1- METAFİZİK
Metafizik: mevcudiyeti (realiteyi), en temel hususiyetleri açısından araştıran
felsefe dalıdır. Başka bir deyişle; metafizik, -canlı veya cansız, insan veya
gayrıinsan- evrende varolabilen herşeyle ilgili asgari müşterekleri konu edinir.
Rivayete göre; Aristo'nun "Fizik" (Yunanca "Tabiat") üzerine
olan eserindekilerden sonra ele aldığı soyut konular üzerindeki el yazmaları,
öğrencilerinden Rodoslu Andronikus tarafından derlenmiş ve bu derleme, "fizikten
sonraki (kitap)" anlamında Metafizik olarak adlandırılagelmiştir. Bu eserinde;
Aristo, evrendeki her şeyle ilgili genel soruların felsefesini yapmıştır. Burada
kullanılacak "metafizik" kavramı, aynı gelenek içinde düşünülmelidir.
Yani, bu kitaptaki anlamında metafizik; ne bazı popüler kullanımdaki "tabiat-üstü"
anlamına gelmektedir; ne, bazı modern felsefelerin iddia ettiği gibi realiteyle
bağlantısız bir spekülasyondur; ne de, başka bazı modern felsefelerin metafiziğe
atfettikleri bir "durağan ve değişmez evren" modeli varsayar.
Metafizik, felsefenin temelidir. Bütün felsefe sistemleri metafizik içinde sorulmuş
sorulara verilmiş cevaplar etrafında inşa edilir. Metafiziğin, mevcudiyetle
ilgili bazı temel soruları şunlardır:
Evren; belirli tabiat kanunlarıyla yönetilen, dolayısiyle anlaşılıp kontrol
altına alınması mümkün bir yer midir; yoksa, anlaşılmaz bir kaos, izah edilemez
bir mucizeler alanı, teslim olunacak bir tehdit midir?
Etrafımızdaki şeyler, bilincimizden bağımsız olarak mevcut mudur; yoksa, kafamızda
yarattığımız birer illüzyon mudur? Başka bir deyişle:
Onlar, bilincimizin nesnesi mi; yoksa öznesi midir? Veya:
Onlar, neyse o mudur; yani, onları nasıl düşündüğümüzden bağımsız olarak, kendilerine
özgü bir tabiata sahip, spesifik şeyler midir; yoksa, arzulamak gibi bilinç-içi
bir eylemle değiştirilebilecek, tabiatsız şeyler midir?
İnsan, yeryüzünde mutluluk bulabilir mi; yoksa, sıkıntıya ve ümitsizliğe mi
mahkumdur?
İnsanın seçme gücü, amaçlarını seçme ve onlara erişme gücü, hayatının gidişini
yönlendirme gücü var mıdır; yoksa, kontrolu dışında olan ama kaderini tayin
eden kuvvetlerin çaresiz oyuncağı mıdır?
Tabiatı bakımından; insan, iyi olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa, kötü olarak
nefret mi edilmelidir?
Bu gibi sorulara verilen bilinçli veya zımni cevaplar sonucu ortaya çıkan soyutlamalar
(kavramlar, aksiyomlar, prensipler, vs.) o felsefenin metafiziğini, yani o felsefenin
hareket noktasını teşkil eder. Rasyonel bir felsefe, yukarıdaki soru çiftlerinden
sadece birincilere olumlu cevap verir.
1.1 MEVCUDİYET (REALİTE) VE BİLİNÇ
Amerikalı ilahiyatçı Reinhold Niebuhr'un (1892-1971) şöyle bir sözü vardır:
"Tanrım, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme huzurunu, değiştirebileceklerimi
değiştirme cesaretini ve ikisi arasındaki farkı bilme akıllılığını ihsan et."
Böyle bir dileğin yerine gelmesini "Tanrı"dan beklemek tarafı bir
yana; bu söz, en derin metafizik doğrunun bir ifadesidir. Rasyonel bir insanın
zihni tavrının ne olması gerektiğinin en veciz ifadesidir.
Bir çok insan, bütün hayatlarını asla değiştiremeyecekleri şeylere karşı nafile
bir isyan içinde geçirirken, değiştirebilecekleri şeyler karşısında ise pasif
bir teslimiyet içinde bulunurlar; aradaki farkı öğrenmek için de hiçbir teşebbüste
bulunmazlar.
Niebuhr'un sözünde bulunan felsefi öncülleri inceleyelim:
a) İnsanın değiştiremeyeceği, insan eyleminden etkilenmeyecek, onun seçeneğine
konu olmayacak, bilincinden bağımsız şeyler vardır; bunlar, tabiatın dayattığı
gerçeklerdir -yerçekiminin var olması, insanın akıllı bir canlı olması gibi.
b) İnsan eylemiyle değiştirilebilecek, insan eyleminden etkilenebilecek şeyler
vardır; bunlar, insan-yapısı şeylerdir. Fakat, bu değişikliği gerçekleştirmek
için insanın belirli bir kuvvete (cesarete) ihtiyacı vardır; bu kuvvet, irade
yeteneği denen bilinç olgusudur.
c) Değiştirilemeyecek ve değiştirilebilecek şeyler arasındaki fark aşikar değildir;
bu fark, akıl yoluyla bulunabilir.
1.1.1 Mevcudiyetin Önceliği ve Bilincin Önceliği Zıtlığı
Niebuhr'un sözündeki öncüllere yukarıdaki şekilde yaklaşmak, mevcudiyetin önceliğini
kabul etmek demektir. Buna zıt bir yaklaşım, bilincin önceliğini kabul etmekle
mümkündür. Bu yaklaşımların farkını araştırmak; bizi, her felsefi sistemin kökünde
yatan temel metafizik meseleye götürür: mevcudiyetin önceliği ve buna karşı
bilincin önceliği. Mevcudiyetin (realitenin) önceliği, mevcudiyetin mevcut olduğu
aksiyomudur; yani, evren, bilinçten (herhangi bir bilinçten) bağımsız olarak
mevcuttur; şeyler neyse odur, belirli bir tabiata, kimliğe sahiptir. Bu aksiyomun
epistemolojik pareleli, bir diğer aksiyomdur: bilinç, mevcut olandan haberder
olma yeteneğidir; yani, insan, dışa bakarak bilgi elde eder.
Bilincin önceliği ise; bu aksiyomları reddetmek ve tersine çevirmektir; yani,
evrenin bağımsız bir mevcudiyeti olmadığı, bilincin (insani ve/veya ilahi bir
bilincin) ürünü olduğu nosyonudur. Bunun epistemolojik pareleli ise, insanın
içe bakarak (ya kendi bilincine, yada başka, üst bir bilinçden gelen vahiylere
bakarak) bilgi elde edeceği nosyonudur.
Mevcudiyet yerine bilince öncelik verme tersliğinin kaynağı, bir insanın iç
dünyası (bilinci) ile dış dünya arasındaki ayrımı tam kavramaktaki yeteneksizliği
veya isteksizliğidir. Böylece, algılayanla algılanan arasındaki sınır kaybolur;
bilinç ve mevcudiyet, dolaşık bir yumak haline gelir.
Her bilinçlilik hali, bilincinde olunan bir şeyi (yani, realitede var olan bir
şeyi) ve bilinci (yani, bilinç sahibi bir canlıyı) içerir. Fakat, bilinç ve
realite arasındaki ayrım otomatikman bilinmez; öğrenilmesi gerekir. Gözlemler
göstermiştir ki; küçük çocuklar ve ilkel insanlar, bilinç-realite ayrımını tam
kavrayamaz. Küçük bir çocuğun ayna içinde kendini araması veya ilkel bir insanın,
çıkagelir korkusuyla düşmanının adını zikr etmemesi gibi gözlemler bunu anlatır.
İlkel olmayanlar arasında dahi; çok az sayıda insan, bu ayrımı tam olarak kavrayıp
kabul eder. Bu ayrımı tam kavrayıp kabul etmek ile, bu işi eksik başarmak arasındaki
ayrım; tam bir zihin sağlığı içinde olmak ile olmamak arasındaki ayrımdır.
İnsanların çoğu, mevcudiyetin önceliğini, bazı durumlarda zımnen kabul eder;
fakat, bazı durumlarda inkar eder. Bunun epistemolojik sonucu, entellektüel
menzillerinin kısalması, yani soyutlamalarla uğraşma yeteneklerinin azalmasıdır.
Bugün artık çok az insan, yağmur duasıyla yağmur yağdırılabileceğine inanır;
fakat, çoğu insan, "Tanrı yoksa, evreni kim yarattı?" gibi bir argümanı
geçerli sayar. Evrenin bir yaratıcısı olup olmadığı sorusu üzerinde düşünme
imkanını veren bilinçtir. Evren, mevcudiyettir (realitedir). Bilince konu olan
bir şeyin mutlaka realitede olması gerekmez. Nasıl ki, yukarıdaki örnekteki
ilkel insan, sırf adını zikretti diye -bütün korkusuna rağmen- o düşman çıkagelmezse;
aynı şekilde, sırf "Tanrı yoksa, evreni kim yarattı?" diye sorabilmek
de, evrenin realitede bir yaratıcısı olduğunu göstermez.
1.1.2 Kimlik Kanunu
Mevcudiyetin mevcut olduğu aksiyomunun kavranması, bir bütün olarak evrenin
yaratılamayacağı veya yok edilemeyeceği gerçeğinin kavranmasıdır. Evrenin temel
yapı maddesi ister atom, ister atom-altı partikül, isterse henüz keşfedilmemiş
bir tür enerji olsun; evreni yöneten şey, ne bir bilinç, ne bir irade, ne de
tesadüfler değil, Kimlik Kanunudur; yani, evrende ceryan eden her olayın nasıl
olacağı, bu olaya katılan şeylerin tabiatınca belirlenir. Evren metafiziken-verilidir;
yani, evrenin tabiatı herhangi bir iradenin kuvveti dışındadır.
Mevcut olmak, bir şey olmaktır; yani belirli özelliklerden ibaret, belirli bir
tabiatı haiz olmaktır: bir kimlik sahibi olmaktır. Yüzyıllar önce Aristo, bilgi
elde etmenin temel kanunu olan bu gerçeği formüle etti: A = A. yani; bir şey,
kendisidir; bir şey ne ise odur; bir şey kendinin aynısıdır; bir şey kendine
özdeştir; bir şey, aynı anda ve aynı açıdan, hem kendisi hem de başka bir şey
olamaz; bir şey, aynı anda ve aynı açıdan, hem A, hem de gayrı-A olamaz.
Yukarıda söylenenlerden hareketle, bütün bilgilerin temeli olan bir formüle
varılabilir. Mevcut olmak, bir kimliğe sahip olmaktır; bilinç, mevcut olandan
haberdar olma yeteneğidir; yani: Mevcudiyet Kimliktir, Bilinç Kimlikleyebilmektir.
Mülahaza altına alınan şey, ne olursa olsun, -ister bir nesne, ister bir hususiyet,
ister bir davranış- Kimlik Kanunu aynıdır. Bir yaprak, aynı zamanda bir kaya
olamaz; aynı zamanda hem yemyeşil, hem sapsarı olamaz; aynı zamanda hem yanıp
hem donamaz. Elinizdeki tek hıyarı, hem yiyip bitirip, hem de o hıyarı hala
elde bulunduramazsınız.
Nedensellik Kanunu (sebep-sonuç ilişkisi) Kimlik Kanununun eyleme tatbik edilmesinden
başka bir şey değildir: bütün eylemler, şeyler tarafından yapılır ve bir eylemin
tabiatına neden olan ve bu tabiatı belirleyen olgu, bu eylemde bulunan şeylerin
tabiatıdır; bir şey tabiatına aykırı davranamaz.
Kimlik Kanununu reddetmek, değişimden başka hiç bir belirli şeyin mevcut olmadığını
iddia etmek dahi, Kimlik Kanununu kabul eden bir varsayımdan kaynaklanır: değişim,
değişen belirli bir şeyin var olduğunu, belirli bir şey olmaktan (belirli bir
kimlik taşımaktan) başka bir belirli şey olmaya doğru gittiğini varsayar. Kimlik
Kanunu olmadan "değişim" kavramı mümkün değildir.
İnsan, Kimlik Kanunundan asla muaf değildir; insanla ilgili her hususiyetin
spesifik bir tabiatı vardır. Dolayısiyle, bilinç de belirli bir tabiata, belirli
bir kimliğe sahiptir. Bir bilinç olgusu olan, yani insanın akli yeteneğinden
kaynaklanan irade de belirli bir tabiata sahiptir. İrade kullanmak veya kullanmamak:
mevcudiyeti algılayıp kavramak veya bu işi yapmakdan kaçınmak seçeneklerinden
ibarettir. Mevcudiyeti algılayıp kavramak, mevcut olan şeylerin karakteristiklerini
veya hususiyetlerini (kimliklerini) keşfetmek, metafiziken-verili olanı keşfetmek
ve kabul etmek demektir. Ancak bu bilgiler temel alınarak, tabiatta mevcut şeylerin
insan ihtiyaçlarına uygun olarak, insan tarafından yeniden düzenlenmesi mümkündür.
İnsanın hayatta kalma metodu da, budur.
Tabii ögelerin kombinasyonlarını yeniden düzenlemek, insanın sahip olduğu tek
yaratma gücüdür. "Yaratmak" birşeyi yoktan var etmek değildir. "Yaratmak,"
varolan tabii ögeleri, önceden hiç varolmamış yeni bir düzenleme (kombinasyon
veya bütünlük) halinde ortaya koyma gücüdür. Bu, bilimsel veya estetik her insani
ürün için doğrudur: insan hayalgücü, insanın realitede olduğunu veya olabileceğini
bildiği şeyleri zihninde yeniden düzenleme yeteneğinden başka bir şey değildir.
İnsanın tabiat karşısındaki gücü konusundaki en veciz söz, Francis Bacon'ındır
(1561-1626): "Tabiata kumanda etmek, ancak ona itaat etmekle mümkündür."¨
Bu bağlamda, "tabiata kumanda etmek" onu insanın amaçlarına hizmet
eder hale koymak; "ona itaat etmek" ise, tabii ögelerin özelliklerini
keşfedip, onları bu özelliklere uygun kullanmadıkça, tabiatın insana hizmet
eder hale sokulamayacağını bilmek demektir.
Mesela; üçbin yıl önce, insanlar, yüzbinlerce kilometre ötede konuşan bir insanın
sesini duymanın imkansızlığını söyleyebilirlerdi. Bugün de bu, o zamanki kadar
imkansızdır. Fakat, bugün ayda konuşan bir astronotun sesini yeryüzünde dinleyebiliyorsak;
bu, insanların ses dalgaları ve elektromanyetizma konusundaki bazı tabii olguları
(metafiziken-veriliyi) keşfetmiş olmaları ve bu keşiflerini kullanarak bir takım
insan-yapısı aletler üretmiş olmalarıyla mümkün olmuştur. Bu bilgi ve aletler
keşfedilmeksizin, insanlar, -yüzyıllar boyu bunu istedikleri kadar arzulayıp
dua etmiş olsunlar, istedikleri kadar ağlayıp tepinmiş olsunlar- insan sesini
yirmi kilometreden bile duyuramazlardı.
1.1.3 Kimlik Kanunu ve İnsan
Tabii bilimlerde; metafiziken-verili olan ile insan yapısı olan şeyler arasındaki
ayrım, realite ile bilinç arasındaki sınır, zımnen de olsa anlaşılmıştır. Bu
yüzden büyük bir gelişme göstermektedirler. Fakat, bu konunun beşeri bilimlerde
henüz tam kavranamamış oluşu, onların hala binlerce yıl önceki düzeyde kalmalarının
sebebidir. Hemen hemen bütün beşeri bilimler, adeta oy birliğiyle, insanı gayri-tabii
bir fenomen olarak görür: bazılarına göre tabiatüstü bir varlıktır, bazılarına
göre, tabiataltı. İnsanı tabiatüstü sayanlar, insan zihnini ("melek"ce
bir kaynağa atfettikleri "ruhunu") tabiatın üzerinde görürler; onu
tabiataltı sayanlar ise, insan zihnini ("şeytan"ca bir kaynağa atfettikleri
"hoyratlığını") tabiatın ("ekolojinin") bir düşmanı sayarlar.
Bütün bu teorilerin kaynağı; insanı, insan zihnini, Kimlik Kanunundan muaf tutma
çabasıdır veya muaf zannetme yanılgısıdır.
Fakat, insan ve insan zihni mevcuttur. Her ikisi de tabiatın bir parçasıdır
ve spesifik bir kimliğe sahiptir. İnsan zihninin spesifik bir kimliğe sahip
olmadığı yanılgısının kaynağı, onun iradi oluşu olgusunun tam kavranamamış olmasındandır.
Zihne ait bir özellik olan irade de, spesifik bir kimliğe sahiptir. Nasıl ki,
tabiatta canlı varlıkların var oluşu, cansız varlıkların varoluşuyla bir çelişki
teşkil etmezse; ve nasıl ki, cansız varlıklardan farklı olarak, canlı varlıklar,
kendilerinin başlatabildikleri bir davranma gücüne sahiplerse; benzer şekilde,
diğer canlıların bilincinden farklı olarak, insan bilinci, kavrama (düşünme)
alanında ancak bilincin kendisinin -irade yoluyla- başlatabildiği bir davranma
gücüne sahiptir. Nasıl ki, hayvanlar, bedenlerinin tabiatlarının belirlediğinden
başka şekilde davranamazlarsa; aynı şekilde insanlar da, zihni faaliyetlerini
başlatma ve sürdürme alanında, bilinçlerinin tabiatının (kimliğinin) belirlediğinden
başka şekilde davranamazlar. Ancak; insan iradesinin gücü, (esasen başka hiçbir
varlığın iradesi söz konusu değildir) yalnızca kavrama (düşünme) süreçleri için
söz konusudur: insan, realitedeki ögelerin kimliğini tesbit etmek (onları tanımak)
ve onları yeniden düzenlemeyi düşünmek (yaratıcı hayal) gücüne sahiptir, fakat
sırf düşünerek onları değiştirme gücüne sahip değildir. Kavrama yeteneğini,
bu yeteneğin tabiatına uygun biçimde kullanmaya muktedirdir; fakat, bu yeteneğin
tabiatını değiştirmeğe veya onun kötü kullanımından doğacak sonuçlardan kaçmağa
muktedir değildir. Mesela; realiteyi algılama gücünü askıya almaya, algıladıklarını
bilmezden gelmeye, çarpıtmaya muktedirdir; fakat, bu suistimal sonucu doğacak
fiziki ve psikolojik felaketlerden kurtulmaya muktedir değildir. Kavrama yeteneğinin
kullanımı veya kötü kullanımı, insanla ilgili her yüceliğin veya çirkinliğin
kaynağıdır; çünkü, bu yeteneğin kullanım tarzı, insanın hangi değerleri seçeceğini
belirler; ve bu değer sistemi, onun duygularının ve karakterinin ne olacağını
belirler; bu anlamda, insan, ruhunu kendi yaratan bir varlıktır.
1.1.4 Bilincin Standardı Olarak Metafiziken-verili Olan
İnsanın irade yeteneği, tabiatla çelişmez; fakat, insanın bu yeteneğe sahip
olması, bir fark tam kavranamadığı için, birçok yanılgıya yol açar: metafiziken-verili
olan ile insanın yaptığı herhangi bir nesne, kurum, usul veya davranış kuralı
arasındaki hayati fark.
Metafiziken-verili olan, kabul edilmelidir: o değiştirilemez. Fakat, insan-yapısı
bir şey, hiçbir zaman eleştirisiz kabul edilmemelidir: önce yargılanmalı, sonra
ya kabul edilmeli ya da reddedilmeli ve gerekiyorsa değiştirilmelidir. İnsan
ne Alim-i Mutlak (herşeyi bildiği varsayılan "ilahi" varlık) ne de
yanılmazdır; bazıları, bilgi noksanlığından masum hatalar yapabilir; bazıları,
yalan söyleyebilir, hile yapabilir, sahtekarlık yapabilir. İnsan-yapısı bir
şey; bir dahilik, bir gözlemcilik, bir yaratıcılık, bir iyilik ürünü olabilir;
insan-yapısı başka bir şey, bir budalalık, bir ihmalkarlık, bir sahtekarlık,
bir kötülük ürünü olabilir. Tek bir insan haklı ve geri kalan herkes (veya aralarındaki
herhangi bir oran) haksız olabilir. Tabiat, insan yargılarının otomatikman doğru
olacağına dair hiçbir garanti vermez; bu, kabul edilmesi gereken metafizik bir
olgudur. O halde, yargıç kim olmalıdır? Her insan -yeteneğinin ve dürüstlüğünün
mümkün kıldığı en üst düzeyde, her birey- zihni yargılamalarının yargıcı olmalıdır.
Yargı standardı ne olmalıdır? Metafiziken-verili olan.
Metafiziken-verili olan, -gerçeklikle ilişkisi açısından- doğru veya yanlış
olamaz; o neyse odur. İnsan; yargılarının doğruluğunu veya yanlışlığını; bu
yargıların, realitedeki olgulara tekabül edip etmemesiyle, yani metafiziken-verili
olgulara uyup uymamasıyla anlar. Metafiziken-verili olan -ahlaki açıdan- doğru
veya yanlış olamaz; o, doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün standardıdır; (rasyonel)
bir insan, amaçlarını, değerlerini, seçeneklerini yargılarken bu standardı kullanır.
Metafiziken- verili olan neyse odur, neyse o idi, neyse o olacaktır ve neyse
o olmak zorundadır. Fakat, insan-yapısı hiçbir şey neyse o olmak zorunda değildir:
öyle olması insan tarafından seçilmiştir.
Metafiziken-verili olana karşı isyan etmek, mevcudiyeti inkara teşebbüs etmektir;
ve bu teşebbüs, başarısız kalmaya mahkumdur. Fakat, insan-yapısı bir şeyi tartışmasız
kabul etmek, insanın kendi bilincini inkara teşebbüs etmektir; üstelik bu teşebbüs
başarılı da olacaktır. Huzur, mevcudiyete "Evet" demek yeteneğinden;
cesaret, başkalarının yaptığı yanlış seçimlere "Hayır" demek yeteneğinden
gelir.
Herhangi bir tabii fenomen, yani insan katılımı olmaksızın meydana gelen bir
olay, metafiziken verilidir; başka türlü olamazdı veya olmazlık edemezdi; fakat,
insan eyleminin katıldığı her olay, insan yapısıdır; farklı olabilirdi. Mesela,
meskun olmayan arazilerde olan bir sel, metafiziken-verili bir olaydır; seli
tutmak için inşa edilmiş bir baraj, insan-yapısıdır; eğer, barajı inşa edenler,
yanlış hesap yaparlar ve baraj çökerse, ortaya çıkacak sel felaketi, metafizik
kökenlidir, fakat sonuçları insan tarafından ağırlaştırılmıştır. Durumu düzeltmek
için, insanlar, selin sebeplerini ve potansiyellerini inceleyerek tabiata itaat
etmek, sonra daha iyi sel kontrol araçları inşa ederek ona kumanda etmek zorundadır.
Fakat, mevcudiyet içindeki şartlarını iyileştirmek için insanın yaptığı bütün
çabaları nafile ilan etmek; tabiatın bilinmez olduğunu, çünkü hatırladığımız
kadarıyla her sene bir sel felaketi olmuş olsa bile, gelecek sene de sel olacağını
isbat edemeyeceğimizi iddia etmek; insan bilgisinin bir illüzyon olduğunu, çünkü
o yıkılan barajı inşa edenlerin, barajın sağlam olduğuna emin olduklarını, fakat
yine de barajın yıkılmış olduğunu öne sürmek; insanı, bilinç ile realite arasındaki
ilişkiyi kavrayamadıkları ilkel şaşkınlık dönemlerine geri itmek ve böylece
insanı huzur ve cesaretten mahrum kılmaya girişmek demektir. Modern felsefenin,
ikiyüzden fazla yıldır yaptığı tahribat bundan başka bir şey değildir.
Mevcudiyetin önceliği aksiyomu (yani, realitenin mutlaklığının kabul edilmesi)
üzerine kurulu bir felsefe sistemi, insanın kimliğinin ve dolayısiyle haklarının
tanınmasına yol açtı. Oysa, bilincin önceliğine (yani, tabiatın, insan nasıl
görmek istiyorsa, öyle olduğu tarzındaki megalomanca nosyona) dayalı felsefe
sistemleri, insanın hiçbir kimliği olmadığı, sonsuz plastiklikte, kullanılıp
atılabilir bir şey olduğu görüşüne yol açtı.
Başta Kant olmak üzere modern filozofların hepsinin, insan zihnine yaptıkları
saldırının ağırlık merkezi, metafiziken-verili olan ile insan-yapısı arasındaki
farkı bulanıklaştırmak doğrultusunda olmuştur. Bu fark üzerindeki zihin karışıklığı,
çok eskilere dayanır (Aristo dahi, Plato'nun etkisini yok edemediği bazı görüşlerinde
buna katkıda bulunmuştur); fakat, bugün bu karışıklık, insan bilincini inanılmaz
ölçülerde köreltmektedir ve geçmişteki hiç bir mazeret, bu günün insanları için
söz konusu değildir.
Bu karışıklığı yaratmak için tipik bir yaklaşım, bugünün felsefe kürsülerinde
şöyle dile gelir: evrende "gereklilik" diye birşeyin olmadığını isbat
etmek için, felsefe profesörü şu örneği verir: nasıl ki, Türkiye altmışyedi
vilayete sahip olmak zorunda değildi, altmışbeş veya altmışdokuz da olabilirdi;
aynı şekilde, güneş sistemi de dokuz gezegene sahip olmak zorunda değildi, yedi
veya onbir de olabilirdi.
İnsan zihnini felç etmenin temel tekniği, bir yandan insan-yapısı şeyleri metafiziken-veriliymiş
gibi sunmak, öte yandan tabiata (yani, metafiziken-verili olana) insani bir
kimlik vermekten ibarettir. Bu tekniğin hilesi, insanın bilgi eksikliğinden
başka bir şeye işaret etmeyen "şans" veya "probabilite"
gibi kavramlarla yüklü bir bağlam kurarak, tabiata belirsizlik atfetmektir.
"İnsan davranışları kestirilemez; dolayısiyle, tabiat kestirilemez"
gibi örtülü bir yanılgıdan, "Tabiatın iradesi vardır, insanın yoktur; tabiat
özgürdür, insan bilinmez kuvvetlerce yönetilir; tabiat fethedilmez, insan fethedilir"
gibi açıkca vahim yanılgılara kısa bir mesafe vardır.
Metafiziken-verili olan ile insan-yapısı ayrımının tam bilincinde olmamak, insanların
çoğunun içinde bulundukları belirsizlik duygusunun, ümitsizliğin, karamsarlığın,
içebakıştaki başarısızlıklarının temel sebeplerinden biridir.
İnsan bilinci, en az bilinen ve en çok suistimal edilen; dolayısiyle, üzerindeki
kontrolun en sık kaybedildiği hayati organdır. Bir insanın, bilinci üzerindeki
kontrolu kaybetmesi, insani tecrübelerin en korkuncudur: kendi etkinliğinden
şüphe eden bir bilinç, dayanılmaz bir rahatsızlık duyar. Fakat; çoğu insan,
bilincini felç etmek için herşeyi yapar; saçlarına, ayak tırnaklarına, midesine
gösterdiği itinayı, bilincine göstermez. Bilir ki, bu şeylerin spesifik kimlikleri
ve spesifik ihtiyaçları vardır; saçları muhafaza etmek için taramak, ayak tırnaklarını
muhafaza etmek için kesmek, mideyi muhafaza etmek için asit içmekten geri durmak
gereklidir. Fakat, sıra insan bilincine gelince... Onlara göre, bilinç, hiçbir
şeye ihtiyacı duymaz ve her şeyi mideye indirebilir; psikiyatrist karşısına
vardıklarında, hala, hiçbir sebep yokken kronik bir korku ve sıkıntı içinde
olduklarını söylemektedirler.
Bir çok insanın, insan bilincinin tabiatı (işleyiş tarzı) üzerinde hiçbir bilgiye
sahip olmaması, kendileriyle dış dünya arasındaki bağı kopartır: kendilerine
neyin mümkün olup, neyin olmadığı, kendilerinden ve başkalarından neyi talep
edip, neyi edemeyeceklerini, neyin kendi hataları olduğu, neyin olmadığı konusunda
hiçbir fikirleri kalmaz. Bilincin hiçbir kimliği olmadığı zımni öncülünü kabul
etmiş oldukları için; bir uçta, bilinçleri üzerinde sonsuz bir güce sahip olduklarını
ve onu her türlü riskten uzak, istedikleri gibi suistimal edebileceklerini zannederken
("Farketmez; bu sadece benim zihnimdeki bir şey" veya "Boşver,
benden başka bilen yok" nosyonlarındaki gibi); diğer uçta, bilinçleri hakkında
hiçbir şey yapamayacaklarını zannederler: bilinçleri üzerinde, seçeneklerinin
ve kontrollarının olduğunu bilmezler; bilinçlerinin içeriğinin, tabiatca belirlenmiş
olduğunu zannederler; kendilerini, kafatasları içindeki erişilmez bir gizin
kurbanı olarak görürler; bilinmez bir düşmanın esiri gibi hissederler; rasyonel
izahı bulunmayan bir takım duygularca yönetilen çaresiz bir otomaton olmayı
kabullenirler ("Ne yapayım, ben böyleyim" nosyonundaki gibi).
Bu belirsizlik insanı sakatlar. Böyle bir insanın, bir amaç veya arzu hakkında
düşünürken, sorduğu ilk soru "Bunu yapmak ne gerektirir?" olmak yerine,
"Ben bunu yapabilirmiyim?" olur. Sorusunun anlamı şudur: "Ben
doğuştan bunu yapma yeteneğine sahip miyim?" Mesela, "Hayatta en büyük
isteğim, bestekar olmak; fakat, bunun nasıl yapılacağına dair hiç fikrim yok.
Bana bu işi her nasılsa yaptıracak o esrarengiz istidat bende var mı?"
Bu insan, bilincin önceliği gibi bir öncülü hiç duymamış olabilir; fakat, bilincinin
karanlık labirentlerinde giriştiği bu araştırmaya onu sevk eden bu öncüldür;
araştırmasının ona bir şey bulduracağı yoktur; çünkü, mevcudiyete (realiteye)
başvurmadan kendi bilinci hakkında hiçbir şey öğrenmesi mümkün değildir.
Böyle bir arzuyu hemen terk etmezse, bunu gerçekleştirmek için belirsizlik içinde
gezinip durur. Herhangi bir küçük başarı, huzursuzluğunu artırır; çünkü, neyin
buna sebep olduğunu ve bu başarıyı bir daha nasıl tekrarlayacağını bilmez. Herhangi
bir küçük başarısızlık, ezici bir darbe olur; çünkü, bu başarısızlığı, kendisinin
o esrarengiz ihsandan yoksunluğunun delili olarak alır. Bir hata yaptığında
"Ne öğrenmem gerekir?" diye sormaz, "Bende yanlış olan nedir?"
diye sorar. Otomatik ve herşeye muktedir bir ilham bekler; tabii, bu ilham hiçbir
zaman gelmez. Neşesiz bir mücadele içinde yıllar geçirir; karşısındaki realite
bütün gücüyle kendini gösterirken, zihni, onu görmemekte kararlı olarak hep
bilincinin içinde doğup büyüyen o kendine-saygısızlık-ve-güvensizlik canavarına
korkuyla bakar. Sonuçta, arzusunu terkeder.
Bestekar yerine herhangi bir işi -bilim adamı, işadamı, yazar olmak, zenginleşmek,
arkadaş bulmak, kilo vermek- koyun, şema aynıdır.
Neyi değiştirip, neyi değiştiremeyeceklerini belirlemekten aciz bazıları, "realiteyi
yeniden yazmağa," yani metafiziken-verili olanın tabiatını değiştirmeğe
teşebbüs eder. Bazıları, insanın mutluluktan başka hiçbir şey hissetmeyeceği,
hiçbir acının, hüzünün, hastalığın olmadığı bir evren -bir "ütopya"-
hayaline dalar ve neden yeryüzündeki hayatlarını iyileştirmek için bütün arzusunu
kaybettiğini merak eder. Bazıları, herkes öyle olsa, kendisinin de cesur, dürüst,
hırslı olabileceğini; fakat bugünkü dünyada böyle olmasının mümkün olmadığını
zanneder. Bazıları, birgün mutlaka gelecek olan ölümün, düşüncesinden korkmaktan,
yaşama işine hiç girişmez. Bazıları, zamanın geçişine herşeye kaadirlik atfeder
ve geleneği (yani insan-yapısı olan bir şeyi) hakikate (yani metafiziken-verili
olana) eşdeğer görür: "İnsanlar bir fikre yüzyıllarca inanmışlarsa, o fikir
doğru olmalıdır" der. Bazıları, insanların fikirlerine bile değil, hislerine
herşeye kaadirlik ve metafiziken-verili olma statüsü bahş edip; onların irrasyoneliklerini,
önyargılarını, batıllıklarını, kıskançlıklarını okşar. Bazıları, kendi eylemlerinin
kabahatini, hiç rolü olmayan başkalarına yükler; bazıları, hiçbir rolleri olmadığı
halde, başkalarının eylemlerinin kabahatini yüklenir. Bazıları, bilmeye hiç
imkanlarının olmadığı bir şeyi bilmemekten suçluluk duyar. Bazıları, bugün öğrendiklerini
dün bilmedikleri için suçluluk duyar. Bazıları, bütün dünyayı bir gecede ve
zahmetsiz olarak kendi fikirlerine çekemedikleri için suçluluk duyar.
Tabiatla nasıl etkileşileceği meselesi, hiç değilse bazı insanlar tarafından
kısmen anlaşılmıştır. Fakat, insanlarla nasıl etkileşileceği, onlarla ilgili
yargıların nasıl verileceği konusu, hala tarih öncesi bir karanlık içindedir.
İnsanı, diğer canlılardan ayrı kılan husus; insana, kendisini ve başkalarını
anlaşılamaz, bilinemez, Kimlik Kanunundan muaf zannettiren şey: insanın irade
yeteneğidir.
Oysa, hiçbir şey Kimlik Kanunundan muaf değildir. İnsan-yapısı bir ürün, varolmak
zorunda değildir; fakat, bir kere yapıldığında, artık mevcuttur. Bir insanın
eylemleri, yapılmak zorunda değildir; fakat, bir kere yapıldığında, onlar artık
realitenin olgularıdır. Aynı şey insan karakteri için de doğrudur; bir insan,
belirli seçimleri yapmak zorunda değildir; fakat, yaptığı bu seçimlerle karakterini
oluşturmuş olduktan sonra, bu karakter bir olgudur; ve bu karakter onun kimliğidir.
Metafiziken-verili olgulardan farklı olarak; insan kökenli şeyler (ister fiziki,
isterse psikolojik olsun) "insan-yapısı olgular" olarak nitelenebilir.
Bir gökdelen, insan-yapısı bir olgudur; bir dağ, metafizik bir olgudur. Bir
dağı olduğu gibi, bir gökdeleni de insan değiştirebilir veya havaya uçurabilir;
fakat, varolduğu sürece o gökdeleni yok sayamaz veya onun ne olduğunu inkar
edemez. Aynı prensip, insan eylemlerine ve karakterine de tatbik edilebilir.
Bir insan, değersiz bir alçak olmak zorunda değildir; fakat, öyle olmayı seçtiği
süre boyunca, değersiz bir alçaktır ve kendisine bu gerçeğe uygun olarak muamele
edilmelidir; kendisine karşı bunun aksine davranmak, bir olgu ile çelişkiye
düşmek, bir olguyu yok saymak demektir. İnsanlar bir gökdeleni inşa etmek zorunda
değildir; fakat, bir kere inşa edildiğinde, onu bir dağ gibi metafiziken- verili
bir olgu olarak görmek, onun ortaya konmasındaki insani görkemi yok saymak,
realiteye karşı olmaktır.
İrade yeteneği, insana iki hayati açıdan özel bir statü verir: birincisi, metafiziken-verili
olandan farklı olarak, insan ürünleri, ister maddi olsun, ister entellektüel,
asla tartışmasız olarak kabul edilmemelidir; ikincisi, metafiziken-verili olan
tabiatı yüzünden, bir insanın iradesi, başka insanların, gücü dışındadır. Evrensel
Çekim Kanunu gibi değişmez ögeleri, evren için ne demekse; iradi bir bilince
sahip olma özelliği, "insan" denen varlık için o demektir. Hiçbir
şey, bir insanı düşünmeye zorlayamaz. Başkaları; düşünmesine teşvik veya engel
koyabilir, mükafat veya ceza verebilir; beynini, ilaçlarla veya sopayla dağıtabilir;
fakat, zihninin işlemesini sağlayamaz; zihni çalıştırmak, insanın sadece kendi
hükümranlığında olan, sadece kendi iradesiyle harekete geçebilecek bir güçtür.
Bu yüzden, insana, ne itaat etmeli (boyun eğilmeli), ne de kumanda etmelidir.
Tabiattaki diğer şeyler gibi; insan konusunda da "İtaat" edilmesi
gereken şey, insanın metafiziken-verili tabiatıdır. Tabiatta, kimlikleri tesbit
edildikten sonra, bir istisna ile herşeye kumanda etmek mümkündür; tabiatın
içinde olmakla birlikte hiçbir şekilde dışarıdan kumanda edilemeyecek bu şey,
insanın metafiziken-verili tabiatının (kimliğinin) bir ögesi olan insan zihnidir.
Tabii nesneler, insan amaçlarına uygun olarak, yeni şekillere sokulabilir ve
insan amaçları için araçlar olarak görülebilir; fakat, insanlar, yeni şekillere
sokulamaz ve başka insanların amaçları için araçlar olarak görülemez.
Tabiatla ilgili olarak; "değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek" metafiziken-verili
olanı kabul etmektir; "değiştirebileceklerimi değiştirmek" bilim yoluyla
bilgi edinerek verili olan şeyleri insani amaçlara uygun olarak değiştirmeye
çabalamak demektir; "ikisi arasındaki farkı bilmek" tabiata isyan
edilemeyeceğini bilmek ve karşısında hiçbir eylem mümkün değilse, tabiatın ortaya
koyduğu şeyi huzurla kabul etmek demektir.
İnsanla ilgili olarak ise; "kabul etmek" hemfikir olmak demek değildir;
"değiştirmek" de zorlamak demek değildir. Kabul edilmesi gereken,
başkalarının zihninin işleyişine senin gücünün, senin zihninin işleyişine de
başkalarının gücünün kapalı olduğu gerçeğidir; yani, başkalarının kendi seçimlerini
yapma hakkına sahip olduklarını kabul etmek ve senin, başkalarıyla çelişme veya
hemfikir olma, onları kabul veya reddetme, onlara katılma veya karşı durma konusunda,
sadece kendi zihninin dikte ettiği tarzda davranman demektir. "Değiştirmek"
konusunda anlaşılması gereken tek şey, tabiat konusunda olduğu gibidir: bilgi
verme yoluyla ikna etmek; ki, bu, karşıdaki insanların aktif bir zihne sahip
olduğunu varsayar; aktif bir zihne sahip olmayanlar, dinlemek istemeyenler,
kendi hatalarının sonuçlarıyla başbaşa kalmak üzere rahat bırakılmalıdır. "İkisi
arasındaki farkı bilmek" insan-yapısı kötülükleri (esasen kötülükleri zaten
sadece insanlar yapabilir) asla tevekkülle karşılamamak, onlara asla gönüllü
olarak teslim olmamak demektir. Karşısında direnmek için hiçbir eylemin yapılamadığı,
en zorba bir diktatörlüğe esir düşülmüş olunsa bile; böyle bir diktatörlüğün
zindanlarında işkence altında olunsa bile; bu diktatörlüğün kötülüğünü görmenin
ve bu kötülüğü kabul etmiyor olmanın bilgisi; o şartlarda dahi duyulabilecek
bir "huzur"un kaynağıdır.
İnsanlarla zor yoluyla etkileşimde bulunmak, tabiatla ikna yoluyla etkileşimde
bulunmak kadar imkansızdır. Bu yol, insanları zor yoluyla yönetirken; tabiata;
dualarla, büyülerle, rüşvetlerle (kurbanlarla) yalvaran vahşi insanların siyasetidir.
Bu siyaset işlemez ve tarih boyunca hiçbir insan toplumu için işlememiştir.
Ne var ki, modern filozoflar; kendileri, bilincin önceliği nosyonuna geri dönerken,
bütün insanlığı da böyle bir siyasete sevk etmektedirler. Modern filozofların
bir gurubu; tabiata; pasif, mistik, "ekolojik" bir boyun eğiş önerirken;
müttefikleri bir başka gurup, insanların kaba kuvvetle yönetilmesini tavsiye
etmektedir. Kimlik Kanunu'nu insana tatbik etmemek, insanın kimliğini belirsiz
bırakır; böyle olunca, insanın insan-olarak hayatta kalmasının zorunlu kıldığı
maddi ve entellektüel ihtiyaçlar tam keşfedilemez.
1.2 BİRKAÇ METAFİZİK TATBİKATI
Felsefi bir çok yanılgının kökeninde, "Mevcudiyetin Önceliği" aksiyomunun
zımnen veya açıkca reddedilmesi yatar. Bu reddiye, "Mevcudiyetin Önceliği"
aksiyomunun zıddı olan "Bilincin Önceliği" nosyonunun açıkca kabul
edilmesinden ziyade, "Mevcudiyetin Önceliği" aksiyomunun kabulünün
mantıki sonuçları olan Kimlik Kanunu'nu ve bu kanunun eyleme tatbikatından başka
bir şey olmayan Nedensellik Kanunu'nu inkar etmek halinde ortaya çıkar. Bu bölümde,
hem bu yanılgılardan bazıları sergilenecek, hem de bilinç-mevcudiyet ilişkisi
üzerindeki bazı tatbikatlar yapılacaktır.
1.2.1 Evrenin "İlk Sebep"i ve "Tabiat-üstü" Meselesi
Evren, mevcut şeylerin tümüdür. Başka bir deyişle, evren, -sadece dünya, gezegenler,
yıldızlar, galaksiler, uzay değil- mevcut olmuş, halen mevcut olan, mevcut olacak
herşeydir. Böyle anlaşılan bir evren için bir "sebep" gerekmeyeceği
aşikardır. Fakat, aklın büyük filozofu Aristo bile, evrene bir "İlk Sebep"
üzerine uzun argümanlar yapar. Eski Yunan Felsefesi'nde bir "İlk Sebep"
veya bir "İlk Muharrik" olarak nitelenen ve evrenin başlangıcını açıkladığı
farz olunan "tabiat-üstü" bir kuvvet, dini felsefelerin haklılık iddialarının
da temelinde yatar.
"Tabiat-üstü" üzerindeki en eski argümanlardan biri, "Ontolojik
(Varlıkbilgisel) Argüman" olarak bilinir. ("On": Eski Yunanca
Varlık) "Bilincin Önceliği" nosyonunun tipik bir örneği olan bu argüman
-mesela, Rene Descartes'ın (1596-1650) felsefesinde- şuna benzer geliştirilir:
1. Bir Mükemmel Varlık düşünüyorum. Bu Mükemmel Varlık; sonsuzdur, herşeyi bilir,
herşeye güçlüdür, herşeyin yaratıcısıdır.
2. Bu fikir aklıma nereden geldi? Ben, sonlu, sınırlı bir varlık olarak, böyle
sonsuz, sınırsız bir Varlık'ı nasıl düşünebilirim?
3. Bu fikir; benim sonlu, sınırlı deneylerimden gelmiş olamaz. Dolayısiyle,
bu fikir, benim ruhuma, "tabiat-üstü" bir kuvvet tarafından fıtren
ekilmiştir; çünkü, fizik kanunlarının ortaya koyduğuna göre, sonlu, sınırlı
bir şey, sonsuz, sınırsız bir şey üretemez. O halde, "tabiat-üstü"
bir kuvvet vardır.
Descartes'ın "Cogito, ergo sum" ("Madem ki düşünüyorum; o halde,
varım") nosyonunun bir benzeri olan bu argümanı çürütmek için, "Mevcudiyetin
Önceliği" aksiyomu karşısında "Bilincin Önceliği" nosyonu konusunda
söylenenler tekrarlanmalıdır. Özetle; bir düşüncenin zihinde var olması; realitede,
bu düşünceye karşılık olan birşey bulunmasını zorunlu kılmaz; zihin, yanılgıya
düşmeye muktedir bir organdır.
"Tabiat-üstü" nosyonunu savunan felsefelerden bazıları, böyle bir
kuvvetin varlığının, aklen isbat edilemeyeceğini; bu kuvvetin, hiçbir akli gerekçe
aranmadan, inançla kabul edilmesini ister; ve, böyle bir inancın insana yararlı
olduğunu iddia eder. İnsan, tabiatı itibariyle akıllı bir canlıdır; dolayısiyle,
kendisine neyin yararlı olduğu konusundaki bilgiyi, ancak akıl yoluyla elde
edilebilir. İnsandan; kendi aklıyla bulduğu deliller hilafına davranmasını istemek;
ondan, kendi tabiatının dikte ettiği tarza rağmen davranmasını istemek demektir.
Kendi tabiatına karşı davranan bir canlı, kendi kendini tahribe girişmiş bir
canlıdır. Bu kitaptaki felsefe, akla açıkça karşı olanlarla, entellektüel tartışmaya
girişilemeyeceğini kabul eder.
Başka bazı felsefeler ise, "tabiat-üstü"nün varlığının aklen isbat
edilebileceğini iddia eder. Oysa; "mevcudiyetin önceliği" aksiyomunca
ortaya konduğu gibi, böyle bir isbat imkansızdır. Bugüne kadar, "tabiat-üstü"nü
akla dayanarak isbatlayacağını öne süren argümanların hepsi çürütülmüştür.
İnsanlar, zihni bağımsızlığa sahiptir; herhangi bir insanın, dilediği herhangi
bir şeye, bu arada "tabiat-üstü"ne inanmaya hakkı vardır ve bu onun
meselesidir; fakat, bir "tabiat-üstü"nün varlığını isbatlamak için
ortaya atılmış argümanların çürütülmesi, "tabiat-üstü"cü felsefelerden
bazılarının talep ettiği "akla uygunluk" sıfatının verilmemesini haklı
kılan bir zemin yaratmağa yetmelidir.
1.2.1.1 "Tabiat-üstü" Argümanları ve İçlerindeki Temel Yanılgı
"Tabiat-üstü"nün
varlığını -"akla dayalı" olarak- savunan spesifik argümanları tartışmadan
önce, bu argümanların temelinde yatan yanılgıyı ortaya koymak yararlı olur.
Mantık yanılgılarından biri, "isbata çalışılan şeyi doğru varsayma"
veya "dairesel argümantasyon" yanılgısı olarak adlandırılır. Bu yanılgı
şu iki tarzdan birine benzer biçimde ortaya çıkar:
1. aynı cümle bir argümantasyonun hem öncülü, hem de sonucu olarak kullanılırsa;
veya,
2. sonuç doğru varsayılmaksızın, öncüllerden birinin doğruluğunun isbatı mümkün
olmazsa. Mesela,
A der ki: "Şahıs-X, ilahi mesajlar almışdı."
B sorar : "Nereden biliyorsun?"
A : "Kitap-Y böyle yazıyor."
B : "Kitap-Y'nin güvenilir olduğunu nereden biliyorsun?"
A : "Çünkü, Kitap-Y, ilahi bir zat olan Şahıs-X tarafından yazılmıştır."
"Tabiat-üstü" argümanlarında da; kendisi isbata muhtaç bir şey, başka
bir şeyin isbatına dayanak olarak kullanılır.
Mesela, "Bir 'İlk Sebep' yoksa, evreni hangi sebep başlattı?" veya
"Tabiat-üstüne inanmıyorsan, evrendeki bu fevkalade dizaynı nasıl izah
ediyorsun?" gibi sorular, böyle bir yanılgıyı içerir. Birinci soru, evrenin
herzaman varolmamış olduğu varsayımından hareket eder; ikinci soru ise, evrenin
"fevkalade bir dizayn" teşhir ettiğini kabul eder. Oysa, "tabiat-üstü"
nosyonunu savunan insan tarafından gerçekte isbat edilmesi gereken şey, "evrenin
bir başlangıca ihtiyaç duyduğu" veya "evrende fevkalade bir dizayn
olduğu" iddialarıdır.
Bu yanılgının bir başka şekli şöyle ortaya çıkar: "İlk Sebep" olarak
öne sürülen "tabiat-üstü" kuvvetin varlığı, "sadece mantık ve
delillere dayalı olarak isbat edilecek" iddiasıyla başlayan bir argüman,
sonra mutlaka inanca çağrı yapar.
Bu yanılgı, esasen birinci yanılgının aynısıdır; ancak, özel bir vurgu gerektirir.
Bazı "tabiat-üstü" savunucuları, argümanlarda varolan bir kuvveti,
her nasılsa kendilerinin görebildiğini, fakat bu kuvveti algılamak için "inanç"ın
bir önşart olduğunu öne sürerler. Yani, "tabiat-üstü"nün varlığı için
öne sürülen argümanların mantık kuralları açısından geçerli olmayabileceğini
(dolayısiyle inanmayan bir insanı ikna etmeyeceğini), fakat inanmış olsa bu
argümanların kuvvetini göreceğini iddia ederler.
Cine-inanan ve inanmayan iki insan arasında şöyle bir hayali diyalog düşünelim:
Cine-inanan (Cİ): "Kafamın üstünde sihirli bir cin var."
Şüpheci (Ş): "Ben birşey görmüyorum."
Cİ: "Tabii, o görünmez bir cin."
Ş: "Kafanın üstüne dokunuyorum, ama birşey hissetmiyorum."
Cİ: "Çünkü, o maddeden yapılmamıştır. Sihirli dediğimi hatırlamıyor musun?"
Ş: "Fakat, senin cin nosyonunu niye kabul etmem gerekiyor ki? Cinin neye
benziyor, varolduğu konusundaki delil ne?"
Cİ: "Cinimin varlığı, delil gerektiren birşey değil. Cinim hakkında sorulacak
en son soru, onun var olup olmadığıdır. Önce benim görünmez cin nosyonumu kabul
etmemiz gerekir; ancak ondan sonra onun varlığı konusundaki delilleri gösterebiliriz.
Bu yaklaşımın irrasyonelliği aşikardır. Bir fikrin doğruluğu, ancak onun doğruluğunu
isbat eden deliller ortaya konduktan sonra kabul edilebilir. Bir fikri önce
kabul edip, sonra onu isbat edecek delil aramak anlamsızdır; böyle bir tavır,
birazdan sokuşturulacak bir mantıksızlığı gizlemek için yapılmış bir elçabukluğundan
başka birşey değildir. Bu, rasyonellik değil, rasyonelizasyondur.
Sırf argümanı geliştirmek için, diyalogdaki şüphecinin, delil görmeden önce,
görünmeyen bir cin nosyonunu kabul ettiğini varsayalım. Cinin varoluşu hakkındaki
delillerin tabiatı ne olmalıydı?
Ş: "Tamam; delil olmasa da, cininin varlığını kabul etmeye razıyım; fakat,
neye inandığımı bile bilmediğim için, bana cinin hakkında daha çok şey söylemen
lazım."
Cİ: "Cinim, bütün yağmurların sebepidir."
Ş: "İyi ama, yağmur hadisesinde, cininin varolduğunu gösteren delil nedir?"
Cİ: "Her yağmur yağdığında, cinimi eylem halinde görüyorsun. Daha ne delil
isteyebilirsin?"
Bu diyalogdaki akış, dairesel argüman yanılgısını içermektedir. "Tabiat-üstü"
argümanları da benzer şekilde geliştirilir: önce, evrenin yaratılmış olduğu
ve/veya düzenlilik arzettiği kabul edilir; sonra, yaratma ve/veya düzenlilik
sağlama işinin ancak "tabiat-üstü" bir kuvvetle izah edilebileceği
kabul edilir; daha sonra, evrenin gerçekten de varolduğuna ve onun düzenlilik
arz ettiğine işaret edilir; sonuç olarak, bir "tabiat-üstü" kuvvetin
varlığına inanılması istenir.
"Tabiat-üstü" argümanlarının hepsi, temelde bu yanılgının üstüne bina
olmuştur; fakat, değişik biçimlerde ortaya çıkarlar. Bu argümanlar üç kategoride
guruplanabilir:
1. Tabiat Argümanı,
2. Kozmolojik Argümanlar (İlk Sebep Argümanı, Bağlantılılık Argümanı, Entropi
Argümanı),
3. Dizayn Argümanları (Teleolojik Argüman, Analojik Argüman, Hayat Argümanı).
1.2.1.2 Tabiat Argümanı
"Tabiat-üstü"
bir kuvvetin varlığını isbat için yola çıkan tabiat argümanı, henüz izahı yapılmamış
bir tabiat fenomenini ele alır, onun bir izah gerektirdiğini öne sürer ve bilinen
başka tabiat fenomenleriyle onun henüz izah edilemiyor oluşuna bir çözüm olarak,
bir "tabiat-üstü" boyutun varolduğu sonucuna varır; kendisi tabiat
kanunlarından muaf varsayılan bu "tabiat-üstü" boyutun, aynı zamanda
evrenin "İlk Sebep"i olduğu kabul edilir.
Bu argüman, öne süren insanın herhangi bir psikolojik ihtiyacını tatmin ediyor
olabilir; fakat, rasyonel olmaktan uzaktır. Rasyonel bir izah, bilinenden bilinmeyene
doğru kavramsal bir köprüdür; bilinmeyeni, bilgi sisteminde mevcut bilinenler
yoluyla anlayarak onu bilgi sistemi içine bir bilinen olarak bütünleştirmektir.
Bir bilinmeyeni başka bir bilinmeyenle ("tabiat-üstü"yle) izaha kalkışmak,
o konuda herhangi bir izahın hiçbir zaman mümkün olmayacağını iddia etmekten
veya zihin sağlığından yoksun olmaktan başka birşey değildir.
1.2.1.3 Kozmolojik Argümanlar
Kozmoloji, evrenin
kökeni ve yapısı ile ilgili bir bilimdir. Kozmolojik bir argüman, tabiat argümanına
benzer bir mekanizmaya sahiptir. Kozmolojik argümanlar, felsefi veya bilimsel
prensipleri, "tabiat-üstü" bir boyut olmaksızın açıklanamayacağı iddia
edilen temel bir evrensel olguya tatbik etmek suretiyle yapılır. Kozmolojik
argümanlar üç tiptir: İlk Sebep Argümanı, Bağlantılılık Argümanı ve Entropi
Argümanı.
İlk Sebep Argümanı, en popüler kozmolojik argümandır. Bu argüman şöyle geliştirilir:
herşeyin bir sebebi vardır; her sebebten önce bir başka sebep vardır; önceki
her sebepten önce bir başka sebep vardır; ta ki, iki sonuçtan birine varmaya
mecbur kalırız: 1. ya, sonsuz bir sebep-sonuç zinciri vardır; 2. ya da, kendisi
nedensellik izahı gerektirmeyen bir "İlk Sebep" vardır. Bu argüman,
sonsuz bir sebep-sonuç zincirini imkansız varsayar. Birinci sebep olmadan, ikinci
bir sebep olamaz, üçüncü bir sebep olamaz ilah. O zaman, halen hiçbir şeyin
var olmadığı saçma sonucuna varırız. Oysa şu anda şeyler vardır; dolayısiyle,
bir "İlk Sebep" vardır; ve, kendi sebebi olmayan bu sebep, "tabiat-üstü"dür.
Bu argümanın çürütülmesi, argümanın kendi öncülü açısından mümkündür. Gerçekten
de, evrendeki olgular Nedensellik Kanunu'na tabidir; fakat, hiçbir olgu bundan
muaf değildir. Dolayısiyle, bu argümanın yola çıkışı rasyonelcedir; ta ki, "İlk
Sebep"e gelene kadar; "İlk Sebep"in herhangi bir sebebi olmadığını
iddia etmek, onun sebepsiz olduğunu öne sürmek, aklın alanı dışına çıkmak demektir.
Yani, "İlk Sebep" argümanı savunucusu, rasyonel bir kisve ile, sadece
işine yarayacak noktaya kadar Nedensellik Kanunu'nu tatbik edip, o noktada bu
Kanun'u İnkar etmektedir. Sebepsiz bir "tabiat-üstü" kuvvet olabilirse,
neden sebepsiz bir evren olmasın? Ayrıca, argüman bir an için doğru varsayılsa
dahi, şu iki şeyi iddia etmek mümkündür: 1. "İlk Sebep", sadece evrenin
"İlk Anı" için varolmuştur; fakat, daha sonra "tabiat-üstü"
bir boyut olarak her zaman evren içinde mevcut kalmamıştır ve halen yoktur;
2. "İlk Sebep" evrendeki ilk olguya Tabiat Kanunları'na uygun olarak
sebep olmuştur ve bu sebep oluş tarzı, şu anda bilinen veya keşfedilecek tabiat
fenomenlerinden bir tanesi gibidir; yani, halen bilinen veya keşfedilecek bir
tabiat fenomeninin ilk defa nasıl ortaya çıkmış olduğunun halen bilinmiyor oluşu
dışında esrarengiz hiçbir şey yoktur; "tabiat-üstü" hiçbir boyut mevcut
değildir.
Bağlantılılık Argümanı, evrende herşeyin varoluşunun başka şeylerle bağlantılı
olduğu, (mesela bir insanın varoluşunun, hava, su, besin gibi şeylere bağlı
olduğu) dolayısiyle, evrenin bir bütün olarak varlığının bir şeye bağlı olması
gerektiğini, kendisi bağlantısızca var olan bu şeyin bir "tabiat-üstü"
güç olduğunu öne sürer. Bu "tabiat-üstü" gücün kendisinin neden bağlantısız
olduğu sorusu bir yana, burada isbata gerek duyuran şey: evrendeki herşeyin
varlığının başka bir şeye bağlı olduğu varsayımıdır. Evet, canlı varlıkların
yaşaması başka şeylerin varlığına bağlıdır; fakat, maddenin varlığı hiçbir şarta
bağlı değildir. Güneş, dünyadan uzaklaşacak olsa, insanlar artık varolmazlar;
fakat, bu, insanların madde olarak yokluğa gömülmesi demek değildir; vücutlarını
teşkil eden elementler (veya element-altı parçacıklar), evrende kalacaktır.
Entropi Argümanı, Termodinamiğin İkinci Kanunu'nu yardıma çağırır. Bu Kanun'a
göre, kapalı bir sistemde, entropi (enerji yoksunluğu), maksimuma doğru gitme
eğilimi gösterir; organizasyon bozulur, rasgelelik artar, dengeye varma eğilimi
doğar; sonuç olarak, elverişli enerji miktarı azalır, yani entropi artar. Entropi
Argümanı'na göre, kapalı bir sistem olarak evren, bir başlangıca sahip olmasaydı
(yani, "tabiat-üstü" bir kuvvet tarafından minimum entropi ile başlatılmamış
olsaydı; yani, sonsuz bir geçmişten beri varolmuş olsaydı), Termodinamiğin İkinci
Kanunu'na göre, bugün, evrende hiçbir yapı, hiçbir karmaşa olmazdı, sadece eşit
olarak yayılmış atomlar mevcut olurdu; sonsuz zaman ve Termodinamiğin İkinci
Kanunu ikilisi, sadece sonsuz rasgelelik, yani sıfır organizasyon doğurur. Bu
argümanda iki yanılgı vardır. Birincisi, evren, muazzam bir başlangıç enerjisine
ihtiyaç duysa bile, bu enerji kaynağının "tabiat-üstü" bir kuvvet
olması gerekmez. İkincisi, Termodinamiğin İkinci Kanunu, istisnasız uygulanabilecek
bir kanunsa, bu "tabiat-üstü" kuvvet neden bundan muaftır? Entropi
prensibinin tatbikatının çerçevesindeki bilinmezlere bir çare olarak, anti-entropik
bir "tabiat-üstü" varlık öne sürmek, şimşeği izah etmek için bir "Şimşek
İlahı" icat eden ilkel insanla aynı tarzda davranmak demektir.
1.2.1.4 Dizayn Argümanları
Dizayn argümanları,
detayda farklı, esas yaklaşımda aynı, bir gurup argümandır. Her biri, tabiatta
bir planın varlığına işaret ettiği öne sürülen bir takım verilerden çıkarak,
ilahi bir aklın, bir baş planlayıcının varlığını öne sürer. Evrenin bir planı
olduğu varsayımı kabul edilirse, bu plandan sorumlu bir "tabiat-üstü"
varlığın mevcudiyeti mantıki bir sonuç olarak kabul edilmelidir. Dizayn argümanları
üç tiptir: Teleolojik Argüman, Analojik Argüman ve Hayat Argümanı.
Teleolojik Argüman, (Yunanca "telos" = "amaç") tabii varlıkların
amaçlar gerçekleştirmek üzere davrandıklarını, bu amaçların tesadüfen doğmadığını,
dolayısiyle bu varlıkların akıllı bir "tabiat-üstü" kuvvetin kontrolunda
davrandığını iddia eder. Argüman şöyle geliştirilir: bilgi sahibi olmadığını
bildiğimiz birçok tabii varlık, hemen hemen daima aynı tarzda hareket ederek,
en iyi sonucu elde ederler, yani bir amaç peşinde davranırlar; bilgiden yoksun
bir varlık, ancak bilgili ve akıllı bir varlığın yönetimi altında, bir amaca
doğru davranabilir; dolayısiyle, bütün tabii şeyleri amaçlarına yönelten bir
"tabiat-üstü" kuvvet var olmalıdır. Argümanı yeniden formüle edecek
olursak: tabiatta bir düzen vardır; düzen bir dizayncı (plancı) gerektirir;
dolayısiyle, bir dizayncı ("tabiat-üstü" kuvvet) vardır. Bu mantık
içinde şu soru hala cevapsızdır: o "tabiat-üstü" dizayncıyı kim dizayn
etti? Hem, evrende mevcut bir çok güzel organizasyon, sırf bilinenlere dayanarak
izah edilegelmektedir. Halen izahsız olanların da aynı yöntemle izah edilemeyeceğini
iddia etmek, akli olma arzusunu terk etmektir.
Analojik Argüman, tabii nesnelerle insan-yapısı şeyler arasında analoji kurarak;
nasıl ki, insan-yapısı şeyler, bilinçli bir dizaynın ürünü ise; aynı şekilde,
tabii nesnelerin de bir dizayncı gerektirdiğini öne sürer. Bir saat bir amaç
görmek üzere, çeşitli karmaşık parçaların, koordineli çalışmasıyla işlev görür.
Bir insan gözü, çeşitli karmaşık parçaların, koordineli çalışmasıyla işlev görür.
Nasıl ki, imalatçısı olmayan bir saat düşünülemezse; aynı şekilde, bir saatten
çok daha karmaşık bir yapıya sahip bir insan gözü de, bir dizayncısı olmadan
düşünülemez. Bu argümana yapılacak bir itiraz şu olabilir: bu argüman geçerli
bile olsa, ne sadece bir tek dizayncının varolduğunu gösterir, ne o dizayncının
"tabiat-üstü" olduğunu gösterir, ne o dizayncının -başlangıçta bazı
dizaynlar yapmış olsa bile- halen mevcut olduğunu gösterir, ne de o dizayncıyı
(veya dizayncıları) kimin dizayn ettiği sorusunu cevaplandırır. Ayrıca, hayırhah
bir "tabiat-üstü" kuvvet, evrendeki insana yararlı şeyleri dizayn
etmişse, aynı zamanda tabii felaketleri neden dizayn etmiştir? Bir başka itiraz
şudur: bir saati müşahade altına aldığımızda, onun birbiriyle koordineli çalışan
parçalarla bir amaç görmek üzere işlediği, dolayısiyle bir dizayncıya sahip
olduğu sonucuna varmayız; tersine, saatin insan-yapısı bir şey olduğunu doğrudan
doğruya biliriz ve bu bilgiden giderek onun bir amacı olduğunu çıkarırız. Evrendeki
tabii nesnelerin bir dizayn eseri olduğunu isbat etmek için de, önce bir dizayncının
var olduğu isbat edilmelidir. Bir medeniyetin arkeolojik kalıntılarını bulduğumuzda,
o kalıntıların bir inşaatcısı olduğunu söyleyebilmek, tabiattaki düzenli yapılara
bakarak onların bir dizayncısı olduğunu söylemeyi haklı kılmaz; insan-yapısı
şeyleri, insan-yapısı olarak niteleyebilmek (yani, onların bir dizayncısı olduğunu
söyleyebilmek), ancak tabii şeylerle mukayese yoluyla yapılabilir; tabii şeylerin,
bir dizayncısı olduğunu iddia etmek, ancak tabiat dışı bir mukayese (referans)
sistemiyle yapılabilir, yani "tabiat-üstü" bir boyut gerektirir. Yani,
evrendeki tabii nesnelerin bir dizayn eseri olduğu, dolayısiyle bir dizayncının
var olduğu argümanı, isbat edilecek olan şeyi, doğru varsayma yanılgısından
(yani, dairesel argümantasyondan) başka birşey değildir.
Hayat Argümanı, dizayn argümanının, modern, bilimsi versiyonudur. Bu argümana
göre; hayatın, atomların rasgele hareketlerinden doğma ihtimali yoktur. En basit
bir canlı organizmanın bile, atom kombinasyonlarının şans eseri diziliminden
doğması öyle zayıf bir ihtimaldir ki; hayat, muhtemelen akıllı bir planlamanın
ürünüdür. Diğer dizayn argümanları için yapılan bütün itirazlar, bu argüman
için de geçerlidir. Hem, hayat çok karmaşık bir fenomense, diğer bir çok tabiat
fenomeni de çok karmaşıktır; onların izahı için gerekli olmayan bir "tabiat-üstü"
boyut, hayatın izahı için de gerekli değildir.
1.2.2 Hayırhah Evren Metafiziği
Bazı insanların hiç edinemediği, bazı insanların sadece gençliklerinde sahip
olduğu, ancak küçük bir gurup insanın hayatının sonuna kadar sahip olduğu temel
bir doğru vardır: fikirler hayatidir. İnsanın gençliğinde bu kanaat, doğruluğu
aşikar bir mutlak olarak kabul edilir; tersine inanan insanların varolduğuna
inanılmaz. Fikirler hayatidir demek: bilgi hayatidir, hakikat hayatidir, zihin
hayatidir, demektir. Büyüme sürecinde bu kanaate sahip olmanın verdiği şevk,
gençliğin en güzel yönüdür.
Rasyonel bir insan, bütün ömrü boyunca bu kanaati terk etmez. Böyle bir kanaate
sahip olan bir insan, kötünün gücüne, onun galip geleceğine inanmaz. Bu insan,
kendi yakın arka planında ne kadar büyük bir yozlaşma görürse görsün, bu olguyu
normal, sürekli, metafiziken kaçınılmaz olarak görmez. Hisseder ki: "Bu
adaletsizlik (veya terör veya sahtelik veya belirsizlik veya acı veya ıstırap)
hayatın kuralı değil, istisnasıdır. Kendi çevremde veya erişimimde bir yerde
olmasa da, yeryüzünün bir yerinde, doğru, insani, adil bir hayat mümkündür."
Bu insan için, evren hayırhah bir yerdir: kazalar ve başarısızlıklar mümkündür;
fakat, bunlar hayatın esası değildir; tersine, başarı ve mutluluk (değerlere
varılması) hayatın esasıdır.
Ama, "hayırhah evren," evrenin insana nazik olduğu, onun amaçlarını
elde etmeye yardımcı olmak üzere beklediği anlamına gelmez. Evren, nötrdür;
ne iyi, ne kötüdür; neyse, odur; insana karşı kayıtsızdır. Oysa, insan, evrene
kayıtsız kalamaz; kendini, evrende varkalmaya adapte etmelidir. Fakat, insan
kendini evrene adapte ettiği süre (yani, düşündüğü, değerlendirdiği ve akli
davrandığı süre) değerler elde edebilecektir (ve kazalar dışında elde edecektir);
evren, bu anlamda hayırhahtır.
Acı, ıstırap, cefa, metafizik öneme sahip değildir; bunlar, realitenin tabiatını
izah etmez ve ciddiye alınmamalıdır. Trajedi, insanların tabii durumu değildir.
Sürekli bir felaket korkusu altında yaşamaya gerek yoktur; felaket, ancak onun
geleceğini gösteren spesifik sebepler varsa beklenmeli ve karşılaşıldığında
onunla savaşılmalıdır. Gayri-tabii olan; mutluluk değil, cefadır. İnsan hayatında
anormal istisna, başarı değil, başarısızlıktır. Felaketle karşılaşıldığında,
bir tek mukabele vardır: eylem: ne yapılabilir? En küçük bir şansın varlığı
dahi, yenilgiyi reddetmek için yeterlidir. Tehlike karşısında yapılabilecek
herşey yapılmalıdır; çünkü, başarısızlık değil, başarı kuraldır.
1.2.3 Bedhah Evren Metafiziği
"Hayırhah Evren" metafiziğinin tersi, "Bedhah Evren" metafiziğidir.
Bu metafizik, insanın tabiatı itibariyle çaresiz ve güçsüz olduğunu; insanın
başarı göstermesinin, mutlu olmasının ve amaçlarına ulaşmasının imkansız olduğunu;
olağanüstülüklerin, felaketlerin ve afetlerin hayatının normal tarzı olduğunu,
temel gayesinin bunlarla savaşmak olduğunu kabul eder.
Bu metafiziğin yanlışlığının en basit delili olarak, (yani, felaketlerin bir
istisna olduğunun küçük bir delili olarak) sigorta şirketlerinin yaptığı muazzam
servetler gösterilebilir.
"Bedhah Evren" metafiziği, bir boşluğun yerine geçer: temel felsefi
meselelerde yanlış fikirlere sahip olmak, hayırhah evren metafiziğinin köklerini
keserek onu tahrip eder ve ortaya çıkan boşluk, bedhah evren metafiziğince doldurulur.
Mesela; içinde yaşadığımız bu dünyanın, tam, nihai, mutlak realite olduğu görüşünden
en küçük bir sapma: insanın dünyayla alışverişte olma gücüne olan güvenini sarsacak
ve bedhah evren prensibine yol açacaktır. Keza; epistemolojide, aklın realiteyi
kavramakta tek yol olduğu prensibinden en küçük bir sapma: insanı, akli kapasitesini
tam kullanma imkanından (yani, yaşamak için gerekli değerleri elde etmek için
gerekli en önemli aletinden) yoksun bırakacak; yenilgi ve trajedi kaçınılmaz
olacaktır. Aynı şey, ahlak için de geçerlidir. Eğer insanlar, yaşamakla çelişen
değerlere sahip olurlarsa; yaşadıkları sürece o değerleri elde edemeyecekler;
kötülüğün güçlü olduğuna ve kendilerinin, sefalete, cefa ve başarısızlığa mahkum
olduğu inancına varacaklardır. İnsanlarda bedhah evren inancını doğuran en önemli
şey, irrasyonel bir ahlaka sahip olmaktır.
Schopenhauer'in şu sözleri, bedhah evren metafiziğine tipik bir örnektir: "Kim
ne derse desin, mutlu insanın en mutlu anı, uykuya daldığı andır ve mutsuz bir
insanın en mutsuz anı, uykudan uyandığı andır. İnsan hayatı, bir tür hata olmalı."
Elbette burada "bir tür hata" vardır; fakat, bu hata, "insan
hayatı" değildir. Hata, insanı hurdaya çeviren (onu yaşayamaz hale getiren)
felsefelerindir. Hata, Schopenhauer'inkiler gibi fikirleri barındıran felsefelerindir.
1.2.4 Byronik Evren Metafiziği
Romantik yazarlardan bazılarının eserleri, öyle bir evren metafiziği üzerine
göre kurulmuştur ki; bu metafiziğe göre, insan, kendi bilinci üzerinde kontrol
gücüne sahiptir, fakat mevcudiyet karşısında çaresizdir; başka bir deyişle,
kendi karakterini inşa etmekte ve değerlerini seçmekte güç (irade) sahibidir,
fakat fiziki dünyada amaçlarını gerçekleştirmekte güçsüzdür. Bu görüşe sahip
yazarların eserlerini karakterize eden özellik, bu eserlerin, görkemli tema
ve karakterlere sahip olması, fakat entrikadan yoksun olması ve derin bir trajedi
duygusunu ("bedhah evren" anlayışını) barındırmasıdır. Çoğu şair olan
bu yazarlara en büyük örnek, (Lord) Gordon George Byron'dur (1788-1824).
"Byronik evren" metafiziğinin esası şöyle ifade edilebilir: insan,
kaderi üzerinde hiçbir kontrola sahip değildir; bu bedhah kader, onu yenilgiye
mahkum etmiştir; fakat yine de, kahramanca bir hayat sürdürmeli ve değerleri
için savaşmalıdır. "Byronik evren" metafiziği, bir anlamda, bir karmadır:
insanın kendi bireyi ile ilgili iken, "hayırhah evren" metafiziğini,
insanın mevcudiyetle ilişkisisinde ise, "bedhah evren" metafiziğini
benimsemektedir.
1.2.5 Sosyal Metafizik
Bazı insanlar; hiçbir kişisel kimliğe sahip olamadıklarından; başka insanların
tasvibini kazanmayı veya onların takbihinden kurtulmayı hayatlarının tek endişesi
sayarlar. Bunlar; herhangi bir mesele ile karşılaştıklarında veya herhangi bir
konuda yargıda bulunmaları istendiğinde; ilk impuls olarak "Doğru olan
nedir?" diye sormak yerine, "Başkaları, neyin doğru olduğunu söylüyor?"
diye sorarlar. Yani; bunlar, başkalarının inançlarından, başkalarının fikirlerinden,
başkalarının hislerinden bağımsız olarak; bir "mevcudiyet" kavramına
veya bir "hakikat" kavramına veya bir "olgu" kavramına sahip
değillerdir.
Bu fenomenin tabiatı ve sebepleri anlaşıldığında; mesela, her yenilikçinin tipik
kaderinin, neden, yaşadığı dönemdeki toplum tarafından, saldırılmak olduğu,
muhalefet edilmek olduğu, suçlanmak olduğu; veya insanların, neden, kendilerini
tahribe götüren öğretilere ve emirlere körü körüne uyduğu anlaşılabilir.
İnsan tabiatıyla ilgili temel üç olgu vardır:
1. İnsan akli bir varlıktır.
2. Akıl, hayatta kalması için temel araçtır.
3. İnsan aklı, duyular ve algılar gibi otomatik değil, iradidir; yani, akıl
yürütme süreçleri, insanın kendisi tarafından başlatılıp, kendisi tarafından
sürdürülüp yönetilmelidir.
Bu olgular; insana ağır bir sorumluluk yükler: insan akıl yürütme süreçlerini
başlatmayı seçmelidir; bu süreçlerle vardığı sonuçları, sürekli olarak yapacağı
gözlemlerle ve dakik bir mantıkla kontrol etmeyi ve sağlamayı seçmelidir; ve
kendi rasyonel yargısıyla yönlendirilmeyi seçmelidir. İnsan bilinci yanılmaz
olmadığından; hayatının her adımında hata yapabilir; eğer hatalarını düzeltmez
ve hatalar üzerinde davranırsa; realiteye karşı davranıyor demektir; realiteye
karşı davranıldığında doğacak olan sonuç, ıstırap çekmek ve kendini-imhadır.
Bu olgular ve bu olguların kabulünün gerektirdiği sorumluluklar karşısında,
takınılabilecek iki esas tavır vardır: 1. bu olguların kabul edilmesi ve hoş
karşılanması; 2. bu olgulara içerlenmesi ve onlardan korkulması, kaçılması.
Birinci tavır, kendine-saygı-ve-güven'in elde edilmesini mümkün kılar; ikinci
tavır, nevroza götürür.
Kendine-saygı-ve-güven, insanın realiteyle alışverişte bulunma yeteneğinden
emin olmasıdır.
Kendine-saygı-ve-güven kazanmamış insan, realite karşısında çaresiz hisseder.
Realitenin olgularından kaçmak mümkün değildir. Bir realite olgusu olan insan
tabiatından veya bu tabiatça belirlenen insana-özgü hayatta kalma tarzından
da hiçbir kaçış mümkün değildir. Haberdarlık yeteneği olan her canlı varlık,
sadece bilincinin rehberliğinde hayatta kalabilir; canlı bir varlıkta, bilincin
rolü ve fonksiyonu, budur. Bir insan, insanın sahip olduğu özel tip bilincin
şeklini kabul etmezse; mesela, düşünmenin, aşırı gayret gerektirdiğine karar
verirse; mesela, faaliyetlerini yönlendirecek değerlerin seçiminin çok ürkütücü
bir sorumluluk olduğuna karar verirse; o zaman, eğer hala hayatta kalmak istiyorsa,
bu işi, ancak başkalarının bilinci aracıyla yapabilir: başkalarının anlayışları,
başkalarının yargıları, başkalarının değerleri; yani, bu insan, kendinin değil
başkalarının algılamakta olduğu bir dünyada yaşar.
Böylece; ruhunu, başka hiçbir canlı türü için düşünülemeyecek bir parazit haline
getirir: bir beden paraziti değil, bir bilinç paraziti. Kendine-saygı-ve-güvenli
ve hükümran bilinçli bir insan; realiteyle, tabiatla, olgulardan oluşmuş objektif
bir evrenle alışverişte bulunur; zihninin, hayatta kalma aracı olduğunu bilir
ve düşünme yeteneğini geliştirir. Fakat, zihnini terkeden bir insan; bir olgular
evreninde değil, bir insanlar evreninde yaşar; olgular değil, insanlar onun
realitesidir. akıl değil, insanlar onun hayatta kalma aracıdır. Alışverişte
bulunacağı evren, onlardır; bilinci, onlar üzerinde odaklanır.
Nasıl ki, rasyonel bir insan, kendine-saygı-ve-güvenini, objektif realiteyle
alışveriş yeteneğine dayandırırsa; benzer şekilde, irrasyonel olan bu insan,
kendi-değerini, başkalarıyla alışveriş yeteneğiyle tayin eder.
Filozof-psikolog Nathaniel Branden'ın teşhis ettiği bu nevroz'un adı, Sosyal
Metafiziktir.
Sosyal metafizik: objektif realiteyi değil,başkalarının bilincini, kendi nihai
psiko-epistemolojik referans çerçevesi olarak kabul eden bir bireyi karakterize
eden psikolojik sendromdur. (Psiko-epistemoloji, insanın öğrenme süreçlerinin,
bilinçli zihin ile bilinç-altının otomatik fonksiyonları arasındaki etkileşim
açısından incelenmesidir.)
Konvansiyonel bir "konformist" sosyal metafizikçiler arasında en kaba
ve en aşikar olan tiptir. Sosyal metafizikçilik sınırsız biçimlerde ortaya çıkabilir.
Fakat, bu konudaki temel prensipler anlaşılırsa; insanlık tarihindeki irrasyonellik
nöbetlerinin neden bu kadar çok taraftar bulduğu olgusu üzerinde düşünmek, daha
az ürkütücü hale gelir.
İnsan yönetmeye hırslı, iktidar şehvetli sosyal metafizikçi; insanlardan korktuğu
için onlardan nefret eder; ve "sistem" içinde konvansiyonel bir sosyal-metafizikçi
başarısı elde etme ümidi hiç olmadığından; realite karşısında bir "güven"
hissi elde etmek için, başka bilinçleri zorlamaktan, başkalarını kendine itaata,
kendini tasvibe, kendini "sevme"ye icbar etmekten başka hiçbir yol
bulamaz.
"İsyankar" sosyal metafizikçi; içinden çıktığı çevrenin geleneksel
değer-sistemini, hakaretlerle ve yüksek sesle iftiharla mahkum eder; ama, kölece
bir teslimiyetle girip sığındığı yer, bir alt-kültür Bohem'inin yontulmamış
değer-sistemi olur.
"Bağımsız" sosyal metafizikçi, "sahte bireycidir"; bütün
değerlere muhaliftir; kendini-ifade etmek için kullandığı tek nosyon, kaprisleridir;
objektif realite kavramına sahip olmadığından, mevcudiyeti, kendi kaprisleriyle,
başkalarının kaprisleri arasındaki bir müsademe olarak görür; başkalarınca hoşlanılmamak
veya sevilmemek ihtimali onu o kadar ürkütür ki; önce davranarak onlara hakaret
etmeğe kendini mecbur hisseder.
Bazı yaygın fikirlerin, sosyal metafizikçiye neden cazip geldiğini anlamak zor
değildir.
Mesela; çağdaş bir felsefe ekolü tarafından, insanın bilgisel kesinlik sağlamasının
mümkün olmadığını ilan edildiğini duyunca; duyguları, o felsefeyle hemfikir
olduğunu adeta bağırır: kronik sıkıntı ve belirsizlik içindeki kendi iç durumunun,
bir nevroz işareti değil, (sözde) üstün bir entellektüel sofistikasyon işareti
olduğunu öğrenmiştir.
Sosyal metafizikçinin bütün kıvranmalarının, komplekslerinin, kaçışlarının ve
nevrotik araçlarının kökünde; iradi bir bilince sahip oluşun ve objektif bir
realitede yaşanıyor oluşun dayattığı sorumluluklardan kaçma arzusu -akıldan
ve insan tabiatından kaçma arzusu- yatar. Ve bugünün dünyasına egemen olan çoğu
kültürel ses; onu, bu kaçışa teşebbüse teşvik etmektedir.
Fakat, bu teşebbüs akim kalmaya mahkumdur. Ve sosyal metafizikçi bunu bilir.
Kavramsal bilgiyle olmasa da, içinde hep hissettiği bir terör duygusuyla bunu
bilir. Bu terör duygusunun kaynağı, insan olma görevini reddettiğinde; kendisine
kalan tek seçeneğin, kimliksizliğin, acı veren durgunluğu içinde yaşamak olduğundan
haberdar oluşudur. İster hiçkimsenin tasvibini kazanamamış olsun, isterse büyük
bir popülariteye erişmiş olsun; bunu bilir. Dipteki sosyal metafizikçi, tepedeki
sosyal metafizikçiye gıpta eder; çünkü, tepedekinin yardım isteyen sessiz çığlığını
ışitememektedir. Ama, tepedeki sosyal metafizikçi, hepsini işitmektedir.
1.2.6 Zihin-Beden Sahte Zıtlığı
"Zihin-Beden" sahte zıtlığı, irrasyonel felsefelerin temel öğretisidir
ve çeşitli isimlerle ortaya çıkar: "ruh-madde," "bilinç-madde,"
"zihin-dünya," "duygu-mantık," "düşünce-eylem,"
"akıl-beden," "arzu-realite," "ahlak-pratik,"
"teori-pratik," "akıl-kalp," "idealizm-materyalizm,"
"spiritüelizm-materyalizm" vs.
Bu sahte zıtlığın kaynağı, mevcudiyet (realite) ve bilinç arasında bir zıtlık
görmektir. Rasyonel bir felsefe, mevcudiyet ve bilinç arasındaki doğru ilişki
üzerinde bina olur: insanın maddesi ve bilinci arasında hiçbir zıtlık yoktur;
insan, bu ikisinin bölünmez bütünlüğüdür. Mevcudiyet mevcuttur; bilinç, mevcut
olandan haberdar olma yeteneğidir. Dolayısiyle, mevcut herhangi bir şeyle ilgili
olmayan bir bilinç olmaz; bilinç olmaksızın, mevcut olan bir şeyden haberdar
olunmaz.
İrrasyonel felsefeler; insanı, madde ve bilinç olarak ikiye böler ve bu iki
parçayı birbirine hasım tayin eder; insana, bedeninin ve zihninin ölümcül bir
kavgaya girişmiş iki düşman olduğunu; beden ve zihnin, zıt tabiatlara, çelişen
taleplere, uyuşmaz ihtiyaçlara sahip olduğunu; birine faydalı olan şeyin diğerine
zararlı olduğunu; ruhunun "tabiat-üstü" bir boyuta ait olduğunu; bedeninin,
ruhunu bu dünyaya zincirlemiş bir hapishane olduğunu; iyiliğin, yıllar süren
sabırlı bir çabayla, beden denen bu zindanı yıkıp mezarın özgürlüğüne kavuşmaktan
ibaret olduğunu öğretir.
İrrasyonel felsefeler, insanın, -her ikisi de ölümün sembolü olan bu iki elementin
meydana getirdiği- zavallı bir uygunsuzluk olduğunu öğretir. Oysa; ruhsuz bir
beden, hiçbir şeye muktedir olamayacak bir cesettir; bedensiz bir ruh, hayalet
denen kurgudur; fakat, onların insan tabiatı olarak bildikleri tek şey: kötülük
yapmaya muktedir bir cesetle, insanın bildiği şeylerin varolmadığını, sadece
bilinemeyenlerin varolduğunu zanneden bir hayaletin kavgasının muharebe sahasıdır.
Zihin-beden zıtlığı doktrinini ortaya atanlar; insanı zayıflatarak esaret altına
almak isteyenlerdir. Spiritüelist olanları, insan bedeninin hiç olduğunu; materyalist
olanları, insan bedeninin herşey olduğunu; fakat, her ikisi de, aklın reddedilmesi
gerektiğini öğretir. Aklını teslim eden insan, anlayamayacağı ve kontrol edemeyeceği
iki canavarın insafına kalır: sebebi belirsiz reflekslerin davrandırdığı bir
beden ve mistik ilham ve vahiylerin davrandırdığı bir ruh. Bilincini reddeden
bir insan, zorbadır; bedenini reddeden bir insan, şizofrenik bir hastadır. Entellektüel
alanı reddeden bir insan, programsız bir robottur. Maddi dünyayı reddeden bir
insan, onu kötülüğe teslim eden bir korkaktır.
Rasyonel bir insan, bu sahte zıtlığın bütün türlerini reddeder; o, bütün bir
insandır: eylem adamı olan bir düşünürdür. Arkadan gelecek eylemlerle bağlantısız
fikirlerin sahte olduğunu, fikirlerle bağlantısız eylemlerin ise, intihar olduğunu
bilir.