MUTLULUK ve FELSEFE MUTLULUK:
= " DOĞRU FELSEFE + HUZUR + YARATICI BİR; İŞ, GÜÇ ve AMAÇ "
lar TOPLAMIDIR...! İNSAN
HAYATININ AMACI OLARAK MUTLULUK VE KAYNAĞI NEDİR?
MUTLULUĞUN RESMİ ÇİZİLEBİLİR, TARiFi YAPILABiLİR Mİ?
KESİNLİKLE
EVET, ÇÜNKÜ; MUTLULUK: REALİZMLE BARIŞIKLIĞIN MÜKAFATIDIR...
ÇÜNKÜ MUTLULUK= " DOĞRU FELSEFE + HUZUR + YARATICI BİR; İŞ, GÜÇ ve
AMAÇ " lar TOPLAMIDIR...!
Çünkü:
Bir bilgisayar, nasıl ki doğru bir program olmadan çalışamaz ise; aynen
bir insan aklı da, doğru bir felsefeye sahip olmadan çalışamaz. Kaldıki;
İCQ'su, ya da ZEKA'sı, ne kadar üstün de olsa bu temel değiştirilemez.
Bu durumda:" AKLI doğru bir programa, SAHİP olamayan bir insan
" zaten HUZUR içinde olamaz.
Ama bir insan, " Doğru bir felsefe sahibi " de olsa; "
Yaratıcı bir iş, güç ve bir amaç sahibi " değilse: yine MUTLU olamaz. YANİ MUTLULUK: =
" DOĞRU FELSEFE + HUZUR + YARATICI BİR; İŞ, GÜÇ ve AMAÇ "
lar TOPLAMIDIR...!
BU DURUMDA TEMEL AMAÇ, MUTLULUK DEĞİL: HUZUR; Yani RASYONELLİĞİ- MEVCUDİYETİ-KABULLENMEK
olmalıdır.
Yani bir insanın,
" DOĞRU FELSEFE + HUZUR + YARATICI BİR; İŞ, GÜÇ ve AMAÇ'lar SENTEZİNE
"
sahip olamadan;
MUTLU OLMASI : NA-MÜMKÜNDÜR.
Bu
anlamda bir insan, HUZUR'lu olmayı da tercih edebilir...
BÖYLESİ
RASYONEL BİR AHLAKIN TEMEL SOSYAL PRENSİPLERİ ŞUNLARDIR:
Nasıl
ki, hayat başlı başına bir amaçsa, yani başka hiç bir amacın aracı değilse;
aynı şekilde, her insan da, başlı başına bir amaçtır.
Yani insan başkalarının amaçlarının ve refahlarının bir aracı değildir
ve de olamaz.
Dolayısiyle, insan kendi hatırına yaşamalıdır; ne kendisini başkalarına,
ne de başkalarını kendisine feda etmelidir.
" Kendi hatırına yaşamak " şu prensibi kabul etmektir:
Kendi mutluluğunu gerçekleştirmek, insanın en yüce ahlaki amacıdır.
İnsanın hayatta kalma meselesi, insan bilincine kendisini psikolojik
bir hadise olarak dayatırken,
doğrudan doğruya bir " yaşam veya ölüm " sinyali halinde ortaya
çıkmaz.
Bu mesele, insan bilincinde bir " mutluluk veya mutsuzluk "
duygusu olarak ortaya çıkar...
Mutluluk, insanca yaşama işinde başarılı olma halinin duygusudur;
mutsuzluk duygusu ise başarısızlık ve ölümün ikaz işaretidir.
Nasıl ki, insan vücudunun zevk-acı mekanizması, o vücudun sağlığının
veya yarasının otomatik gösterge tablosuysa; başka bir deyişle, yaşamak
veya ölmek arasındaki temel alternatifin barometresiyse; insan bilincinin
duygusal mekanizması da, aynı fonksiyonu gören bir tabiata sahiptir.
Duygusal mekanizma, yaşam-ölüm alternatifini iki temel duygu vasıtasıyla
kaydeden bir barometredir: neş'e veya hüzün.
Yani zevk veya acı mekanizması, vücudun, insanın fiziki durumunun gösterge
tablosudur. Bilincin neşe-hüzün mekanizması ise, bilincin, yani insanın
zihinsel durumunun gösterge tablosudur. Duygular, insan bilincinde -veya
bilinçaltında- bulunan değer yargılarından doğan otomatik sonuçlardır;
duygular, insanı değerlerine götüren veya değerlerinden uzaklaştıran
şeylerden, yani insana yararlı veya zararlı olan şeylerden haber veren
bir bültendir.
İnsan vücudunun zevk-acı mekanizmasını işleten değer standardı, otomatik
ve doğuştandır, vücudun tabiatınca belirlenmiştir; mesela çıplak olarak
kaynar suya sokulan bir elin, acımamasını sağlamak mümkün değildir.
İnsanın duygusal mekanizmasını işleten değer standardı ise, otomatik
değildir;
mesela, bazı insanların, bir diktatörlüğün milyonlarca insanı katletmesine
hüzünlenmesi, bazılarının ise buna neşelenmesi mümkündür.
İnsan hiçbir otomatik bilgiye sahip olmadığından, hiçbir otomatik
değere de sahip olamaz; hiçbir fıtri (doğuştan) fikre sahip olmadığından,
hiçbir fıtri değer yargısına da sahip olamaz.
İnsan bir bilgilenme (öğrenme) mekanizmasına sahip olarak doğduğu gibi,
bir duygusal mekanizmaya da sahip olarak doğar; fakat, doğuşta, her
ikisi de "tabula rasa"dır;
yani, ne öğrenme mekanizması herhangi bir şey bilir, ne de duygusal
mekanizması herhangi bir şey duyar.
İnsanın öğrenme yeteneği, yani zihin, her ikisinin de içeriğini (muhtevasını)
zamanla belirler.
İnsanın duygusal mekanizması, zihni tarafından programlanacak bir
bilgisayar gibidir; bu program, zihnin seçeceği değerlerden ibarettir.
İnsan zihninin çalışması otomatik olmadığından, diğer bütün düşünceler
gibi, insani değerler de, düşünme eyleminin veya bu eylemi tam yapmamış
olmanın sonucudur.
İnsan, değerlerini, ya bilinçli bir düşünce süreciyle seçer, ya da bunu
yapmamış olmasının sonucu doğan boşluk, rasgele bir şekilde şunlardan
biri veya birkaçıyla doldurulur:
Bilinçaltı çağrışımlar, iman, inanç, ideoloji, başka birisinin otoritesi,
herhangi bir tür sosyal ozmos olayı (duyulanları, rasyonel olup olmadığını
anlamadan, otomatikman benimsemek), taklit.
İster bilinçle seçilmiş olsun, isterse bilinçaltı ile, ister açıkça
bilinsin, isterse zımnen kabul edilmiş olsun; değer yargıları, bütün
duyguların kaynağıdır.
İnsanın duygusal mekanizması ister istemez çalışır: herhangi bir şeyin,
kendisi için iyi mi kötü mü olduğunu hissetme kapasitesinin işleyip
işlememesi seçeneğe bağlı değildir.
Fakat, kendisine iyi veya kötü gelecek şeyin ne olacağını, kendisine
neşe veya hüzün verecek şeyin ne olacağını, neyi sevip neden nefret
edeceğini, neyi arzu edip neden kaçacağını, kendisi belirleyebilir;
bu işi, bir değer standardı kullanarak yapar.
Bir insan, yanlış bir değer standartı, yani irrasyonel değerler seçerse,
duygusal mekanizmasını, hayatının koruyuculuğu rolünden çıkarıp, yıkıcısı
rolüne iter.
İrrasyonel olan, imkansız olandır; irrasyonel olmak, realitenin olgularıyla
çelişki halinde olmak demektir.
İrrasyonel duygulara sahip olmak, irrasyoneli arzulamak, realitedeki
olguların değiştirilemez olanlarından bazılarına karşı çıkmak demektir;
oysa, olgular, bir arzu ile değiştirilemediği gibi, arzu eden kişiyi
yıkma gücüne de sahiptir. Bir insan herhangi bir çelişkiyi kabul ederse;
çelişkili bir bilgiyi doğru kabul ederse, çelişki barındıran bir amaç
içinde olursa -mesela, hem elindeki hıyarı yiyip bitirip, hem de o hıyara
sahip olmak isterse- bilincini parçalar, dağıtır; iç dünyasını, karanlık,
tutarsız, anlamsız çatışmalara girişmiş kör kuvvetlerin iç savaşına
çevirir.
MUTLULUK REALİZMLE BARIŞIKLIĞIN MÜKAFATIDIR
Mutluluk,
değerlerine erişen insanın bilincinde doğan bir olumluluk duygusudur.
Üretken, çalışmaya değer veren bir insan için mutluluk, onun kendi hayatına
hizmet yolundaki başarısının ölçüsüdür.
Fakat, bir sadist gibi acı vermeye veya bir mazohist gibi kendine eziyet
etmeye veya bir mistik gibi mezardan ötesine veya gazozuna araba tokuşturan
bir serseri gibi akılsızca maceralara değer veriyorsa; yani, tahrip
onun için bir değerse, bu insanın hissedebileceği sözde-mutluluk, kendi
hayatının tahribi doğrultusunda gösterdiği başarının ölçüsüdür.
Bu irrasyonelistlerin duygusal durumunu ifade etmek için; mutluluk kavramını,
hatta zevk kavramını kullanmak pek de doğru olmaz:
Çünkü, değer verdikleri şeylere erişmeleri, onları, içinde bulundukları
sürekli terör halinden kısa bir süre için kurtarmaktan başka bir işe
yaramaz.
İrrasyonel kaprisler peşinde, ne yaşamak, ne de mutluluk elde etmek
mümkündür.
Nasıl ki, bir insan, bir parazit gibi, bir beleşçi gibi, bir soyguncu
gibi rasgele araçlarla hayatını sürdürmeyi denemekte serbest olduğu
halde; çok kısa süreli rahatlamalar hariç, bu işte başarı göstermekte
serbest olamazsa; aynı şekilde, bir insan, herhangi bir irrasyonel hayatın
içinde, bir yanılgının peşinde, realiteden bir kaçış denemesi içinde
mutluluğu aramakta serbesttir; ama, çok kısa süreli rahatlamalar hariç,
bu işte başarı göstermekte ve sonuçlarından kurtulmakta serbest değildir.
Mutluluk, çelişkisiz bir neşe demektir; cezası ve suçluluk duygusu
olmayan, hiçbir değerle çelişmeyen, insanı tahrip etmeyen bir neşe demektir.
Sadece rasyonel bir insan mutlu olabilir; çünkü, rasyonel bir insan
mümkünü kovalar: sadece rasyonel amaç, arzu ve değerlerin peşinde gider;
sadece rasyonel faaliyetlerden neşelenir.
Başka bir deyişle, rasyonel bir insan, realiteyle dövüşmeyen bir insan
olduğundan; sadece o, realiteyle barışıklığın bir mükafatı olan mutluluğa
erişebilir.
Hayatı sürdürmek ve mutluluğu aramak iki ayrı konu değildir. Bir insanın,
kendi hayatını nihai değer olarak kabul etmesi ile kendi mutluluğunu
en yüce amaç olarak alması, aynı başarının iki veçhesidir. Realitede,
rasyonel amaçlar peşinde gitmek, hayatın sürdürülmesinden başka bir
şey değildir; bu işi başarıyor olmanın psikolojik sonucu, mükafatı,
mutluluk halinde ortaya çıkan bir duygusal durumdur. İnsan hayatının
her anı, her yılı, tamamı, böyle bir mutluluk hissederek yaşanmalıdır.
Bir insan böyle pür bir mutluluğu yaşıyorsa, bu sonuç başlı başına
bir amaçtır; " hayat yaşamağa değer " dedirten, böyle bir
insanın hayatıdır.
Fakat, sebep-sonuç ilişkisi tersine çevrilemez.
Ancak "insana-özgü hayat"ı birincil olarak alıp, onun gerekli
kıldığı değerler elde edilerek mutluluğa varılabilir; "mutluluk,"
tanımsız bir birincil olarak alınıp, bunun "rehberliğinde"
yaşayarak mutluluğa varmaya çalışmak, bir yere götürmez.
Rasyonel bir değer standardı açısından "iyi" bir şey elde
ederseniz, mutlaka mutlu olursunuz; fakat, tanımsız bir duygusal standartın
dürtüsüyle elde edilen bir şey, size "mutluluk" diye niteleyebileceğiniz
bir durum hissettirse bile; bu şey, mutlaka "iyi"lik getirecek
demek değildir.
"Her ne sizi mutlu edebiliyorsa" kavramını bir eylem kılavuzu
olarak almak ise, duygusal kaprislerle yöneltilmeyi kabul etmek demektir.
Duygular, bilgilenme (öğrenme) araçları değildir; bir insanın kaprislerle,
yani kaynağını, tabiatını, anlamını bilmediği arzularla yöneltilmesi,
görmeği reddettiği realitenin duvarlarına çarparak parçalanacak bozuk
bir robot haline gelmesi demektir.