği kimliklendiren önermelerdir. Fakat; önermeler,
birincil değildir; yani, önermeler, kavramlar kullanarak yapılır. İnsan bilgisinin
-her kavramın, her aksiyomun, her önermenin, her düşüncenin- temeli, aksiyomatik
kavramlardan oluşur.
Bir aksiyomatik kavram:
a) Tahlil edilmesi mümkün olmayan -başka olgulara indirgenmesi veya bileşen
parçalar halinde bölünmesi mümkün olmayan- birincil bir realite olgusunun kimliklendirilmesidir.
b) Bütün olgularda ve bütün bilgilerde, zımnen mevcuttur.
c) Bilgimizdeki temel veridir: doğrudan doğruya algılanır veya yaşanır; hiçbir
isbat veya izah gerektirmez; ama, bütün isbat ve izahlar onun üzerine bina olur.
İlk ve birincil aksiyomatik kavramlar: "mevcudiyet," "kimlik"
("kimlik," "mevcudiyet"in sonucu ve parelelidir) ve "bilinç"tir.
İnsan, neyin mevcut olduğunu ve bilincin nasıl işlediğini inceleyebilir; fakat,
mevcudiyeti -mevcudiyet olarak- veya bilinci -bilinç olarak- tahlil edemez (veya
"ispatlayamaz"). Bunlar, indirgenmez birincillerdir. (Bunları "isbatlamak"
çabası, kendisiyle çelişkilidir: bu çaba, mevcudiyeti, mevcut olmayan vasıtasıyla;
bilinci, bilinçsizlik vasıtasıyla "isbatlamak" yoluna gitmektir.)
Mevcudiyet, kimlik ve bilinç, birer kavramdır; şu anlamda ki: kavramsal bir
biçimde kimliklendirilmeleri gerekir. Ancak, özellikleri şu olgudan doğar: aksiyomatik
kavramlar, doğrudan doğruya algılanır veya yaşanırlar, ama kavramsal olarak
anlaşılırlar. Aksiyomatik kavramlar, ilk duyumda, ilk algıda, ilk kavramda,
her kavramda, yani her haberdarlık durumunda zımnen mevcuttur. İlk ayırt edilmiş
duyumdan (veya algıdan) sonra, insanın elde edeceği bilgi; "mevcudiyet,"
"kimlik," "bilinç" terimleriyle adlandırılan temel olgulara
hiçbir şey ilave etmez; yani, bu olgular, ilki de dahil herhangi bir haberdarlık
durumunun hep içindedirler; daha sonraki bilginin ilave ettiği şey, bu olguların
bilinçli olarak kimliklendirilmesi için duyulan epistemolojik ihtiyaçtır. Bu
ihtiyaçtan haberdar olmak, ancak kavramsal gelişmenin ileri bir aşamasında,
yeterli miktar bilgi elde edildikten sonra mümkündür; kimliklendirme, yani tam
bilinçli kavrayış ise, ancak bir soyutlama işlemiyle mümkündür.
Bu konudaki soyutlama; bir hususiyeti, bir gurup mevcut-şeyden soyutlamak anlamında
olmayıp; temel bir olguyu, diğer bütün olgulardan soyutlamak anlamındadır. Mevcudiyet
ve kimlik, mevcut-şeylerin hususiyetleri değildir; bunlar, mevcut-şeylerin ta
kendisidir. Bilinç yeteneği, belirli canlıların bir hususiyetidir; ama, bilinç,
verili bir haberdarlık durumunun bir hususiyeti değildir; bilinç, o haberdarlık
durumunun ta kendisidir. Epistemolojik olarak, aksiyomatik kavramların teşkili,
bir soyutlama eylemidir: metafizik temeller üzerinde seçici olarak odaklanmak
ve onları zihnen tecrit etmektir. Fakat, metafizik olarak (realitede), aksiyomatik
kavramların teşkili, bir bütünleştirme eylemidir; insanın yapabileceği en geniş
bütünleştirmedir: aksiyomatik kavramlar, insanın yaşadıklarının tümünü kapsar
ve birleştirir.
"Mevcudiyet" ve "kimlik" kavramlarının birimleri: mevcut
olan, mevcut olmuş, mevcut olacak her varlık, her hususiyet, her eylem, her
olay veya (bilinç de dahil) her fenomendir. "Bilinç" kavramının birimleri:
yaşanan, yaşanmış olan, yaşanacak olan her haberdarlık durumu veya sürecidir.
Aksiyomatik kavramların teşkilinde dışarıda bırakılan ölçümler, bu kavramlar
altındaki bütün birimlere ait bütün ölçümlerdir; muhafaza edilen şey: metafizik
olarak, sadece temel bir olgudur; epistemolojik olarak, özel halleri dışarıda
bırakılan bir ölçüm kategorisidir: zaman. Yani, aksiyomatik kavramların teşkilinde,
herhangi bir haberdarlık anından bağımsız olarak ele alınan temel bir olgu söz
konusudur.
Aksiyomatik kavramlar, insan bilincinin sabiteleridir; insan bilincinin sürekliliğini
kimliklendiren ve böylece bu sürekliliği koruyan bilgisel bütünleştiricilerdir.
Aksiyomatik kavramlar, diğer bütün kavramlarda zımnen varolan psikolojik zaman
ölçümlerinin dışarıda bırakılmış olduğunu, açık olarak ifade ederler.
Hatırlanmalıdır ki; kavramsal haberdarlık, geçmişi, şimdiyi ve geleceği bütünleştirmeğe
muktedir tek haberdarlık tipidir. Duyumlar, sadece şimdiki zamandan haber verir
ve yaşanan anın ötesinde muhafaza edilemez; algılar, muhafaza edilir ve otomatik
hafıza vasıtasıyla geçmişle gevşek bir bağlantı sağlayabilir, ama geleceği öngöremez.
Sadece kavramsal haberdarlık, geçmiş, şimdiki ve gelecek bütün yaşantıyı (dışabakışsal
olarak, mevcudiyetin sürekliliğini; içebakışsal olarak, bilincin sürekliliğini)
kavramaya ve göz önünde tutmaya, böylece sahibine geleceği uzun-vadeli olarak
öngörme yeteneği vermeye muktedirdir. Bu sürekliliğin kavranması ve göz önüne
getirilmesi, aksiyomatik kavramlar vasıtasıyla olur; böylece, mevcudiyet ve
bilinç olgularının tamamı, bilinçli haberdarlık alanına sokulur ve bilgi haline
getirilir. Aksiyomatik kavramlar, bilginin ön-şartını belirler; bilginin ön-şartı:
mevcudiyet ile bilinç arasındaki ayrımın farkında olmaktır; realite ile realiteden
haberdarlık arasındaki ayrımın, bilgilenmenin nesnesi ile öznesi arasındaki
ayrımın farkında olmaktır. Aksiyomatik kavramlar, objektifliğin temelidir.
Aksiyomatik kavramlar, bir çocuğun veya bir hayvanın bilincinde sadece zımnen
bulunan bir şeyi açık olarak kimliklendirir. (Zımni bilgi, pasif olarak zihinde
tutulan ve kavranması için bilincin özel bir odaklanmışlığını ve işlem yapmasını
gerektiren, malzemedir. Zımni bilgiyi açık bilgi haline getiren bilinç işlemini,
bir çocuk ergeç öğrenir; ama, bir hayvan hiç öğrenemez.)
Bir hayvanın algısal haberdarlık durumu, kelimelerle anlatılabilseydi; bu durum,
rasgele anların, bağlantısı olmayan bir dizisinden ibaret olurdu: Mesela, "İşte
şimdi masa; işte şimdi ağaç; işte şimdi adam; işte şimdi görüyorum; işte şimdi
duyuyorum; vs." Ertesi gün veya saat, bu dizi, sil baştan tekrar başlar
ve sadece basit bazı hafıza bağları eklenebilir: Mesela, "bu şimdi yem;
bu şimdi sahip; vs." Aynı malzeme üzerinde, bir insan bilincinin aksiyomatik
kavramlar vasıtasıyla yaptığını kelimelerle ifade edersek: "Masa mevcuttur;
ağaç mevcuttur; insan mevcuttur; ben bilinçliyim."
Aksiyomatik kavramlar, bir gurup mevcut-şeyin diğerlerinden ayırt edilmesiyle
teşkil edilmeyip, bütün mevcut-şeylerin bütünleştirilmesini temsil ettiklerinden;
başka hiçbir şey ile Kavramsal Asgari Müştereğe sahip değildirler. Aksiyomatik
kavramların hiçbir zıddı ve hiçbir alternatifi yoktur. "Masa" kavramının
zıddı vardır: "gayrı-masa"; bir gayri-masa, masa dışındaki her cins
mevcut-şeydir. "İnsan" kavramının zıddı vardır: "gayrı-insan";
bir gayrı-insan, insan dışındaki her cins mevcut-şeydir. Ama, "mevcudiyet,"
"kimlik" ve "bilinç"in hiçbir zıddı yoktur. Bunların zıddı,
hükümsüzdür, geçersizdir, anlamsızdır.
Denebilir ki: "Mevcudiyet de, gayrı-mevcudiyetten ayırt edilebilir; mevcudiyetin
zıddı, gayrı-mevcudiyettir"; fakat, gayrı-mevcudiyet, bir olgu değildir,
bir olgunun yokluğudur. Gayrı-mevcudiyet, bir ilişkiye işaret eden türev bir
kavramdır; yani, gayrı-mevcudiyet, mevcut iken artık gayrı-mevcut hale gelmiş
bir mevcut-şeye ilişkin olarak bahsedilebilir. (Belirli bir mevcut-şeye ilişkin
olarak, "varlık" kavramından yola çıkarak, "yokluk" kavramına
erişilebilir; ama, her şeyi içeren bir "yokluk" kavramından yola çıkarak,
"varlık" kavramına erişilemez.) Gayrı-mevcudiyet olarak gayrı-mevcudiyet;
önünden veya ardından gelen hiçbir sayı dizisi olmayan bir sıfırdır, bir hiçtir,
bir boşluktur.
Bu nokta, bizi aksiyomatik kavramların bir başka özel veçhesine getirir: aksiyomatik
kavramlar, temel bir metafizik olguya işaret etmekle birlikte, epistemolojik
bir ihtiyacın ürünüdürler: aksiyomatik kavramlar, hata yapmaya ve şüphe duymaya
muktedir olan, iradi, kavramsal bir bilincin duyduğu ihtiyacın ürünüdürler.
Bir hayvanın algısal haberdarlığı; "mevcudiyet," "kimlik"
ve "bilinç" kavramlarının eşdeğerlerine, ne ihtiyaç duyar, ne de onları
kavrayabilir: hayvan, sürekli olarak bunlarla alışveriş halindedir; yani, mevcut-şeylerden
(mevcudiyetten) haberdardır, değişik kimlikler tanır; ama, onları (kendisi de
dahil) verili olarak kabul eder ve onlara karşı hiçbir alternatif düşünemez.
Sadece insan bilinci, yani kavramsal hatalar yapmaya muktedir bir bilinç, bir
yandan haberdarlık alanının tamamını kapsamak, öte yandan kavramsal hataların
götürebileceği realite-dışı bir boşluğa karşı sınırlar koymak üzere; doğrudan
verili olan malzemeyi, özel olarak kimliklendirme ihtiyacını duyar. Aksiyomatik
kavramlar, epistemoloji anayasasının temel maddeleridir. Aksiyomatik kavramlar,
bütün insan bilgisinin aslını (esasını) ifade ederler: bir şey mevcuttur; ben,
onun mevcut olduğunun bilincindeyim; bu şeyin kimliğini keşfetmeliyim.
"Mevcudiyet" kavramı; altındaki mevcut-şeylerin, nelerden ibaret olduğuna
işaret etmez: sadece, onların mevcut olduğu birincil olgusunun altını çizer.
"Kimlik" kavramı; altındaki mevcut-şeylerin özel tabiatlarına işaret
etmez: sadece, onların ne ise o oldukları birincil olgusunun altını çizer. "Bilinç"
kavramı; birisinin, hangi mevcut-şeylerin bilincinde olduğuna işaret etmez:
sadece, birisinin, bilinçli olduğu birincil olgusunun altını çizer.
Birincil olguların altlarının çizilmesi, aksiyomatik kavramların hayati epistemolojik
fonksiyonlarından biridir. Aksiyomatik kavramların birincil olgulara işaret
ediyor olması, onların ancak tekrarlamalar halinde cümle içinde kullanılabilmesinin
sebebidir: Mevcudiyet mevcuttur; Bilinç bilinçlidir; A, A'dır. (Bu temel ve
hatırlatıcı cümleler, aksiyomatik kavramları, formel aksiyomlara dönüştürür.)
Hayvanlar için hiç önemli olmayan bu özel altını-çizme işlemi, insan için bir
ölüm-kalım meselesidir. Modern felsefenin sefaleti, böyle hatırlatıcılardan
sarfı nazar etme teşebbüsünün sonuçlarından kaynaklanır.
Aksiyomatik kavramlar, realitenin olgularına işaret ettiğinden; yani, bir "inanç"
veya keyfi seçim meselesi olmadığından; verili bir kavramın aksiyomatik olup
olmadığını belirlemenin yolu, şu olguyu gözlemlemektir: aksiyomatik bir kavramdan
kaçılamaz; aksiyomatik bir kavram, bütün bilgide zımnen mevcuttur; aksiyomatik
bir kavramı reddetme teşebbüsünde dahi, o aksiyomatik kavramın kabul edilip
kullanılması zorunlu olur.
Mesela; bazı modern filozoflar, aksiyomların keyfi bir seçim meselesi olduğunu
ilan etmişler ve temel olmayan -kompleks, türev- bazı kavramların, kendi sözde
akıl yürütmeleri içindeki, sözde aksiyomlar olarak seçmişlerdir; ama, bütün
argümanlarında, şu olgu gözlemlenebilir: cümleleri, inkar ettiklerini söyledikleri
"mevcudiyet," "kimlik" ve "bilinç" aksiyomatik
kavramlarını zımnen bulundurur ve onlar üzerine bina olur; bu aksiyomatik kavramlar,
değeri teslim edilmemiş "çalıntı kavramlar" olarak argümanlarına kaçaklar
halinde sokulmuştur. ("Çalıntı kavram" yanılgısı: bir yandan, bir
kavramın genetik köklerinin (yani, o kavramın mantıken bağlı olduğu daha önceki
kavramların) geçerliğini inkar ederken, öte yandan o kavramı kullanmaktır.)
Bu noktada bir hususa dikkat çekmek yararlı olacak: aklın düşmanlarının galiba
bildiği, fakat aklın sözde savunucularının keşfetmediği olgu şudur: aksiyomatik
kavramlar, insan zihninin muhafızları ve aklın temelidir; aksiyomatik kavramlar,
aklın temel taşı, mihenk taşı ve alamet-i farikasıdır; akıl tahrip edilmek isteniyorsa,
aksiyomatik kavramlar tahrip edilir.
Şu olguyu gözlemleyin: mistisizmin ve irrasyonelizmin her ekolünde yazılmış
yazıların hepsinde, şaşırtmacalar, rasyonelizasyonlar ve iki-anlama-çekilebilecek
ifadelerle (bir yandan, akla sadakat nutukları çeken; öte yandan, "daha
yüksek" bir tür rasyonellikten bahseden ifadelerle) dolu anlaşılmaz ve
sıkıcı laf kalabalığının arasında er veya geç ortaya çıkar ki: en sık raslananı
"kimlik" olmak üzere, aksiyomatik kavramların (metafizik veya genetik
statüsünün) geçerliği açıkça inkar edilmektedir. (Mesela; Kant ve Hegel, "kimlik"
aksiyomatik kavramının inkarında; Sartre ve Heidegger, "mevcudiyet"
ve "bilinç" aksiyomatik kavramlarının inkarında uzmanlaşmıştır.)
Bir insanın akla sadakat çığlıkları, tek başına anlamsızdır: "akıl"
aksiyomatik değil, karmaşık ve türev bir kavramdır. Ve, özellikle Kant'ın usta
olduğu kavram-çalma felsefi tekniği, akıl yoluyla aklı inkar etme çabası, bayat
bir hile haline gelmiştir. Bir insanın, bir teorinin veya bir felsefi sistemin
rasyonel olup olmadığı anlaşılmak isteniyorsa, aklın geçerliğini kabul edip
etmediğini sormak yararsızdır; aksiyomatik kavramlar konusundaki tutumu, bütün
gerçeği ifade edecektir.
4.1.8 Kavramların Bilgilenmedeki Rolü
Bir kavram, somutluklardan oluşan muazzam bir algısal topluluğa işaret eder;
ve, kavram, bir sembolle (bir kelime ile) temsil edilir. Büyük bir miktar bilgiyi,
minimum sayıda birimle temsil edebilmek (birim-ekonomisi prensibi), insanın
o müthiş bilgilenme gücünün esasını teşkil eder. Birim-ekonomisi fonksiyonunu
yerine getirebilmek için; bir kavramı temsil eden sembol (kelime), insan bilincinde
otomatik hale getirilmiş olmalıdır; bir kavramın her kullanılışında, o kavramın
realitedeki karşılıklarından oluşan muazzam topluluk, algısal bir görmeye gerek
olmaksızın veya zihinde tekrar bütünleştirmeye girişmeksizin, derhal insanın
bilinçli zihnine gelebilmelidir.
Mesela; bir insan, "adalet" kavramını tam olarak anlamışsa; bir mahkemedeki
delilleri dinlerken, adaletin anlamı üzerinde uzun bir bilimsel tezi içinden
geçirmez. Bir tek "Adil olmalıyım" cümlesini sarf ettiğinde, adaletin
anlamı zihninde otomatik olarak belirir; ve, bilinçli dikkati, delilleri kavramak
ve onları karmaşık bir prensipler setine göre değerlendirmek üzere serbest kalır.
(Şüpheye düşmesi halinde; "adalet" kavramının kesin anlamını bilinçli
olarak kendine hatırlatması, o şüpheyi ortadan kaldıracak bilgiyi ona sağlar.)
Birim-ekonomisi prensibi; kavramların tanımının, asli karakteristikler yoluyla
yapılmasını gerekli kılar. Bir kavramın ne olduğu konusunda şüpheye düşen bir
insan, o kavramın tanımını hatırladığında; tanımda belirtilen asli karakteristik(ler),
ona kavramın anlamını (kavramın altındaki birimlerin tabiatını) hemen hatırlatır.
Mesela; bir sosyal teoriyi değerlendirmeğe giriştiğinde; insanın, "rasyonel
bir hayvan" olduğunu hatırlarsa, o teoriyi bu tanıma uygun olarak değerlendirir;
ama, insanı, bazı antropologlar gibi "başparmağa sahip bir hayvan"
olarak tanımlarsa, o teoriyi değerlendirmesi ve varacağı sonuçlar farklı olacaktır.
Konuşmayı öğrenme, kavramların kullanımını -kavramların anlamını ve tatbik edilme
şartlarını- otomatikleştirme sürecidir. Otomatikleştirilmiş bilgi, kavramsal
bilgiye, algısal bilgide varolan bazı nitelikleri verir: insana, algısal bir
haberdarlıkta varolan doğrudanlığı, kolaylığı ve aşikarlıktan doğan kesinliği
sağlar. Fakat, unutulmamalıdır ki; otomatikleştirilmiş bilgi, kavramsal bilgidir;
ve, kavramsal bilginin geçerliği, bu bilgideki kavramların dakikliğine -bu kavramların
anlamı konusunda edinilmiş dakikliğe, bu kavramlar altındaki spesifik birimlerin
ne olduğu hakkındaki kesin bilgiye- bağlıdır. (Bir insanın yanlışları, çelişkileri
ve tanımsız yaklaşıklıkları otomatikleştirmesi halinde, nasıl bir felaket doğacağı
kolayca görülebilir.)
Kavramların bilgilenmedeki rolünün hayati bir yönüne, burada işaret etmek gerekir:
kavramlar, yoğunlaştırılmış bilgiyi temsil eder; böylece, daha ileri bilgisel
çalışmaları ve bilgisel işbölümünü mümkün kılar.
Hatırlayacak olursak: haberdarlığın algısal düzeyi, insanın kavramsal gelişmesinin
temelidir. Algısal malumatın kapsamı, zihnin baş edemeyeceği ölçüde büyüdüğünde,
bir sınıflama sistemi olarak kavramlar teşkil edilir. Kavramlar, spesifik tür
mevcut-şeyler yerini tutar ve bu mevcut-şeylerin gözlemlenmiş ve henüz-gözlenmemiş,
bilinen ve henüz-bilinmeyen bütün karakteristiklerini içerir.
Kavramların "açık-uçlu" bir sınıflama olduğu (verili bir gurup mevcut-şeyin
daha-keşfedilecek karakteristiklerini de içerdiği) gerçeğini kavramak, hayati
önemi haizdir; bütün insan bilgisi, bu gerçek üzerine bina olur.
Küçük bir çocuğun dilinden, bir sosyal bilimin terminolojisine kadar her düzeyde
"insan" kavramı, realitedeki aynı spesifik varlığa işaret eder; her
düzeyde yapılmış olan tanım, o düzeyde mevcut bilgisel bağlam dahilinde doğrudur.
İnsan kavramını ilk defa kullanan bir çocuğun zihninde, "insan" için
adeta bir dosya açılır; ve, hayatı boyunca bu konuda öğrendiği her şey, zihni
bir gayretle bütünleştirilerek, bu dosya güncelleştirilir.
"Mantık Pozitivistleri" diye adlandırılan modern felsefe ekolü, kavramların
işte bu tabiatına itiraz eder. Bu sözde-filozofların kelime kalabalıklarının
gerisinde; ders çalışmak yerine, otomatik bilgi hapları yutarak öğrenmeyi hayal
eden ve bu mümkün olmadığı için canı sıkılan şımarık bir çocuğun, realiteye
tekme atarak şöyle sızlandığını duymak mümkündür: "Bağlam, bütünleştirme,
zihni gayret ve birinci-elden araştırma, benden çok şey istemek olur. Böylesine
talepkar bir bilgilenme metodunu reddediyorum! Şu andan itibaren, kendi "yapılar"ımı
imal edeceğim!" (Bu sızlanmayla şunu söylemek isterler: "Kavramların
kökenini bizatihi şeylerde aramak bizi başarısızlığa götürdü; tek alternatifimiz
sübjektivizmdir.")
Gerçek şudur ki: bazı modern insanlarca, akışkan, dinamik, ilerici bir bilimin
avukatları zannedilen bu sözde-filozoflar; gerçekte, hiç gayretsiz elde edilen,
içeriği değişmeyen, otomatik bir bilgi arayan (Alim-i Mutlak olmak isteyen)
antika mistiklerin günümüzdeki temsilcilerinden başka birileri değildirler.
İnsanlar arasında bilgisel işbölümünü mümkün kılan şey, kavramların "açık-uçlu"
karakteridir. Bir bilim adamının özel bir inceleme alanında uzmanlaşabilmesi,
ancak daha geniş bir bağlamın varlığıyla, yani aynı konunun başka yönlerinde
varolan çalışmalara kendi çalışmasını bütünleştirip parelellikler kurabilmesiyle
mümkündür. Mesela, tıp bilimini ele alalım. Eğer, "insan" kavramı
bu bilimin birleştirici kavramı olarak ortada bulunmasaydı (eğer; bazı bilim
adamları, sadece insan ciğerlerini; bazıları, sadece mideyi; bazıları, sadece
kan dolaşımını; vs. inceleselerdi); eğer, bu konudaki her yeni keşif, aynı varlığa
atfedilmeseydi, yani Kimlik Kanunu'na tam bir itaat halinde "insan"
kavramı içinde bütünleştirilmeseydi; tıp bilimi diye bir bilim olmazdı.
Tek başına hiçbir zihin, bugün mevcut insan bilgisinin tamamını taşıyacak güçte
değildir -hele, insan bilgisinin bütün teferruatının ne ölçüde geniş olduğu
düşünülürse. Ancak; eğer, bilimin; bağlantısız, isbatsız, çelişkili detayların
ağırlığı altında yıkılması istenmiyorsa; insan bilgisi, bütünleştirilmelidir;
bu bilgi, bireyin anlayabilmesine ve doğruluğunu tahkik edebilmesine müsait
bir biçimde olmalıdır. Sadece kuvvetli bir epistemolojik kesinlik, bilimin ilerlemesini
sağlar ve ilerlemenin sürmesini garantiler. Sadece en kesin bir şekilde belirlenmiş
-bağlamsal olarak mutlak addedilen- kavram tanımları, insan bilgisini bütünleştirebilir;
sadece böyle tanımlar, kavramsal yapının, katı bir hiyerarşik düzen içinde,
gerektiğinde yeni kavramlar teşkil edilerek geliştirilmesini; böylece, bilginin
yoğunlaştırılmasını ve kullanılacak zihni birimlerin sayısının azaltılmasını
mümkün kılar.
Oysa, bilimsel epistemolojinin muhafızları olması gereken filozoflardan bazıları,
bunun tersini söylemektedir. Onlara göre: kavramsal kesinlik imkansızdır; bütünleştirme
arzu edilir birşey değildir; kavramların, olgusal karşılıkları yoktur; kavram,
tanımlayıcı karakteristiğinden başka birşey değildir; kavram, hiçbir şeyi değil,
sosyal bir konvansiyonu temsil eder. ("Anlamın ne olduğunu araştırma, kullanımına
bak" derlerken; adeta, bilim adamına, kullandığı kavramın anlamını kamuoyu
yoklamalarıyla tesbit etmeleri tavsiyesinde bulunmaktadırlar.)
Kavramlar, zihni bir dosyalama ve çapraz-dosyalama sistemini temsil eder. Bu
sistem öylesine geniş ve karmaşıktır ki; bugünkü en güçlü bilgisayar bile, yanında
çocuk oyuncağı kalır. Raslanan her mevcut-şeyin, realitenin her veçhesinin anlaşılabilmesi,
sınıflandırılabilmesi (ve daha derinlemesine incelenebilmesi); bu kavramlar
sisteminin, bir bağlam olarak, bir referans-çerçevesi olarak kullanılmasıyla
mümkün olur. Bu sistemi tatbikata geçiren fiziki (görsel-işitsel) vasıta, lisandır.
Kavramlar, dolayısiyle lisan, genellikle varsayıldığı gibi bir haberleşme aracı
değildir. Kavramlar (ve lisan), birincil olarak bir bilgilenme aracıdır. Haberleşme,
kavram-teşkilinin ne sebebi, ne de birincil amacıdır, sadece onun sonucudur;
insan için paha biçilmez öneme sahip, hayati bir sonuçtur, ama yine de sadece
bir sonuçtur. Bilgilenme, haberleşmeden önce gelir; haberleşmenin gerekli önşartı,
birisinin muhabere edeceği birşeyin bulunmasıdır. Kavramların ve lisanın birincil
amacı; insana, bilgisel bir sınıflama ve organizasyon sistemi sağlayarak; onu,
sınırsız bir ölçekte bilgi elde etmeğe muktedir kılmaktır; yani, insan zihninde
düzen sağlayarak, onu düşünmeye muktedir kılmaktır.
Bir çok tür mevcut-şey, kavramlar halinde bütünleştirilir ve özel kelimelerle
temsil edilir; fakat, başka bir çoğu, bu işleme uğramaz ve sadece sözlü bir
tasvirle tanıtılırlar. İnsanın, verili bir gurup mevcut-şeyi, bir kavrama bütünleştirme
kararını ne belirler? Cevap: bilgilenme ihtiyacı (ve birim-ekonomisi prensibi).
İnsanın kavramlar lügatinin sınırları, büyük bir serbesti içindedir; yani, hangi
kavramların teşkil edileceği konusunun seçimsel olduğu geniş bir alan vardır;
fakat, belirli bazı merkezi kategorilerde kavramların teşkili, mecburidir. Bu
kategoriler:
a) İnsanların günlük olarak ilişkide bulunduğu, ilk düzey soyutlamalarla temsil
edilen, algısal somutluklar;
b) Bilimin yeni keşifleri;
c) Daha önce bilinen nesnelerden asli karakteristikleri itibarıyle farklı olan
("televizyon" gibi) yeni insan-yapısı nesneler;
d) Fiziki ve psikolojik davranışları içeren, karmaşık insan ilişkileri ("evlilik,"
"kanun," "adalet" gibi).
Bu dört kategori mevcut-şeyi, insan zihninde algısal imajlarla veya uzun sözlü
tasvirlerle taşımak o kadar büyük bir külfettir ki; hiçbir insan zihni, bu yükü
kaldıramaz. Yoğunlaştırma ihtiyacı, birim-ekonomisi ihtiyacı, bu gibi hallerde
aşikardır.
Yeni kavramlar teşkilinin temel sebepleri: en başta bilgilenme ihtiyaçları olmak
üzere; verili bir gurup mevcut-şeyin tasvirindeki güçlük derecesi ve bunların
kullanımındaki sıklık derecesidir.
Hem tecrit etme, hem de bütünleştirme açısından, mevcut-şeylerin keyfi olarak
guruplandırılması, insanın bilgilenme sisteminin ihtiyaçlarınca yasak edilmiştir.
Bu ihtiyaçlar, herhangi bir karakteristikler kombinasyonu kurarak, mevcut-şeylerin
her gurubuna rasgele özel kavramlar darbetmeği yasaklamıştır. Mesela, "Sarışın,
mavi gözlü, 170 cm boyunda ve 24 yaşında güzel kızlar" için bir kavram
teşkil edilmez. Bu tür varlıklar veya guruplar, tasvir yoluyla kimliklendirilir.
Eğer, böyle bir özel kavram teşkil edilmiş olsaydı, bilgilenme gayretinde anlamsız
bir mükerrerliğe (ve kavramsal bir kaosa) yol açardı: bu gurup hakkında keşfedilen
her önemli şey, diğer bütün genç kızlara da uygulanabileceğinden; zihin dahilinde,
bir yerine en az iki dosyanın güncelleştirilmesi söz konusu olurdu.
Kavramsal sınıflamalar yapılırken, gözlemlenmiş olan hiçbir asli benzerliğin
veya hiçbir asli farklılığın görmezden gelinmesi veya dışarıda bırakılması meşru
değildir. İnsanın bilgilenme sisteminin ihtiyaçları, kavramların keyfi olarak
bölünmesini nasıl yasaklamışsa; aynı şekilde, kavramların, asli farklar gözardı
edilerek daha geniş bir kavrama bütünleştirilmesini de yasaklanmıştır. Böyle
bir yanlışa düşmek, gayrı-asli karakteristiklerle yapılmış tanımlara (yanlış
tanımlara) sahip olmakla mümkündür.
Mesela; bir insan, insanın kendi etrafında dönebilme kapasitesini asli karakteristik
olarak alıp, onu "dönen hayvan" olarak tanımlarsa; bir sonraki aşamada,
kendince "gayrı-asli" ayrımları düşürerek, "dönen varlıklar"
olarak tanımlanabilecek yeni bir kavram teşkil edebilir ve bunun içine (varlıkların,
eylemler karşısındaki epistemolojik önceliğini göz ardı ederek) "dönen
derviş," "dönen gezegen," "dönen fırıldak" gibi varlıkları
sokabilir. Varacağı sonuç, bilgilenme mekanizmasında tutukluk ve epistemolojik
parçalanma olur.
Böyle bir teşebbüsün bilgilenme mekanizmasındaki ürünü: her anlama çekilebilecek
cümleler, dışı cilalı içi boş metaforlar ve "çalıntı kavramlar" olur.
Aynı teşebbüsün epistemolojik sonucu ise: ayrım yapabilme kapasitesinin felç
olması; muazzam, ayrımsız bir kaos halindeki veriler karşısında içine düşülen
panik duygusudur; yani, yetişkin bir insan bilincinin, haberdarlığın algısal
düzeyine gerileyerek, ilkel insanın içinde bulunduğu çaresizlikten kaynaklanan
terörün aynısını hissetmesidir.
Bilgilenme sisteminin ihtiyaçları, kavramlaştırmanın objektif kriterlerini belirler.
Bu kriterler epistemolojik bir "endaze" şeklinde şöyle özetlenebilir:
kavramlar, ne ihtiyaçlar ötesinde çoğaltılmalı; bunun pareleli olarak: ne de,
ihtiyaç gözönüne alınmadan bütünleştirilmelidir.
Kavram-teşkilinin mecburi değil, seçimsel olan alanına gelecek olursak; bu alanın
en büyük kısmı, (sıfatlar gibi) ince anlam nüanslarına karşılık düşen bölme