Tanrım;
Değiştiremeyeceğim şeyler için huzur,
değiştirebileceklerim için cesaret
ve ikisi arasındaki farkı anlamam için akıl ver."
Reinhold Niebuhr
(1892-1971) Amerikalı İlahiyatçı
Böyle bir dileğin yerine gelmesini "Tanrı"dan beklemek tarafı bir yana;
bu söz, en derin metafizik doğrunun bir ifadesidir. Rasyonel bir insanın zihni
tavrının ne olması gerektiğinin en veciz ifadesidir.
Bir çok insan, bütün hayatlarını asla değiştiremeyecekleri şeylere karşı
nafile bir isyan içinde geçirirken, değiştirebilecekleri şeyler karşısında ise
pasif bir teslimiyet içinde bulunurlar; aradaki farkı öğrenmek için de hiçbir
teşebbüste bulunmazlar.
Niebuhr'un sözünde bulunan felsefi öncülleri
inceleyelim:
a) İnsanın değiştiremeyeceği, insan eyleminden etkilenmeyecek, onun
seçeneğine konu olmayacak, bilincinden bağımsız şeyler vardır; bunlar, tabiatın
dayattığı gerçeklerdir -yerçekiminin var olması, insanın akıllı bir canlı olması
gibi.
b) İnsan eylemiyle değiştirilebilecek, insan eyleminden etkilenebilecek
şeyler vardır; bunlar, insan-yapısı şeylerdir. Fakat, bu değişikliği
gerçekleştirmek için insanın belirli bir kuvvete (cesarete) ihtiyacı vardır; bu
kuvvet, irade yeteneği denen bilinç
olgusudur.
c) Değiştirilemeyecek ve değiştirilebilecek şeyler arasındaki fark aşikar
değildir; bu fark, akıl yoluyla bulunabilir.
Niebuhr'un sözündeki öncüllere yukarıdaki şekilde yaklaşmak, mevcudiyetin önceliğini kabul etmek
demektir. Buna zıt bir yaklaşım, bilincin önceliğini kabul etmekle
mümkündür. Bu yaklaşımların farkını araştırmak; bizi, her felsefi sistemin
kökünde yatan temel metafizik meseleye götürür: mevcudiyetin önceliği ve buna karşı bilincin önceliği. Mevcudiyetin (realitenin) önceliği,
mevcudiyetin mevcut olduğu aksiyomudur; yani, evren, bilinçten (herhangi bir bilinçten) bağımsız
olarak mevcuttur; şeyler neyse odur, belirli bir tabiata, kimliğe sahiptir. Bu aksiyomun
epistemolojik pareleli, bir diğer aksiyomdur: bilinç, mevcut olandan haberder olma
yeteneğidir; yani, insan, dışa bakarak bilgi elde eder.
Bilincin önceliği ise; bu aksiyomları reddetmek ve tersine çevirmektir;
yani, evrenin bağımsız bir mevcudiyeti olmadığı, bilincin (insani ve/veya ilahi
bir bilincin) ürünü olduğu nosyonudur. Bunun epistemolojik pareleli ise, insanın
içe bakarak (ya kendi bilincine, yada başka, üst bir bilinçden gelen vahiylere
bakarak) bilgi elde edeceği nosyonudur.
Mevcudiyet yerine bilince öncelik verme tersliğinin kaynağı, bir insanın
iç dünyası (bilinci) ile dış dünya arasındaki ayrımı tam kavramaktaki
yeteneksizliği veya isteksizliğidir. Böylece, algılayanla algılanan arasındaki
sınır kaybolur; bilinç ve mevcudiyet, dolaşık bir yumak haline
gelir.
Her bilinçlilik hali, bilincinde olunan bir şeyi (yani, realitede var
olan bir şeyi) ve bilinci (yani, bilinç sahibi bir canlıyı) içerir. Fakat,
bilinç ve realite arasındaki ayrım otomatikman bilinmez; öğrenilmesi gerekir.
Gözlemler göstermiştir ki; küçük çocuklar ve ilkel insanlar, bilinç-realite
ayrımını tam kavrayamaz. Küçük bir çocuğun ayna içinde kendini araması veya
ilkel bir insanın, çıkagelir korkusuyla düşmanının adını zikr etmemesi gibi
gözlemler bunu anlatır. İlkel olmayanlar arasında dahi; çok az sayıda insan, bu
ayrımı tam olarak kavrayıp kabul eder. Bu ayrımı tam kavrayıp kabul etmek ile,
bu işi eksik başarmak arasındaki ayrım; tam bir zihin sağlığı içinde olmak ile
olmamak arasındaki ayrımdır.
İnsanların çoğu, mevcudiyetin önceliğini, bazı durumlarda zımnen kabul
eder; fakat, bazı durumlarda inkar eder.
Bunun epistemolojik sonucu,
entellektüel menzillerinin kısalması, yani soyutlamalarla uğraşma yeteneklerinin
azalmasıdır. Bugün artık çok az insan, yağmur duasıyla yağmur
yağdırılabileceğine inanır; fakat, çoğu insan, "Tanrı yoksa, evreni kim
yarattı?" gibi bir argümanı geçerli sayar. Evrenin bir yaratıcısı olup olmadığı
sorusu üzerinde düşünme imkanını veren bilinçtir. Evren, mevcudiyettir
(realitedir). Bilince konu olan bir şeyin mutlaka realitede olması gerekmez.
Nasıl ki, yukarıdaki örnekteki ilkel insan, sırf adını zikretti diye -bütün
korkusuna rağmen- o düşman çıkagelmezse; aynı şekilde, sırf "Tanrı yoksa, evreni
kim yarattı?" diye sorabilmek de, evrenin realitede bir yaratıcısı olduğunu
göstermez.
Metafiziken-verili olgulardan farklı olarak; insan kökenli şeyler (ister
fiziki, isterse psikolojik olsun) "insan-yapısı olgular" olarak nitelenebilir.
Bir gökdelen, insan-yapısı bir olgudur; bir dağ, metafizik bir olgudur. Bir dağı
olduğu gibi, bir gökdeleni de insan değiştirebilir veya havaya uçurabilir;
fakat, varolduğu sürece o gökdeleni yok sayamaz veya onun ne olduğunu inkar
edemez. Aynı prensip, insan eylemlerine ve karakterine de tatbik edilebilir. Bir
insan, değersiz bir alçak olmak zorunda değildir; fakat, öyle olmayı seçtiği
süre boyunca, değersiz bir alçaktır ve kendisine bu gerçeğe uygun olarak muamele
edilmelidir; kendisine karşı bunun aksine davranmak, bir olgu ile çelişkiye düşmek, bir
olguyu yok saymak demektir. İnsanlar bir gökdeleni inşa etmek zorunda değildir;
fakat, bir kere inşa edildiğinde, onu bir dağ gibi metafiziken- verili bir olgu
olarak görmek, onun ortaya konmasındaki insani görkemi yok saymak, realiteye
karşı olmaktır.
İrade yeteneği, insana iki hayati açıdan özel bir statü verir: birincisi,
metafiziken-verili olandan farklı olarak, insan ürünleri, ister maddi olsun,
ister entellektüel, asla tartışmasız olarak kabul edilmemelidir; ikincisi, metafiziken-verili olan tabiatı yüzünden, bir insanın iradesi, başka insanların, gücü dışındadır. Evrensel Çekim
Kanunu gibi değişmez ögeleri, evren için ne demekse; iradi bir bilince sahip
olma özelliği, "insan" denen varlık için o demektir. Hiçbir şey, bir insanı
düşünmeye zorlayamaz. Başkaları; düşünmesine teşvik veya engel koyabilir,
mükafat veya ceza verebilir; beynini, ilaçlarla veya sopayla dağıtabilir; fakat,
zihninin işlemesini sağlayamaz; zihni çalıştırmak, insanın sadece kendi
hükümranlığında olan, sadece kendi iradesiyle harekete geçebilecek bir güçtür.
Bu yüzden, insana, ne itaat etmeli (boyun eğilmeli), ne de kumanda etmelidir.
Tabiattaki diğer şeyler gibi; insan konusunda da "İtaat" edilmesi gereken
şey, insanın metafiziken-verili tabiatıdır. Tabiatta, kimlikleri tesbit
edildikten sonra, bir istisna ile herşeye kumanda etmek mümkündür; tabiatın
içinde olmakla birlikte hiçbir şekilde dışarıdan kumanda edilemeyecek bu şey,
insanın metafiziken-verili tabiatının (kimliğinin) bir ögesi olan insan
zihnidir. Tabii nesneler, insan amaçlarına uygun olarak, yeni şekillere
sokulabilir ve insan amaçları için araçlar olarak görülebilir; fakat, insanlar,
yeni şekillere sokulamaz ve başka insanların amaçları için araçlar olarak
görülemez.
Tabiatla ilgili olarak; "değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek"
metafiziken-verili olanı kabul etmektir; "değiştirebileceklerimi değiştirmek"
bilim yoluyla bilgi edinerek verili olan şeyleri insani amaçlara uygun olarak
değiştirmeye çabalamak demektir; "ikisi arasındaki farkı bilmek" tabiata isyan
edilemeyeceğini bilmek ve karşısında hiçbir eylem mümkün değilse, tabiatın
ortaya koyduğu şeyi huzurla kabul etmek demektir.
İnsanla ilgili olarak ise; "kabul etmek" hemfikir olmak demek değildir;
"değiştirmek" de zorlamak demek değildir. Kabul
edilmesi gereken, başkalarının zihninin işleyişine senin gücünün, senin zihninin
işleyişine de başkalarının gücünün kapalı olduğu gerçeğidir; yani, başkalarının
kendi seçimlerini yapma hakkına sahip olduklarını kabul etmek ve senin,
başkalarıyla çelişme veya hemfikir olma, onları kabul veya reddetme, onlara
katılma veya karşı durma konusunda, sadece kendi zihninin dikte ettiği tarzda
davranman demektir. "Değiştirmek" konusunda anlaşılması gereken tek şey, tabiat
konusunda olduğu gibidir: bilgi verme yoluyla ikna etmek; ki, bu, karşıdaki
insanların aktif bir zihne sahip olduğunu varsayar; aktif bir zihne sahip
olmayanlar, dinlemek istemeyenler, kendi hatalarının sonuçlarıyla başbaşa kalmak
üzere rahat bırakılmalıdır. "İkisi arasındaki farkı bilmek" insan-yapısı
kötülükleri (esasen kötülükleri zaten sadece insanlar yapabilir) asla tevekkülle
karşılamamak, onlara asla gönüllü olarak teslim olmamak demektir. Karşısında
direnmek için hiçbir eylemin yapılamadığı, en zorba bir diktatörlüğe esir
düşülmüş olunsa bile; böyle bir diktatörlüğün zindanlarında işkence altında
olunsa bile; bu diktatörlüğün kötülüğünü görmenin ve bu kötülüğü kabul etmiyor olmanın bilgisi; o şartlarda
dahi duyulabilecek bir "huzur"un kaynağıdır.
İnsanlarla zor yoluyla etkileşimde bulunmak, tabiatla ikna yoluyla
etkileşimde bulunmak kadar imkansızdır. Bu yol, insanları zor yoluyla
yönetirken; tabiata; dualarla, büyülerle, rüşvetlerle (kurbanlarla) yalvaran
vahşi insanların siyasetidir. Bu siyaset işlemez ve tarih boyunca hiçbir insan
toplumu için işlememiştir. Ne var ki, modern filozoflar; kendileri, bilincin
önceliği nosyonuna geri dönerken, bütün insanlığı da böyle bir siyasete sevk
etmektedirler. Modern filozofların bir gurubu; tabiata; pasif, mistik,
"ekolojik" bir boyun eğiş önerirken; müttefikleri bir başka gurup, insanların
kaba kuvvetle yönetilmesini tavsiye etmektedir.
Kimlik Kanunu'nu insana tatbik etmemek, insanın kimliğini belirsiz
bırakır; böyle olunca, insanın insan-olarak hayatta kalmasının zorunlu kıldığı
maddi ve entellektüel ihtiyaçlar tam keşfedilemez.