|
"EPİSTOMOLOJİK-METODOLOJİK
AÇIDAN FOLKLORİK TEDAVİLER" ve "ŞARLATANCA UYGULAMALARLA"
PSİKYATRİK TEDAVİNİN FARKI |
|||
|
Objektif
bilgi dâimâ daha yeni ve geçerli, güvenilir bilgilerle çürütülüp değişebilmek
özelliğini taşır
|
|||
![]() |
![]() PROF.DR. MEHMET KEREM DOKSAT |
![]() |
|
Bilginin yapısını, menşeini ve kriterlerini inceler. Epistemoloji, aynı zamanda,
konuyla irtibatlı bir sıra problemle de ilgilenir: Duyuların idraki, bilinen
nesneyle bilen arasındaki ilişki, muhtemel bilgi tipleri ve her bir bilginin
muhtemel kat’îyet derecesinin tespiti, hakikatin tabiatı, varılan sonuçların
haklı görülmesinin tabiatı... Epistemoloji
terimi Grekçe episteme’den (bilgi) ve logos’tan (teori, bilim) gelir. Episteme bilgi, epistanai anlama ve bilme+histanai
“ayağa kalkmasına sebep olmak” demektir. Epistemoloji için kısa bir târif
yapılmak istenirse, “bilgi teorisidir” denilebilir.
,
Epistemoloji
Yunanistan’da, bilginin ihtimaliyetini sorgulayan sofistlerce başlatıldı.
Sofist Protagoras bir epistemolojik
sübjektivistti ve dıştan görülenlerin (görünümler: appearances) bilinebilecek
yegâne gerçekler olduğunu ve her bir ferdin bütün şeylerin ölçüsü olduğunu
söylüyordu. Mâdemki bütün bilgi kişinin sübjektif yaşantısına istinat ediyordu
ve o kişi de hüküm vermekte yalnızdı, bilgi her fert için izafî olmaktan öteye
geçemezdi.
Sokrat ve Platon, felsefelerinde bu
epistemolojik izafiyete karşı
çıktılar. Sokrat öncelikle “târif etme” kavramını izah ederek, bunun,
kişilerin izafî kanaâtlerinden ziyâde, bir şeyin esansiyel karakteristiklerini
ortaya koyduğunu söyledi. Bunun yanı sıra, sorgulanan şeyin pek çok farklı
cihetlerinin tetkik edilmesi vasıtasıyla birtakım tarifler geliştirilmesi ve
bunların arasındaki ortaklıkların araştırılması yöntemini ortaya koydu; daha
sonraları, başkaları bu yönteme endüksiyon
(induction: tümevarım) adını taktılar. Platon da, epistemolojik objektivizm yaklaşımında, bilgi objesinin bilen
süjeden bağımsız olduğunu savunarak, sofistlere karşı çıktı. Bilginin çeşitli
tanımlarını yaptı ve bilginin idrakten ibaret olması fikrini reddetti. Ona
göre, belli bir idrakin meydana gelmesinde rol alan duyum (sensation) sübjektif
kalmak mecburiyetindeydi çünkü idrak edenin varoluşuna ve tabiatına istinat
etmekteydi; halbuki, idrak edilen nesne için bu derecede bir bağımlılık söz
konusu değildi.
Bilgi ve
idrakin yakından bağlantılı olmaları şeklindeki bakış açısı, sonraları, iki
farklı pozisyona yol açtı. Eğer idraklerin öznel temsillerden (subjective
representations) ibâret olduğu düşünülüyorsa veya kendisi fizik bir nesne
olmayan içsel resimler gibi telâkki ediliyorsa, bu bir epistemolojik düalizm anlayışına yol açacaktı. Bu durumda da, bu
zihinsel entiteyle veya idrakle fizik nesne arasındaki münasebetin (bağıntı:
relation) izahı sorun oluşturuyordu. Ayrıca, bu çeşitten bir düalizm, her türlü
fizik nesneye inanmanın haklılığını zora sokuyordu çünkü zihnin bilebileceği
her şeyin sâdece temsillerden ibaret olması fikrini taşıyordu ve solipsizme (tekbencilik: enniye) düşme
tehlikesini barındırıyordu. Eğer idrakler objektif şeyler ve sübjektif
entitelerden ziyade haricî nesnelerin kısımları olarak telâkki edilirse, o zaman
doğrudan ve saf bir gerçekçilik
(realizm) ortaya çıkıyordu. Bu sefer de, farklı gözlemcilerce fizik nesnelerin
kalitelerinin çelişkili ve farklı şekilde idrak edilmesi vâkıâsının
(olgusunun) altında yatan sebebin, bunun nesnelerin tabiatıyla ilgisinin izahı
sorunu gündeme geliyordu. Birisi bir yola baktığında, onun gittikçe daralarak
ufukta birleştiğini görür, aynı yolun öbür ucundaki bir gözlemci ise aynı şeyi
tam aksini müşahede eder ama tam zıt istikamette; pekalâ, gerçek hangisidir?
Platon, Devlet
isimli eserinde, bilginin değişmezliği ve bizatihî bir obje olarak gerçekliği
olduğu varsayımından (assumption) hareketle, Formlar Teorisi’ni geliştirdi. Mâdemki duyum yaşantısı dünyası sürekli
olarak değişmektedir, bilginin nesnesi de, gerçek de olamazdı. Mâdemki bilgi
vardır, bilginin nesnesini teşkil eden ve değişmeyen bir başka bilgi âlemi
olmalıdır. Sokrates’in tanımlarıyla Formlar
veya İdealar olarak isimlendirilen
bu âlem sâdece akıl ve muhakeme yoluyla bilinebilir. Platon’a göre, bilgi gerçek
inanca bir açıklamayla haklı gösterilmiş olarak kavuşuyordu. Haklı gösterilme
veya izah İdealar’a müracaat edilerek temin ediliyordu. İşte, bu “gerçek inançla
haklı çıkarılabilen temel bilgi” tanımlaması tâ 1960’lara kadar rakip tanımadı.
Platon’un İdealar Âlemi telâkkisi
kendisinden sonraki pek çok felsefeyi, hattâ dinleri etkilemiştir ve metafizik felsefenin impetusunu oluşturmuştur.
İdealar Âlemi’ndeyken her bilginin tam ve mükemmel olan hakikatine (verity)
âşinâ olan ruh, içinde yaşadığımız bu İmtihan Âlemi’ndeyken sâdece onları
hatırlar, bilginin esas kaynağı sâdece akıl ve muhakeme yoluyla bilinebilir
olan bu hatırlamadır. Bu özel “hatırlamaya” verdiği isim de pek hoştur: anamnesis!
Setredilmiş (üstü kapatılmış) hakikatin (verity) banal gerçekler (reality)
şeklinde keşfedilmesi demek olan bu terimin tababetin temelini oluşturan hastanın
öyküsünü alma san’atına da taşınmış olması boşuna değildir.
,
,
Aristotle bu “haklı gösterilme yoluyla ulaşılan
hakikî inanç” yapısını kabûl etti ama Formlar teorisini reddetti. Haklı
gösterilme yoluyla ulaşmanın duyusal
yaşantıyla gerçekleştiğini söyledi ve bilgiyi öğrenmek ve sunmak için
ayrıntılı bir yöntem geliştirdi. III. YY’da Sextus Empricus
sofistlerin şüpheciliğini (scepticism)
gözden geçirerek, bilgi edinmek konusunda Platon’un duyularla idrak konusundaki
eleştirisine hak verdiği gibi (duyuların skeptisizmi), Aristotle’nin sâf sebebi
reddedişini de kabûl etti (sebebin skeptisizmi). Sonuç ilginçti: Bilgi mümkün değildi! Medieval dönemde bu üç uç
arasında değişik tartışmalar yapıldı.
Görüldüğü
gibi, çeşitli epistemolojik tartışmaların özünde iki temel problematik yatmaktadır:
1)Bilginin mâhiyeti, kabaca, ne
olduğunun açıklanması;
2)Bilgiye nasıl ulaşılacağı...
Konuya
ikincisi suâl bağlamında yaklaşıldığında, mes’ele metodolojik (yöntem-bilimsel) bir münakaşa hâlini almaktadır. Yâni
ortada bir bilgi vardır da, ona nasıl ulaşılacaktır; burada, a priori olarak bir bilginin varlığı (existence)
ve mevcudiyeti (presence) kabûl edilmektedir! XVI. ilâ XIX. asırlar arasında
daha ziyade metodolojik tartışmalar yapılmıştır. Materyalizm ve idealizm
epistemolojik tartışmalara tutarlı açılımlar getiremiyordu. Matematik ve fizik
bilimleri ilerleyip gittikçe artan bir şekilde önem kazandıkça, bunların
metodolojileri arasında da rekabet ortaya çıkmıştır. Matematikte sâf sebep
temel bilgi kaynağıdır ve istinat ettiği dayanak sâf akıl, metodolojik açıdan
da akılcılıktır (rationalism). Fizik bilimlerde ise temel bilgi kaynağı duyusal
yaşantılar, metodolojik açıdan da emprisizmdir (empricism: deneycilik ve
gözlemcilik). Metodolojiler bilginin sınırlarını tayin etmekte kullanılıyordu;
sâdece kabûl edilen metodolojiyle elde edilebilen veya ondan menşe alan bilgi
hakikiydi, bunun hâricindekiler sâdece kanaâtten veya inançtan ibâretti.
Rene Descartes, Baruch Spinoza ve G. W.
Von Leibniz gibi rasyonalistlere
göre, kendiliğinden ispatlanmış ve belli olan gerçek aksiyomlara istinat eden
bilginin kaynağı da, en son sınanması da dedüksiyonla
(tümdengelimle) anlamlandırmadan ibâretti. Bu yaklaşım bilginin kesinliğini
izah ediyor ama hatâlı inançların hesabını veremiyordu. Meselâ, paranoyak bir
hastanın tutarlı hezeyanlarını, hele bunun bir folie impose hâlinde pek çok kişi tarafından paylaşıldığını
düşününüz; bunun gerek tarihî gerekse güncel örnekleri hiç de az değildir.
John Locke, George Berkeley, David
Hume gibi emprisistler ise
bilginin duyusal yaşantıdan elde edildiğini ve sınanmasının da bu yolla
yapılabileceğini söylüyorlardı; yâni, bir şeyin ne olduğunu bilebilmek ve bunu
sınayabilmek için beş duyumuzdan birinin veya bir kaçının kullanıldığı deneyler
yapılmalıydı. Onlar da hatâların hesabını verebiliyor fakat âlemle ilgili
genel-geçer hükümlere varmakta kesinlik sağlayamıyorlardı. Hattâ Hume’ın
kendisi endüksiyon (tümevarım) yöntemini
şöyle eleştiriyordu: Mâdemki olayların illetleri (gerçek sebepleri: causes)
hakkındaki bilgi idrake
dayanmaktaydı, idrak da her zaman yanılabilirdi, hatâlı idrakler âdeta istisna
değil kâideydi, belli bir illetin dâima ondan beklenen tesirleri hâsıl etmesi
konusunda aslâ emin olamazdık ve, bu, en temel bilim kanunları için bile
geçerliydi!
XIX. YY’da
John
Stuart Mill illî (causal) ve
matematiksel kanunları mâzur
gösterebilmek için endüktif
(tümevarımsal) yöntemler formüle etmeye gayret etti. Almanya’dan Kant
ise bu metodolojilerin açmazlarını aşabilmek için her birinin elemanlarını
birleştiren bir yaklaşım getirmeye çalıştı: Bir kimse yaşantı dünyası (fenomen: phenomenon) hakkında kesinlikten bahsedebilirdi çünkü onu kendisi
inşa ediyordu ama dünyanın hakikatte ne olduğu hakkında bilgisi olamazdı (numenon: noumenon). Mâdemki bir kimsenin yaşantısı matematiksel ve illî
kanunlarla inşa ediliyordu, bu kanunların evrensel uygulamasını yaşantının
kanunlarına tatbik etmeye hiç de gerek yoktu.
Kant’tan sonra hem realizm hem de idealizm
tekrar gündeme geldi. Neorealistlerden
G.
E. Moore “şeylerin sâdece ve basitçe göründükleri gibi
olduklarını” söyledi. Her şeyin sâdece zihinde var olduğunu düşünen idealistler
için, hakikatin anlamı ciddî bir sorun hâline geldi ve hakikatle ilgili bir koherans (tutarlılık, iltisak) teorisi
geliştirdiler. Buna göre, hakikatin standardı daha büyük bir önerme (proposition: kaziye) sistemine
istinat eden bir önermenin mantıkî tutarlılığı idi. Wittgenstein gibi
filozoflar bâtıl îtikatların, boş inançların da kendi içlerinde tutarlı
olabileceğini ifade ederek bu bakış açısına karşı çıktılar. Wittgenstein hakikati
izah etmek için bir tekabüliyet (correspondence: karşılıklılık) teorisini
kabûl etti. Buna göre, hakikat, bir
fikir veya önerme ile onun nesnesi arasındaki ilişkiden ibâretti. Gene de,
bu yaklaşım, filânca galaksideki göksel
varlıklardan, Mevlâna’dan ve Atatürk’ten “vahiyler” aldığını söyleyerek,
Kur’an-ı Kerîm’i tamamlayıcı son kitabı tebliğ ettiğini söyleyen veya
cinleriyle halvet olan kişilere ne diyeceğiz? Burada da bir fikir veya önerme ile onun farazî nesnesi arasında ilişki söz
konusudur.
Analitik ve linguistik felsefe, fenomenoloji
ve pragmatizm gibi felsefe ekolleri
de bilginin kaynağı, mâhiyeti konularında epistemolojik tartışmalar gündeme
getirdiler. Bilinemezcilik (agnostiklik)
akımının zirvesi olan Popper ise hakikatin aslâ bilinemeyeceğini,
sâdece faraziyelerde, varsayımlarda bulunulabileceğini ifade ederek her türlü
realist, idealist veya materyalist akıma karşı çıktı. Platon’un,
Hume’ın,
Wittgenstein’in,
Marx’ın
ve daha pek çok mütefekkirin, filozofun öğretilerine ağır tenkitler getirdi.
Meselâ, Platon’un İdealar’ını şöyle eleştiriyordu:
İDEALAR
yâni
GÖSTERMELER veya
TERİMLER CÜMLELER
veya ÖNERMELER veya
veya KAVRAMLAR KURAMLAR
KELİMELER İDDİALAR
(SAVLAR)
ile dile
getirilebilirler; bunlar
ANLAMLI DOĞRU
olabilirler; onların
ANLAMları DOĞRULUKları
TÂRİFLER TÜRETİMLER
yoluyla
TASVİR EDİLMİŞ (BE- İLK
ÖNERMELERe
TİMLENMİŞ) KAVRAM-
İndirgenebilirler
Popper’ın ünlü teist bir sinir-bilimci olan Eccles’la zihin-beden ilişkisi konusundaki
son derecede keyifli ve seviyeli tartışmaları unutulmazdır.
Zihin-beden problemi hâlâ ciddî bir açmazı içerisinde barındırmakta,
psikiyatrlar tarafından tartışılmakta,
DSM-IV’ün giriş kısmında “yerine koyacak daha iyi bir terim
bulunamadığı için” zihinsel bozukluklar (mental disorders) başlığının kullanılmasından
duyulan rahatsızlık dile getirilmektedir.
Bütün bu mes’eleleri çağdaş ve kendine has yorumuyla ele
alan Göka
gibi psikiyatri menşeli yazarların da Türkiye’de yetiştiğini memnuniyetle
müşahede ediyoruz.
,
Sevgili dostumuz Göka, bir kongre için gittiğimiz Paris’te şarabımızı yudumlarken
bana “Kerem hocam, sen bir ayağın metafizik ve dinde, diğer ayağın felsefe
ve bilimde bir yerde duruyorsun” demişti. Sonradan onun bu sözleri üzerinde
çok düşündüm ve bir gün telefon edip “Yâhu Erol, ben bayağı iyi bir yerde
duruyormuşum” diye takıldığımda cevabı yapıştırdı “kaygan bir zemin bu, tehlikeli”,
gülüştük. Burada, sanıyorum Erol’un kastettiği tehlike iki türlüydü: 1)Bilimden
uzaklaşıp bâtıllık batağına düşmek; 2)Aslâ böyle bir şey yapmasanız da, felsefî
düşünceden nasibi olmayanlar tarafından öyle olduğunuzun zannedilmesi veya
kötü niyetli kişilerce, öyle olduğunuz karalamasının dedikodusunun yapılması.
Aslında çok önemli bir tesbitti bu, tam anlamıyla agnostik veya ateist olanlarımız
hâricinde (onlar bile kısmen işin içindeler ya, neyse), hangimiz bu kaygan
zeminde durmuyoruz ki?
Ontoloji “yaratıklar bilgisi, yaratılış ilmi,
gerçeğin asıl kendisini ve niteliğini inceleyen disiplin” şeklinde tanımlanabilir.
Terim ilk olarak XVII. YY’da icat edilmişse de, Aristotle
tarafından M.Ö. IV. YY’da ortaya koyulan metafizik
veya “ilk felsefe” ile sinonimdir
(eş-anlamlıdır). Zamanla, metafizik
terimi felsefî kozmoloji ve psikoloji gibi diğer çalışma alanlarını da kapsar
hâle geldiği için, varlığın araştırılması anlamında ontoloji terimi tercih edilir olmuştur. Bir Alman rasyonalisti olan
Christian
Wolff tarafından XVIII. YY’da meşhur edildi; varlıkların özleriyle (essences) ilgili zorunlu gerçeklerin
keşfedilmesine çalışan dedüktif bir disiplindi (bu noktada self kavramının
karşılığı olarak kendilik yerine
öz kelimesinin kullanılması hususunda
ısrar eden bir meslekdaşımızın
şöyle bir başlığı
Türkçe’ye nasıl tercüme edebileceği çağrışımı kafamda canlanıverdi: “The essence
of the Self”; herhâlde şöyle bir şey olacak: “Özün Özü”! Böyle garabet olur
mu sualinin cevabı da hazır: Cümlenin gelişinden nasıl olsa anlaşılır)!
Onun ünlü takipçisi Immanuel
Kant ontolojik tartışmaları hem dedüktif
(tümdengelimsel) bir sistem olarak eleştirdi, hem de ulu ve mükemmel bir
varlık olarak Allah’ın mutlaka var olması şartı gibi tartışmalarda etkili,
alaycı çürütmeler getirdi (ileride bu hususa tekrar değinilecektir). Metafiziğin
XX. YY’da yeniden gündeme gelmesiyle, bilhassa Martin Heidegger gibi varoluşçular
ve fenomenolojistler arasında, ontoloji ve ontolojik düşünce tekrar önem
kazandı.
Konuya bilim
felsefesi açısından bakıldığında, Ortaçağ boyunca Hıristiyan dogmatizmi ve
yobazlığı altında inim inim inleyen Batı Medeniyeti’nin Rönesans ve Reform hareketleriyle zincirlerinden kurtulması sonucunda gelişen
pozitivizm düşüncesi, ifrata kaçarak materyalist bir mâhiyet kazanmıştır. Ne
kadar ironik bir vâkıâdır ki, Rönesans ve Reform hareketlerinin filizlenmesinde,
hattâ Protestanlık’ın kurulmasında Haçlı Savaşları boyunca, özellikle de bâzı
şövalyelik tarîkatlerinin vâsıtasıyla,
Batı’nın Doğu ezoterizmiyle ve İslâm tasavvufuyla tanışmasının büyük rolü
olmuştur. O dönem dünyasında Müslüman bilim adamları gerek fiziksel gerekse
teorik bilimlerde büyük icat ve keşifler yapmaktaydılar ve impetusları da İslâm’dı! Bunlar arasında sıfır kavramının bulunması,
cebirin icadı, astronomik gözlemler,
çeşitli matematik teoriler, Türk asıllılardan El Birunî’nin ilk robotları
ve otomasyon teknolojisini icadı, İbn-i Hâldun’un ünlü Mukaddime’siyle
Comte’dan
çok önce sosyolojinin temellerini atması,
İbn-i
Sinâ’nın (Batı kaynaklarında Hippocrates’e de, Galenius’a
da el veren büyük tıp üstadı Avicenna diye geçer)
başta tıp olmak üzere pek çok sahâda gerçekleştirdiği muazzam
buluşlar gibi niceleri sayılabilir.
Alman
filozof Edmund Husserl fenomenoloji
terimini bütün bir felsefe için kullandı. Varoluşla, varlığın mâhiyetiyle
ilgili sonu gelmez bütün tartışma ve teorileri bir tarafa attı; onları inkâr da
etmedi, sâdece kaâle almadı. Geleneksel
metafiziğin psikalistik (physicalistic), psikolojistik (psychologistic)
veya lojistik (logistic) prekritik peşin hükümlerle dolu ve istilâ edilmiş
olduğunu söyledi. Varlıklara fenomenler
(hâdiseler) olarak bakmayı, neden
ve niçin suâllerini sormamayı teklif etti. İki tür
ontolojiden bahsetti: 1)“Tek”, “pek çok”, “kısmî” gibi anlamların veya özlerin
hüküm sürdüğü ve kendisinin boş olarak nitelediği Formel Ontolojiler, 2)Duyusal yaşantının yapısının ve anlamının
transandantal araştırmalarla keşfedilip haritalandığı Materyal Ontolojiler.
Kant’ın “dalga geçtiği” eski ve güçlü bir
gelenek de metafiziğin, felsefî bilimler de dâhil olmak üzere, bütün bilimlerin
kraliçesi olduğu inancıdır. Bu fikir, muhtemelen, mantık, ahlâk (ethics) alanlarında
çalışanlar kadar, fizikçilerin ve biyologların dahi belli bir konuda en doğru
ve nihaî kararı veya düzeltmeyi ancak bir metafizikçinin yapabileceğine
inanmalarından kaynaklanmaktadır. Mantıkla, ahlâkla ve yasalarla uğraşanlar da
bireysel ajanın ne yaptığı hususunda “kerameti kendinden menkûl” cevap verici
bir ünite olduğunu varsaymadıkça bir yere varamazlar; metafiziğin görevi de bu
varsayımı kritik incelemeye konu kılmaktır. Bu perspektifle bakıldığında,
mantıkçıların veya ahlâkçıların elde ettikleri her türlü sonuca (iddiaya)
eğreti ve şartlı (provisional) gözüyle bakmak gerekiyordu (burada, esasen aynı anlama gelen ama biri Lâtince’den, diğeri
Grekçe’den menşe alan ethics ve morality arasındaki görünmez mürekkeple
yazılmış muğlâk farkı hatırlamak gerekiyor; bunlardan birine ahlâk, diğerine erdem [wisdom, fazilet] demenin kavram kargaşasını arttırmaktan
başka bir şeye yaramayacağını düşünüyorum; tıpkı “özün özü” saçmalığında olduğu
gibi). Hegel’in takipçileri bu iddiaları ihtiraslı bir inanç sistemi
hâlinde geliştirdiler ve mantıkla ahlâkı felsefenin küçük dalları gibi
gördüler. XX. YY’da özellikle İngiltere’de ve ABD’de bu Hegeliyen bakış açısına ciddî îtirazlarda bulunuldu ve ahlâkla
mantığın özerkliği, metafizikten bağımsızlığı vurgulandı. 1903’te Principia
Ethica’daki bölümünde G.E. Moore “bu iyidir” gibi ifâdelerin
emsâlsiz olduklarını, ne tabiî ne de metafizik hakikatlere
indirgenemeyeceklerini, idealist inançların eninde sonunda bir hezeyana dayandıklarını savundu. Bu tip
yaklaşım, her şeye rağmen, mantık âlemiyle gerçekler âleminin arasındaki
ilişkiyi yeterince izah edemiyordu ve mantığın kendi içerisinde tutarlı otonom
bir disiplin telâkki edilmesiyle nihaî anlamda hiçbir şey çözülemiyordu.
Metafizik referans şu veya bu derecede mevcudiyetini koruyordu.
Metafizikçi
filozofların dedüktif yaklaşımları metafiziği a priori bir bilim hâlinde telâkki ediyordu; öne sürülen fikirler
hem sonucu içerisinde barındırıyordu, hem de kendileri zâten doğruydular. Spinoza,
Descartes’inkine
benzer bir bilgi târifi benimseyerek metafizik tartışmaları geometrik bir
üslûpla ele alarak 8 târif, yedi aksiyom, 36 önerme getirdi. Bu ve benzeri
çabalar metafiziği sâdece a priori
olmaktan çıkarıp, emprik bir bilim vasfına da kavuşturmaya çalışıyordu.
Her ne
kadar bu yaklaşım ilk anda itici gibi görünebilirse de, insan haklarının, “evrensel
ahlâkın” ve bütün dünyadaki moral
değerlerin esâsının ne olduğunun epistemolojik izahına doğru atılmış bir
adımdır. Akla, tâ evrimin erken dönemlerinden beri gelen toplumsal normların arketipler hâlinde kollektif
şuurdışımıza kazınmış olarak taşındıkları “varsayımı” geliyor.
Buraya
kadar çeşitli bilgi ve bilim kuramlarını, olabildiğince tarafsızca, metafiziği
de işin içine katarak özetlemeye çalıştım. Batı’da bilimlerin dinden ve
felsefeden özerkleşmesi ve özelleşmesi (specialization) oldukça
yeni bir gelişmedir. Bir asırdan kısa bir süre öncesine kadar teorik fizikten “natürel felsefe” diye bahsediliyordu
ve ahlâkî felsefe (moral philosophy)
ve metafizik felsefeden farkı
belirgin değildi. Bir yandan da, bu diyalektik
osilasyonun makûl bir orta yolda âhenk bulması, yeni bir sentezin yakalanması
kaçınılmazdı. Gerçekten de öyle bir noktaya geldi ki bilim, maddeyi böldükçe
(mikrokozmosa daldıkça) sâdece ve sâdece enerji
kalıyor elinizde; aynı şey makrokozmos için zâten geçerli. Doğruluğu büyük
ölçüde kabûl gören Big Bang'in niçin ve nasıl olduğu, entropi kanununun olması gerekenin tam aksine, negantropi yönünde işlemesi, ilk yaratılıştan
sonra her plânda muazzam bir evrimin süregelmesi... Bütün bunlar bir ulu yaratıcı, mimar ve yönetici fikrini kaçınılmaz
şekilde akla getiriyor bana sorarsanız, ama, bu dahi bir faraziyedir.
Akılcılıktan çıkıp nakilcilik batağına düşmeden önceki devirlerde, İslâm’ın müspet ilim
için nasıl bir impetus oluşturduğundan biraz önce bahsetmiştik ama, artık,
genel olarak İslâm âleminin hâline bakıldığında, işler hiç de görünmüyor.
Bilimlerin dinlerin yerini almakta yeterli olmadığı, hattâ eski yobazca eğilimlerin
yanısıra, çok daha sûfî mistik ve dinî akımların gittikçe güçlenerek Batı
dâhil, bütün dünyada gelişmekte olduğuna işaret eden gelişmeler var. Bâzılarının
iddia ettikleri gibi bilimler dinlerin yerini mi aldı, yoksa gene başka bâzılarının
söylediği gibi, bilim yoluyla Tanrı'ya dönüş çağını mı yaşıyoruz? Bâtıl îtikatlar
ve hurafelerle, doğru inançlar (!) ve bilimsel bulgular nasıl anlaşacaklar?
Bilimle imanın arası nasıl bulunacak?
Eğer varsa, dinin
gerçek anlamıyla yobazlığın hudut çizgisi nasıl çizilecek, Eric Hoffer’ın tâbiriyle “kesin
inançlıların”
elinden nasıl kurtulacağız? [Taassup
(yobazlık) bir hayat ve düşünce tarzının ismi. Sâdece dindarın değil,
her fikrin müdafîinin mutaassıbı vardır: At gözlüklerini takmış, kendisininkinden
başka hiç bir fikre veya düşünceye saygısı, tahammülü olmayan yobazların kolayca
kutup değiştirebildikleri de bir vâkıâdır. Kızılken kara olurlar, yeşilken
mor. Tedavisi çok zor bu illetin temelinde ise kendine güvensizlik, yetersizlik,
cehalet, beyin yıkanması gibi sebepler yatar]. Safsatayla “doğru inancın”
(yâni doğru bilginin) sınırlarını nasıl bileceğiz?
P. Hoodbhoy'un kitabından:
“...Bir Bilim Öncesi
Kuramı: Bilimsel ve bilimsel olmayan düşünce tarzları arasındaki farkı
kesin bir şekilde belirlemek için, Wendel Johnson'un "plogglies" konulu, eğlenceli küçük masalını
buraya aktarmak istiyorum. Söz konusu masal, bu farkı son derece güzel bir
şekilde ortaya koymaktadır:
"Bir
zamanlar, ülkedeki en akıllı insanların bile üzerinde yıllarca kafa
patlattıkları iki şaşırtıcı muammâ varmış... Her kim bir yontu kalem bulmak
istediğinde bulamaz ve her kim kurşun kalemini açmak istediği zaman,
kalemtıraşının mutlaka yontu zerrecikleriyle dolu olduğunu görürmüş.
Durum son
derece can sıkıcıymış. Halk arasında hayli kargaşa meydana geldikten sonra, hükümet,
bir soruşturma yapması ve bu rezalete uygun bir açıklama getirmesi için seçkin
filozoflardan oluşan bir komite atamış... Sabrı taşmış ve çılgına dönmüş olan
halkın, bir sonuç alınması için, sesini her zamankinden fazla yükselttiği bir
ortamda, komitenin çalışmaları çok yorucu şartlar altında yürütülüyormuş.
Herkese çok uzun gelen bir sürenin sonunda, komite, devlet reisinin huzuruna
çıkarak, iki muammaya ilişkin gerçekten parlak bir açıklamada bulunmuş.
Meğerse
olay oldukça basitmiş. Ortaya konan teoriye göre, yerin altında "ploggly" denen birçok küçük insan
yaşıyormuş. Geceleri, herkes uykuya daldığı zaman, bu küçük insanlar evlere
giriyor, sür'atle her yere dağılıyorlar, bütün kurşun kalemleri topluyorlar,
daha sonra da kalemtıraşa uzanıp, kalemleri aça aça bir güzel öğütüyorlarmış.
Sonra yerin altına geri dönüyorlarmış. Böylece büyük ulusal kargaşa dinmiş.
Teorinin parlak olduğu belli. Tek vuruşta iki muammâya da açıklık getirmiş."
"Plogglies"
kuramı neden bilimsel bir kuram
değildir? Bunun cevabı, sezgisel olarak meydandadır. Kuram, bir tek veriler
bütününe uyarlanacak şekilde ortaya atılmıştır; başka hiç bir yerde uygulanamayacağı
gibi, yeni hiç bir şeyi de önceden kestirememektedir. Geçmişte
"ploggly" türü kuramların yeni bilgiler kazandırıp kazandırmadığı
bilinmemektedir; ayrıca, bize bu yaratıklara ne zaman başvurulması gerektiğini
anlatan, bilinen herhangi bir ilke de yoktur. Üstelik, "ploggly"lerin başka ne gibi
alışkanlıkları olduğunu da bilmediğimiz için, geceleri ortaya çıksalar bile,
onlardan başka ne beklememiz gerektiğini de bilemeyiz. Bir başka deyişle,
"ploggly" kuramının sınanabilecek bir sonucu olmadığı gibi, kimse
böyle bir şey yapabileceğini de düşünmemektedir. Tabiî ki, kişi, arzu ederse
"ploggly"lere bir iman konusu olarak inanmaya devam edebilir.”
Çağdaş olmaya çalışan bâzı
din adamlarının yanısıra bilim teorisyenlerinin, büyük bir iyi niyetle de olsa,
yeni "ploggly"ler ortaya atmamak için çok daha dikkatli olmaları
gerekiyor kanaâtindeyim.
Çağdaş
psikiyatride epistemoloji sorununu ne dereceye kadar doğru hâlletmiş
bulunduğumuz aslında oldukça tartışmalıdır. Meselâ, psişe modeli olarak hâlâ en
muteber olanı Freud’unkidir. Buna göre şuurdışı, şuur, şuuröncesi, id, ego,
süperego gibi katmanlardan oluşan, faaliyetinin büyük çoğunluğu şuurdışında cereyan
eden bir ruhsal yapımız vardır:
Pek âlâ da, acaba bu model ve onun istinat ettiği teori gerçeğin ta kendisi
midir, mutlak bilgi yâni hakikat midir, yoksa tıpkı fizikçilerin elektronu
işlerine geldiği zaman parçacık, gelmediğinde kütlesiz bir varlık gibi ele
almaları misâli, yaklaşım perspektifimize göre psişe ve psikoloji, hattâ psikopatoloji
anlayışımızda farklılıklar mı yaşıyoruz? Meselâ Jung’un psişe modeli, işin
içine kompleksleri, arketipleri ve kollektif şuurdışını kattığı için, Freud’unkinden
daha mı az değerli veya geçerlidir? Meselâ Freudiyen yaklaşımın
dinî inançlar birtakım ego savunmaları sâyesinde geliştirilen en azından “nörotik”
bir adaptasyon gibi görmesine karşılık, Jungiyen yaklaşımın,
kollektif şuurdışı muhtevasını kabûl edilebilir hâle getirdiği
için bunların faydalı ve gerekli olduğunu iddia etmesinden
hangisi daha doğrudur? Bu iki büyük mütefekkirin bitmeyen
kavgasının
çağdaş yansımaları, hele genetik mühendisliğin ve psikobiyolojinin
son gelişmeleri altında
arketipler ve kollektif şuurdışı kavramlarına çok daha
yakın ve çağdaş anlamda sıcak bakmaya başlanmasının sonucu ne olacak? Çok
önemli lâflar eden ve materyalist kalıpları rasyonalist bir perspektifle zorlayan
Abraham
Maslow
gibi psikiyatri düşünürlerine (
) Kaplan gibi kitaplarda neden daha az yer ayrılır
oldu, kabahati “prophecy” yapmamak mıydı yoksa dinlerle bilimin barışmasına
çabalaması mı?
Rasyonalizmin vâkıâları (olguları) izah etmekte tek başına yetersiz kalması,
dinle bilimin barışması konularında Batı’da başka eserlerin de yayınlanmasına,
,
en azından tanrısallaştırılmamasına
sebep olmaktadır. Freud ve onun takipçilerini perestişle, âdetâ bir ideoloji gibi
takip eden
ve üzerlerine toz kondurtmayan ve yazdıkları bir psikiyatri
kitabında beyne ve nörobiyolojiye sâdece 9 (okunuşu dokuz)
sayfa yer ayıran [Eisenberg’in deyişiyle “beyinsiz
psikiyatri”
] müelliflerin eserleri mi,
,
onu ve fikirlerini şiddetle
veya daha yumuşak bir üslûpla da olsa
,
eleştirenlerin kitapları mı daha “bilimseldir”? Klâsik
kavramlarla ve teorilerle izah edilemeyen ama mevcudiyetleri inkâr edilemeyecek
bâzı fenomenleri incelemek için Batı’da enstitüler, üniversite kürsüleri kurulurken,
bizde neden hâlâ istihza konusudur?
Bu son zikrettiğim kitapta bilimle şarlatanlığın sınırlarını
iyi niyetle anlatmaya gayret göstererek 540 sayfalık bir eseri Heybeliada’daki
evinde kaleme almış olduğunu kitabın girişteki bilgilendirmeden anladığımız
Hüseyin
Batuhan’ın alaycı bilge (!) üslûbu içerisinde makûl eleştirinin sınırlarını
bilgi eksikliği sebebiyle ne kadar
aştığını, bunu yaparken de eksik bilgililerle
nasıl dalga geçtiğini acı bir gülümsemeyle okudum; en azından benim bilgi
sahibi olduğum akupunktur konusundaki istihzalarını gördükçe, diğer konular
hakkında yazdıklarından da kuşkuya düştüm. Bilim savunuculuğu iddiasıyla
ortaya çıkıp halka doğruları anlatmak gibi “kutsal” bir amaç sâikiyle hareket
ederken, artık, bir kişinin her şeyi bilmesinin mümkün olmadığını, böyle işlere
kalkışırken uzmanlara müracaat etmenin önemini ibretle müşahede ettim.
BİLGİNİN ÖNGÖRÜCÜLÜĞÜ
ve GEÇERLİLİĞİ SORUNU
Bir teorinin kendi içerisinde tutarlı
olması ve kendi mantığını sınayan testlerle geçerli ve güvenilir bulunması, o
teorinin doğru bilgiye istinat ettiği ve doğru bilgiyi temin ettiği anlamına
gelir mi? Taoizme
sırtını dayamış Geleneksel Çin Tıbbı
Teorisi vücutta içerisinde Chi denen
hayatî gücün dolaştığı, her biri belli iç organlara tekabül eden enerjetik
kanalların varlığı fikrinden hareketle son derecede sofistike, karmaşık ve
kendi içerisinde tutarlı bir “tıp metodolojisi ve epistemolojisi” kurmuştu ve
buna dayanarak uygulanan akupunktur ve benzeri tedavilerin belli durumlarda işe
yaradığı Batı’da da kabûl görmektedir. Fakat kimse bu kanalların varlığını
objektif ve somut bir şekilde gösteremedi. Akupunkturun tesirinin büyük ölçüde
endojen opiatlar, nörotransmitter sistemleri ve belli MSS bölgeleri vasıtasıyla
gerçekleştiği anlaşıldı. Ama, kim tarafından? Bunları ölçüp biçebilen Batılı
bilim adamları tarafından! Yoksa, kendi mistik dünyasında yaşayan Çinli için
Chi, Shen, Po, Xue... hâlâ gerçek ve, doğru olmamasına rağmen, klâsik
teoriye göre nokta seçimi yapmadıkça, akupunkturu yeterince başarılı uygulamak
pek mümkün değil! Dünyanın üzerinde paralel ve meridyenlerin olmadığını
hepimiz biliyoruz ama bunlar varmış gibi akıl yürütüp hesap
yapmasak yolumuzu bulamazdık.
Objektif
ve Sübjektif Bilgi Mes’elesi
İdealist, teist,
deist, panteist veya pananteist
kozmogoniler, spiritist ve spiritüalist,
mistik ve dinî pek çok inanç sistemi kendi içlerinde tutarlı referanslarla
hareket ederler. Dinler de, sosyal psikoloji bağlamında, birer ideolojidirler.
Hepsinin kendine göre bir Ulu
Yaratıcı, Tanrı fikri vardır
,
,
,
,
ve melekler,
cinler, diğer tabiatüstü-manevî yaratıklarla dolu bir veri-tabanı
olan inanç ve referans sistemleri vardır
,
,
,
ve kendi içlerinde tutarlıdırlar.
Bâzı dürüst ve otokritiği güçlü kişilerin özeleştiriden
kaçınmadıkları da görülmüştür.
Kendi inanç sistemine göre, bir kişideki “ruhsal” bir sorun
şeytandan, içine giren bir cinden veya Poltergeist’ten kaynaklanıyor olabilir
ve bundan kurtulmak için de bir hocaya,
mânevî şifacıya, exorcist’e, medyuma veya
cinciye gidebilir. Nitekim, en
cahilinden en sofistikesine kadar pek çok kişinin bu yollara tevessül ettiklerini
biliyoruz. İnsanın okurken sinirden patlasa mı, gülmekten çatlasa mı karar
veremediği, hastaya musallat olmuş cini çıkarmak için cinin (!) nasıl dövüleceğini
anlatan kitaplar
gırla gidiyor ve bunu yazan hurâfecilere
koca üniversite profesörü televizyon sunucuları iltifat edebiliyorlar;
böyle bir rezaleti katıldığım bir canlı televizyon programında yaşamış ve
yayınladığım bir makalede anlatmıştım!
Bu konudaki katı tutumumun sebebi, İslâm’ın esasında böyle
zıpırlıkların hiç olmadığını, böyle kişilerin ya şarlatan ya da akıl hastası
olduğunu bilmemden kaynaklanıyor. Yoksa, ayakları yere basan ve akl-ı selîme
alenen ters düşmeyen her türlü inanca saygım vardır.
Bilimsel
olmak iddiasıyla bir şey yaparken, o tatbikatın istinat ettiği dayanağın güvenilir ve geçerli olması gerekir. Yâni, yazının bu noktasına kadar bahsettiğimiz
bütün epistemolojik tartışmalara ve Heraclitus’un “aynı derede iki kere yıkanamazsınız” ifadesine
rağmen, emprisizm ve pratiklik prensiplerinin müspet ilmin
(pozitif bilimin) temel taşı olduğunu düşünüyorum. Yâni ya doğrudan müşahede (observation: gözlem) yoluyla ya da bir varsayım
üzerine bina edilmiş bir teorinin tecrübelerle (experiment: deney) ispatı
yoluyla elde edilen bilginin defâeten ve farklı gözlemcilerce de teyidi söz
konusu olduğu zaman, bu bilgi bilimseldir (scientific). Bu şekilde elde
edilen bilgiye bilim ve felsefede objektif
(nesnel) bilgi denir. İlham,
sezgi, içe doğma, rûyada görme,
vahiy gibi vasıtalarla elde edilen
bilgiye ise sübjektif
(öznel) bilgi denir.
Objektif bilgi dâimâ daha yeni ve geçerli,
güvenilir bilgilerle çürütülüp değişebilmek özelliğini taşır.
Sübjektif bilgi ise dogmatik, nass’a dayanan ve değişmez vasıftadır; ancak
üzerinde tefsirler yapılabilir –ki, bunlar da yeni birer sübjektif bilgi oluştururlar.
Objektif bilgi bir kanaât (opinion) konusudur, dâima değişmeye ve ilerlemeye
adaydır, sübjektif bilgi ise bir îman konusudur ve –çoğu zaman- tartışılması
bile memnudur. Maâlesef, Amerikanca’da “to believe” fiili o kadar rahat kullanılır
oldu ki, ondan etkilenen Türk yazarlar da bilimsel konularda bile inançtan
(belief) bahsetmeye başladılar, kanaât kayboldu. Bu semantik bozulmanın tefekkür
etmeyi de ne kadar bozduğu ve, meselâ, “Allah’a iman etmekle”, “Freud’un psişe
modelinin doğru olduğu kanaâtinde olmanın” farkı kalmadı. Bu son derecede
önemli epistemolojik esprinin kaybı, bilim adamlarını iman gibi taptıkları
bilimsel teorilerle mücehhez kılarak, sekter kamplara böldü.
Bir başka
semantik sorun, Türk psikiyatrisinde
ruh kelimesinin yanlış kullanılmasından kaynaklanıyor. Araplar psikoloji
karşılığı olarak “ilm-i ruh” demiyorlar, “ilm-i nefs” terimini kullanıyorlar.
Zihin yerine ruh denince, metafizik-dinî mânâda ruhla karışıyor ve ne kadar
sözüm ona medyum, şifacı, “reenkarnasyon terapisti” geçinen şarlatan varsa,
“biz de ruhla uğraşıyoruz, siz de” deyip, kendilerini bizimle meslektaş, hattâ
bizden üstün görme hakkını kendilerinde buluyorlar. Bâzısı iyice azıtıp, ucuz
şöhret sağlamak için bizleri kendileriyle ortak ilân etme cür’etinde bile
bulunuyorlar. Maâlesef, medyanın bir kısmı da, sırf rating uğruna, bu şarlatanların
televizyonlarda, gazetelerde reklâmlarının yapılmasına âlet oluyor. Halbuki
bizim uğraştığımız şey zihin, yâni
psişedir ve bu anlamda ruhun organı da beyindir.
Bu yaklaşım bâzlarına çok redüksiyonist (indirgeyici) gelebilir. Nitekim,
psikiyatri tarihinde de bu konu sürekli tartışılmıştır.
,
Adolf
Meyer’in psikobiyoloji
kavramını ortaya koymasını,
George
Engel’in “biyopsikososyal
modeli” ve “genel sistemler teorisini”
insanın varoluşuyla irtıbatlandırması zenginleştirmiştir.
,
,
Karl
Jaspers,
Karl
Wernicke ve Sigmund Freud’un metodolojilerini fazla kutupsal oldukları için
eleştirmiş ve psikiyatride plüralist
bir epistemolojinin gerekliliğini vurgulamıştır.
Bu eklektik tavır da bâzılarınca eleştirilmiş, bâzılarınca
desteklenmiş, hattâ geliştirilmiştir.
,
,
Metafizik-dinî
anlamdaki ruhun ve cin, melek gibi manevî varlıkların ne olduklarını bilemeyeceğimiz,
onları deney ve gözlem yoluyla ispat veya inkâr edemeyeceğimiz için, bunlar
müspet ilmin kullanabileceği bilgiler, doneler değildir. Meselâ, ruhun ölümden
sonra başka bir bedende yeniden dünyaya gelmesi demek olan reenkarnasyon mevzuu ne
ruh, ne de öte âlem mefhumları objektif bilgi olmadıkları için, bilimsel bir tartışma konusu teşkil
etmez; olsa olsa teolojik bir
argümandır, yâni bir inanç konusudur. Hipnozla
kişileri geçmiş hayatlarına götürüp, o zamanlarda yaşadıkları olayların bu
günkü problemlerinin sebebi olduğu düşüncesiyle, bunları hastaların
hafızalarından silerek tedavi etmek nev’înden uygulamalar da, bu perspektifle
bakıldığında görüleceği gibi, bilim-dışı, hattâ tehlikelidir.52 Aynı
şekilde, pek çok insanın batıl bir itikat hâlinde çekindiği “nazar değmesi” de, ne demek olduğu belirsiz bir kavram olduğu için, bilim
dışıdır.
Popper ne derse desin, müspet ilim ve onun kullandığı
malzeme olan objektif bilgi sâyesinde bilim de, teknoloji de, insanoğlunun
hayat standardı da müthiş bir sür’atle ilerliyor. Müspet ilmin istinat ettiği
ve etmesi şart olan, aksi taktirde terakkinin, tekâmülün mümkün olmayacağı
bilgi objektif bilgidir ve tıp da müspet ilmin sağlıkla ilgili dalıdır. Bu
sebepledir ki, kişisel inancı, dinî veya ideolojik tercihi ne olursa olsun,
tıp adamının, ezcümle psikiyatrın kullanacağı, rehber edineceği bilgi objektif
bilgi olmak zorundadır. Bir psikiyatr
mesaisine dua ederek, niyet tutarak veya hiçbir şey yapmayarak başlayabilir;
bu onun şahsî tercihidir. Ama,
bilimsel uygulamaya hiç bir inancın katılmaması gerekir. En önemli bilimsel
ahlâk prensibi budur. Bizler moralist
değil terapistiz ve hastalarımızı yargılamak, vaftiz veya takdis etmek değil,
tedavi etmekle mükellefiz.