İNSAN:
NASIL ÖZÇIKARINA AYKIRI DAVRANIR..?
Objektif
kuralların egemen olduğu insana özgü bir yaşamda, rasyonel insanlar arasında,
hiçbir çıkar çatışması olması mümkün olamaz.
Düşünme zahmetine katlanabilen, kendi içinde tutarlı, dürüst ve rasyonel bir
yaşam süren bireyler; eylemlerinin sorumluluğunun bilincinde olurlar.Objektivizm,
mevcudiyetin varolduğu aksiyomunu temel alır. Objektif gerçeklik ”duygu-his-dilek-umut
ve korkularımızdan” bağımsız olarak vardır. Objektivizm, insanın gerçekliğini
algılamak ve eylemlerine yol göstermek için, tek aracın mantık olduğunu savunur.
Mantık,insanın duyularıyla elde ettiği bilgileri, tanımlayan ve düzene sokan
işlemdir. Objektivist etiğin değer standardı, insanın insanca vasıflarını
koruyarak yaşaması,yani rasyonel bir varlığın kendine yakışır şekilde hayatta
kalması için gerekli olan neyse odur. Objektivist etik özünde insanın kendi
iyiliği için yasadığinı, kişisel mutluluğunun en yüksek ahlaki amacı olduğunu
ve ne kendini başkaları için ne de başkalarını kendisi için feda etmesi gerektiğini
savunur. Rasyonel egoizmi temel alan, insana özgü bir yaşamda, insanlar değil
kurallar ve fırsatların eşitlenmesi temeldir. Çıkarların çatışmasının sebebi:”subjektivizmi”
temel almaktır.
KENDİSİNİ
TAHRİP GÜCÜNE SAHİP TEK CANLI İNSANDIR
“Bilinçli olmak ile olmamak” arasındaki tercih;”yaşamak ile
ölmek” arasındaki tercihtir.İnsan özçıkarını bilinci ile keşfeder. Bilinçsiz
insan bunu başaramaz. İnsan hem keşfettiklerinden daha fazlasını “bilemeyeceğini”
bilmeli hem de olgularla ilgili delillerin gösterdiğinden, sanki daha az biliyormuş
gibi davranmalıdir. Objektif geçerlilik, realitenin olgularına referansla
belirlenir. Olguları teşhis edecek olan insan olduğu için, objektiflik insan
bilgisinden önce gelmez. Yani objektiflik alim-i mutlak olmayı gerektirmez.
İnsan bilincinde olduğu “mevcut bir şeyin” kimliğini keşfe uğraşabilir. “Akla
sadakat” çığlıği ile aklı inkar edenler: mevcudiyeti “mevcut olmayan”, bilinci
“bilinçsizlik” vasıtasıyla ispatlamak yoluna gitmekteler. Oysa mevcudiyet
ve kimlik şeylerin ta kendisidir.Bilinç de bu haberdarlık durumunun ta kendisidir.
“Mevcudiyet ile bilinç-realite ile ondan haberdarlık-bilgilenmenin öznesi
ile nesnesi” arasındaki ayrımların farkında olmak bilginin ön şartı ve objektifliğin
temelidir.
Mevcudiyet, kimlik ve bilincin zıddı;hükümsüzdür,geçersizdir,anlamsızdır:ŞEYLER
NEYSE ODUR. A=A’ dır. Varlık kavramından yola çıkarak “yokluk” kavramına erişilebilinirr.
Fakat “yokluk” kavramından yola çıkarak”varlık” kavramına erişilemez. Çünkü
“yokluk” bir sıfırdır, bir hiçliktir: Bir boşluktur. Bu nedenle mevcudiyetin
zıddı bir “gayri mevcudiyet” den bahsedilemez. Gayri mevcudiyet bir olgu değildir,
bir olgunun yokluğudur. “Düşünceyi-duygudan,bilgilenmeyi-değerlendirmeden,gözlemi-hayalden”
ayırt edemeyenler “mevcudiyetle-bilinç,nesneyle-özne” arasındaki ayrımında
farkına varamazlar. Bu nedenle hiçbir içsel durumlarının anlamını kimliklendiremezler.
Sonuçta bütün hayatlarını, kendi kafataslarından başka bir yer olmayan bir
hapishanede, bir mahkumun ürkeklik duygusu içinde geçirirler.Başlarını kaldırıp
realiteye bakmaktan korkarlar. Kendi bilinçlerinin esrarı ile felç olurlar.
Böylesi bir insan, özçıkarinı asla keşfedemez ve hatta özçıkarına aykırı davranabilir.
“İnsan zihni ile realite” arasına uçurum koyan teoriler felsefenin kriteri
olamaz. “Şüphecilik” maskesiyle “bilim-siyaset-kültür ve sanatı” yozlaştıran
böylesi akıl düşmanlarıdır. Bu anlamda insanlara düşünmeyi öğreten fiziki
bilimler değil felsefedir.. “Neyi-nasil biliyorum?” sorusuna cevap veren felsefe:
”Ne?” sorusuna cevap veren özel bilimleri mümkün kılar. “İnsanlara bilgi elde
etmenin imkansız” olduğunu iddia eden “şüphecilik” ile “bilginin gayretsiz
olarak elde edilebileceğini “iddia eden “mistizm”; aynı kalp paranın iki yüzüdür.
Bunların “ciltler dolusu kitapları ile yaptıkları felsefik kıvırtmalar”, bir
sirk filinin tek ayağı üzerinde dans etmesine benzer..!
İNSAN BEDENİNE GÖSTERDİĞİ SAYGIYI BİLİNCİNEDE GÖSTERMELİDİR
İnsan nasıl ki fiziki aletlerin yapımında
objektif kriterleri temel alıyorsa: ayni şekilde bilgilenmesinin aletleri
olan “kavramların teşkilinde de” objektif kriterleri temel almalıdır. Bilgilenmenin
kanunlarının türetileceği kaynak “mevcudiyet ve bilgilenme yeteneğinin” tabiatıdır,kimliğidir.
İnsan ancak: “tabiata itaat etmekle”, ona kumanda edebilir ve onu anlayabilir.
İnsanın “fiziki mevcudiyet ve bilincini” özgürleştirmesi böylece mümkün olur.
Mevcudiyetin önceliği aksiyonu, kimlik kanunu; “metafiziken verili olan ile
insan yapısı “şeyleri ayırır. Bunları birbirleri ile aynıymış gibi göstermek,tüm
akıldışı teorilerin temel tekniğidir. Tabiata "kurban-rüşvet" verirken,
insana kırbacı-zoru dayatmaları, bu tekniğin temel amacının takdiğidir.
HAKİKAT REALİTENiN TEŞHİSİDİR
Realitede çelişki mevcut olamaz; dolaysıyla bilgilenme sürecinde bir çelişkinin
ortaya çıkması, bir hata yapıldığının delilidir. Mantık, işte bu “çelişkisiz
kimliklendirme” sanatının, yeteneğinin adıdır. Mantık subjektif bir oyun değil,
realitenin objektif teşhisidir. Hakikatin kaynağı ve yaratıcısının "
tabiat üstü güçler veya insan zihninin iç yapısı “ olduğunu iddia etmek:realiteyi
inkara teşebbüstür ki bu, gördüğü halde “kör”, duyduğu halde “sagır” oldugunu
iddia etmekle birdir. Realiteden bağımsız ne bir düşünce nede bir hakikat
olabilir. Realiteden bağımsız bir “akıl tarifi” akla karsı güvensizliğin ve
aklı felç etmenin temelidir. Felsefeyi insan aklına, insan hayatına, felsefeye
düşman hale getiren böylesi akıldışı uydurmalardır. Metafiziğin inkarı, ahlak
ve politikanin felsefe alanından çıkarılması sefaletin felsefesidir. Ancak
algıladığımız bir şey ve bilince sahip birisi mevcuttur.Şeyler bilinçten bağımsız
olarak mevcuttur.Bilinç, bilince sahip birisi varsa söz konusudur. Hiçbir
şey mevcut değilse, hiçbir bilinç de olamaz. Algılandığı iddia edilen şey
mevcut değilse: algılamayı yaptığı iddia edilen şey bilinç değildir.
BİLDİĞİMİZİ BİLMEKSİZİN-NEYİ KESİN OLARAK BİLDİĞİMİZİ SÖYLEYEMEYİZ
Bir şeyi kesin olarak bilmek yeteneğinden yoksun olmak “akıl
yürütme-seçme ve davranma kapasitesinden” yoksun olmak demektir. İşte amaçlanan
şeyde tam da budur: İnsanı tercihlerinde güvensiz kılmak...! İnsanın algılama
yeteneği otomatik, fakat bilinci iradidir. İnsan bilgiyi gayret göstererek
edinir, gayret göstermeden edinemez. Bilgilenme yöntemini de kendisi keşfetmek
zorundadır. Hakikati-yalandan, başka türlü ayırt edemez. İnsan zihnine fikirler
doğuştan depo edilemez. (Tabula Rasa) Akıl “duyuların” sağladıgı malzemeyi
teşhis edip bütünleştiren bir yetenektir ve realiteyi kavramakta yeterlidir.
Akıldan üstün herhangi bir kavrama yeteneği yoktur. İnsan bildiklerinden pekala
emin olabilir. İnsan sürekli bir şüphe içinde olmaya mahkum değildir. Ancak
böylece kendine güvenerek, realiteyle alışveriş işini başarabilir..
İNSAN KURBANLIK HAYVAN DEGILDIR...
İnsanın kendisini başkalarına feda etmesi, ahlaki bir görev veya erdem olamaz.
İnsanlar arasında fedaya dayanmayan bir yarıimı düzenleyen ahlaki prensipler,
rasyonel olarak ortaya konabilir. Feda: bir değeri ondan daha az olan bir
değer karşılığında veya hiçbir değer elde etmeden teslim etmektir. Bir insanın
erdemini ve değerlerini “teslim veya reddettigi veya onlara ihanet ettiği
dereceyle” ölçmek akıl dışılıkdır. “Yabancılara veya düşmanlara” yapılan yardım
“”sevilenlere” yapılan bir yardımdan daha “erdemli ve daha az egoistçe” olamaz.
Aksine rasyonel bir insan, bir değeri daha az bir değer ugruna vermez, feda
etmez. Kaldı ki bir insanın sevdikleri için yaptıklari “feda” teşkil etmez.
Çünkü sevilenlerin hayatı, varlığı: parayla alabileceği bütün şeylerden daha
kıymetlidir. İnsana sevdiklerini kurtaracağı yerde: hiç tanımadığı, kendisine
hiçbir şey ifade etmeyen “başkalarını” kurtarma fedakarlığını dayatmak akıl
dışıdır. Rasyonel bir insan tanımadıği on insan yerine, neden sevdiği insanı
kurtarır? Çünkü, kendi mutluluğu, hayatının en yüce gayesidir ve sevdiğinin
hayatta kalması kendi mutluluğu için gereklidir. Ancak kendine saygıdan yoksun
bir insan, kendi hayatını, rasgele bir yabancının hayatından daha değersiz
görür. Her insan kendi hayatından sorumludur;ancak bir olağanüstülükte, gücü
yettiğince yabancılara yardım eder. Ancak bir ahlak sistemi, böylesi “olağanüstülük
ve felaketler” temeli üzerinde kurulmaz. Rasyonel ahlak, normal bir yaşamı
ve insan mutluluğunu temel alır ki bu, olağan üstülüklerdeki rehberliği de
yapabilecek olan tek ahlakdır. İnsanlar arasında gerçek iyilikseverliği ve
dostluğu yok eden:böylesi “feda”doktrinleridir.Çünkü:" Ya kendini-ya
baskasını feda ikilemi " akıl dışılıkdır.
BİREYCİLİK “BİREY HAKLARININ” ÜSTÜNLÜĞÜNÜ KABULDUR
İnsan başlı başına bir amaçdır, başkalarının amaçlarının bir
aracı olamaz. İnsan bağımsız olarak düşünebilmeli, yargılamalı ve hiçbir şeye,
kendi aklının hükümdarlığından daha üstün bir yer vermemelidir. İnsanın rasyonel
bir varlık olarak hayatta var kalabilmesi için: bireycilik objektif bir ihtiyaçdır.
“Başkalarının hakkını tanımayan, arzulanan her şeyi yapmayı öneren "
irrasyonel-sahte-bireycilikle ", rasyonel bireycilik karıştırırmamalıdır.
KAYNAK:A. Rand ve S.Sakman’ ın tüm
eserleri.