2 -AHLAK (MORALITE,
ETİK)
Ahlak, bireyin hayatının gayesinin ne olması gerektiğini tayin eden, bu gayeye
erişmek için nasıl bir seyir tutturması gerektiğini gösteren, faaliyetleri sırasında
yapmak zorunda kalacağı tercihlerde kendisine rehberlik edecek değerler hiyerarşisini
ve prensipleri nasıl elde edeceğini gösteren bir sistemdir.
Felsefenin bir dalı olan ahlak, aynı zamanda bir bilimdir. En genel anlamında
bilim, realitedeki olguları keşfetmek ve onları ilişkilendirilmiş bir sistem
içinde sınıflamak için kullanılan bir metodolojidir. Belirli bir bilimin tanımını
belirleyen -yani, o bilimin alanını, diğer bilimlerden ayırt eden- şey; o bilimin,
realitenin hangi yönlerini anlamaya çalıştığı hususudur. Başka bir deyişle,
"realitedeki hangi spesifik olgular bu bilimi gerekli kılmıştır?"
sorusuna verilecek cevap, bir bilimin tanımını belirler. Bir bilim olarak ahlak,
realitenin insan denen spesifik olgusuyla, onun davranışlarıyla ilgilidir.
Bir felsefe dalı olarak ahlak, aşağıdaki sorulara nasıl yaklaşılacağını belirler:
a) İnsan hayatının amacı ne olmalıdır?
b) Bu amaca erişmek için hangi araçları kullanmalı, hangi faaliyetlerde bulunmalıdır?
c) Faaliyetleri sırasında yapmak zorunda kalacağı tercihlerde, kendisine rehberlik
edecek değerler sistemi ne olmalıdır?
Bir bilim olarak ahlak, bu değerler sistemini keşfetmek ve tanımlamak için çalışır.
Ahlak felsefelerinin temel sorusu; genellikle, "Hangi değerler sistemi?"
olmuştur. Bu soruyla yola çıkmak, rasyonel bir ahlakın keşfini engellemiştir.
Rasyonel bir ahlak, şu soruyla başlar:
İnsan, neden bir değerler sistemine sahip olmalıdır?
Bu temel soru, başka bazı soruları içerir:
a) İnsanın ahlaka sahip olması, tercihe bağlı bir şey midir; yoksa, maddi realitenin
zorunlu kıldığı objektif bir ihtiyaç mıdır?
b) İyi veya kötü kavramları, realitedeki olgularla bağlantısız, onlardan türetilmemiş,
onlarla desteklenmeyen keyfi icatlar mıdır; yoksa realitedeki bir olguya mı
dayanırlar, insan tabiatının değişmez özelliklerince mi gerekli kılınmışlardır?
c) Ahlak, kişisel arzuların, kaprislerin, sosyal kuralların, ilahi emirlerin
dikteleri tarafından mı tanımlanmalıdır; yoksa aklın keşfettiği bir sistem mi
olmalıdır?
"İnsan, neden bir ahlak sistemine sahip olmalıdır?" sorusunu temel
almayan, yani ahlakın maddi realitedeki temelini araştırmayan filozofların kurdukları
ahlak sistemleri, -"realitedeki olgularla uyumsuz" anlamında-irrasyonel
oldu; değerler dünyası ve maddi olgular dünyası diye iki ayrı dünya varsaydı.
Başka bir deyişle, bu filozoflar, ahlak ile bilim arasında bir uçurum gördüler.
Onlara göre: ahlak, bir şeyin ne olması gerektiği, bilim ise, ne olduğu sorusuyla
ilgiliydi.
İnsanın neden bir ahlaka, yani bir değerler sistemine sahip olmak zorunda olduğu
sorusunu ortaya atıp cevaplayarak bir ahlak felsefesi tanımlayan ilk filozof,
Ayn Rand oldu. Ancak bu sorunun sorulması ve cevaplandırılması sayesinde; rasyonel,
bilimsel, objektif bir ahlakın keşfi ve tanımlanması mümkün oldu. Büyük filozof
Aristo bile, ahlakı tam bir bilim olarak görmemiş ve kendi ahlak sistemini,
zamanının örnek ve bilge kişilerinin yapmayı tercih ettikleri şeyler üzerindeki
gözlemlerine dayandırmıştı; onların neden o işleri yaptığını ve neden kendisinin
bunu örnek davranış ve bilgelik olarak değerlendirdiğini cevaplandırmamıştı.
2.1 AHLAK VE DEĞERLER
Doğru soruyla yola çıkılması ve bu sorunun cevaplandırılması sürecinde rasyonel
bir ahlak doktrini tam olarak formüle edilebildi.
Yanlış soruyla yola çıkan irrasyonel ahlakçılar, "ahlakın otoritesi kim
olsun?" konusunda, yani "değerleri kim veya ne belirlesin?" konusunda
ayrılarak, şu üç irrasyonel ahlak doktrinini savunurlar: mistik ahlak, sosyal
(toplumsal) ahlak ve sübjektivist ahlak.
2.1.1 Ahlak Doktrinleri
Rasyonel ahlak doktrini; ahlakı gerekli kılan olgunun, insanın objektif tabiatı
olduğunu; ahlakın nihai otoritesinin, hiçbir "tabiat-üstü" güç veya
"toplumsal" bir otorite değil, realitedeki olgular olması gerektiğini
kabul eder. Rasyonel ("Objektivist") ahlak doktrinin içeriği, rasyonel-egoizmdir.
Bu kitapta, savunulan ahlak doktrini, budur.
Ahlak üzerindeki en büyük tekel, geleneksel olarak mistik ahlak doktrinine ait
oldu. Mistik ahlak doktrinine göre: ahlak, insanın keşfedeceği bir şey değildir;
ahlakın ne olduğu ve müeyyideleri, "tabiat-üstü" bir otorite tarafından
belirlenmiştir; insan bunlara uymak zorundadır.
Ahlakın neden objektif bir ihtiyaç olduğunun araştırılmamış oluşu, ahlakın ne
olması gerektiği konusunda, görünüşte mistisizme rakip, fakat esasta aynı irrasyonellikte
ahlak doktrinleri doğurdu. Bunlardan en çok taraftar bulanı sosyal (toplumsal)
ahlak doktrinidir. Ahlak konusunda mistisizmin geleneksel tekelini yıkmak isteyen
bazı filozoflar, iddialarına göre, rasyonel, bilimsel, din-dışı bir ahlakı tanımlamaya
giriştiler. Fakat yaptıkları iş, mistiklerin ahlak doktrinlerini aynen kabul
edip, bu doktrinlerin haklı kılınmasında dayanılan otoriteyi değiştirmekten
ibaret oldu: Tanrı yerine Toplum (veya "Kamu yararı" veya "Halk
Yararı" veya "Devlet Yararı" veya "Sınıf Yararı" veya
"Millet Yararı" vs.).
Geleneksel mistik, tartışılmaz "Tanrı Buyruğu"nu iyinin standardı
ve ahlakın kaynağı olarak kabul etmişti. Toplumsal ahlakçı neomistik, bunun
yerine "toplumun iyiliği"ni koydu ve bir kısır döngüye düştü: "iyinin
standardı, yani bir şeyin iyi olup olmadığını anlamakta kullanacağımız ölçüt,
o şeyin toplum için iyi olup olmadığı hususu tarafından belirlenir." Bunu
kabul etmek teoride ve pratikte şu anlamlara geldi:
a) "Toplum" herhangi bir ahlak prensibinin üstündedir, çünkü o ahlakın
kaynağı ve standardıdır.
b) "İyi," "Toplum" ne isterse, neyi kendi refah ve zevkine
uygun görürse odur.
Ahlakın kaynağını, "tabiat-üstü" bir otoriteden, aynı derecede mistik
bir şekilde ele alınan başka bir otoriteye değiştirmek, mistik ahlak yüzünden
yüzyıllardır acı çekmiş insanlığın kaderinde bir şey değiştirmedi. Nasıl ki,
mistik ahlakta, "Tanrı" yeryüzünde bilfiil iş icra etmediğinden, onun
adına davranma "yetkisini" gasbetmiş -Kilise ve rahipler gibi- bazı
kurumlar ve insanlar, bu ahlakı yeryüzü şartlarına göre yorumlamışlarsa; toplumsal
ahlak içinde de, "toplum" diye bir maddi vücut olmadığından (toplum
sadece birden fazla bireysel insanı temsil eden soyut bir isimdir) onun adına
davranma "yetkisini" gasbetmiş -Hanedan, Parti, asiller, diktatörler,
partililer gibi- bazı kurumlar ve insanlar, bir yandan kendilerini ahlaktan
muaf tutarken, öte yandan diğer insanların ahlakını, yani hayatlarının ne olması
gerektiğini belirlediler.
Görüldüğü gibi, "Tanrı" yerine "toplum"un konmasında, rasyonel
(akli) hiçbir şey yok. Fakat bir çok filozof, bu işin kötü sonuçlarına bakıp,
aklın yenik düştüğünü, ahlakın aklın kuvveti dışında olduğunu, insanın akıldan
ve "Tanrı"dan başka bir şeyin rehberliğinde davranması gerektiği fikrine
vardılar. Bu şey ne olmalıydı? Çeşitli cevaplar verildi: inanç, içgüdü, sezgi,
ilham, duygular, kişisel zevk, arzu, keyif. Özetle: kapris. Bir kapris, bir
insanın sebebini bilmeden ve bilmek de istemeden duyduğu bir arzudur. Geçmişte
olduğu gibi bugün de; bir çok filozof için, ahlakın nihai standardı kapristir.
Kavga kimin kaprisinin kabul edilmesi gerektiği alanında kopmaktadır: her bireyin
kendisinin mi, toplumun mu, diktatörün mü, yoksa Tanrı'nın mı? Modern ahlakçılar,
-üzerinde kavga ettikleri hususlar bir yana- bir konuda sessiz ve sinsice anlaşmışlardır:
ahlak sübjektif bir konudur, herkes kendi keyfine göre ahlaka yaklaşmalı, realite
olgularının tesbiti ve akıl yürütme gibi objektif aletlere, ahlak tartışmalarında
yer verilmemelidir.
2.1.2 Değer Doktrinleri
Rasyonel bir ahlak içinde, değerlerin standardının ne olacağı konusunda, yani
"iyi"nin nasıl tayin edileceği konusunda, rasyonel bir değer doktrini
(objektivist değer doktrini) de formüle edilebildi.
Bu konuda yine ayrılan irrasyonel ahlakçılar, iki irrasyonel değer doktrinini
savunurlar: Bizatihici değer doktrini ve Sübjektivist değer doktrini.
Bizatihici değer doktrinine göre; bir şeyin veya bir faaliyetin değer olarak
kabul edilmesini belirleyen şey, iyilik, bazı şeylerin ve faaliyetlerin tabiatında
bizatihi mevcuttur; iyilik, bağlam ve sonuçlardan bağımsız olarak, bu faaliyetleri
yapan ve buna konu olanlara gelecek fayda ve zararlara bakmaksızın orada bulunur.
Bu doktrin açısından, "iyi" kavramı, bu iyiden yararlanacak olandan,
"değer" kavramı da, değerlendirecek olandan koparılmıştır.
Bizatihici doktrin açısından; iyi, sanki insan bilinciyle muhasebe edilemeyecek
bir realitede ikamet etmektedir.
Sübjektivist değer doktrinine göre; iyi ile realitedeki olgular arasında hiçbir
ilişki yoktur; iyilik, insan bilincinin bir ürünüdür; duygular, arzular, içgüdüler
veya kaprislerle yaratılmıştır; sadece "keyfi bir postülat"tır veya
"duygusal bir taahhüt"tür.
Sübjektivist doktrin açısından, iyi, sanki realiteyle hiçbir bağlantısı olmadan,
insan bilincinin içinde ikamet etmektedir.
Objektivist değer doktrinine göre; iyi, ne "bizatihi şeyler"e, ne
de insanın duygusal hallerine ait bir sıfattır; iyi, realitedeki olguların,
insan bilinciyle, rasyonel bir değer standardına göre muhasebe edilmesi yoluyla
tayin edilir; iyi, realitenin insanla ilgili bir veçhesidir; yani, iyi, insanın
icat edeceği değil, yerini keşfedeceği bir şeydir. Rasyonel bir ahlakın değerleri,
ancak böyle bir objektivist temel üzerinde belirlenebilir.
2.1.3 İrrasyonel Değer Doktrinleri ve Pratik
Bizatihici veya sübjektivist doktrin (veya bunların karışımı) her diktatörlüğün,
mutlak devletin felsefi temelini teşkil eder. İster bilinçle savunulsun, isterse
bilinç-altı bir kabullenmeyle uygulansın; ister bir filozofun yazdıklarında
açıkça yer alsın, isterse bu filozofun fikirlerinin sıradan insanın duygularında
yankılanması halinde ortaya çıksın; bu doktrinler, insanları, iyiliğin, insan
zihninin değerlendirmelerinden bağımsız olduğuna, dolayısiyle zor yoluyla yaratılabileceğine
inandırırlar.
Bir insan, iyiliğin, bazı faaliyetlerin tabiatında mevcut olduğuna inanırsa,
başka insanları bu faaliyetleri yapmaya zorlamakta tereddüt etmeyecektir. Bu
faaliyetlerin doğurduğu insani fayda ve zararların önemli olmadığına inanırsa,
yaratılan bir kan denizini de önemsiz görecektir. Bu faaliyetler ile bu faaaliyetlerin
kime iyilik olsun diye yapıldığı hususunu birbirinden kopuk görürse, "yüce
bir iyilik" elde etmek için katliam yapmayı, nesil söndürmeyi, jenositi
de ahlaki bir görev olarak görecektir.
Bir Robespierre'i, bir Hitler'i, bir Stalin'i üreten şey, bizatihici değer doktrinidir.
Nazi görevlisi Adolf Eichmann, jenosit suçundan yargılandığı Kudüs'teki mahkemesinde,
"bizatihi-şeyler" filozofu Kant'ın felsefesini benimsediğini ve bu
felsefeye uygun davranarak sadece "vazifesini" yaptığını belirtmişti.
Bir Hitler ile bir Stalin'in eylemlerindeki benzerlik, asla bir tesadüf değildir.
Alman felsefesinin babalarından Kant, tarihin kişilerden-bağımsız bir süreç
olduğunu söylemişti; daha sonraki kuşaklardan Alman filozofu Hegel, Kant'tan
öğrendiği bu nosyonu tekrarladı; daha sonraki kuşaklardan Alman filozofu Marx
da, Hegel'den öğrendiği bu nosyonu tekrarladı. Onlara göre, insanlar, ister
istemez bu süreçte yer alan piyonlardır. Kant'tan köklenen ve insanla ilgili
konumlarında aslen aynı olan çeşitli modern felsefe ekolleri arasındaki gayrı-asli
farklar, Nazism ve Marksizmin pratikteki uygulamaları arasındaki gayrı-asli
farklara tekabül etti.
2.1.4 İrrasyonel ahlak doktrinlerinin içeriği: Altrüizm
Yaklaşım yöntemleri değişik olan mistik ve sosyal ahlak doktrinleri aynı içerikten
ibarettir: altrüizm (özvericilik).
Altrüizme göre:
a) "İnsanın kendi hatırına yaşama hakkı yoktur."
b) "Başkalarına hizmet varoluşunu haklı kılan tek sebeptir."
c) "Kendini, başkalarına feda etmek en büyük görev, erdem ve değerdir."
d) "Başkalarının çıkarına yapılan bir faaliyet iyidir; kendi çıkarına yapılan
bir faaliyet kötüdür."
e) "Başkalarının çıkarı, her halü karda kendi çıkarın üzerine konmalıdır."
Altrüizmi, başkalarının haklarına saygı, diğergamlık, iyilikseverlik, cömertlik,
insanperverlikle karıştırmamak gerekir. Bunlar ahlaki birinciller değil, sonuçlardır;
üstelik altrüizm bunları imkansız kılan bir doktrindir; kendini küçük gören,
kendini inkar eden, kendinden feragat eden, kendini tahrip eden insan, insan
olarak yaşayamaz ki, başkalarına yararı olabilsin.
Altrüist ahlak, kökeni kabile hayatında olan bir fenomendir. Prehistorik insan,
tabiata ve başka kabilelere karşı fiziken hayatta kalabilmek için, kabilenin
(başkalarının) koruyucu gücüne sığınmak zorundaydı. Bir birey olarak varkalması
düşünülemezdi. Altrüizmin medeniyet çağlarında da devam etmesi, fiziki sebeplerden
değil, psikolojik sebeplerdendir: zihni kapasitelerinin gelişmesini, algısal
düzeyde durdurmuş olanlar, realiteyi kavramsal bir bilinçle kavrayamayanlar,
realiteye karşı onları "koruyacak" bir liderlikten yoksun olarak,
realite içinde fonksiyon edemezler. Kendini-feda doktrini, onlara küçültücü
gelmez; çünkü, hiçbir benlik duygusu, hiçbir kişilik değeri geliştirmemişlerdir.
Neyi feda etmelerinin istendiğini bile bilmezler; entellektüel bütünlük, gerçek
sevgisi, kişisel olarak seçilmiş değerler, rasyonel fikirler gibi şeylerden
haberleri olmamıştır. O yüzden rasyonel-egoizm diye birşey duyduklarında, akıllarına
ilk gelen imaj, acıktığında kendi kabiledaşını yiyen bir yamyam olacaktır.
Bütün düsturları ve tarihi performansı incelendiğinde görülecektir ki, altrüist
ahlak doktrini, yüzeydeki iddialarının aksine, insana karşı, akla karşı, yeryüzünde
elde edilebilecek insani mutluluk ve başarıların her şekline karşı, hayata karşı,
derin bir nefretin ifadesidir.
Sübjektivist ahlak doktrinlerinin bir içeriğinin varlığından bahsetmek bile
zordur; duygular, içgüdüler, sezgiler gibi, aklın dışındaki herhangi bir şey,
sübjektivist ahlakın içeriğini belirler. İçerik adına sübjektivist ahlak doktrininde
bulunan tek şey, altrüist madolyonun öbür yüzüdür; sübjektivist ahlak doktrini
şunu ilan eder: "tabiatı ne olursa olsun, kendi çıkarına yaptığın bir faaliyet,
iyidir."
2.1.5 İrrasyonel ahlak doktrinleri ve pratik
Bu üç irrasyonel ahlak doktrininin hayata düşman karakteri sadece içeriklerinde
değil, yöntemlerinde de karşımıza çıkar.
Mistik ahlak doktrini, ahlakın değer standardının, mezardan ötesi için, "tabiat-üstü"
başka bir boyutun kanun ve gereklerine göre tesbit edildiğini; insanın yeryüzünde
günahsız kalmasının, yani ahlak sahibi olmasının imkansız olduğunu, üstelik
durumun böyle olmasının suçunun ona ait olduğunu; bu suçun, yani yerine getirilemeyecek
bir ahlakın kurallarını yerine getirmemiş oluşunun cezasını, burada ve "tabiat-üstü"
boyutta çekeceği öncülü üzerine kurulmuştur.
Sosyal ahlak doktrini, "Tanrı" yerine "toplum"u ikame ederek
temelde yeryüzündeki hayatla ilgili olduğunu iddia ederse de; bu hayat, insan
hayatı değildir, bir bireyin hayatı değildir; bahsettiği hayat, kollektivite
dediği vücutsuz bir bütünlüğün hayatıdır; kollektivite ise, her insan için kendisi
dışındaki herkes demektir. Bireyin ahlaki görevi: kollektiviteden -daha doğrusu,
kollektivite adına iş gördüğünü söyleyenlerden- gelen her talebi karşılamak
ve ilişkide olmayı seçmediği başkalarının her ihtiyacına koşmak zorunda olan,
benliksiz, sessiz, insan haklarından mahrum bir köle olmaktır.
Sübjektivist ahlak doktrini ise, bir ahlak doktrini olmaktan ziyade, ahlakın
gerekliliğinin inkarıdır. Daha da fazlası, realitenin inkarıdır; sadece insan
realitesinin değil, bütün realitenin inkarıdır. Ele avuca sığmaz bir Heraklit
evreni kavramına inanan sübjektivistler için; insana, hiçbir objektif davranış
prensibi gerekmez; bir şeyi iyi veya kötü olarak görmesi, kendi bileceği iştir;
her insanın kendi kaprisi, onun ahlak standardıdır.
İrrasyonel ahlak doktrinleri, öylesine imkansız bir ahlak tanımlar ki; hem ahlaki
olmak ve hem de hayatta fonksiyon edebilmek imkansız zannedilir. Hangi insan,
hem altrüist ahlakı benimseyip tatbik eder ve hem de hayatta kalabilir? Başkalarına
fedakarlık en ahlaki görevse; neden gözünün tekini, böbreğinin tekini, kolunun
tekini vs., nakledilebilecek bir köre, böbrek hastasına, kolsuza bağışlamıyorsun?
Neden, senden daha değerli olduğuna "toplum" tarafından "referandum"la
karar verilmiş tanımadığın bir Bay X'e kalbini naklettirip ölmek istemiyorsun?
Neden ürettiğin herşeyi, onu üretmeyi seçmeyenlerle paylaşmıyorsun?
Uygulanamaz (irrasyonel) bir ahlakı benimsemek, insanı ahlaksız olmaya mahkum
eder. İnsanın ahlakla ilgili öğrendiği ilk şey, ahlakın kendi hayatının düşmanı
olduğu inancı olur. Ahlakının dediklerini dinlese yaşamaması gerekir; yaşamak
istese, o yaşamın hayati erdemlerini (aklilik, üretkenlik, kendine-saygı-ve-güven)
mahkum etmiş bir ahlaka aykırı davranmış olur. İrrasyonel bir ahlakta, pratik
olan herşey "kötü" olarak tanımlanırken; "iyi," "ahlaki"
olarak tanımlanan hiçbir şey ise, pratik değildir. Ortada kalan tek seçim, ahlaklı
olmak ile hayatta kalmak arasındadır. Pratik olmak, besin, giyecek, barınak
bulmaktır, amaca ulaşmaktır, başarmaktır, neşelenmektir, hayatta kalmaktır.
Pratik olmamak, aç kalmak, amaca varamamak, başaramamak, talihsizlik-dışı sebeplerle
mutsuz olmak, imha olmaktır. Ahlaki olmak pratik olmamak demekse; o ahlak, hayata
düşmandır.
İrrasyonel ahlak doktrinlerinin en caniyane sonucu; gerçek ahlakı insan hayatından
kovmak oldu. Ahlak kanunlarının, yaşama, üretme işiyle hiçbir ilişkisi olmadığı,
tersine o işe bir engel ve tehdit teşkil ettiği; insan mevcudiyetinin, keyif
isterse her şeyi yapmanın makbul olduğu bir ahlaksızlıklar cangılından ibaret
olabileceği inancı böyle doğdu. Yaşamak için gerekli erdemlerin kötülükler olarak
mahkum edilmesi, gerçek kötülüklerin ise, yaşamak için gerekli pratik araçlar
olarak görülmesi böyle mümkün oldu. Pratik olmadığı için "iyi" ilan
edilen şeyin, kendini-feda-etmek işinden başka bir şey olmadığının farkına varmayıp,
kendine-saygı-ve-güven işini pratik saymamak; pratik olduğu için "kötülük"
diye ilan edilen şeyin, üretmek olduğunun farkına varmayıp, soygunculuğu pratik
saymak böyle mümkün oldu.
Böyle bir ahlaksızlık cangılında, kimse ne tam kötü olabilir, ne de tam insan
gibi yaşayabilir. Dürüst olduğunda, enayi gibi hisseder; kandırdığında, utanç
ve korku hisseder. Mutlu olduğunda, neşesi suçluluk duygusuyla gölgelenir; cefa
çektiğinde, ıstırabı, bu durumun onun kendi tabii durumu olduğu duygusuyla daha
da ağırlaşır. Hayran olduğu insanlara acır, çünkü onların mutlaka başarısızlığa
uğrayacağına inanır; nefret ettiği insanlara gıpta eder, çünkü onların yaşama
işini daha iyi başardıklarına inanır. Alçak bir insan karşısında güçsüz hisseder;
çünkü, kötülüğün kazanacağına, ahlakiliğin iktidarsızlık olduğuna, pratik olmadığına
inanır.
2.2 DEĞERLERİN REALİTEDEKİ KÖKENİ
Rasyonel bir ahlakı tanımlamak için atılacak ilk adım, insanın neden bir değerler
sistemine sahip olmak zorunda olduğunu kanıtlamaktır.
"Değer," bir canlının elde etmek ve/veya muhafaza etmek için uğrunda
davrandığı şeydir. "Değer" kavramı, irrasyonel ahlaklarda olduğu gibi,
boşlukta asılı bir soyutlama değildir, başlıbaşına bir anlam ifade etmez. Realitedeki
olgulara tekabül eden "değer", daima şu iki soruya verilecek cevaplarla
anlam kazanır: bu değer, kime yarayacaktır ve ne elde etmeğe yarayacaktır? Ki
bu sorular, bir amaca giderken çıkan alternatifler karşısında davranmaya muktedir
bir canlının, biyolojik bir varlığın bulunduğunu varsayar.
Evrendeki temel alternatif, varolmak veya yokolmak arasındadır; ve bu alternatif,
sadece canlı organizmalar için söz konusudur. Cansız maddelerin varoluşu hiçbir
şarta bağlı değildir; onlar, şekil değiştirerek de olsa daima vardır. Canlıların
varoluşu ise, belirli bir davranış tarzı içinde olup olamadıklarına bağlıdır.
Yiyecek bulamayan hayvan, köklerinden, yapraklarından gerekli maddeleri alamayan
bitki ölür; çünkü, yaşamaları için gerekli değerlerden birini (besin) elde edememişlerdir.
Yaşayan her organizma, sürekli olarak yaşam ve ölüm alternatifiyle karşı karşıyadır.
Yani, yaşamak canlılar için otomatik bir hadise değil, canlının kendisinin başlatıp
sürdürdüğü bir eylemlilik halidir. Bir canlı, bu eylemi başaramazsa ölür; elementleri
evrende kalır. "Değer" kavramını mümkün kılan kavram "yaşam"
kavramıdır. Bir değerden, şeylerin iyi veya kötü olduğundan bahsedebilmek, sadece
canlılar açısından mümkündür.
Bir canlının hayatta kalması iki faktöre bağlıdır: birincisi, çevresinden elde
ettiği maddeler; ikincisi, bu maddeleri uygun bir şekilde kullanmak üzere kendi
bünyesinin ortaya koyduğu eylem. Buradaki uygunluk hali, hangi standart açısından
söz konusudur? Bu standart o canlının hayatıdır; yani, o canlının hayatta kalması
için gerekli olan şeyler uygundur.
Bir canlının bu konuda yapabileceği hiçbir seçim yoktur: hayatta kalması için
neyin gerekli olduğunu, o canlının tabiatı, yani ne tür bir canlı olduğu gerçeği
belirler. Tek hücreli bir hayvanın zarı, besin geçirmez hale gelirse ölür veya
bir insanın kalbi durursa ölür. Her canlının bünyesi, hayatı devam ettirmek
için sürekli çalışmak zorundadır; yani hayat, her canlının nihai değeridir.
Bütün değerler, nihai değere varmak için bir araçtır. Bir başka deyişle, nihai
değer, başka bütün değerlerin standardıdır. Yani, bir canlının hayatı, o canlının
değer standardıdır: hayatını mümkün kılan, geliştiren şey iyidir, hayatını tehdit
eden şey kötüdür. Hava, bir insan için iyidir, fakat ancak havasız bir ortamda
yaşayabilen bir tek hücreli canlı için kötüdür.
Nihai bir amaç olmaksızın hiç bir amaçtan bahsedilemez. Değerler hiyerarşisinin
tamamı, başlı-başına bir amaç olan nihai bir hedef istikametinde kurulur.
Bazı felsefelerde, nihai amaçlar ve değerler ile realitedeki olgular arasında
hiç bir bağ tesis edilmez. Realiteden kopuk, boşlukta gezen değerlerden bahsetme
sakatlığı, irrasyonel bir felsefenin alameti farikasıdır. Tekrar edelim: canlıların
varolması ve yaşayabilmesi olgusu, değerleri gerekli kılar ve nihai değer, canlının
hayatıdır.
Değerleri, sadece realitedeki olguların gerekli kıldığı gerçeği, değer yargılarının
sağlamasını yapabileceğimiz tek referans sistemini belirler: realitedeki olgular.
Bir canlının ne olduğu olgusu, onun nasıl davranması gerektiğini belirler.
İnsan, "değer" kavramını ilk defa nasıl keşfeder? "İyi veya kötü"
konusuyla en basit anlamında nasıl tanışır?
İnsan, zevk veya acı olarak tesir bırakan ilk fiziki duyumlar sayesinde "değer"
kavramıyla tanışır. İnsan bilincinin gelişmesi sürecinde, duyumlar, bilgilenmenin
olduğu gibi değerlendirmenin de ilk aşamasını teşkil eder.
Zevk veya acı hissetme kapasitesi insanda doğuştan mevcuttur; insanın tabiatının
bir parçasıdır. Bu konuda yapabileceği bir seçim yoktur: insan mutlaka acı ve
zevk duyabilen bir yaratık olarak dünyaya gelir. Ayrıca fiziki olarak neyin
zevk, neyin acı vereceğinin standardı konusunda da bir şey yapamaz; bu bellidir.
Nedir bu standart? Hayatı.
İnsanın ve bu kapasiteye sahip diğer canlıların vücudundaki acı-zevk mekanizması,
organizmanın hayatını koruyan otomatik bir muhafız gibi çalışır. Acı hissetmek,
tehlikeye işaret eden bir ikaz sinyalidir; organizmanın yanlış bir hareket çizgisi
izlediğini gösteren veya gerektiği şekilde işlemesini önleyen bir şeyin varlığını
haber veren veya düzeltmesi gereken bir duruma maruz kaldığını bildiren bir
mesajdır. Bunun en iyi izahını, çok az rastlanan bir hastalıkta görebiliriz.
Bazı çocuklar, hiç bir ağrı-acı hissetme mekanizmasına sahip olmadan doğarlar;
neyin onları yaralayabileceğini kendiliğinden keşfedemezler; hastalıklarda acı
duymazlar; bu tür insanlar, genellikle uzun yaşayamaz; çünkü, küçük bir kesik,
ölümcül bir enfeksiyona sebep olabilir, önemli bir hastalık artık çok geç olana
kadar keşfedilmeden kalabilir.
2.2.1 Aşağı-seviyeli canlılar ve değerler
Bitkiler gibi basit organizmalar, otomatik fiziki fonksiyonları sayesinde hayatta
kalabilir. Bir ağaç, hiçbir iradi çaba göstermeden, kökleriyle aldığı maddeler
ve yapraklarıyla yararlandığı güneş ışınları yoluyla, bu girdiler mevcut oldukça
ve bu kanallar açık kaldıkça, otomatik olarak hayatta kalır. Hayvanlar gibi
daha üst seviye organizmalar ise, otomatik olarak hayatta kalamaz: ihtiyaçları
karmaşıktır ve bu ihtiyaçları gidermek için girişebilecekleri eylem tarzlarının
sayısı, bir çoktur. Fiziki fonksiyonları, dış çevreden temin edilen maddeleri
otomatik olarak vücuda yararlı hale koyar; fakat bu maddeleri temin edemez.
Bunları temin etmek için, yüksek seviyeli organizmanın bilinç denen yeteneğe
ihtiyacı vardır. Bir bitki üzerinde büyüdüğü topraktan, gerekli maddeleri elde
eder. Bir hayvan bunları avlayarak elde eder. Bir insan ise bunları üreterek
elde eder.
Bitkinin eylem biçimini seçmek gibi bir sorunu yoktur; yöneldiği amaçlar, otomatik
ve fıtridir (doğuştandır), tabiatı tarafından belirlenmiştir. Mineraller, su,
güneş ışığı, bitki için elde etmesi gerekli değerlerdir; değerlerinin bunlar
olmasını, onun tabiatı belirler; ve bu değerleri otomatik bir eylemler dizisi
ile elde eder. Fiziki ortamdaki değişikliklere uygun olarak -don, kuraklık vs.-
bazı bitkiler değişime uğrama kapasitesine sahiptir; fakat, bu değişim de otomatiktir.
Yani, bir bitkinin hayatta kalması ile kalmaması arasında, o bitki açısından
bir alternatif yoktur: organizmasında mevcut fonksiyonlar, otomatik olarak onun
hayatta kalması doğrultusunda çalışır; bu fonksiyonlar, bitkiyi tahrip etmek
için çalışamaz.
2.2.2 Yukarı-seviyeli canlılar ve değerler
Daha yüksek seviyeli organizmalarda, hayatta kalmak için mevcut eylem alanı
daha geniştir. Bu genişlik, organizmanın bilincinin menziliyle doğru orantılıdır.
Bilinci olan canlıların alt-seviyeli olanlarında, sadece duyu yeteneği vardır
ki; bu yetenek, onların eylemlerini yöneltmeğe ve ihtiyaçlarını karşılamağa
yeterlidir. Bir duyum, dış dünyadan gelen bir stimulusun duyu organında ürettiği
otomatik bir tepkidir; bir duyum, onu doğuran stimulus sürdüğü müddetçe duyulur;
stimulus bitince duyum biter. Mesela, görülen bir cisim, o cisim ortadan kaybolunca
veya yeterli ışık olmayınca görülmez olur. Duyumlar otomatik bir sonuçtur, otomatik
bir bilgi şeklidir; yani, gerekli ışık oldukça ve göz açık kaldıkça karşıdaki
cisim görmeden edilemez; olmayan bir cisim de, istense de görülmez. Duyum yeteneğinden
daha ileri bir mekanizmaya sahip olmayan bir organizma, vücudundaki zevk-acı
mekanizmasının rehberliğiyle davranır; yani, böyle bir canlı, otomatik bilgilere,
dolayısiyle otomatik bir değerler sistemine sahiptir. Bu canlının hayatı, davranışlarını
yönelten değer standardıdır. Kendisine açık olan davranış biçimleri yelpazesi
içinde, otomatik olarak hayatını sürdürecek biçimde davranır; kendini tahrip
edecek bir şekilde davranamaz.
Daha yüksek seviyeli organizmalar ise çok daha güçlü bir bilinç biçimine sahiptir:
duyumları muhafaza etme yeteneği, yani algılama yeteneği. Bir "algı",
yaşayan bir organizmanın beyni tarafından otomatikman muhafaza edilen ve beyindeki
diğer bilgilerle bağlantılandırılan bir gurup duyumdur. Algılar, sadece stimuluslardan
değil, varlıklardan (bütünlüklerden), şeylerden haberdar olma yeteneğini sağlar.
Bir hayvan, yalnızca o an hissettiği duyumlarının değil, algılarının rehberliğinde
davranır. Davranışları, tek tek, ayrı stimuluslara karşı, tek tek ve kopuk tepkiler
olarak değil, karşısındaki algısal realitenin bütünsel haberdarlığıyla beslenen
eylemler biçiminde doğar. Yani, hayvan, halihazırda mevcut algısal somutlukları
kavrayabilir, algısal, otomatik çağrışımlar yapabilir; fakat, daha ileri gidemez.
Avlanma ve gizlenme gibi özel durumlarda ne yapacağına dair bazı hünerleri,
yüksek seviyeli hayvanların anne-babaları yavrularına öğretebilir. Fakat, bir
hayvanın, öğreneceği bilgi ve hünerlerin ne olacağı hakkında herhangi bir seçim
yapma imkanı yoktur; bunlar, sadece nesilden nesile tekrarlanır. Yine, bir hayvanın
davranışlarını yönelten değer standardının ne olacağı konusunda da bir seçeneği
yoktur: duyumları ona otomatik bir değerler sistemi sağlar; yani, duyumları,
ona, neyin iyi neyin kötü olduğuna dair, başka bir deyişle, neyin ona yararlı
neyin zararlı olduğuna dair, otomatik bir bilgi sistemi sağlar. Bir hayvanın
bilgisini geliştirmek veya bir şeyi bilmekten kaçınmak gibi bir gücü yoktur.
Bilgisinin ve duyumlarının yetersiz olduğu durumlarda, yok olur. Hızla gelen
bir aracın önüne çıkmasına engel içgüdüleri olmayan bir hayvan, bunu yaparsa,
ölür. Fakat, bir hayvan, hayatta kaldığı sürede, kendi otomatik hayatta kalma
mekanizmasının emniyetiyle yaşar: kendi bilincini askıya alamaz; algılamamak
gibi bir seçim yapamaz; kendi iyiliğini görmezden gelemez; kötüyü seçerek kendi
yıkımı için çalışamaz.
2.2.3 İnsanın Tabiatı ve değerler
İnsanın böyle bir otomatik hayatta kalma mekanizması yoktur. Hiç bir otomatik
bilgisi, hiçbir otomatik davranış çizgisi, hiçbir otomatik değer sistemi yoktur.
Duyuları ona, neyin iyi neyin kötü olduğunu, neyin hayatına yararlı, neyin zararlı
olduğunu, hangi amaçlar peşinde hangi araçlarla gitmesi gerektiğini, hayatının
hangi değerleri gerekli kıldığını ve onları nasıl elde edeceğini söylemez. Bütün
bu sorulara verilecek cevapları, kendi bilinci sağlamak zorundadır; fakat, bilinç
otomatik olarak çalışmaz. İnsan, yeryüzünde yaşayan en yüksek seviyeli canlı
türüdür; yani, bilincinin elde edebileceği bilgilerin hiçbir sınırı yoktur.
Fakat, insan aynı zamanda, bilinci olan diğer canlılar arasında, bilinçli olarak
kalmak konusunda hiçbir garantiyle doğmayan tek canlıdır. İnsanı, bilinçli olan
diğer yüksek seviyeli canlılardan tefrik eden hususiyet, insan bilincinin iradi
olmasıdır.
Nasıl ki, bir bitkinin gövdesindeki fonksiyonlardan doğan otomatik değerler,
bitki için yeterlidir, ama hayvan için yetersizdir; aynı şekilde, bir hayvan
bilincinin duyusal-algısal mekanizmalarının sağladığı otomatik değerler, bir
hayvanı yöneltmeğe yeterlidir, ama insan için yetersizdir. İnsan davranışları
ve hayatta kalma sorunu, kavramsal bilgiden türetilen kavramsal değerlerin rehberliğini
gerekli kılar. Fakat, kavramsal bilgi, otomatik olarak elde edilmez.
Kavramlar insan zihninde nasıl doğar? Bir çocuğun zihninde doğan ilk kavram
nasıl oluşur? Çocuğun ilk kavramı, iki veya daha fazla somut şeyin, diğer şeylerden,
spesifik karakteristik(ler)e sahip oluşlarıyla ayırd edilebilmesi sayesinde
zihnen tecrit edilmesi ve spesifik bir tanım altında birleştirilmesi ile doğar.
Burada söz konusu olan, ayırt edici yanın veya tanımın mükemmel olarak tesbit
edilebilmesi değildir. Çocuk, "insan" diye bir kavramdan bahsedince,
belki sadece "iki ayaklılığı" ayırt edici özellik olarak kullanır
ve buna dayanan bir tanıma sahiptir; fakat, bu kavramı teşkil ederken, doğru
bir işlem yapmaktadır; bilgisi geliştikçe, "insan" kavramının gerçek
ayırt edici yönünü bulup, ona uygun bir tanıma sahip olacaktır.
Somut şeylere işaret eden kavramlardan kalkarak, benzer bir işlemle soyut kavramlar,
soyut kavramlardan da, yine benzer bir işlemle daha soyut kavramlar teşkil edilir.
Bir lisandaki her kelime bir kavrama, yani sınırsız sayıda somut şeye veya sınırsız
sayıda başka kavrama işaret eder. Duyular yoluyla edindiği algısal materyali
kavramlar içinde; kavramları, daha geniş kavramlar içinde organize edebilen
bir canlı olan insan, sınırsız miktarda bilgiyi kavrayıp saklayacak bir kapasiteye
sahiptir. Bu kapasite sayesinde, herhangi bir anın algısal olarak bilinmesinden
çok daha ötede bir zamana uzanan bilgileri elde edebilir. İnsan duyu organları
otomatik çalışır; insan beyni, bu duyu bilgilerini, algılar halinde otomatikman
bütünleştirir; fakat, algıların, kavramlar halinde bütünleştirilmesi, yani soyutlama
ve kavram-teşkili işi, ilkel düzeyler ötesinde otomatik değildir.
Kavram-teşkili, "masa," "sandalye," "sıcak," "soğuk"
gibi basit soyutlamaları yapabilmek ve konuşmaktan ibaret değildir. Kavram-teşkili,
insan bilincinin, işletim yöntemidir. "Kavramlaştırma" adını verdiğimiz
bu yöntem, rasgele izlenimlerin pasif bir şekilde kaydedilmesini değil, aktif
bir süreci ifade eder. Bu sürecin işlevi:
a) İzlenimleri, kavramsal terimlerde anlayıp teşhis edebilmek;
b) Her olayı, her gözlemi, kavramsal bir bağlama yerleştirebilmek;
c) Algısal materyaldeki ilişkileri, farklılıkları, benzerlikleri kavrayıp; onları,
yeni kavramlar halinde soyutlayabilmek;
d) Akıl yürütülebilmek; yeni sorular sorup, yeni cevaplar bularak, bilgiyi sürekli
büyüyen bir şekilde tutabilmektir.
Bu sürecin adı düşünmektir; ve bu süreci yöneten ve kavramlar vasıtasıyla çalışan
yeteneğin adı akıldır.
Akıl, duyu organlarının sağladığı materyali algılayan, teşhis eden, zihne bütünleştiren
veya böyle bir süreçle zihinde üretilmiş kavramları bilincin kullanımına getiren
yetenektir. Bu yetenek, otomatik olarak işlemez; akıl kullanmak için, herhangi
bir insanın akıl kullanma eylemini seçmesi gerekir; insan, gayret göstererek
düşünür. İnsan, hayatının her anında ve her konu üzerinde, düşünmekte veya düşünmekten
kaçınmakta serbesttir. Düşünmek, tam ve odaklanmış bir teyakkuz gerektirir.
Bir insanın bilincini odaklaması, konsantre olması, ancak iradi bir çabayla
mümkündür.
Her insanın önünde iki tür hayat mevcuttur. Realitenin tam olarak kavranması
görevine zihnini aktif ve gayeli olarak odaklayabilen, yani realiteyi kavramsal
olarak anlayabilen ve bu gayreti idame ettirebilen kişi, -verili tarihsel bağlamda
mümkün olduğu ölçüde- bütün insani potansiyelini değerlendirebileceği bir hayat
yaşar. İkinci tür hayat, bu zahmeti göstermeyen kişinindir ve irrasyonellik
diye tanımlanan hal budur. İnsan, kavramlaştırıcı bir bilinç düzeyine erişmeyi
seçmezse; bilinçlerinin kullanımına iki alet kalır: zihinlerindeki otomatik,
algısal, hayvani fonksiyonlar ve kavramsal düzeye gelebildikleri kısa sürelerde
edindikleriyle rasgele programlanmış bir duygusal mekanizma. Sürekli düşünmek
işini seçmeyen bu insan, kendisini yarı-bilinçli bir uyurgezer haline getirir;
kontrolsuz bir duyusal-algısal mekanizmanın ve bazan rasgele yaptığı bölük-pörçük
çağrışımların insafında yaşayan, içinde bulunduğu anda ortaya çıkan tesadüfi
stimuluslara tepki göstermekten ibaret bir davranış biçimi içinde bulunan bu
kişi, ancak insan-altı bir hayat sürdürebilir.
Zihnini odaklamayı seçmeyen bir insan, kelimenin insan-altı anlamında bilinçli
sayılabilir; çünkü, -üst-seviyeli hayvanlar gibi o da- duyumlar ve algılar yapabilir.
Fakat, kelimenin insani anlamında, odaklanmamış bir zihin, bilinçli değildir;
realiteden tam haberdar olmak ve bu realiteyle baş edebilmek için, yani insanın
insan olarak hayatta kalması için gerekli eylemleri yönetebilecek bir kapasite
olan insan bilinci, ancak odaklanmış bir gayretin ürünüdür.
"Düşünmek veya düşünmemek" arasındaki seçim, "odaklanmak veya
odaklanmamak" arasındaki seçimdir. "Odaklanmak veya odaklanmamak"
arasındaki seçim, "bilinçli olmak veya olmamak" arasındaki seçimdir.
"Bilinçli olmak veya olmamak" arasındaki seçim, yaşam ve ölüm arasındaki
seçimdir.
Bilinçlilik, ona sahip olan canlıların temel hayatta kalma aracıdır. İnsan açısından
bu bilinçlilik hali, akıllı olmaktır; yani, insanın temel hayatta kalma aracı
aklıdır. İnsan, hayvanlar gibi sadece algıların rehberliğinde hayatta kalamaz.
Bir açlık duygusu, insanın yiyeceğe ihtiyacı olduğunu (bunu "açlık"
diye tanımasını öğrenmişse) söyleyecektir; fakat, yiyeceğini nasıl elde edeceğini,
hangi yiyeceğin iyi, hangisinin zehirli olduğunu söylemeyecektir. Bir düşünce
sürecini işletmeksizin, en basit fiziki ihtiyaçlarını bile elde edemeyecektir.
Tohum ekerek yiyecek yetiştirmeye veya avlanacak silah yapmaya yarayacak bilgiyi,
ancak bir düşünce süreci ile keşfedebilir. Algıları, onu, -civarda mevcutsa-
bir mağaraya götürebilir; fakat, en basit bir barınağı inşa etmek için dahi,
bir düşünce sürecine ihtiyaç duyar. Hiçbir algı, hiçbir içgüdü, ona, nasıl ateş
yakacağını, nasıl kumaş dokuyacağını, nasıl alet yapacağını, nasıl tekerlek
yapacağını, nasıl otomobil yapacağını, nasıl beyin ameliyatı yapacağını söylemeyecektir.
Fakat, insan hayatı böyle bilgilere dayanır ve sadece iradi bir bilinçlilik
eylemi, bir düşünce süreci, bu bilgileri ona sağlar.
Fakat, insan sorumluluğu buradan da öteye gider: bir düşünce süreci, otomatik,
içgüdüsel, gayrı-iradi olmadığı gibi, yanılmaz da değildir. İnsan, düşünme sürecini
başlatmak, sürdürmek ve bu faaliyetlerinden doğan sonuçların sorumluluğunu taşımak
zorundadır. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu nasıl belirleyeceğinin yollarını
keşfetmek, yapabileceği hataları düzeltmek zorundadır. Kavramlarının, akıl yürütmelerinin,
bilgisinin, doğruluğunu tahkik etmenin yollarını keşfetmek zorundadır. Düşünmenin
kurallarını, mantık kanunlarını keşfetmek zorundadır. "İnsanın zihni gayretleri,
ona mutlaka doğru sonuç verecektir" diyen hiçbir otomatik garantiyi, tabiat
insana vermez.
Bilinçli olma potansiyeli ve bu potansiyelin, üzerinde aktüelize olabileceği
materyalden başka, insana doğuştan verilen hiçbir hayatta kalma mekanizması
yoktur. Bilinçli olma potansiyeli harika bir makinadır, süper bir bilgisayardır;
fakat, bu bilgisayar, yeni doğan insana programcısız ve tamir/bakım teknisyensiz
olarak verilir; bilgisayarın usulüne uygun kullanılması için aday olan programcı
ve tamir/bakım teknisyeni, bu insanın kendisinden başka kimse değildir -eğer
bu insan, bilgisayarından yararlanmayı seçerse. Onu nasıl kullanacağını keşfetmek,
çalıştırmak ve sürekli çalışır vaziyette tutmak, kendi görevidir. Materyal ise
bütün evrendir; elde edebileceği bilgilerin ve hayattan alabileceği zevkin miktarına,
hiçbir sınır yoktur. Fakat, ihtiyaç duyduğu veya arzuladığı herşey, kendisi
tarafından, yani kendi seçimi, kendi gayreti, kendi aklı tarafından keşfedilmeli,
öğrenilmeli ve üretilmelidir.
Otomatik bilgiye sahip olmayan bir varlık, kendisini yöneltmek için, otomatik
bir davranış çizgisi ve otomatik bir değerler sistemine de sahip değildir. Hangi
bilginin doğru veya yanlış olduğunu otomatik olarak bilmeyen bir varlık, hangi
davranışın doğru veya yanlış olduğunu, yani kendisi için neyin iyi neyin kötü
olduğunu da otomatik olarak bilmez. Fakat, yaşamak için bu bilgiye ihtiyacı
vardır. Bu varlık, realitenin kanunlarından muaf değildir: belirli bir tabiata
sahip olan, belirli bir organizmadır; dolayısiyle, hayatta kalmak için belirli
bir davranış çizgisine ihtiyacı vardır. Hayatta kalması, keyfi araçlarla, rasgele
hareketlerle, kör dürtülerle, şansla mümkün değildir. Nasıl hayatta kalacağı
tabiatı tarafından belirlenmiştir, kendi seçimine açık değildir. Kendi seçimine
açık olan şey, sadece nasıl hayatta kalacağını keşfedip keşfetmeyeceği, yani
doğru amaçları ve değerleri keşfedip keşfetmeyeceğidir. Yanlış seçim yapmakta
serbesttir; fakat, bu yanlış seçime rağmen başarıya ulaşmakta serbest değildir.
Realiteyi görmezden gelmekte serbesttir; zihnini odaklamayıp, yalpalayarak,
istediği yola girmekte serbesttir; fakat, görmeği reddettiği bir uçurumu bertaraf
etme serbestisi yoktur. Herhangi bir bilinçli organizma için bilgi, hayatta
kalma aracıdır; yaşayan bir canlı için bilgi, yani bir şeyin ne olduğu sorusuna
bulduğu cevap, o şeyle ilgili nasıl sorusuna aradığı cevabı da içerir. Bir değerin
ne olduğu, onu nasıl elde edebileceğimizi de belirler; bir tehlikenin ne olduğu,
ondan nasıl korunabileceğimizi de belirler. İnsan, bilinçli olmamak halini seçmekte
serbesttir; fakat, bilinçli olmama halinin cezasından kaçmağa muktedir değildir:
yok olma. İnsan, kendini tahrip etme gücüne sahip olan tek canlıdır; ve tarihinin
çoğu dönemi, bu gücünü kullanmıştır.
Peki, insanın peşinde gitmesi gereken doğru amaçlar nelerdir? Hayatta kalabilmesi
hangi değerleri gerekli kılar? Bu sorular, ahlak biliminin cevaplayacağı sorulardır.
İşte insan bunun için, yani insan olarak hayatta kalabilmek için, ahlak sistemine
ihtiyaç duyar.
Bu noktada, artık irrasyonel ahlak doktrinlerinin ne anlama geldiği anlaşılabilir.
Kimse artık şunlara bizi inandıramamalıdır:
a) "Ahlak, aklın alanı dışındadır."
b) "Akıl, insan hayatının nihai rehberi olamaz."
c) "İnsani amaç ve değerler, oyla veya kişisel kaprisle veya mistik dikte
ile tesbit edilmelidir."
d) "Ahlakın, realiteyle, mevcudiyetle, pratik faaliyetlerle ve kişisel
çıkarlarla ilgisi yoktur."
e) "Ahlaklı olmak, ancak öldükten sonra işe yarayan bir şeydir."
f) "Sadece 'tabiat-üstü' bir varlığa inananlar ahlaklı olabilir."
Ahlak, mistik bir fantezi değildir; sübjektif bir lüks gibi, herhangi bir olağanüstülükte
değiştirilebilecek, bir kenara atılabilecek veya vazgeçilebilecek sosyal bir
konvansiyon da değildir. Ahlak, ne "tabiat-üstü"nün, ne komşunuzun,
ne kendi keyfinizin hatırına sahip olmanız gereken bir şeydir. Ahlak, realitenin
hatırına, insanın tabiatının hatırına sahip olmanız gereken bir şeydir. Ahlak,
insanın hayatta varkalması şartlarının belirlediği, objektif, metafizik bir
ihtiyaçtır. Ahlaka sahip olmamak, "öbür dünyada" değil, yeryüzünde,
realite tarafından cezalandırılacak bir
kusurdur.
Ahlakın değer standardının ne olduğu, yani neyin iyi neyin kötü olduğunu yargılamada
kullanılacak kriter ortadadır: insan hayatı, yani insan olarak hayatta var kalabilmesinin
gerekli kıldığı şeyler.
2.3 İNSAN OLARAK HAYATTA KALABİLMEK
Akıl, insanın, insan olarak hayatta kalmasının temel aracı olduğundan; rasyonel
(akli) bir varlığın hayatına uygun olan şeyler iyidir; rasyonel bir hayatı inkar
eden, ona karşı olan, onu tahrip eden şeyler kötüdür.
İnsana gerekli olan herşey, insan aklınca keşfedilmek ve insan gayretiyle üretilmek
durumunda olduğundan, insanın iki temel işi: düşünmek ve üretmektir.
Bazı insanların düşünme işine girişmediği, fakat yine de hayatta kalabildiği
bir gerçektir. Bunlar, yaptıkları işin tabiatını anlamak için hiçbir gayret
göstermeksizin, eğitilmiş hayvanlar gibi başkalarından gördükleri hareketlerin
ve duydukları seslerin rutinini taklit ederek bu işi başarırlar. Fakat, insanın
düşünmek ve üretmekle hayatta kalabileceği prensibi hala doğrudur; çünkü, böylelerinin
hayatta kalmak için taklit ettikleri hareketleri keşfetme işini, düşünmek ve
üretmek eylemlerini gerçekleºtirmeyi seçmiº olan insanlar başarmıştır. Bu tür
zihin parazitlerinin hayatta kalması, tamamen şansa kalmıştır; onların odaklanmamış
zihinleri, kimi taklit edeceklerini, kimin hareketlerini takip etmenin güvenli
bir iş olduğunu söylemekten bile aciz olabilir. Yerine getirmekten kaçındıkları
bilinçli olmak sorumluluğunu, onlar adına yüklendiğini söyleyen herhangi bir
tahripkarın peşine takılarak uçuruma yürüyenler, bu tür insanlardır.
Düşünmek ve üretmek yoluyla hayatta kalma işine girişmeyen başka bir gurup insan,
kaba kuvvet ve hile yoluyla veya üreten insanları yağmalayarak, soyarak, kandırarak,
köleleştirerek, hayatta kalmaya çalışırlar; fakat, insanın hayatta kalma prensibi
hala doğrudur: bu haydutların hayatta kalması, düşünmeyi ve üretmeyi seçmiş
kurbanlarının başarısı sayesinde mümkün olmuştur. Bu yağmacılar, insana özgü
bir davranış çizgisi izleyerek yaşamayı seçmiş olanları tahrip ederek var kalabilen
parazitlerdir.
Akıl yoluyla değil, şiddet yoluyla hayatta kalmayı deneyen insanlar, hayvanların
hayatta kalma yöntemiyle yaşamayı deneyenlerdir. Fakat, nasıl ki hayvanlar,
bitkilerin hayatta kalma yöntemiyle yaşayamazlarsa, yani sabit bir yerde kalıp,
toprağın kendilerini beslemesini bekleyemezlerse; insanlar da, hayvanların yöntemiyle
hayatta kalmayı, yani aklı reddedip, üretken insanları kendilerine yem edinerek
yaşamayı başaramazlar. Bu yağmacılar, o andaki amaçlarına erişmiş görünürler;
fakat, bir yandan yemlerinin bir gün tükenecek olması olgusu, öte yandan kendilerini
yıkıma götüren hiçbir yolu teşhis edemeyecek kadar bilinçsiz oluşları olgusu,
onların sonunu getirir. Bu teze kanıt bulmak için, herhangi bir kriminalin hayat
hikayesini veya herhangi bir diktatörlüğün tarihini okumak yeterlidir.
Hayvanlardan farklı olarak insanlar, sadece o anın menzili içinde davranarak
hayatta kalamaz. Bir hayvanın hayatı; üremek, kış için besin depolamak gibi,
sürekli yinelenen bir dizi döngüden ibarettir; bir hayvanın bilinci, hayatının
tamamını bütünleştirecek kadar güçlü değildir; hayvan bilincinin bütün gücü,
geçmişle bağlantı kurmaksızın, onu, bir sonraki döngüye tekrar getirmekten ibarettir.
İnsan hayatı ise, sürekli bir bütünlüktür; insan hayatının her dakikası, günü,
yılı: geçmişinde kalan bütün günlerin topunun iyi veya kötü yönleriyle bir sonucudur.
Seçeneklerini değiştirmekte, davranış çizgisinin istikametini değiştirmekte,
hatta bir çok durumda geçmişteki davranışlarının sonuçlarını telafi etmekte
serbesttir; fakat, geçmişinden kaçmakta serbest değildir; bir hayvan gibi veya
bir serseri gibi, hep anın menzilinde davrandığı halde, hiçbir şekilde tıkanmadan
yaşayabilmekte serbest değildir. Bir insan, hayatta kalma görevini başarmak
istiyorsa; davranışlarının kendi tahribine yönelmesini istemiyorsa; amaçlarını,
değerlerini ve davranış çizgisini seçmek zorundadır. Hiçbir duyumu, algısı,
dürtüsü, içgüdüsü, keyfi, zevki, bu seçme işini başaramaz; ancak aklı bunu başarabilir.
İnsanın insan olarak hayatta kalmasının anlamı budur. İnsanın bu anlamda hayatta
kalması, o an için yaşamak veya sadece fiziki olarak yaşamak demek değildir.
İnsanın hayatta kalma meselesi, akılsız bir vahşinin, bir başka vahşi tarafından
kafatası parçalanana kadar fiziken bir süre yaşaması demek değildir. "Ne
bahasına olursa olsun hayatta kalmak" için, her şartı kabul edebilen, her
değeri terk edebilen, her hayduda boyun eğen insanların fiziken bir süre için
daha yaşaması, insanın insan olarak hayatta kalması demek değildir. "İnsanın
insan olarak hayatta kalması," rasyonel bir varlık olarak bütün ömrü boyunca,
mevcudiyetin onun seçeneğine açık her veçhesinde, her faaliyetinde akılla davranması
demektir.
İnsan, ancak insan olarak hayatta kalabilir. Hayatta kalma aracını, yani aklını
terketmeğe muktedirdir; kendisini, insan-altı bir yaratığa çevirmeğe muktedirdir;
hayatını çok uzun sürmeyecek bir ıstıraba çevirmeğe muktedirdir. Fakat, insan-altı
bir varlık olarak davrandığı halde, insan-altı bir varlığın elde edebileceğinden
daha fazlasını elde etmeğe muktedir değildir; insanlık tarihinin anti-akıl dönemlerinin
dehşeti, bu gerçeğin hatıra defteridir. İnsan olmak kendiliğinden gerçekleşen
bir şey değildir; bir insan, insan olmayı seçerek insan olur. İnsana, insan
olmayı nasıl seçeceğini, ahlak öğretir.
2.4 TEMEL DEĞERLER VE ERDEMLER
Görülüyor ki, ahlakın değer standardı, insana-özgü-hayattır. Bir "standart,"
somut, spesifik bir amaç yolunda ilerlerken yapılacak seçimleri yönlendiren
bir ölçüttür; soyut bir prensiptir. "İnsana-özgü hayat," her insana
uygulanacak soyut bir prensiptir. Bu prensibin, somut, spesifik bir amaca nasıl
uygulanacağı işi, yani rasyonel bir hayatı bilfiil sürdürme işi, her bireyin
kendisine düşen bir görevdir. Her bir insanın beyninde ceryan eden eden süreçlerden
ibaret olan akıl, bireysel bir hususiyettir. Birden fazla insan, koloniler halinde
yaşayan bazı organizmaların ortak bir takım fonksiyonları paylaşmaları gibi,
ortak bir aklı paylaşamaz; bu yüzden, her bireyin ahlaki amacı -aklını biyolojik
olarak paylaşan başka varlık olmadığından- kendi hayatıdır.
Kendi hayatı, bir insanın nihai değeridir. Başlı-başına bir amaç olan bu değerin
elde edilmesi ve/veya muhafaza edilmesi sürecini -zevkli bir yaşam sürdürmek
için gerekli olan faaliyetlerin, değerlerin, amaçların seçilmesi sürecini- yöneten
tek standart, insana-özgü-hayat'tır.
Değer, elde etmek ve/veya muhafaza etmek için uğrunda davranılan şeydir; erdem,
bir değeri elde etmekte kullanılan eylemdir. Her bir insanın kendi nihai değerini
(kendi hayatını) elde etmesinin, gerçekleştirmesinin aracı olan üç temel değer:
Akıl, Amaç ve Gurur-duyulacak-bir-kişilik'tir; bunlara tekabül eden üç erdem
ise: Rasyonellik, Üretkenlik ve Kendine-saygı-ve-güven'dir.
Bu değerler, tek başına elde edilemez, birbirleriyle bağlantılıdır: İnsan hayatının
merkezi amacı, bütün değerler hiyerarşisini belirleyen merkezi değer, üretken
faaliyettir. Akıl, insani üretkenliğin ön şartıdır, onun kaynağıdır; insan,
hem maddi ihtiyaçlarını gidermek, hem de gurur-duyulacak-bir-kişilik'e sahip
olmak için üretir; üreterek amacını gerçekleştirdikçe, aklına olan güveni artar,
kişiliğinden gurur duyar.
2.4.1 Rasyonellik
Rasyonellik, insanın temel erdemidir; diğer bütün erdemlerinin kaynağıdır. İnsanın
temel kötülüğü, diğer bütün kötülüklerinin kaynağı, irrasyonelliktir; zihnini
odaklamamaktır; bilincini askıya almaktır ki; bu, kör olmak demek değil, görmeği
reddetmektir; sağır olmak demek değil, duymayı reddetmektir; cahil olmak demek
değil, öğrenmeği reddetmektir. İrrasyonellik, insanın hayatta kalma aracının
-aklın- reddedilmesi, dolayısiyle insanı tahribe götüren bir yola girilmesi
demektir; anti-akıl olan şey, anti-hayattır.
Rasyonellik erdemi:
a) Bilgi edinmenin tek kaynağının, değerlerin tek yargıcının, insan faaliyetlerini
yönlendirecek tek rehberin, akıl olduğunu bilmek ve kabul etmektir.
b) Mistisizmin her türünü reddetmektir; yani gayrı-duyusal, gayrı-akli, gayrı-kabili-tarif,
"tabiat-üstü" bir kaynaktan herhangi bir bilgi alınabileceği inancını
reddetmektir.
c) Bir insanın edindiği bütün bilgilerin bağlantılı totalini, her yeni rasyonel
bilgiyle güncelleştirmek; fakat, o bilgi sistemiyle bağlantısız, onla çelişen,
hiçbir bilgi kabul etmemek, hiçbir karar vermemek, hiçbir kanaate varmamak,
hiçbir değer kabul etmemektir.
d) İlgilendiği her olgudaki sebep-sonuç ilişkisini bilmek; hiçbir zaman sebebi
yaratmaksızın sonucu arzu etmemek; sonuçlarının hepsinin bütün sorumluluğunu
üstüne almadan hiçbir şeye sebep olmamaktır.
e) Uyku hali dışındaki her an, her konuda, her seçenek karşısında; tam bir zihni
odaklanmışlık ve uyanıklık içinde bulunmaya karar verip, bunu başarmaktır
f) İnsan gücünün sınırları içinde, realiteyi bilinçli bir uyanıklıkla sürekli
gözlemleyerek, onun hakkında tam ve doğru bilgi sahibi olmağa adanmışlıktır.
g) Bütün kanaatların, değerlerin, amaçların, arzuların ve faaliyetlerin; bir
düşünce süreciyle seçilmesi, bir düşünce süreciyle sürdürülmesi, bir düşünce
süreciyle doğrulanması gerektiğine; ve bu düşünce sürecinin, herkesin tam kapasitesinin
izin verdiği ölçüde, en hassas ve en titiz bir biçimde, mantık kurallarının
en katı bir tatbikatıyla gerçekleştirilmesi gerektiği prensibine adanmışlıktır.
h) İnsanın mevcudiyetinin realitesine, yani amaçlarının, değerlerinin, faaliyetlerinin
realite içinde yer aldığına; dolayısiyle, algıladığı realitenin üzerinde hiçbir
değer ve mülahazaya yer vermemesi gerektiği prensibine adanmışlıktır.
i) Bağımsızlık erdemine sahip olmaktır. Bağımsızlık:
aa) Her insanın yargılarını kendisinin vermesi ve kendi aklından kaynaklanan
işler sayesinde yaşaması sorumluluğunu kabul etmektir.
bb) kendini küçültmenin ve kendini tahrip etmenin en çirkin şeklinin: kendi
zihnini, başka bir zihne tabi kılmak olduğunu; kendi beynin üzerinde bir başka
beynin otoritesini kabul ederek, onun "böyle söylüyorum"unu olgu olarak
kabul etmek, onun fermanlarını kendi bilincin ile realite arasında bir aracı
olarak koymak olduğunu bilmektir.
cc) Bilginin miktarı ne kadar geniş veya mütevazı olursa olsun, onu elde edecek
şeyin sadece kendi zihnin olduğunu; dünya ile etkileşiminde kullanabileceğin
bilginin, sadece kendi bilgin olabileceğini bilmektir.
dd) Hakikatın tek yargıcının kendi zihnin olduğunu; başkaları bu yargıcın hükmünü
temyiz ederse, gidilecek tek temyiz mahkemesinin, realite olduğunu bilmektir.
ee) Düşünme denen o kompleks, hassas ve hayati teşhis (kimlikleme, tanımlama)
sürecini, sadece kendi aklının yönetebileceğini; aklının yönettiği bu sürecin
sibernetik kontrolunu (doğru çalışır tutulmasını), sadece kendi yargınla yapabileceğini;
kendi yargını ise, sadece kendi ahlaki bütünlüğün ile sağlam tutabileceğini
bilmektir.
ff) Kendi kendine yaptığın bir yanlışın, "inanç"la edindiğin bir çok
doğrudan daha emniyetli olduğunu görmektir; çünkü, birincisinde hatayı düzeltecek
araçlar hala sendedir, ikincisinde ise doğruyu yanlıştan ayırt edecek kapasiten
tahrip olmaktadır.
j) Dürüstlük erdemine sahip olmaktır. Dürüstlük:
aa) Realiteyi hiç bir surette inkar etmemek, onu kandıramayacağını bilerek davranmak
ve bunu toplumsal bir görev veya başkalarına bir fedakarlık olarak değil, en
derin bir rasyonel-egoizmin ifadesi olarak yapmaktır.
bb) Gerçek olmayanın gerçek olmadığını ve hiç bir değer ifade edemeyeceğini
bilmektir.
cc) Hileyle elde edilmişse ne aşk, ne ün, ne de paranın bir değer olamayacağını;
başkalarını aldatarak değer elde etmeğe çalışma işinin, başkalarını realiteden
daha yüksek bir yere koymak olduğunu; kendini, onların irrasyonelliği ve körlüğü
üzerinde beslenen bir parazit haline getirmek olduğunu; onların rasyonelliğini
ve uyanıklığını kaçılacak bir düşman haline getirmek olduğunu; bilmektir.
dd) Kendi mevcudiyetinin gerçekliğini, başkalarının sulandırılmış bilinçlerine
kurban etmemektir.
ee) Söylediğini kast ederek söylemek ve ne kastettiğini bilmektir.
k) Bütünlük erdemine sahip olmaktır. Bütünlük:
aa) Realiteyi kandıramayacağını bildiğin gibi (dürüst olduğun gibi), kendi bilincini
de kandıramayacağını bilmektir.
bb) İnsanın bölünmez bir bütünlük olduğunu, insan maddesinin ve bilincinin bütünleşik
bir ünite olduğunu bilmek; beden ve zihin, eylem ve düşünce, yaşam tarzı ve
fikirleri arasında hiçbir kopukluk olmasına izin vermemektir.
cc) Baskılara rağmen adaletli davranmayı elden bırakmayan bir yargıç gibi; kanaatlerini
ve değerlerini; başkalarının arzularına, taleplerine, yalvarışlarına, tehditlerine
boyun eğerek feda etmemektir.
dd) Cesaret ve kendine-güvenin, pratik ihtiyaçlar olduğunu; cesaretin; hakikat
ve mevcudiyet karşısında doğruluk içinde olmanın pratik şekli olduğunu; kendine-güvenin
ise; kendi bilincinin karşısında doğruluk içinde olmanın pratik şekli olduğunu
bilmektir.
ee) Keyfince belirlenmiş sübjektif kaprislerine değil, rasyonel prensiplerine
sadakattir.
l) Adalet erdemine sahip olmaktır. Adalet:
aa) Bir insanın karakterini ve/veya eylemlerini, sadece elde mevcut olgusal
veriler açısından değerlendirmek ve ona karşı, bu değerlendirmeyi objektif bir
ahlaki kriterle mukayese ederek davranmaktır.
bb) Karşılaşılan yabancı bir insana, sahip olduğu insani potansiyel adına, aksi
isbat edilene kadar iyi bir insanmış gibi davranmaktır.
cc) İnsan hayatına değer veren birisi, insan hayatını imha etmeğe yönelenlere
değer veremeyeceğinden; temel kötülükler işleyen bir insana karşı, nefret ve
takbih içinde olmaktır.
dd) Erdemli bir insana karşı, erdemleriyle orantılı bir takdir hissi içinde
olmaktır.
ee) Kazanılmamış ve layık olunmamış, maddi yada manevi hiçbir şeyi, almamak
ve vermemektir.
m) Kendi amaç ve motiflerini tam bilmeden, bir serseri mayın gibi davranmamaktır.
n) Akli (rasyonel) olmaya; ara-sıra, seçilmiş bazı konularda, olağanüstülüklerde
değil, sürekli bir hayat tarzı olarak adanmış olmaktır.
2.4.2 Üretkenlik
Üretkenlik erdemi: insan zihnince yönetilen ve amacı, insan hayatını sürdürmek
olan sürecin, -insanı, hayvanlar gibi ortama uyma zorunluluğundan kurtaran sürecin-
üretken çalışma olduğu gerçeğinin bilinmesi ve kabul edilmesi demektir. Üretken
çalışma, insanı sınır tanımayan başarılara götüren yoldur ve insan tabiatının
en yüce özelliklerini hizmete çağırır: yaratıcılığı, heves ve hırsları, cesareti,
dünyayı kendi değerlerine uygun bir şekle sokma işine adanmışlığı.
"Üretken çalışma" bir işin rutin hareketlerini ezbere tekrarlamak
demek değildir. Üretici çalışma, rasyonel çabaların herhangi bir türünde, büyük
veya mütevazı herhangi bir yetenek düzeyinde, bilinçle seçilmiş ve bilinçle
sürdürülen üretken bir meslek icra etmek demektir. Burada ahlaka konu olan şey,
ne insanın yeteneğinin derecesi, ne de yaptığı işin ölçeğidir; mesele, zihnin
en tam ve en amaçlı bir biçimde kullanılmasıdır.
Üretkenlik erdemi; sıradan bir çalışan olmak yerine, bir kariyer-insanı olmayı
gerektirir. Kariyer-insanı; zihnini, bilgisini, yeteneğini, yaratıcılığını,
tam anlamda seferber ederek, hiçbir başarı aşamasında beklemek istemeksizin,
yaptığı işi her zaman daha iyi yapmak için, bir başarıdan sonra daha büyük bir
başka başarıyı elde etmek için çalışır. Sıradan bir çalışan ise; yapmakta olduğu
işi, kendisinin zahmetsiz yaşamasına bir türlü izin vermeyen evrenin veya toplumun
tabiatında varolduğunu zannettiği korkunç kötülük tarafından onun başına sarılmış
bir bela olarak görür. Bu yüzden, sıradan çalışanın edindiği çalışma siyaseti;
birilerinin ondan istediği şeyleri, kendini en az yoracak şekilde yaparak, bir
işte çakılı kalmak veya tesadüflerin insafında o işten o işe sürüklenmektir.
Bu anlamda, sınırlı bir yeteneğe sahip olduğu halde, kendi amaçlı gayretiyle,
vasıfsız bir işçilikten, çalıştığı atölyenin ustabaşılığına yükselen bir insan;
kelimenin gerçek ve ahlaki anlamında bir kariyer-insanıdır; ama, zeka ve yeteneğinin
onda birini kullanarak fabrika genel müdürlüğü pozisyonuna erişip, yerinde sayan
bir insan, sadece sıradan bir çalışandır.
2.4.3 Kendine-saygı-ve-güven
İnsanın yaptığı değer-yargıları içinde en önemlisi, kendisiyle ilgili yaptığı
değerlendirmedir. Bu değerlendirme, içebakış yapamayan insanlarca, bilinçli,
sözlü bir yargı halinde yapılmaz; her an hissediliyor olması yüzünden, tecrit
edilmesi ve kimliklendirilmesi zor olabilen bir duygu halinde yaşanır. İnsanın
kendisiyle ilgili yargısı, kendisinin yaşamaya yetkin ve layık olup olmadığı
meselesi üzerinedir. Yaşama işinde yetkin olduğunu bilen insan, kendine güven
duyar; kişiliğini yaşamaya layık bir varlık haline getirmiş olan insan, kendine
saygı duyar.
Kendine-saygı-ve-güven erdemi; insanın, hayatını sürdürmek için fiziki değerler
üretmek zorunda oluşu gibi, sürdürmeğe değer bir hayata sahip olmak için de
karakter değerleri elde etmek zorunda olduğu gerçeğini bilmek ve kabul etmektir;
başka bir deyişle, insanın, maddi edinimlerini kendi yaratan bir varlık oluşu
gibi, ruhunu da kendi yaratan bir varlık olduğu gerçeğini tasdik etmektir.
Kendine-saygı-ve-güven erdemi, bir insanın düşünme gücüne duyduğu güvendir;
aldatma gücüne sahip bir insanın sahte kendine-güveniyle karıştırılmamalıdır.
Mesela; bir bilim adamının kendine güveniyle, bir gangsterin kendine güveni
aynı şey değildir ve aynı psikolojik kaynaktan gelmez. Realiteyle alışveriş
içindeki bir insanın (mesela, bilim adamının) başarısı, onun kendine olan güvenini
artırır; realiteyi aldatmağa çalışan bir insanın (mesela, gangsterin) başarısı
ise, onun panik duygusunu artırır.
Kendine-saygı-ve-güven erdemi, "ahlaki hırslılık" olarak da isimlendirilebilir.
Ahlaki hırslılık; bir insanın ahlaki mükemmelliğe erişerek, kendisini, kendi
nezdindeki en büyük değer haline getirmeyi hedef edinmesi demektir. Ancak gediksiz
bir rasyonelliğe sahip olmakla elde edilebilecek olan ahlaki mükemmellik:
a) İcrası imkansız, irrasyonel bir erdemler sistemini asla kabul etmemek; rasyonel
olduğunu bildiği erdemleri icra etmeği ise, hiçbir zaman ihmal etmemektir.
b) Hak etmediği bir suçluluk duygusunu asla kabul etmemek; suçluluk duygusunu
hak edecek bir işi asla yapmamak; suçluluk duygusunu hak edecek bir iş yapmışsa,
düzeltmek için elinden gelen herşeyi hemen yapmayı asla ihmal etmemektir.
c) Karakterindeki herhangi bir kusura karşı asla pasif kalmayıp, onu hemen düzeltmeğe
girişmektir.
d) Hiçbir mülahazayı, arzuyu, korkuyu, ruh halini, kendine-saygı-ve-güven ihtiyacının
üstüne bir an için dahi koymamaktır.
e) Her ne sebep için olursa olsun, kurbanlık hayvan rolünü reddetmek; münzeviliği,
kendini horlamayı, kendini aşağılamayı, kendini küçültmeyi, kendini feda etmeyi,
bir erdem veya görev olarak vazeden her doktrini reddetmek demektir.
2.5 İNSAN HAYATININ AMACI OLARAK MUTLULUK VE KAYNAĞI
Rasyonel bir ahlakın temel sosyal prensibi şudur: nasıl ki, hayat başlı başına
bir amaçsa, yani başka hiç bir amacın aracı değilse; aynı şekilde, her insan,
başlı başına bir amaçtır; başkalarının amaçlarının ve refahlarının bir aracı
değildir; ve dolayısiyle, insan kendi hatırına yaşamalıdır; ne kendisini başkalarına,
ne de başkalarını kendisine feda etmelidir. "Kendi hatırına yaşamak"
şu prensibi kabul etmektir: kendi mutluluğunu gerçekleştirmek, insanın en yüce
ahlaki amacıdır.
İnsanın hayatta kalma meselesi, insan bilincine kendisini psikolojik bir hadise
olarak dayatırken, doğrudan doğruya bir "yaşam veya ölüm" sinyali
halinde ortaya çıkmaz; bu mesele, insan bilincinde bir "mutluluk veya mutsuzluk"
duygusu olarak ortaya çıkar. Mutluluk, insanca yaşama işinde başarılı olma halinin
duygusudur; mutsuzluk duygusu ise başarısızlığın, ölümün ikaz işaretidir. Nasıl
ki, insan vücudunun zevk-acı mekanizması, o vücudun sağlığının veya yarasının
otomatik gösterge tablosuysa; başka bir deyişle, yaşamak veya ölmek arasındaki
temel alternatifin barometresiyse; insan bilincinin duygusal mekanizması da,
aynı fonksiyonu gören bir tabiata sahiptir. Duygusal mekanizma, yaşam-ölüm alternatifini
iki temel duygu vasıtasıyla kaydeden bir barometredir: neşe veya hüzün. Vücudun
zevk-acı mekanizması, vücudun, yani insanın fiziki durumunun gösterge tablosudur;
bilincin neşe-hüzün mekanizması ise, bilincin, yani insanın zihinsel durumunun
gösterge tablosudur. Duygular, insan bilincinde -veya bilinçaltında- bulunan
değer yargılarından doğan otomatik sonuçlardır; duygular, insanı değerlerine
götüren veya değerlerinden uzaklaştıran şeylerden, yani insana yararlı veya
zararlı olan şeylerden haber veren bir bültendir.
İnsan vücudunun zevk-acı mekanizmasını işleten değer standardı, otomatik ve
doğuştandır, vücudun tabiatınca belirlenmiştir; mesela çıplak olarak kaynar
suya sokulan bir elin, acımamasını sağlamak mümkün değildir. İnsanın duygusal
mekanizmasını işleten değer standardı ise, otomatik değildir; mesela, bazı insanların,
bir diktatörlüğün milyonlarca insanı katletmesine hüzünlenmesi, bazılarının
ise buna neşelenmesi mümkündür.
İnsan hiçbir otomatik bilgiye sahip olmadığından, hiçbir otomatik değere de
sahip olamaz; hiçbir fıtri (doğuştan) fikre sahip olmadığından, hiçbir fıtri
değer yargısına da sahip olamaz.
İnsan bir bilgilenme (öğrenme) mekanizmasına sahip olarak doğduğu gibi, bir
duygusal mekanizmaya da sahip olarak doğar; fakat, doğuşta, her ikisi de "tabula
rasa"dır; yani, ne öğrenme mekanizması herhangi bir şey bilir, ne de duygusal
mekanizması herhangi bir şey duyar. İnsanın öğrenme yeteneği, yani zihin, her
ikisinin de içeriğini (muhtevasını) zamanla belirler. İnsanın duygusal mekanizması,
zihni tarafından programlanacak bir bilgisayar gibidir; bu program, zihnin seçeceği
değerlerden ibarettir.
İnsan zihninin çalışması otomatik olmadığından, diğer bütün düşünceler gibi,
insani değerler de, düşünme eyleminin veya bu eylemi tam yapmamış olmanın sonucudur.
İnsan, değerlerini, ya bilinçli bir düşünce süreciyle seçer, ya da bunu yapmamış
olmasının sonucu doğan boşluk, rasgele bir şekilde şunlardan biri veya birkaçıyla
doldurulur: bilinçaltı çağrışımlar, iman, inanç, ideoloji, başka birisinin otoritesi,
herhangi bir tür sosyal ozmos olayı (duyulanları, rasyonel olup olmadığını anlamadan,
otomatikman benimsemek), taklit. İster bilinçle seçilmiş olsun, isterse bilinçaltı
ile, ister açıkça bilinsin, isterse zımnen kabul edilmiş olsun; değer yargıları,
bütün duyguların kaynağıdır.
İnsanın duygusal mekanizması ister istemez çalışır: herhangi bir şeyin, kendisi
için iyi mi kötü mü olduğunu hissetme kapasitesinin işleyip işlememesi seçeneğe
bağlı değildir. Fakat, kendisine iyi veya kötü gelecek şeyin ne olacağını, kendisine
neşe veya hüzün verecek şeyin ne olacağını, neyi sevip neden nefret edeceğini,
neyi arzu edip neden kaçacağını, kendisi belirleyebilir; bu işi, bir değer standardı
kullanarak yapar. Bir insan, yanlış bir değer standartı, yani irrasyonel değerler
seçerse, duygusal mekanizmasını, hayatının koruyuculuğu rolünden çıkarıp, yıkıcısı
rolüne iter. İrrasyonel olan, imkansız olandır; irrasyonel olmak, realitenin
olgularıyla çelişki halinde olmak demektir. İrrasyonel duygulara sahip olmak,
irrasyoneli arzulamak, realitedeki olguların değiştirilemez olanlarından bazılarına
karşı çıkmak demektir; oysa, olgular, bir arzu ile değiştirilemediği gibi, arzu
eden kişiyi yıkma gücüne de sahiptir. Bir insan herhangi bir çelişkiyi kabul
ederse; çelişkili bir bilgiyi doğru kabul ederse, çelişki barındıran bir amaç
içinde olursa -mesela, hem elindeki hıyarı yiyip bitirip, hem de o hıyara sahip
olmak isterse- bilincini parçalar, dağıtır; iç dünyasını, karanlık, tutarsız,
anlamsız çatışmalara girişmiş kör kuvvetlerin iç savaşına çevirir.
Mutluluk, değerlerine erişen insanın bilincinde doğan bir olumluluk duygusudur.
Üretken, çalışmaya değer veren bir insan için mutluluk, onun kendi hayatına
hizmet yolundaki başarısının ölçüsüdür. Fakat, bir sadist gibi acı vermeye veya
bir mazohist gibi kendine eziyet etmeye veya bir mistik gibi mezardan ötesine
veya gazozuna araba tokuşturan bir serseri gibi akılsızca maceralara değer veriyorsa;
yani, tahrip onun için bir değerse, bu insanın hissedebileceği sözde-mutluluk,
kendi hayatının tahribi doğrultusunda gösterdiği başarının ölçüsüdür. Bu irrasyonelistlerin
duygusal durumunu ifade etmek için; mutluluk kavramını, hatta zevk kavramını
kullanmak pek de doğru olmaz: değer verdikleri şeylere erişmeleri, onları, içinde
bulundukları sürekli terör halinden kısa bir süre için kurtarmaktan başka bir
işe yaramaz.
İrrasyonel kaprisler peşinde, ne yaşamak, ne de mutluluk elde etmek mümkündür.
Nasıl ki, bir insan, bir parazit gibi, bir beleşçi gibi, bir soyguncu gibi rasgele
araçlarla hayatını sürdürmeyi denemekte serbest olduğu halde; çok kısa süreli
rahatlamalar hariç, bu işte başarı göstermekte serbest olamazsa; aynı şekilde,
bir insan, herhangi bir irrasyonel hayatın içinde, bir yanılgının peşinde, realiteden
bir kaçış denemesi içinde mutluluğu aramakta serbesttir; ama, çok kısa süreli
rahatlamalar hariç, bu işte başarı göstermekte ve sonuçlarından kurtulmakta
serbest değildir.
Mutluluk, çelişkisiz bir neşe demektir; cezası ve suçluluk duygusu olmayan,
hiçbir değerle çelişmeyen, insanı tahrip etmeyen bir neşe demektir. Sadece rasyonel
bir insan mutlu olabilir; çünkü, rasyonel bir insan mümkünü kovalar: sadece
rasyonel amaç, arzu ve değerlerin peşinde gider; sadece rasyonel faaliyetlerden
neşelenir. Başka bir deyişle, rasyonel bir insan, realiteyle dövüşmeyen bir
insan olduğundan; sadece o, realiteyle barışıklığın bir mükafatı olan mutluluğa
erişebilir.
Hayatı sürdürmek ve mutluluğu aramak iki ayrı konu değildir. Bir insanın, kendi
hayatını nihai değer olarak kabul etmesi ile kendi mutluluğunu en yüce amaç
olarak alması, aynı başarının iki veçhesidir. Realitede, rasyonel amaçlar peşinde
gitmek, hayatın sürdürülmesinden başka bir şey değildir; bu işi başarıyor olmanın
psikolojik sonucu, mükafatı, mutluluk halinde ortaya çıkan bir duygusal durumdur.
İnsan hayatının her anı, her yılı, tamamı, böyle bir mutluluk hissederek yaşanmalıdır.
Bir insan böyle pür bir mutluluğu yaşıyorsa, bu sonuç başlı başına bir amaçtır;
"hayat yaşamağa değer" dedirten, böyle bir insanın hayatıdır.
Fakat, sebep-sonuç ilişkisi tersine çevrilemez. Ancak "insana-özgü hayat"ı
birincil olarak alıp, onun gerekli kıldığı değerler elde edilerek mutluluğa
varılabilir; "mutluluk," tanımsız bir birincil olarak alınıp, bunun
"rehberliğinde" yaşayarak mutluluğa varmaya çalışmak, bir yere götürmez.
Rasyonel bir değer standardı açısından "iyi" bir şey elde ederseniz,
mutlaka mutlu olursunuz; fakat, tanımsız bir duygusal standartın dürtüsüyle
elde edilen bir şey, size "mutluluk" diye niteleyebileceğiniz bir
durum hissettirse bile; bu şey, mutlaka "iyi"lik getirecek demek değildir.
"Her ne sizi mutlu edebiliyorsa" kavramını bir eylem kılavuzu olarak
almak, duygusal kaprislerle yöneltilmeyi kabul etmek demektir. Duygular, bilgilenme
(öğrenme) araçları değildir; bir insanın kaprislerle, yani kaynağını, tabiatını,
anlamını bilmediği arzularla yöneltilmesi, görmeği reddettiği realitenin duvarlarına
çarparak parçalanacak bozuk bir robot haline gelmesi demektir.
2.6 RASYONEL-EGOİZM VE TOPLUM
Bütün hedonist veya altrüist doktrinler, bir ahlaki yamyamlık üzerine kurulmuştur;
yani, hedonist veya altrüist, "mutlu olmak için, başka insanlara zarar
vermek şarttır" zanneder.
Bugün bir çok insan, bu prensibe sorgulanmaz bir gerçek olarak inanır. Böyle
olunca, "insanın kendi hatırı için, kendi rasyonel şahsi çıkarı için varolma
hakkı" diye bir hakdan bahsedildiğini duyan çoğu insan; otomatikman, bu
hakkın, başkalarını kendi çıkarı için feda etmek anlamına geleceğini varsayar.
Bu varsayım, müthiş bir yanılgının ifadesidir; zannetmektedirler ki, başkasına
zarar vermek, onu köleleştirmek, soymak, katletmek bir insanın çıkarınadır.
Başkalarını tahrip etmek, bir insanın "ego"suna zararlı bir şeydir.
İnsanın başkalarıyla etkileşiminde, kendi çıkarına olan tek ilişki türünün,
kimsenin kimseyi feda etmediği bir ilişkiden başkası olamayacağı fikri, insanlığın
kardeşliği için çalıştıklarını söyleyen bu sözde-hümanistlerin aklına hiç gelmez.
Esasen, "değerler," "arzular," "şahsi-çıkar" ve
ahlak bağlamı, her zaman "rasyonel" kavramı ile birlikte düşünülmezse,
ne onların ne de başkalarının aklına böyle bir fikir gelecektir.
Rasyonel bir insan, ahlakının, rasyonel-egoizm olduğunu gururla söylemelidir.
Genel olarak rasyonel bir ahlaka sahip olmak demek olan rasyonel egoizm, özel
olarak:
a) İnsana-özgü bir hayatı mümkün kılan değerlere sahip olmaktır.
b) Tanrılara insan kurban edilen dönemlerin zihniyetinden kurtulup bugüne hala
gelememiş; endüstriyel bir toplumun insaniliğini bir türlü keşfedememiş; o an
karşısında duran ava hamle yapmaktan başka hiçbir egoizm düşünemeyen irrasyonel
vahşilerin arzularınca, duygularınca, içgüdülerince, ihtiyaçlarınca üretilmiş
değerleri reddetmektir.
c) İnsan kurban ederek insani hiçbir iyilik doğamıyacağını bilmektir.
d) Kazanmadığını arzu etmemek, kimseyi kendi çıkarına feda etmemek, kendini
kimsenin çıkarına feda etmemektir.
e) İster kişisel ister sosyal, ister maddi ister manevi, bütün insani ilişkilerin
tek rasyonel prensibi olarak mübadele prensibini kabul etmektir. Mübadele prensibi:
aa) Başkalarıyla ilişkisi değer mübadelesi şeklinde olan insanların rasyonel
çıkarlarının birbiriyle çatışmayacağını bilmektir.
bb) Elde ettiği şeyi üretici çalışma ile kazanarak elde etmek; hak edilmeyeni
almamak ve vermemektir.
cc) Başka insanları, efendi veya köle olarak değil, bağımsız eşitleri olarak
görmektir.
dd) Başka insanlarla, serbest, gönüllü, şiddetsiz, zorlamasız; bütün tarafların
kendi bağımsız yargıları açısından yararlanacağı bir değer takası ilişkisi içinde
bulunmaktır.
ee) Sadece başardıkları için karşılık istemek; kendi başarısızlığının yükünü,
başkalarına yıkmamak; başkasının başarısızlıklarına, kendi hayatını ipotek etmemektir.
Manevi alanda, yani insan bilincini ilgilendiren konularda, mübadele aracı farklıdır,
ama prensip aynıdır. Aşk, dostluk, saygı, hayranlık, bir insanın başka bir insanın
erdemlerine olan duygusal mukabelesidir; bir insanın başka bir insanın karakterindeki
erdemlerden aldığı kişisel, egoistçe zevke karşılık yapılan manevi ödemedir.
Ancak bir zorba veya bir altrüist, bir başka insanın erdemlerini takdir etme
eylemindeki derin egoizmi inkar edebilir; ancak o, bir dahi veya bir budala
karşısında olmak, bir kahramana veya bir hayduta raslamak, bir ideal kadınla
veya bir şırfıntıyla evlenmek arasında, -bir insanın egoistçe çıkarı ve aldığı
zevkin miktarı açısından- fark olmadığını iddia edebilir. Manevi alanda; mübadeleci,
sahip olduğu zayıflık ve kusurları yüzünden değil, sadece erdemleri yüzünden
sevilmek ister; sevgisini, başkalarının zayıflık ve kusurlarına değil, sadece
erdemlerine yöneltir.
Sevmek, değerlendirmektir. Sadece bir rasyonel-egoist, kendine saygı ve güven
duyan bir insan, sevmeğe muktedirdir; çünkü, sadece o, değerlerine ve değerlendirme
işine; sağlam, tutarlı, tavizsiz bir sadakatle sahip çıkar. "Ego"suna
kayıtsız kalan insan, kendine değer vermeyen insan, hiçbir şeye, hiçbir kimseye
değer veremez; yani, hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi sevemez.
İnsanların özgür, medeni, barışçı, müreffeh, rasyonel bir toplumda birarada
yaşayabilmeleri, sadece rasyonel-egoizm temeli üzerinde, yani adalet temeli
üzerinde mümkündür.
İnsanın, bir insan toplumunda yaşamasının ona sağlayacağı kişisel bir yarar
var mıdır? Evet, sözkonusu olan gerçekten insan bir toplumsa. Toplumsallıktan
elde edilebilecek iki büyük değer vardır: bilgi ve mübadele. İnsan, bilgisini
nesilden nesile genişleterek geçirebilen tek canlıdır; potansiyel olarak herhangi
bir insanın elde edebileceği bilgi miktarı, bütün hayatını bu işe vakfetse dahi
bilemeyeceği kadar fazladır; dolayısiyle, başkalarının keşfettiği bilgilere
erişmek, insana, ölçülemeyecek kadar büyük yarar sağlar. İkinci büyük değer,
toplumsal işbölümünün yararı olarak ortaya çıkar; işbölümü, bir insanın gayretlerini
özel bir çalışma alanına teksif etmesini ve başka çalışma alanlarında uzmanlaşmış
insanlarla mübadelede bulunmasını sağlar. Böyle bir işbirliği içinde bulunan
insanların elde edebilecekleri bilginin, hünerin ve verimin büyüklüğü; ıssız
bir adada veya kendine-yeterli bir çiflikte yaşayarak, ihtiyaç duydukları herşeyi
orada üreten insanların hiç tahayyül edemeyecekleri bir ölçektedir.
Toplumsal yaşamın bu faydaları, öte yandan, ne tür insanların başkalarıyla değişebilecek
değerler üretebileceği, ne tür bir toplumda bu tür insanların yaşayabileceği
hususunu da belirleyecektir: sadece rasyonel, üretken, bağımsız insanlar, başkalarıyla
değişebilecek değer üretebilir; bu tür insanlar, sadece rasyonel, üretken ve
özgür bir toplumda yaşayabilir. Parazitler, soyguncular, yağmacılar, talancılar,
zorbalar, haydutlar, insan için değer üretmez; bu tür insan-altı canlıların
yaşam tarzının doğurduğu ihtiyaçların tatminine yönelik olan bir toplum, insana
yarar sağlamaz. İnsana-özgü bir hayat yaşamak isteyenleri, kurbanlık hayvan
olarak gören; onları sahip oldukları erdemler yüzünden cezalandıran; insana-özgü
bir hayatın gereklerini yerine getirmeyenleri, kötülükleri için mükafatlandıran
böyle bir toplum, ancak altrüist ahlak üzerine kurulabilir. Eğer içinde olmanın
fiyatı insana-özgü bir yaşam hakkını terk etmekse, o toplumun insana hiçbir
yararı yoktur.
2.7 BİRKAÇ AHLAK TATBİKATI
İnsanların; bir yandan, altrüizm gibi pratiğe geçirilemeyecek bir ahlaktan başkasını
bilmeyişi; öte yandan, pratikte bir ahlaka ihtiyacı olduğunu hissetmesi; onları,
altrüizm ile yaşamak arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi gizleyecek hileler bulma
çabalarına sevk etti. Bu çabaların sonuçlarından biri, altrüizmin pratik imkansızlığını
hafifletecek bazı hile-i şeriyyeler bulmak oldu.
Öte yandan, altrüizmin gerçek yüzü ortaya çıktıkça; altrüizme alternatif doğru
bir ahlakın keşfini önlemek içgüdüsüyle davranan altrüist ahlak militanları,
altrüizm kadar yanlış başka bazı ahlak teorileri icat edip -birer korkuluk olarak-
onlara saldırdılar. Bu tür altrüist saldırıları kolaylaştıran bir husus da,
altrüizme alternatif koymak maksadıyla yola çıkmış bazı filozofların, irrasyonellikte
altrüizmden aşağı kalmayan ahlak teorileri ortaya atmaları, -çürütülmesi kolay
ve gerekli- sahte bir egoizm ve sahte bir bireycilik anlayışını yaymalarıdır.
Bu bölümde, hem altrüizmin pratikleştirilmesi çabalarının nafileliği sergilenecek,
hem de altrüizme sözde-alternatif korkuluklar teşhir edilip, gerçek alternatifin
ne olduğu hakkındaki argümanlar biraz daha derinleştirilecektir.
2.7.1 Ahlaki yargılama
Bir fahişe için "n'aapsın zavallı, yaşamak için ona bırakılan tek araç
bu!"; bir hırsız için "bugünün dünyasında çalmasın da nasıl doysun?";
bir kan davası katili için "n'aapsın garip, daha iyisini bilmiyor!";
dünyevi veya semavi bir amacı başkalarına zorla kabul ettirmek için onlara silah
çeken bir zorba için "o idealisti eleştirmek için, onun davası içinde olmak
gerekir!" diyebilen bir insanın, bu yargılarının kaynağı nedir?
Eski bir dini hüküm şöyle der: "Yargılama ki, yargılanmayasın!"
Bir kültürü ve bir insanın karakterini çözmek ve yozlaştırmak için, böyle bir
hükmün hayata geçmesinden daha güçlü bir silah zor bulunur. Bu hüküm, ahlaki
sorumluluktan kaçış önerisidir; başkalarından alınan bir ahlaki açık çeke karşılık
olarak, başkalarına verilen bir ahlaki açık çektir. Bu hüküm, bir ahlaki agnostisizmdir
ve pratikte ancak şu anlamlara gelir:
a) "Başkaları hakkında ahlaki yargıda bulunmak yanlıştır."
b) "İnsan, herşeye karşı ahlaki tolerans içinde olmalıdır."
c) "İyilik, iyiyi hiçbir zaman kötüden ayırt etmemekten ibarettir."
Böyle bir hükümden kimin yarar ve kimin zarar göreceği aşikardır. İnsanların
erdemlerini övmek ve kötülüklerini kınamaktan eşit derecede kaçınmak; ne eşit
muamele yapmaktır, ne de adalet. Böyle bir tarafsızlıkla verilen tek mesaj;
ne iyinin, ne de kötünün sizden hiçbir şey beklememesi gerektiğidir ki; böyle
bir tavırla, iyiye ihanet ve kötüyü teşvik etmekten başka hiçbir şey başarılamaz.
Öte yandan, ahlaki yargıda bulunmak da büyük bir sorumluluktur. Yargıç olacak
birisinden, yanılmazlık beklenmez; fakat, sağlam bir karakter beklenir; yani,
herkes gibi, bilgi eksikliğinden veya yanlış bilgiden dolayı hata yapabileceği
kabul edilmekle birlikte, sarsılmaz bir karakter bütünlüğüne sahip olması, bilerek
hiçbir kötülük yapamayan biri olması şarttır. Nasıl ki, bir hukuk yargıcı, yanlış
deliller yüzünden yanılabilmek ve hatalı karar verebilmekle birlikte; asla,
varolan delilleri görmezden gelmez, rüşvet almaz ve zihninin yargılama yeteneğini,
kişisel duygu, heyecan, arzu veya korkulara engelletmezse; aynı şekilde, her
rasyonel insan da, aynı tavizsizlikteki bir tutarlılığı, kendi zihninin mahkeme
salonunda sürdürmelidir; üstelik, onun sorumluluğu daha da büyüktür; çünkü,
bir yargıcın hatasını düzeltebilecek bir çok kamu odağı varken; O, kendi bilincinde
yalnız olacaktır.
Ahlaki yargılamadan kaçış, yani ahlaki korkaklık, iyiye taraf olmaktan ve kötüye
muhalif olmaktan korkmak demektir. Rasyonel bir insan, "Yargılama ki, yargılanmayasın!"
hükmünü reddedip, "Yargıla ve yargılanmaya hazır ol!" düsturunu benimsemelidir.
Fakat, ahlaki yargılama ile psikolojik teşhis karıştırılmamalıdır: ahlaki yargılama,
bir insanın eylemleri, sözleri ve bilinçli kanaatleri üzerinde yapılır; bilinçaltı
ile ilgili çıkarsamalardan yola çıkarak yapılmaz.
2.7.2 Gri renk ahlakı
Altrüizmi benimsemiş bir insanın her zaman ahlaki olabilmesi mümkün değildir.
Bu olgu sık sık şu sloganla itiraf edilir: "Siyah veya beyaz yoktur; sadece
gri vardır."
Kişiler, eylemler, prensiplerle ilgili söylenen bu sözdeki "siyah veya
beyaz," "kötü veya iyi" anlamına gelir.
Bu sloganı kabul edenlerin bir kısmı; değerlerin gereksizliğini veya sübjektifliğini
savunan, -yani, "iyi ve kötü" diye bir şey olmadığını veya bunun objektif
ölçüleri olamayacağını öne süren- tam bir ahlaki nihilizmin savunucularıdır.
Diğer kısmı ise, eksik bir akıl yürütme sonucu, bu slogana taraf olmuşlardır.
Nihilistle akli bir tartışma mümkün değildir. Ama, gri renk ahlakının mantıksızlığı,
rasyonel bir insana teşhir edilebilir.
Bu slogan bir yandan "siyah veya beyaz yoktur" derken, öte yandan
bunların varlığını zımnen kabul ediyor; çünkü, gri, siyah ve beyazın karışımından
başka bir şey değildir.
Nasıl ki, bir insanın, epistemolojik olarak, "gri" diye bir şeyi tefrik
edebilmesi için, önce "siyah" ve "beyaz"ın ne olduğunu bilmesi
gerekirse; aynı şekilde, ahlaki alanda da, bir karma kötü-iyiden önce, neyin
kötü ve neyin iyi olduğunu bilmesi gerekir. Bir alternatifin iyi, diğerinin
kötü olduğu belirlendikten sonra, bir karışımı seçmenin hiçbir haklılığı olamaz.
Kötü olduğu bilinen kısmın seçilmesinin hiçbir mazereti yoktur.
Eğer bir ahlak sisteminin pratiğe geçirilmesi imkansızsa; yapılacak şey: o ahlak
sisteminin kurbanlarını "gri" olarak mazur göstermek yerine, o ahlak
sisteminin, "siyah" olarak mahkum edilmesidir. Eğer bir ahlak sistemi,
uzlaşmaz çelişkileri tavsiye ediyorsa; yani, insan, bir açıdan iyiyi seçmekle,
başka bir açıdan kötü oluyorsa; "gri" mazur görülecek yerde; o ahlak
sistemi "siyah" olarak reddedilmelidir. Bir ahlak sistemi ile realite
arasında hiçbir bağlantı yoksa; yani, bir ahlak sistemi, inançla kabul edilmesi
istenen bir dizi keyfi, sebepsiz, bağlamdan kopuk emirden ibaret olup, insanın
pratik hayatına hiçbir rasyonel rehberlikte bulunmuyorsa; "gri" mazur
görülecek yerde, o ahlak sistemi "siyah" olarak reddedilmelidir. Hem;
bu irrasyonel ahlak sistemlerinin kurbanlarının "siyah" olarak mahkum
edilmemesi için hiçbir objektif sebep yoktur.
Eğer karmaşık bir ahlaki meselede; bir insan, neyin doğru olduğunu tayin etmek
için bütün gayreti gösterir ve yine de yanılırsa; o insan, "gri" olarak
nitelenemez; ahlaken "beyaz"dır. Yaptığı hata bir bilgi hatasıdır;
ama, ahlak ihlali değildir; çünkü, rasyonel bir ahlak yanılmazlık ve "Alim-i
Mutlak"lık gerektirmez. Fakat, ahlaki yargı sorumluluğundan kaçmak için,
gözünü ve zihnini kapatırsa; meseledeki olguları görmezden gelmeye ve bilmemeye
çalışırsa, "gri" olarak nitelenemez; ahlaken, "siyah"tır.
"Siyah veya beyaz yoktur; sadece gri vardır" sözü, başka bir klişenin
değişik kelimelerle tekrarı gibi öne sürülür: "Bu dünyada kimse mükemmel
değildir." Kimsenin mükemmel olmadığını iddia ederek söylemeye çalıştıkları
şey şudur: "Herkes iyi ve kötünün (beyaz ve siyahın) bir karışımıdır; dolayısiyle,
ahlaken gridir." İnsanların çoğu böyle bir tasvire uyduğundan; bu, tabii
bir olgu zannedilmektedir. Unutulan şey, ahlakın insanın seçeneğine açık olan
konularla uğraştığı, dolayısiyle hiçbir istatistiki genellemenin bu konuda yerinin
olamayacağıdır. Üç milyar dünya vatandaşından sadece bir tanesi bunu başarabilmiş
olsa dahi, ahlaki mükemmelik amaçtır. Hatta bu güne kadar hiç kimse başarmamış
olsa dahi, objektif olarak tanımlanıp, pratik mümkünlüğü mantıken gösterilebildikten
sonra, ahlaki mükemmellik amaçtır.
"Siyah veya beyaz yoktur; sadece gri vardır"ı savunan bir insana verilecek
cevap, "Kendi adınıza konuşuyor olmalısınız; ben sadece beyaz olmak için
çalışıyorum!" olmalıdır. Genel olarak, "insanlar, tamamen kötü veya
tamamen iyi olmak istemiyorlar" diyen "gri" savunucusunun, özel
olarak söylemek istediği şey, şu basit yakarıştır: "tamamen iyi veya tamamen
kötü olmak istemiyorum; ama, beni lütfen tamamen kötü olarak da görmeyin".
Ahlakta "gri" yoktur. Spesifik bir şey veya davranışın, spesifik bir
açıdan, aynı zamanda hem iyi hem de kötü olduğunu iddia etmek, belirsizliğe
teslim olmaktır. Nasıl ki, epistemolojide belirsizliğe tapmak, akla karşı bir
isyansa; aynı şekilde, ahlakta griye tapmak, ahlaki değerlere karşı bir isyandır.
Her ikisi de, realitenin mutlaklığına bir isyandır.
2.7.3 Ya-kendini-ya-başkasını-feda ahlakı olarak altrüizm
Altrüizmin (kendini-feda ahlakının) benimsenmiş olmasının psikolojik sonuçlarından
birisi; ahlak meselesine, insanın normal hayat şartlarının değil, olağanüstü
şartların belirlediği bir bağlamda yaklaşılmasıdır. "Şöyle bir insana,
şöyle bir günlük meselede nasıl davranırsın?" gibi sorular yerine, "Boğulmakta
olan bir insanı kurtarmak için, hayatını tehlikeye atarmıydın?" veya "Batan
bir teknedeki tek can yeleğini, karına mı verirdin, kendine mi?" gibi sorular
ortaya atılır.
Böyle bir yaklaşım, altrüizmin kurbanlarının karakter yapısını ele vermektedir:
a) Kendine-saygı-ve-güvenden yoksundurlar; çünkü, değerler alanında ilk meseleleri,
hayatlarını nasıl inşa edecekleri değil, onu nasıl feda edecekleridir.
b) Başkalarına saygıdan yoksundurlar; çünkü, insanlığı, sefalete mahkum, sürekli
yardım bekleyeyen, dilenen bir zavallılar sürüsü olarak görmektedirler.
c) Realiteyi bir kabus olarak görmektedirler; çünkü, insanlığı, felaketlerin
sürekli ve temel bir konu olacağı, bedhah bir evrene hapsolmuş zannetmektedirler.
d) Ahlaka karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedirler; çünkü, soruları, kendi
hayatlarının aktüel problemleriyle hiç ilgisiz, belki ömürleri boyunca hiç karşılaşmayacakları
durumlarla ilgilidir; yani, normal hayatlarına rehber olacak bir ahlak sistemi
yerine, sadece istisnai hallerde rehber olacak davranış kurallarıyla ilgilenmektirler.
Başkalarına yardımı merkezi ve temel bir ahlak konusu yapan altrüizm, insanlar
arasında gerçek iyilikseverliği ve dostluğu yok eder. Altrüizm; başka bir insana
değer verme işini, bir benliksizlik (egosuzluk) eylemi olarak ortaya koyarak;
başkasına değer verme işinde, egoistçe bir yan bulunamayacağı; başkasına değer
verme işinin, kendini feda etmek anlamına geleceği; başkasına duyduğu bir sevgi,
hayranlık ve saygının, kendi zevki için olamayacağı, tersine kendi mevcudiyetine
bir tehdit teşkil edeceği inancını doğurur.
Ortaya çıkan bu ya-kendini-ya-başkasını-feda ikileminin öbür yüzünü seçenler,
altrüizmin gayrı-insanileştirici etkisinin nihai ürünleri olan psikopatlardır.
Bunlar, altrüizme alternatif bir ahlaka da sahip olmadıklarından; kendini-feda
anlayışına karşı çıkarken, her insana karşı kayıtsızlığı savunan, (genellikle
kendi cinslerinden bir sürücünün sebep olduğu) bir trafik kazasında yaralanmış,
yerde yatan bir insana yardım etmek için parmağını bile kıpırdatmayacağını söyleyen
tiplerdir.
Çoğu insan, bu altrüist ikilemin iki yüzünü de kabul etmez. Böyle olunca, insanlararası
ilişkiler ve başkalarına yardım işinin tabiatı, amacı ve ölçüsü üzerinde büyük
bir entellektüel kaos ortaya çıkar.
İnsan, kurbanlık hayvan değildir: kendisini başkalarına feda etmesi, ahlaki
bir görev veya erdem değildir. Fakat, insanlar arasında fedaya dayanmayan bir
yardımı düzenleyen ahlaki prensipler, rasyonel olarak ortaya konabilir.
"Feda," bir değeri, ondan daha az olan bir değer karşılığında veya
karşılığında hiçbir değer elde etmeden teslim etmektir. Yani, altrüizm; bir
insanın erdemini; değerlerini teslim veya reddettiği veya onlara ihanet ettiği
dereceyle ölçmektedir. Mesela, altrüizme göre; yabancılara veya düşmanlara yapılan
bir yardım, sevilenlere yapılan bir yardımdan daha az "egoistçe"dir,
yani daha erdemlicedir. Rasyonel bir davranış, bunun tam tersi olmalıdır; rasyonel
bir insan, daima değerler sisteminin hiyerarşisi içinde davranır: bir değeri,
daha az bir değer uğruna vermez, feda etmez.
Bir insanın sevdikleri için yaptıkları, -bu yapılanlar, kendi değerler hiyerarşisi
içinde kişisel (rasyonel) bir önem taşıyorsa- feda teşkil etmez. Karısına aşık
bir adamın, onun tehlikeli bir hastalıktan kurtulması için bütün servetini sarf
etmesi, bir fedakarlık değildir; çünkü, karısının hayatı, parasıyla alabileceği
bütün şeylerden daha kıymetlidir. Fakat, onu kurtaracak yerde; içlerinden hiçbirini
tanımadığı, kendisine hiçbir şey ifade etmeyen on kadının hayatını kurtarmakta
parasını harcaması, -ki altrüizm bunu ister- bir fedakarlıktır. Rasyonel bir
insan, tanımadığı on kadın yerine, neden sevdiği karısını kurtarır? Çünkü, kendi
mutluluğu, hayatının en yüce gayesidir ve karısının hayatta kalması kendi mutluluğu
için gereklidir.
Boğulmak üzere olan insan konusuna gelince... Eğer, kurtarılacak insan bir yabancı
ise, onu kurtarmaya çalışmak, insanın kendi hayatı için çok küçük bir risk varsa,
ahlaken doğrudur; risk büyükse, kurtarma teşebbüsü gayrı-ahlakidir: ancak kendine
saygıdan yoksun bir insan, kendi hayatını, rasgele bir yabancının hayatından
daha değersiz görür. Eğer, kurtarılacak insan yabancı değilse, alınacak olan
riskin büyüklüğü, o kişiye verilen değerin büyüklüğüyle orantılıdır. Eğer, o
insan, aşk duyulan bir insan ise, onu kurtarmak için hayatı kaybetmek göze alınabilir;
ve bu ancak rasyonel-egoistçe bir amaç için yapılır; çünkü, aşık olunan o insanın
yokluğunda hayat dayanılmaz olabilir.
Bir insanın sevdiklerine yardım için yaptıkları, "benliksizlik" (egosuzluk)
veya "fedakarlık" değildir, bütünlüktür. Bütünlük, bir insanın kanaatlerine
ve değerlerine sadık olması, değerlerine uygun davranması, onları pratik realiteye
geçirmesidir.
Rasyonel bir insanın, yabancılara yaklaşımını belirleyen şey ise, onların sahip
olduğu insani potansiyele saygıdır; ta ki, o yabancı tersine davransın. Fakat,
bu demek değildir ki; insan, sürekli olarak yardım edeceği bir yabancı arasın.
Prensip olarak her insan kendi hayatından sorumludur; fakat, insan, bir olağanüstülükte,
gücü yettiğince yabancılara yardım eder.
Unutulmaması gereken şey şudur: insanlar normal olarak batmak üzere olan gemilerde
yaşamazlar veya boğulmakta olan insanlara sık sık raslamazlar; dolayısiyle,
bu tür dünyalar üzerinde kurulu ahlak sistemleri yanlıştır; normal bir yaşamı,
insani mutluluğu merkez alan rasyonel bir ahlak; olağanüstülüklerdeki rehberliği
de yapabilecek olan tek ahlaktır.
2.7.4 Ahlak ve Taviz
Bir uzlaşma, karşılıklı tavizler vererek, çatışan taleplerde yapılan bir ayarlamadır.
Yani, bir uzlaşmada, her iki tarafta da haklı sayılabilecek bir talep ve birbirine
sunulacak bir değer vardır. Herşeyden önemlisi, bir uzlaşmanın gerçekleşmesi
için, çatışma konusu olan somut konular bir yana, her iki tarafın da böyle bir
anlaşmaya yaklaşımlarını belirleyen belirli bir prensipte hemfikir olmaları
gerekir.
Sadece, böyle bir prensibin hayata geçirilmesindeki somutluklar veya spesifikler
üzerinde bir taviz söz konusu olabilir. Mesela, pazarlıkla yapılan alışverişte,
varılan sonuç bir uzlaşmadır. Burada geçerli olan prensip, ticaret prensibidir;
yani, alıcı, satıcının ürünü için ödeme yapmak zorundadır. Fiyatın veya ödeme
şeklinin şu veya bu olması konusundaki pazarlık sonucu varılan fiyat ve ödeme
şekli bir tavizdir. Fakat, prensipte bir taviz söz konusu olamaz. Yani, alıcı
hiç bir şey ödemeden, satıcının ürününü almak isterse, bu konuda hiçbir müzakere,
hiçbir taviz, hiçbir uzlaşma söz konusu olamaz. Alışverişteki bu prensip, ancak
kriminal bir yolla ihlal edilebilir; satıcının malı, ticaret prensibinin dışına
çıkılarak elde edilirse, bu bir gasp olur.
Bir hırsızla, mal sahibi arasında hiçbir uzlaşma mümkün değildir: iflah olmayacak
bir hırsıza, bir gümüş kaşık vererek, bir daha kendisinden mal çalmamasını istemek
bir uzlaşma değil, ona teslim olmaktır. İflah olmaz bir hırsız, karşılığında
hangi değeri verecektir? Tek taraflı taviz prensibi bir kere kabul edilmeye
görsün, tavizkar tarafın bütün haklarının ortadan kalkması, sadece bir zaman
meselesidir.
Özgürlük ve Devlet kontrolu arasında da hiçbir uzlaşma olamaz; "sadece
bir kaç kontrol"un ihdas edilmesi, vazgeçilmez birey haklarının teslimi
ve onun yerine Devlet'in sınırsız, keyfi iktidarının geçirilmesi demektir ki;
özgür insanların köleliğe doğru tedrici yürüyüşü böyle başlar.
Temel prensiplerden hiçbir taviz verilemez. Ölmek ve yaşamak arasında veya doğru
ve yanlış arasında veya akıl ve irrasyonellik arasında veya iyi ve kötü arasında,
nasıl bir uzlaşma olabilir ki?
Bugün bir çok insan, taviz ve uzlaşmadan bahsettiğinde kast edilen şey, genellikle,
meşru bir alışveriş olmayıp, birisinin prensiplerine ihanetidir; prensiplerini,
yersiz, irrasyonel bir talebe teslim etmesidir. Bunu mümkün kılan doktrin, ahlaki
sübjektivizmdir. Ahlaki sübjektivizm, şunların kabulüdür:
a) "Bir arzu veya kapris indirgenmez bir ahlak birincilidir."
b) "Her insan, ifade edeceği bir arzusunun gerçekleşmesi hakkına sahiptir."
c) "Bütün arzular, eşit ahlaki geçerliğe sahiptir."
d) "Başkalarıyla geçinmenin tek yolu, herkesle uzlaşmak, kendinden istenen
herhangi bir şeyi teslim etmektir."
Böyle bir doktrinden kimin yararlanıp, kimin zarar göreceği açıktır. "Uzlaşma"
kavramını duyan rasyonel bir insan; kastedilen şeyin, gerçekten meşru bir işlem
mi, yoksa bir teslimiyet mi olduğuna dikkat etmelidir.
"Taviz" konusunda bir çok insan, temel bir prensip ile spesifik bir
arzu arasındaki farkı gözden kaçırır. Prensiplerde tavizkarlık, birisinin rahatının
değil, kanaatlerinin ihlali demektir. Birisinin sevmediği bir işte çalışması
taviz değildir; ama, kötülük olduğunu bildiği bir işi yapması tavizdir; fikirlerini
paylaşmadığı bir işverenin yanında çalışmak taviz değildir; ama, fikirlerini
paylaşıyor gibi görünmek tavizdir.
Ahlaki prensiplerden hiçbir taviz verilemez. Nasıl ki, besin ve zehir arasındaki
bir uzlaşmada sadece ölüm kazanırsa; bir kuyu iyi suya atılan bir bardak zehir,
bütün suyu içilmez kılarsa; aynı şekilde, iyi ve kötü arasındaki bir uzlaşmada,
sadece kötü kazanır.
2.7.5 Bireycilik ve Sahteleri
Bireycilik, hem ahlaki-politik, hem de ahlaki-psikolojik bir kavramdır. Ahlaki-politik
bir kavram olarak bireycilik, birey haklarının üstünlüğü prensibinin kabulü
demektir: insan, başlı başına bir amaçtır, başkalarının amaçlarının bir aracı
olamaz. Ahlaki-psikolojik bir kavram olarak bireycilik, bireyin zihni bağımsızlık
prensibinin kabulü demektir: insan, bağımsız olarak düşünmeli, yargılamalı ve
hiçbir şeye kendi aklının hükümranlığından daha üstün bir yer vermemelidir.
İnsan hayatını değer standartı olarak kabul eden rasyonel bir ahlak isbatlamıştır
ki: insanın, insan olarak, rasyonel bir varlık olarak hayatta var kalabilmesi
için, -psikolojik ve politik anlamda- bireycilik, objektif bir ihtiyaçtır.
Rasyonel anlamındaki bu gerçek bireycilik yerine, sık sık, "başkalarının
haklarına riayet etmemek; arzulanan herşeyi yapmak" anlamı atfedilen bir
sahte bireycilik anlayışı ortaya atılır. Bu anlayışın ifadesi olarak, genellikle
Nietzche ve Max Stirner'den alıntılar yapılır. Bireyciliğin bu sahte türünün,
bireycilik olduğu; kendini başkalarına feda etmeyi reddeden bir insanın, hemen
başkalarını kendine feda etmeye niyetleneceği inancı, altrüistlerin, rasyonel
bir bireyciliği karalamak için kullandığı bir silahtır.
Rasyonel bir bireyciliği, sahtelerinden ayırt etmek için bazı hususları hatırlatmak
yararlı olacaktır:
a) Rasyonel bireycilik, insanın insan olarak hayatta kalabilmesinin zorunlu
kıldığı objektif bir ahlaktan kaynaklanır. Bu ahlak, insanların vazgeçemeyeceği
bir objektif ihtiyaç olarak bazı erdemler tanımlamıştır. Rasyonel bireycilik,
bireylerin bu erdemlere sahip olmasını mümkün kılan bir politik alet olan birey
haklarının vazgeçilmezliğinin kabulü demektir. Başka insanların haklarını ihlal
eden bir insan, bu hakları kendisi için talep edemez: bireyci olamaz.
b) Rasyonel bireycilik, sadece insanın kollektif için yaşamasını reddetmekten
ibaret değildir. Rasyonel bir bireyci, kendi hatırı için yaşar; fakat, kendi
zihninden ve çalışmasından kaynaklanan bir hayat sürdürür; kendisini kimseye
feda etmediği gibi, kimseyi kendine feda etmez: insanlarla değer mübadele eder,
onları yağmalamaz.
c) Rasyonel bireyci, kendi zihni hükümranlığı ile yaşar ve bağımsız düşünce
ile sübjektif bir duygu arasındaki farkı bilir. Sahte bireyci, "bağımsız
düşünce" ile "bağımsız duygu"yu aynı şey zanneder. "Bağımsız
duygu" diye bir şey yoktur; sadece, bağımsız zihin ve onun ürünü olan bağımsız
düşünce vardır. Duyguları belirleyen, ahlaki değerler, ahlaki değerleri belirleyen
bağımsız zihindir. Arzulanan her şeyi yapmak, bir bireycinin değil, bir irrasyonelin
işidir.
d) İsyankarlık ve gayrı-konvansiyonel oluş da, başlı başına, bireyciliğin bir
kanıtı değildir. Bireycilik, sadece konformizme karşı olmaktan ibaret değildir.
Konformist, "bu doğrudur; çünkü, başkaları öyle inanıyor" diyen insandır.
Fakat, bireyci "bu doğrudur; çünkü, ben öyle inanıyorum" diyen insan
da değildir. Bireyci, "buna inanıyorum; çünkü, bunun doğru olmasının sebeplerini
görüyorum" der. Akli gerekçelerini bulduğunda konvansiyonlara karşı çıkmak,
isyan etmek bireyciliktir; fakat, hiçbir gerekçesiz, sırf "Ben istedim
oldu!" yaklaşımıyla eksantriklik yapmak bireycilik değil, sübjektivizmdir.
Ne kafiyesi, ne ölçüsü, ne insicamı, ne de başkasına vereceği bir anlamı olan
bir şiir yazmak bir sübjektivizmdir; ama, bir bireycilik değildir. Ne ritmi,
ne de melodisi olan bir müzik yazmak bir sübjektivizmdir; ama, bir bireycilik
değildir. Hiçbir toplumsal sağlık kuralına, kasden riayet etmemek bir psikopatlıktır;
ama, bir bireycilik değildir.
e) Kabileciliğe karşı oluş, bireyciliğin tabii bir sonucudur. Fakat, kabileciliğe
karşı olan her insan, bir bireyci demek değildir: o insan, bir yalnız kurt da
olabilir. Bu kurtların çoğunluğu, beklediğini bulamamış kabilecilerdir; kabile
(veya etraflarındaki insanlar) tarafından reddedilmişlerdir: bunlar, ya konvansiyonel
kurallara hiç uyamayan insanlardır, ya da manipülatif karakterleri, kabilesel
iktidar için rekabete girişemeyecek kadar aşikar ve kaba olan insanlardır. Kavramsal
bir zihniyete sahip olamayan yalnız kurt, sadece algılarının rehberliğinde davranan
bir tür entellektüel berduştur. Oradan buradan edindiği rasgele düşünce parçacıklarıyla
zihnini dolduran, bu düşünceleri keyfen sürekli değiştiren, seyyar bir fikirler
bit pazarı halinde dolaşan yalnız kurtun davranışlarında bir tek sabit tavır
vardır: bir guruptan bir başka guruba sürüklenmek ve ne cins olurlarsa olsunlar,
bir takım insanlara tutunarak onları manipüle etmek. Bu tür insanları teşhisindeki
en açık semptom, onların bir amoralist oluşlarıdır: kabilesel yalnız kurtlar,
kendilerini ve eylemlerini herhangi bir standartla yargılama yeteneğinden yoksundurlar.
Kendini-değerlendirmenin normal yörüngesi, soyut bir değere referansla yapılır:
"Ben iyiyim, çünkü rasyonelim" veya "Ben iyiyim, çünkü dürüstüm"
veya hiç değilse elden-düşme bir nosyonla, "Ben iyiyim, çünkü insanlar
beni sever" gibi. Amoralistin yörüngesi ise -kendisi nadiren ifade etse
bile- "Ben iyiyim, çünkü ben, benim"dir. Amoralizm, ahlaki sübjektivizmle
karıştırılmamalıdır: sübjektivist, değerlerini teşhis edemese de veya onların
objektif geçerliliğini isbat edemese de, -büyük bir psikolojik güçlükle de olsa-
pratikte onlara sadık kalabilir; amoralist, sübjektif değerlere de sahip değildir;
O, herhangi bir değerden yoksundur.