1-TERÖRİZMİN FELSEFİ KÖKENİ

"Terörizm" kavramını, iki unsur karakterize eder: bireylere karşı icra edilmesi ve fiziki şiddet içermesi. Teröristin hareket tarzında dikkat çeken bir husus vardır: çoğu zaman kimliğini dahi bilmediği kurbanlarının hayatına olduğu kadar kendi hayatına da kıymet vermez. Yani, ne kendi bireyi ne de başka bireyler ona bir anlam ifade eder. Hangi dünya görüşü böyle bir insanı motive etmektedir?

Teröristler genellikle kollektivistlerdir. Faşist, komünist, etnik, şeriatcı, nihilist, her tür terörist, kollektivizmde kan kardeşidir: "yüce bir amaç" söz konusu olunca, birey bir hiçtir, hiçbir hakka sahip değildir.

İnsan realitesinin tabiatı öyledir ki, bir dünya görüşüne sahip olmak ve onun diktelerinde davranmak, insanın vazgeçilmez bir ihtiyacıdır. Bireyin herhangi bir yüce amaç uğruna feda edilebileceğini bir doktrin olarak kabul etmek, masum insanların katledilmesini, cinayeti haklı görmeye giden bir yola girmektir. Bu temel üzerinde, yüce amacın "Esir Türkler" mi, "İşçi Sınıfı" mı, "Kürdistan" mı, "Şeriat" mı olacağı bir teferruattan ibarettir.

Kollektivist için cinayet, cinayet değildir. Kollektivizm, bireyleri birbirleri yerine ikame edilebilecek, milyarlarca ünite olarak görür. Her yokolanın yerini dolduracak milyarlar varken, cinayet, sürünün miktarında meydana gelen küçük ve geçici bir küçülmedir. Kollektivist için iktidara gelmeden önce yüzlerce, geldikten sonra milyonlarca bireyi katletmek hiç önemli değildir.

İnsanlar arası gönüllü işbirliklerinden başka bir kavramı ifade eden kollektivizm, birey haklarını yok sayan, bireyin hayatını ve emeklerinin sonuçlarını vücutsuz bir bütünlüğe (kollektif) ait sayan, gurubun bireyi her an feda edebileceğini kabul eden bir doktrindir. Kollektif bütünlüğe verilen ad ne olursa olsun -Devlet, Millet, Ümmet, Cihat, Sınıf, Kürdistan, Toplum- daima o kollektif adına iş gören bir gurup azınlık söz konusudur ve bu azınlık kollektiviteleri altında saydıkları çoğunluk üzerinde tahakküm kurar.

Başkalarının haklarını hayvanca ihlal edebilen basit bir haydut dahi, kollektivist teoride kendine bir ahlaki sığınak bulabilir. "Toplum" onu bu hale getirmiştir, o da toplumdan intikam alıyor olabilir. Ancak, çou terörist, zaten öteden beri cinayet arzusuyla dolu iken kollektivizme sarılarak kendine haklılık sağlayan bir kriminalden öte bir şeydir. Kollektivizmin kötülüğü bundan da beterdir. Kollektivizm, teröristi kutsamakla kalmaz, terörist yaratır.

Her siyaset teorisi, bir ahlak teorisi üzerine bina olur. Kollektivizmin altında yatan ahlak teorisi altrüizmdir. Türkçe'ye diğergamlık, fedakarlık, başkalarını düşünmek gibi anlamlarla tercüme edilen altrüizmin bu anlamlarla ilgisi sözde kalır. Altrüizmi, iyilikseverlik, cömertlik, insanperverlikle de karıştırmamak gerekir. Bir ahlak teorisi olarak altrüizm, insanın, kendisini başkalarına kurban etmesini, başkalarının çıkarını her halü karda kendi çıkarı üzerine koymasını, kendi hatırı için değil, başkalarının hatırı için yaşamasını vazeden bir doktrindir. İnsanlık için masum temennilerin bir ifadesi gibi görünen bu doktrin, insanların, modern zamanlara kadar yüzyıllardır birbirini yemesinin, açlık ve sefaletin, bütün iyiliklerin, güzelliklerin baş gösterdiği anda yok edilmesinin sorumlusudur. Bütün düsturları ve tarihi performansı incelendiğinde görülecektir ki, altrüist ahlak doktrini, iddialarının aksine, insana karşı, akla karşı, yeryüzünde elde edilebilecek insani mutluluk ve başarıların her şekline karşı derin bir nefretin ifadesidir.

Altrüist için birey olarak insanın başlı başına bir değeri yoktur; kendinden başka bir şeye hizmet -devlet, millet, ümmet, sınıf, Parti vs.- varoluşunu haklı kılan tek sebeptir; kendini herhangi bir şey uğruna feda etmesi en büyük erdemdir.

Yani, kendini-feda düsturu, kollektivizmin kökeninde yatan ve taraftarlarınca insan varoluşunun temel bir değeri olarak kabul edilen en önemli öncüldür. Kollektivist açısından, kendini-feda ilkesinin kabulünde en küçük bir tereddüt göstermek, akıl almaz bir ihlaldir. "Dava"nın talep ettiği bir fedakarlık karşısında en küçük bir isteksizlik duymak, büyük bir ahlaki eksiklik, korkaklıktır. Kollektivist harekete yarı-mazbut bir insan olarak katılan bir insan dahi, kollektif felsefenin sürekli etkisi altında, zamanla, kendi doğru öncüllerine ve hislerine rağmen, cinayetin ahlaki bir gereksinim olduğu inancına varacaktır.

Daha da öte, insanın kendisi de dahil herhangi bir bireyin kıymeti toptan reddedildiğinden, kollektivizm, taraftarlarında daha önceden zayıf da olsa mevcut kendine-saygı-ve-güven erdemini tahrip eder; kendi benliğini yok etmeği yüksek bir erdem olarak kabul ettirir. Bunu başaran, yani benliğini kollektif içinde eriten bir birey, psikolojik olarak mutluluk duymasını imkansız hale getirir; bunun sonucu kendisinden memnuniyetsizlik duyar ve yaşayıp mutlu olan herkese karşı derin nefret duyguları geliştirir. Bu nefret, bireyin feda edilebilirliği inancını daha da pekiştirir ve bu da kendi kişisel değerini kendi gözünde daha da düşürür.

Böylece giderek derinleşen bir sefalet girdabına girer. Kollektivist doktrini ne kadar tutarlı bir şekilde kabul ederse, kendisinden o kadar fazla nefret edecek ve o kadar şiddetli bir tahripkarlık arzusu duyacak ve o ölçüde de kollektivist doktrine sarılacaktır. Cinayetin gerekliliğini ve bunu kendisinin işlemesini kabul noktasına eriştiğinde de kollektivizmin idealine erişmiş olur: bireyin -başkasının ve/veya kendisinin-tahribi.

Temel motif olarak teröristler, nihilisttir. Kollektivizm onlara fidelik vazifesi görür; onları besler; onlara ahlaki gerekçe sağlar; ve sonunda herşeyi ellerinden alarak, onları hedefsiz, sürekli ve derin bir nefretin içinde bırakır. Nefretlerinin nesnesi ne kapitalizmdir, ne cumhuriyet, ne devlet: bütün insani varoluştur. Artık, herhangi bir yüce amaç uğruna değil, başlı-başına bir amaç olarak tahrip eder ve öldürürler.

Görüldüğü gibi terörizme karşı polisiye mücadele gerekli fakat yetersizdir. Terörizmle esas mücadele felsefi platformda, fikirler aracılığıyla yapılmalıdır. Bu mücadelenin temel düsturu şudur: birey insanın hayatından daha yüce hiçbir iyilik ve bireyin hangi amaçla olursa olsun feda edilmesinden daha büyük hiçbir kötülük yoktur. Fikirler, legal örgütler, partiler halinde ortaya çıkan kollektivizmin gerçek yüzü ortaya konmaksızın, sırf terör örgütleriyle mücadeleyle yetinmek, terör sorununu -değişen aktörlerle- sürekli hale getirmek demektir.

Sabahattin Sakman

21 Eylül 1995


2- “LAISSEZ-FAIRE”İN KÖKENİ VE İKİ UCU

Tipik bir despot olan XIV. Louis, Fransa’yı Avrupa’nın en güçlü ülkesi haline getirmeyi amaç edinmişti. Hırsları, yeteneklerinin çok üstündeydi; yine de, amacı belirgin her insanın sahip olduğu bir avantajla, hayallerinin bir kısmını gerçekleştirebildi. Onun dönemi Fransız tarihinin parlak bir dönemi olarak anılır. Gerçekten de Fransa, Avrupa’nın korkulan bir kuvveti ve kültür merkezi olmuştu. Fakat, amacına erişirken tehlikeli bir araç kullanmıştı: Savaş. Bu araç, sonunda kendi ülkesini de vurmaya başlar; çünkü savaşın maliyeti vardır. Uzun savaş yıllarının getirdiği mali yük yüzünden, ülke büyük bir ekonomik krize girer. Bu krizden çıkmak için çareyi, giderek yükselen bir vergilendirme spiraline bulurlar.

Vergilerin artırılmasının ekonomiyi zayıflatacağını, bugünkü çoğu siyasetçi gibi, Fransızlar da bilmiyordu. Yüksek vergili mali politikaların doğal sonucu olarak, Fransa giderek kötüleşir. Duruma çare bulmak için kralın baş ekonomik danışmanı Jean-Baptiste Colbert görevlendirilir. Colbert, bir ekonomist olarak, Keynes’in fikri atası olarak düşünülebilir. Devletçilikle ülke kalkındırmak gibi bir ütopyanın önemli bir teorisyenidir. Aynı zamanda pratik bir adamdı; bir çok iktisadi ve kültürel devlet örgütünün kurucusu olmuştu.

Colbert, iş adamlarının rolünü hiç bilmeyen bir insan değildi. Sanayi ve ticareti teşvik ederek ekonomik büyüme yaratmayı ve bu büyümeyle artacak vergi gelirleriyle devlet faaliyetlerini finanse etmeyi arzuluyordu. Bir gurup işadamıyla yaptığı tarihi bir toplantıda, onlara hükümet olarak kendilerini teşvik için ne yapabileceklerini sorar. Legendre isimli bir sanayicinin cevabı şu olur: “Laissez-nous faire!” “Bırakın yapalım!” “Bizi rahat bırakın!” “Bizi kendi halimize bırakın!” “Ellerinizi üstümüzden çekin!”

Liberalizmin ünlü sloganının (“Bırakınız yapsınlar”) bir öyküsü de budur. Anlaşılan, onyedinci yüzyıl Fransız iş adamlarından bazıları, bugünkü Batı dünyasının ve Türkiye’nin çoğu işadamından daha cesurmuş.

Tarihten ibret alanlar daima az sayıdadır. Bu yüzden, Liberal politikaların doğruluğu veya bu politikalara aykırı uygulamaların felaketli sonuçları, her nesil tarafından yeniden keşfediliyor. 1980’ler başlarında bir çok kapitalist ülkede esen ve ekonomik kalkınma getiren Liberal rüzgarlardan biz de kısmen nasiplendik. Bütün dünyada olduğu gibi bizde de Liberalizm itibarlı bir yerde bulunuyor. Bu olumlu havanın uzun sürmesi için yapılabilecek işlerden bir tanesi oldukça önemli. Bu iş, Liberal çerçevenin iki ucunda bulunan tarafların, yani iş adamları ve Devlet’in, “Laissex-faire”e aynı derecede inanmasıdır.

Bugün bazı iş adamları, Devlet’ten gölge etmemekten başka bir ihsan istememektedir. Bunlar gerçek zenginlik yaratan, en soylu iş adamlarıdır. Fakat başka bazıları, ya Devletsiz bir girişimciliği tahayyül edememe cehaletinden, ya da Devlet kayırmasından haksız kazanç elde ettiklerinden, Devletin ekonomide olmasından hiç beis etmemektedir. Hatta bazıları, usulsüz kredi, dış ticarette himayecilik, teşvik talepleriyle, Devleti daha da yozlaştıran bir çaba içindedir.

Siyasal yapımız bugünkü çerçevede kaldığı sürece, Devlet ve ekonominin bu tahripkar iç içeliğine son vermenin bir yolu yoktur. Devletin yetkisini, asli görevleri olan asayiş, adalet ve savunmayla sınırlamak; gerçek girişimcileri, ülkeyi kalkındırmak üzere özgür bırakmak ve parazitleri ortadan kaldırmak; bir siyasi program meselesidir. Böyle bir siyasi program hayata geçtiği zaman; Devlet de, bugün tamamen aksayan gerçek görevlerini doğru dürüst yapar hale gelecektir.

Türkiye’nin acil ihtiyacı olan böyle bir devrimin tamamlandığının en önemli işareti şu olacaktır: Bir Devlet görevlisi, kendisine özel imtiyazlar talebiyle yaklaşan bir sözde-işadamını şu sözlerle karşılayacaktır: “Laissez-nous faire!” “Bırakın işimizi yapalım ki ülkede huzur, adalet ve güvenlik kaim olsun; sanayi ve ticaretteki gerçek girişimciler, Türkiye’yi müreffeh bir ülke haline getirsin!”

Sabahattin Sakman

24 Nisan 1997


3- İNSAN HAKLARININ BEDENİ: MÜLKİYET HAKKI

“Mülkiyet nedir?” sorusu, genellikle kişinin dünya görüşüne göre cevap alır. Mesela, anarşist filozof Proudhon (1809-1865), “Mülkiyet hırsızlıktır!” demiş ve bu tanım sol tarafından hayli kabul görmüştür. Hatta, büyük mülkiyet sahibi bir çok insan da bu tanımı benimseyebilmiştir. Liberal filozoflar ise “mülkiyet” kavramına çok saygın bir yer vermişlerdir. Fakat, bugünkü dünya kültüründe, özellikle Türkiye gibi hukuk devletinin tam kurulamadığı ülkelerde, bu kavram çok muğlak anlaşılmaktadır.

Eğer bir kavram kısa ömürlü olmayıp, binlerce yıl insan bilgisinde yer alabilmişse; bilinmelidir ki, o kavramın kökeni, insan mevcudiyetinin en derinlerinde bulunmaktadır. “Mülkiyet” böyle bir kavramdır. İnsan mevcudiyetinde “mülkiyet” kavramına kaynaklık eden olgu, insanın yer yüzünde var kalma tarzıdır. Diğer hayvanlar, içgüdülerinin yardımıyla besin bulurlar, tehlikelerden korunurlar; yani, onların hayatta kalma yöntemleri otomatiktir. İnsana ise hayatta kalma konusunda hemen hiç bir şey otomatik verilmemiştir. Hangi meyve, mantar zehirlidir, yenmemelidir? Vahşi hayvanlardan korunmak için silah nasıl yapılmalıdır? Bu gibi ilkel varkalma bilgilerini dahi insan keşfetmek zorundadır. Yani, insan yer yüzünde var kalmak için düşünmek zorundadır. Sadece düşünmek insanın var kalması için yeterli değildir. Onun için, düşüncesini, evrenin kendine sunduğu işlenmemiş malzeme üzerinde teksif ederek, maddi üretimde bulunmak zorundadır. Yani insan varoluşunun birbiriyle bağlantılı en önemli iki işi düşünmek ve üretmektir. İnsan zihniyle düşünür, bedeniyle üretir. Filozofları asırlardır tartışmalara sevk etmiş bir gurup kavramsal ikilinin (zihin-beden, ruh-madde, manevi-maddi, vs.) kaynağı da buradadır.

Düşünme eylemi bireyin sadece kendi başlatıp kendi sürüreceği bir iş olduğundan ve bir insan zorla düşündürülemeyeceğinden; insan özgür bırakılmalıdır. İnsan tabiatı yine öyledir ki, düşünce süreçleri otomatikman doğru değildir. Bunun doğru olmasının yöntemleri öğrenilebilir; ama yine de bireyin iradi çabası gerektiğinden, insan hata yapmaya muktedirdir. Her hal ü kârda insan, özgürce düşünerek kendi yargısını oluşturabilmek ve bu yargısına uygun davranabilmek üzere serbest bırakılmalıdır. Yargılarının isabeti veya hatası oranında, var olma işinde başarılı veya başarısız olacaktır. Birey haklarının kaynağı da buradadır. Bir hak, insanın davranma özgürlüğünü tanımlayan ve kutsayan bir ahlak ve politika prensibidir.

İşte bu gerçeklerin kabulünün felsefedeki ifadesi, mülkiyet prensibidir: her birey, kendi düşünme ve çalışma gücünün onu getirdiği düzeylerde, kendi seçtiği araç ve yöntemlerle üretmek ve bu üretimle doğan hasılayı (ürün, ücret, kar, zarar vs.) kendi tüketmek hakkına sahiptir. Yani, kendi ahlaki faaliyetleriyle elde ettiği üretim araçlarının ve ürünlerin özel mülkiyetine sahiptir. Kendi hayatını devam ettirmek üzere sarfettiği gayretlerde kullanacağı araçlar veya bu gayretlerin sonucu doğan değerler üzerinde hakka sahip olmayan bir insan, kendi hayatı üzerinde hakka sahip değil demektir. Yani, mülkiyet hakkının ihlali, bireyin hayat hakkının ihlalidir.

İnsan veya birey haklarının ruhu (veya zihni) düşünce özgürlüğü ise, maddesi (veya bedeni) mülkiyet hakkıdır.

Bir nesne üzerindeki mülkiyet hakkı, onun üretilmesi ile doğar; ve bu hak üreticinin olmalıdır. Kullanımı üzerinde kendisinin değil, başkalarının yetkisi olan nesneleri üreten bir insan, köledir. Üretilen şey bir çuval buğday da olsa, büyük bir endüstri kompleksi de olsa prensip aynıdır. Başkalarının da gönüllü katkısıyla oldu diye girişimcinin mülkiyet hakkını reddetmek, o endüstri kompleksinin kuruluşuna girişilmesinde gerekli olan düşünme ve yaratıcılık süreçlerini yok saymak demektir; hakikata meydan okumak demektir.

Ülkemizde, bir malın gayrı-ahlaki, gayrı-kanuni yollardan edinilebilmesi olgusu, mülkiyet aleyhtarlığına kaynak olmaktadır. Oysa, bir malın tasarrufunu ele geçirmek hırsızlık yoluyla da mümkündür. Bir malın sahibi görünen bir insan, onu kendi düşünce ve emeğiyle üretmemişse, ahlaken ve hukuken o malın mülkiyetine sahip değildir. Böyle bir çarpıklık (yani bir malın felsefi anlamda mülkiyetine sahip olmaksızın, o malın sahibi görünmek) mümkün oluyor diye mülkiyet haklarına karşı olmak, insanın yaşama hakkına karşı olmak demektir.

Sabahattin Sakman

29 Mayıs 1997


2- İKİ BÜYÜK DEVRİM

İnsanlık tarihinin en büyük devrimi, din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olmuştur. Devrimi olumlu anlamda kullanıyorsak, bu neden bir devrimdir?

Hangi din olursa olsun, insanlar o dinin ilkelerini akıl süreçleriyle öğrenirler. Benimsedikleri dinin kendi günlük hayatları üzerindeki diktelerinin ne olduğunu önce akıl yoluyla anlarlar. (Tabii, burada insan olma zahmetli işinde başarılı olan bireyler kastediliyor.) Akıl süreçleri ise tabiatı itibariyle otomatikman doğru işlemezler. Akıl yürütme eylemi, bazan kişinin bilinç-dışı dünyasının etkisi altındadır. Bilinç-dışı hayatı en az ölçüde olan insan dahi mantık hataları yapabilir. Böyle olunca, akla konu olan her şey gibi din hükümlerinin de anlaşılması ve tatbiki farklı yorumlara açıktır.

Devlet, insanların barış ve özgürlük içinde düşünmek, üretmek ve birbirleriyle mübadele etmek işini emniyete almak için vardır. (Tabii, burada da uygar bir Devlet kastediliyor.) Devlet bu işi ancak nasıl başarabilir? İnsanlar arası ve insanlar-devlet arası ilişkileri düzenleyen kanunlarla. Doğru bir kanunun en önemli hususiyeti nedir? Objektiflik. Yani, neyi nasıl düzenlediği önceden açıkca anlaşılabilme özelliği. Mesela, “Hangi suç, nasıl oluşur, ne kadar ceza verilir?” gibi sorulara şüpheye yer vermeyecek şekilde cevaplar verilir. Objektif kanunlar hazırlamak kolay mıdır? Hayır; bir kanun ilk çıktığında bir çok tefsire açık boşluk bırakabilir. Ama, uygar bir ülkenin yasama gücü bunları düzeltir ve o kanun, zamanla değişerek objektiflik mertebesine doğru evrilir. Bu mertebeye erişmeden önce, o kanunun tatbikindeki bütün yük, hakimlerin muhakeme gücüne düşer. Yani hakimlerin aklına.

Şimdi bir tesbitler ve dikteler manzumesi düşünün ki, değiştirilmesi söz konusu dahi olamaz. Hangi din, kendi mukaddes kitabının değiştirilmesine izin verir? Herhalde hiçbiri.

Bir dinin hükümleri ne kadar doğru olursa olsun; o dini Devlet işlerinin temel yasası yapmak, insan ilişkilerinde muhakemenin rolünü kaldırmak demektir. Hakimlerin yerine din adamlarını koymak demektir. Onun için; Hıristiyan olsun, müslüman olsun bütün din devletlerinde (teokrasilerde) yargıçlık görevini genellikle din adamları yapmıştır.

Bir din adamının anayasası, değişmesi mümkün olmayan kutsal kitabıdır. Bir yargıcınki ise, gerektiğinde tamamen değişebilecek ve hatta değişik dine sahip başka bir ülkeden alınabilecek ve günün ihtiyaçlarına göre, günün dilinde yazılmış bir hükümler manzumesi.

Tarih incelendiğinde görülecektir ki; engizisyon yargıcı denen papaz tipi, her dinde er veya geç ortaya çıkmıştır. Her din, kendi dininden milyonlarca inanmış insanı, o insanlar dinin gereklerine uymuyor diye katletmiştir. Tabii bu gerçekler dünyevi dinler için de geçerlidir. Mao’nun Kültür Devriminde katledilen insanlar, diktatörün “Küçük Kırmızı Kitabı”ndaki öğretilere aykırı davranıyor diye hayatlarını kaybetmişlerdi.

Din ve Devlet işlerinin birbirinden ayrılması onun için büyük bir devrimdir. Bu sayede insanlar toplumsal ilişkilerini, Atatürk’ün deyişiyle “gökten veya gaipten aldıkları emirlerle değil, hayatın gereklerine göre” düzenlemeyi öğrenmişlerdir. Bu ilk büyük devrim sayesinde, temel işi düşünmek ve üretmek olan insanın, hiç değilse düşünme eylemi özgür kılınmıştır. Artık uygar hiç bir ülkede, kendisi de bir din adamı olan Giordano Bruno (1548-1600) gibi düşünceleri dine aykırı diye veya düşünceleri devlete zararlı diye kimse odun ateşinde yakılamaz olmuştu.

İnsanın ikinci temel işi olan üretme eylemi ise henüz bu özgürlüğe tam kavuşamamıştır. Ondokuzuncu yüzyıl İngiltere ve Amerika’sında en özgür dönemini yaşayan üretim faaliyetleri yirminci yüzyıl başlarından itibaren o ülkelerde dahi şiddetli kısıtlamalar altına girmiştir. (İnsanların mübadele faaliyetlerini de üretim içinde mütalaa ettik.) Hele ülkemizde, düşünce özgürlüğünden de daha fazla sınırlandırılmıştır.

Üretim ve mübadele neden özgür olmalıdır? Devletin ekonomideki varlığı neden bu özgürlükleri kısıtlamaktadır? Anlaşılan odur ki, bu sorulara doğru bir cevap formüle etmek, “insanlar neden düşüncelerinde serbest bırakılmalıdır?” sorusuna cevap formüle etmekten daha zordur. O yüzden bir çok insan, mesela sol siyasi hareketler, düşüncenin serbest bırakılmasını savunurken, insanların üretim ve mübadele özgürlüklerine şiddetli tahditler konmasını önerebilmektedirler. Oysa, düşünmek ve üretmek birbirleriyle birlikte olmazsa olmaz faaliyetlerdir.

Din ve Devlet işleri hangi sebeplerle birbirinden ayrılmışsa, Ekonomi ve Devlet işleri de aynı sebeplerle birbirinden ayrılmak zorundadır. Bu ayrım insanlığın ikinci büyük devrimi olacaktır.

Sabahattin Sakman

5 Haziran 1997


6- FELSEFESİZ SİYASET

Ülkemizdeki siyasetçilerin hemen hepsi öyledir ki; onlar için iktidarı ele geçirmek ülkeyi düzeltmek için yeterli bütün araçlara sahip olmak demektir. Onlara göre; Devlet, ülkede olabilecek güzellikleri yaratmanın doğrudan aracıdır. Bu yüzden programları “iktidarımızda Devlet şu örgütü kuracak, şu işi yapacak” çeşitlemeleriyle doludur.

Siyasetçilerin geleneksel davalarından bir kaçını göz önüne alalım: işsizlik, pahalılık, sağlık, eğitim. Bunlardan hangisine Devlet çare olabilir? Ya da daha doğru bir soruyla: Bunlardan hangisindeki problemlerin sebebi zaten Devlet değildir ki? Doğru cevap: Bütün bu problemlerin kaynağı Devletin bu alanlara müdahale ediyor olması gerçeğidir.

İşsizliğin sebebi nedir? Artan nüfusu istihdam edecek yeni işyerleri açılmamaktadır. Neden? Bir sebep: Kredi faizler yüksektir. Neden? İç borçlar. Kimin iç borçları? Devletin. Bir başka sebep: Yeni işyeri açılmasını kârsız kılan vergi/prim hadleri.

Pahalılığın sebepleri nelerdir? Bir sebep: Üretimde yüksek maliyet. Neden? Gümrükler yüzünden girdiler pahalı, vs. Bir başka sebep: Malların arzı az; çünkü o malı üretecek yeni işyerleri açılması ekonomik olarak imkânsız. Bir başka sebep: Devlet tekelleri veya ancak Devlet müdahalesiyle yaratılabilecek özel tekeller.

Sağlık ve eğitimde Devlet ne yapabilir? Hangi siyasetçi hastasını Devlet/Sigorta hastanesine yatırır; evladını Devlet orta öğrenimine verir? Şu itirazı öne sürenler olacaktır: Bu Devlet kuruluşları yıllardır ihmal ediliyor; yozlaştırıldılar; biz bunu düzelteceğiz. Fakat, şöyle sorarsak ne cevap verilir? Tarihlerinin hangi döneminde bir Devlet hastanesi veya okulu, mütekabili özel hastane veya kurumdan daha iyi olmuştur?

Gerçek şudur ki; bireylerin özel girişimlerince yapılan hiç bir işi, Devlet, daha ucuza, daha kaliteli bir şekilde yapamamaktadır. Bunu binlerce yıllık tarihi pratik göstermektedir. Fakat, neden yine de bazı insanlar, Devleti her derde deva görürler? Neden bu kadar olguya rağmen hala -Sosyalizmden Sosyal Demokrasiye kadar- Devleti yücelten siyasi görüşlere abone olurlar? İşte burada daha derin bir sebep yatmaktadır: sistematik bir dünya görüşü, bir felsefe. Ağzına felsefe lafını almamış bir insan için dahi bu doğrudur.

İnsanın bir felsefeye sahip olmak ve olmamak arasında yapabileceği bir tercih yoktur, ister istemez bir felsefesi olacaktır. Fakat bu felsefeyi bilerek mi seçecektir; yoksa bilmeden bu felsefenin abonesi mi olacaktır tercihini yapabilir. Bu felsefeyi, akılla, disiplinli bir düşünme ve mantıki ayıklama süreciyle, bilinçle mi tesbit edecektir; yoksa bunu gerçekleştirmediği için ortaya çıkan vakumu doldurmak üzere devreye giren bilinç-altının rasgele istif ettiği yanlış genellemeler, mantıksız sonuçlar, sistemsiz bir şekilde toplanmış çelişkili bilgiler, hazmedilmemiş sloganlar yığını ona felsefe görevi mi görecektir?

Çağımızın sorunu; Kant’la birlikte başlayan bir eğilim sonucu, gerçek felsefenin insan hayatından çekilmesi, hayatla ilgisiz sahte bir felsefenin üniversitelerde yi la birlikte felsefenin insan hayat

Felsefenin yol göstericiliğinden yoksunluk, ferdi de toplumu da çürümeye götürür. Rasyonel bir insanın (dolayısiyle toplumun) felsefesinin ne olması gerektiği sorusu, ancak bir felsefe içinde tanımlanabilecek olan politikanın da ilk sorusudur. İnsanla, toplumla ilgili temel meseleler hakkında bütünleştirilmiş bir düşünce sistemini elde etmeden, yani gerçek bir felsefeye sahip olmadan, çalakalem, çalakılıç politik aktiviteye girişmek, sadece bir kör döğüşüne girişmek değil, felsefi anlamında ahlaksızlık olur.

Sabahattin Sakman

17 Temmuz 1997

7- BİR SİYASİ SAHTEKARLIK TÜRÜ

Basit bir sahtekar, kendisini ve sahip olduğunu iddia ettiği mal veya hizmetleri gerçekte olduğundan farklı gösteren bir insandır. Basit bir siyasi sahtekar, Türkiye'de yaşayanlar açısından tarife dahi gerek göstermeyecek kadar aşikar bir yaratıktır. Aziz Nesin"in "Zübük" karakteri, basit siyasi sahtekarın en güzel tasviridir.

Mesela; aynı vakit namazı, gösteriş için bir kaç kere kılan bir siyasetçi veya asla gerçekleşmeyeceğini bildiği vaatler yapan bir aday, basit bir sahtekardır.

Bu yazıda değinmek istediğim siyasi sahtekarlık karmaşık bir türdür ve daha ziyade fikirlerle ilgilidir.

Bu tür siyasi sahtekarlık iki şekilde ortaya çıkar. Birincisinde sahtekarlık, sahtekarın kendisiyle ilgilidir; ikincisinde, başkasıyla ilgili.

Kendisiyle ilgili sahtekarlık aşağıdakine benzer bir süreç takip eder. Adam, mesela, marksizmi savunduğunu söylüyordur; fakat savunduklarının, aslen, marksizmle ilgisi yoktur. Bir insan, niye böyle yapar? Ya savunduklarının marksizmle ilgisi olmadığını biliyordur, ama "marksizm" kavramı hitap ettiklerine cazip gelen bir kavramdır; o insanlara hoş görünmek için bu sahtekarlığı yapıyordur. Ya da, bir psikolojik savunma olmak üzere (rasyonelizasyon) daha önce "marksizm" olarak bildiklerinin tersini savunuyor olmasına rağmen, kendisinin hala "marksizmi" savunduğunu zannetmektedir. Sağlıklı bir insan gibi, "Hata yapmışım; yanlış şeyler savunmuşum;

bu fikirleri terkediyorum" diye itiraf edememelerinin bedeli, zihinlerini bu psikolojik maraza teslim etmeleri olmuştur.

İngiliz İşçi Partisi lideri Tony Blair, bu tür bir sahtekardır; çünkü aslen Muhafazakar Parti politikalarını takip ettiği halde İşçi Partisi geleneğinden çıkmadığını söylemektedir. Bunu bilerek mi yapmaktadır, yoksa psikolojik bir azizliğe mi uğramaktadır, biyografilerinin konusu olacaktır.

Başkalarıyla ilgili sahtekarlıkta da, benzer süreçler ceryan etmektedir. Bu sahtekarlık türünde; genellikle birinci tür de içerilir; yani sahtekarın kendi konumuyla ilgili bir tahrifat da söz konusudur; fakat bu sefer, başkalarınm konumunun da yanlış tespit edilmesi söz konusudur.

Mesela, adam marksisttir; marksizmde yanlış olan her noktayı farketmektedir; marksizmin ebedi zıttı olan liberalizmin bu noktalardaki haklılığını görmektedir; ama bugünkü liberallerin, bir şekilde, artık o noktaları geleneksel biçimde savunmadıklarım, "liberal" değil "neo-liberal" olduklarını, o noktaların artık sosyalistlerce daha tutarlı bir şekilde savunulduğunu ifade eder. Bu ruh haline gelmelerinin sebebi, "ben hata yapmam" narsisizmidir; şuna benzer bir sağlıklı değerlendirmeyi yapamayışlandır: "Marksizm bu konularda yanlışmış; liberalizm doğruymuş. Ben bunu görememişim. Bu konularda ben artık liberalizmi savunuyorum." Eğer, hataların anlaşıldığı alanlar, marksizmin asli konularıyla ilgiliyse, sağlıklı değerlendirme şu cümleyle bitmelidir: "Ben artık sosyalist değil, liberalim."

Yüzyılın en büyük yanılgısı olan marksizmin insanlığa yaptığı hasar henüz bitmemiştir. Pençesinde yıllarca kıvrandırdığı 1.5 milyar insana çektirdikleri yetmemiştir. Şimdi de yaratmaya çalıştığı kavram kargaşasıyla, entellektüel hayatı zehirlemektedir. Geçmiş marksistlerin savunduklannda samimiyet bulmak mümkündür; bugünküler, bu kadar tecrübe ortadayken, hala marksist olduklarım söylüyorlarsa, tavırlarında, bu yazının konusu olan bir tür sahtekarlık söz konusudur.

Sabahattin Sakman
12 Eylül 1997

KAPİTALİZM VE AHLAK

Kapitalist düzenin ahlaki bir temelden yoksun olduğunu iddia edenler vardır. Mesela, “Vahşi Kapitalizm” deyimi bu iddianın örtülü hallerinden biridir. Vahşetin, insan-dışı bir hali tasvir ettiği düşünüldüğünde; ahlak gibi insani bir konunun burada yerinin olmadığı ima edilmektedir. “Vahşi Kapitalizm” diye adlandırılan dönemdeki çalışma ve hayat şartlarının bugünkünden çok daha ağır olduğunda şüphe yok. Ama; o dönem bile, insanlara, kapitalizm öncesi dönemlere nazaran daha iyi hayat şartları sağlamıştır. İnsanın daha iyi şartlara kavuşması, ancak daha ahlaki bir ortamda gerçekleşeceğinden, “Vahşi Kapitalizm” diye adlandırılan ilk sanayi kapitalizmi dönemlerinin bile, önceki dönemlerden daha ahlaki olduğu söylenebilir.

Ama, kapitalizmin yaşaması belirli bir ahlak doktrinini ortadan kaldırmıştır: Altrüizm. Türkçe’ye “diğergamlık”, “fedakarlık”, “başkalarını düşünmek” olarak çevrilen altrüizmin bu anlamlarla ilgisi sadece sözdedir. Altrüizmi, iyilikseverlik, cömertlik, insanperverlikle de karıştırmamak gerekir. Bir ahlak teorisi olarak altrüizm; insanın, kendisini başkalarına kurban etmesini, başkalarının çıkarını her hal ü karda kendi çıkarı üzerine koymasını, başkalarının hatırı için yaşamasını vazeden bir doktrindir. İnsanlık için masum temennilerin bir ifadesi gibi görünen bu doktrin; insanların, kapitalizm doğana kadar yüzyıllardır birbirini yemesinin, açlık ve sefaletin sorumlusudur. Esasen, hiç bir şekilde birey hayatına geçirilemeyecek olan altrüist doktrin, siyasi ve ruhani despotlarca kullanılarak; insanların, kölece hayatlara kendilerini teslim etmelerini, anlamsız çatışmalarda hayatlarını feda etmelerini mümkün kılmıştır.

Altrüizm, kapitalizmle, dolayısiyle iş adamlarıyla uyuşamaz. İş adamı, insan hayatını geliştirmek, insani arzu ve ihtiyaçları tatmin etmek için sürekli bir mücadele halindedir. İş adamı kendi başına tesbit ettiği amacını gerçekleştirirken, kendisini başkalarına feda etmez; kar eder; yani layık olduğu mükafatını alır. Kendini feda etse, yani kar etmese, kısa sürede iflas eder.

Özetle, iş adamı olmak, altrüizmle -yani, kendini kurbanlık hayvan gibi görmekle- uzlaşmayan bir iştir. İş adamı, bireysel bir ahlak takip etmektedir. Bu ahlakın temeli sanayi kapitalizminden çok öncelere gider. Her insanın kendi mutluluğunu gerçekleştirmesini hayatın en yüksek amacı olarak gören bu ahlak, hangi çağa damgasını vurmuşsa, o çağ maddi ve manevi zenginliklerle dolmuştur. Altrüistler, kendi mutluluğunu gerçekleştirmek için yaşayan insanların, ancak başkalarının sırtından bunu sağlayabileceklerini iddia ederler. Gerçek bunun tam tersidir. Bir insan, başka insanların zararına davranarak hiç bir mutluluk elde edemez. Çünkü mutluluk bir zihin halidir; ve parazit gibi yaşayan bir insanın zihni, o insana her zaman insanca bir hayat yaşamadığı, yani mutlu olmadığı haberini verecektir. Kapitalizm, sadece iş adamlarını değil, bütün toplum kesimlerini, insanların birbirleriyle gönüllü işbirlikleri halinde, birbirlerini ezmeden yaşadığı bir ahlaka sahip olmaya zorlar.

Kapitalizmin en önemli teorisyeni Adam Smith, ne bir işadamıydı ne de bir ekonomist. Bir ahlak felsefesi profesörü olan Adam Smith, sonradan kapitalizm olarak adlandırılan düzenin ahlaksız olduğunu asla düşünmemişti. Serbest bir piyasada alış-veriş işlemleri karşılıklı güvene ve hakkaniyete dayanır. Taraflar karşılıklı çıkar elde etmek üzere serbest, gönüllü ilişkilere girerler. Piyasadaki bu ilişkiler, insanlarda alışkanlık yaratır ve karşılıklı iyilik yaratan bu ahlak, toplumsal diğer alanlara da yayılır.

Türkiye’de ceryan eden ahlaksızlıklardan yakınan ve içinde bulunduğumuz düzeni kapitalizm zannedenler; bu talihsizliğin sorumlusu olarak kapitalizmi görebilirler. Ama, onlara düzenimizin karma ekonomi olduğu ve karma ekonominin kapitalizmle, yani özgür piyasa ile, devletçiliğin, yani özgürlüğe müdahalenin karışımı olduğu hatırlanabilir. Zaten, Türkiye’nin henüz sosyalist ülkeler kadar sefil hale gelmeyişinin sebebi de budur. Ahlaki davranmak zorunda olan insanların himmeti, ahlaksız olmalarının cezasını görmeyen insanların zararını telafi etmektedir.


Sabahattin Sakman

17 Eylül 1997

8 DAR BÖLGE İKİ TURLU SEÇİM SİSTEMİ VE SOL

Uygar bir ülkenin alamet-i farikası nedir? O ülkedeki her önemli sistemin sabit bir karakterde oluşudur. Yani; o önemli sistemlerin habire değişmemesidir veya her an değiştirilme tehdidi altında olmamasıdır.

Bir ülkede hangi genel sistemler vardır? Bir kaç tane sayalım. Siyasi sistem, ekonomik sistem, hukuk sistemi. Ülkenin önemli sistemlerinin sabit karakterde olması ihtiyacını, mesela, siyasi sistemi ele alarak biraz irdeleyelim.

Uygar bir ülke, bir siyasi sistem seçer. Mesela, bu ülke demokratik bir cumhuriyettir der, böyle bir sistemi kurar ve yüzyıllar boyunca böyle kalır. Demokratik bir cumhuriyetle, buna karşıt olan siyasi sistemler öyle bir zıtlık oluşturur ki; karşıt sistemleri hayata geçirme arzusu duyan insanların bu doğrultudaki fiilleri, o ülkenin istikrarını altüst eder. Bu istikrarsızlık kısa sürede sona ermezse, çok geçmeden, o ülke uygar olma karakterini yitirir.

Tarihin ilk demokratik cumhuriyeti olan Amerika Birleşik Devletlerinde, 210 yıldır hiç bir ciddi siyasi hareket çıkmadı, Amerikanın bu karakterini değiştirmek isteyecek.

Esasen, demokratik cumhuriyet denen yönetim tarzını benimseyen hiç bir ülkede, bu sisteme meydan okuyan ve üstelik halkın çoğunluğunu yanına alabilen hiç bir siyasi hareket ortaya çıkmadı. Eğer, tarih bir demokratik cumhuriyetin sona erdiğini yazıyorsa, bilinmelidir ki; böyle bir değişiklik, ancak bir darbe sonucu olmuştur. İki örnek verecek olursak, 1. Dünya Savaşı sonrası Almanya ve Rusya’sındaki diktatörlükler böyle bir süreçle hayat bulmuştur. Naziler, azınlık oylarıyla iktidar olmuş ve iktidarda diktatörlüklerini ilan etmişlerdir. Bolşevikler de, 1917’de çarlığın yıkılmasından sonra kurulan demokratik cumhuriyetin son seçimlerinde sadece yüzde 25 oy almışlardı, ama yaptıkları ayaklanmayla iktidarı ele geçirerek, demokratik cumhuriyete son vermişlerdi.

Demokratik cumhuriyetin daima insanların büyük çoğunluğuna mutluluk getirmesinin ve dolayısiyle onlar tarafından tercih edilmesinin sebebi, bu sistemin insan tabiatına, akla uygun olmasıdır.

Bir siyasi sistemin bazı alt sistemleri de vardır. Mesela, demokratik bir cumhuriyet parlamenter sistemle de yönetilebilir başkanlık sistemiyle de. Bunlardan hangisi bir topluma daha uygun olur? Bu soruya verilen geleneksel cevap, “ülke gerçekleri” cevabıdır. Yani; bir ülkenin şartları, o ülkenin hangi demokratik cumhuriyet usulüyle yönetileceğini belirlemelidir derler.

Elbetteki bir ülkenin tarihsel şartları, o ülkedeki bazı şeyleri belirler. Ama; bütün ülkelerdeki siyasi sistemler, o ülkenin insanları için vardır. İnsanlar da dünyanın her yerinde aynı yaratıklar olduğundan, insanın evrensel tabiatı, her yerde aynıdır. Dolayısiyle, bir siyasi alt sistemin de insan tabiatına en uygun oluşu veya daha az uygun oluşundan bahsedilebilir.

Benim kanaatim odur ki; eğer bir siyasi sistem, uygulandığı çeşitli yerlerde, insanlar açısından hep aynı sonucu veriyorsa, o siyasi sistemin insan tabiatına uygun oluşundan veya olmayışından bahsedilebilir. Mesela; her yerde mutsuzluk yaratmış olan bir sisteme, insan tabiatına aykırıdır diyebiliririz.

Bütün bunları aklıma getiren şey, şimdiye kadar sadece Liberal Demokrat Partinin programında yer almış olan dar bölge iki turlu milletvekili seçim sistemini, bugünlerde ANAP’ın da savunmaya başlaması ve buna da CHP liderlerinden birinin, itiraz etmesi. Bu sistemi, ülke şartlarına uygun bulmamışlar.

Şimdi soralım; bizim insanlarımız, bu sistemi tercih etmiş olan İngiliz veya Amerikan insanlarından tabiatça farklı mıdır? Elbette hayır. Peki, niye dar bölge iki turlu seçim sistemini savunuyoruz? Milletvekilleri üzerindeki lider sultasını kaldırmak için. Parti liderinin her nasılsa gözüne girmekten başka hiç bir meziyeti olmayan insanların seçilememesi için.

Peki, dar bölge iki tulu seçim sistemi, bu işi başarıyor mu? Evet fevkalade başarıyor. İngiltere’de ve Amerika’da milletvekilleri, kendi liderlerini gerektiğinde alaşağı edebilmektedirler.

Peki, solun bu sisteme geleneksel muhalefeti nedendir? Bir çok insanın kanaatine göre; bunun sebebi, solun oy toplamının ülke çapında yüzde elliden az olması ve iki turlu bir seçimde kendi adayına karşı birleşen sağ oylar yüzünden, seçimi kaybedeceği ihtimalidir. Bence, bu geçersiz bir sebeptir. Şu andaki meclis başkanı hangi partidendir diye soralım. Meclisin, beşinci büyük partisi CHP’den. Demek ki, adayın niteliği, seçmen sayısını etkiliyor.

Bence, parti liderlerinin iki turlu dar bölge seçim sisteminden kaçmalarının temel sebebi kendi saltanatlarının sona ereceğinden korkmalarıdır. O seçim bölgesinden, adam gibi bir adam yerine, kendi hempalarını koyma imkanından yoksun kalmalarıdır.

Ama; hepimiz gayret edersek; onları seçim sisteminde böyle bir değişikliğe zorlayabiliriz.

Sabahattin Sakman

13 Nisan 1998


9- 68’LİLER

Çocuklaryn özel bir dünyasy vardyr. Kendilerini bazen dünyanyn merkezi zannederler. Mesela; annesi kar?ysynda dururken, çocuk gözünü yumar ve annesini göremez olur. Sonra, gözlerini açar, annesi yine kar?ysyndadyr. Bunu tekrar tekrar yapar. Sebebi de ?udur. Her gözünü yumu?ta annesini yok etti?ini, sonra da gözlerini açarak onu yine kar?ysyna getirdi?ini zanneder. Annesini kendi arzusuna göre bir yok edip bir var ederek, kendisinde müthi? bir güç oldu?u zevkini ya?ar.

Daha ileri ya?larda artyk dünyanyn merkezinde olmady?yny anlar, ama hala çocuktur tabii. Mesela; babasynyn parasyzlyktan yakyndy?yny duyunca, ona “parayy kimin basty?yny” sorar. Babasy, “devlet” cevabyny verince bu sefer yine sorar: “Peki, baba, parayy devlet basyyorsa, ka?yt ve mürekkep de çok pahaly olmady?yna göre; niye devlet bol bol para basyp hepimize vermiyor, böylece hepimiz zengin olmuyoruz?” diye sorar.

Çocuk bazen bu tür saflyklaryyla, tehlikeli de olabilir. Mesela, kibrit veya ba?ka ate?lerle oynayan bir çocuk, yanly?lykla bütün evini ate?e verebilir.

Çocuklaryn, bu genellikle çok masum yanylgylarynyn ardynda yatan gerçek, malumunuzdur. Özetle; çocu?un, dünyayla ilgili bilgileri kysytlydyr; dolayysiyle, dünyadaki çe?itli karma?alary anlamalary ve onlarla ba?a çykmalary mümkün de?ildir.

Her insan, cehaletini azalttykça, olgunla?tykça, çocuklu?un bu handikabyndan syyrylyr ve dünyada var kalma i?ini, hiç de?ilse çocuklu?undaki hatalary yapmadan, becerme?e ba?lar.

Her çocu?un hayatynda gözledi?imiz bu süreç, esasen, bütün insan neslinin geli?mesinde de gözlenir. Ylkel toplumlardaki, genç ya?ly, bütün insanlaryn zihinleri, çocuklar gibi i?ler. Mesela; ilkel kabilelerde yeti?kin insanlar, dü?manlarynyn adyny anmak istemezlermi?; çünkü, onlaryn adynyn zikr edilmesiyle, dü?manyn kar?ylaryna çykagelece?inden korkarlarmy?. Yine ilkel toplumlarda, büyücülü?ün önemini biliyorsunuz. Büyülerle, hastalyklar iyile?ir sanyrlarmy?; büyülerle tabiat kanunlaryna meydan okunur sanyrlarmy?. Veya, simyacylary hatyrlayynyz, habire topra?y veya adi metalleri, altyna veya gümü?e çevirecek bir “sihir” arayyp durmu?lar. Ama, insan nesli artyk ö?renmi?tir ki; hastalyklar büyüyle de?il typ bilimiyle iyile?ir; metaller, fizik ve kimya biliminin kanunlaryna göre davranyr, dualaryn gücüne göre de?il.

Ynsanyn, yüzbinlerce yyllyk tarihinde, çocu?un zihni geli?mesinde herhangi bir de?i?iklik oldu?una dair bir delil yok. Yani; bugün en kültürlü bir anne babanyn çocu?u da, en ilkel kabiledeki çocu?a benzer bir zihni geli?me gösterir. Benzer ?ekilde de; her ne kadar insanlyk, artyk bilim denen bir gerçe?e sahipse de, bugün bir takym insanlar, hastalyklaryn iyile?mesinde veya olaylaryn seyrinde, hala, büyünün bir gücü olabilece?ine inanyr.

Hulasa; bugünkü dünyada, insan mevcudiyetinin iki enteresan fenomeni kar?ysynda ya?aryz. Bir taraftan, her çocuk, binlerce yyldyr var olan bir geli?me sürecinden geçerek büyür. Öte yandan; insan neslinin biriktirdi?i bütün akli, bilimsel kazanymlara ra?men; bir takym insanlar, hala bu kazanymlardan habersiz olarak veya onlary inkar ederek ya?arlar.

Bunlar niye aklyma geldi?

Bu syralar Türkiye entellektüel gündeminde, özellikle sol gündemde, bir 68’liler tarty?masy sürmektedir. Y?te; 68’liler diye adlandyrylan neslin hikayesi, yukaryda bahsetti?im bu iki insani fenomenin sentezidir. 30 yyl öncesinin gençlik olaylaryna katylanlar, hem kendi tabii büyüme süreçlerinin tam ortasynda, kendilerini olaylaryn içinde bulmu? çocuklardy. Hem de; bu çocuklar, insan neslinin siyasal bilimsel kazanymlarynyn, bir kysmy hiç farkynda de?ildi, bir kysmy da bu kazanymlary inkar ediyordu.

Mesela; “sosyalizm” kavramynyn yeni bir toplum düzenini ifade etti?ini zannediyorlardy. Oysa, sosyalizmin de içinde oldu?u bir toplumsal ya?am felsefesi olan kollektivizm, tarihin en eski toplum biçimiydi. Kollektivizm ve onun bir alt kategorisi olan sosyalizm, bireyi yok sayan bir toplum düzenidir.

Bazylary; kollektivizm kavramynyn, insanlar arasynda gönüllü bir i?birli?i anlamyna geldi?ini zanneder. Oysa; kollektivizm, birey haklaryny yok sayan, bireyin hayatyny ve eme?inin sonuçlaryny mistik bir varly?a, yani kollektife ait sayan, gurubun bireyi her an feda edebilece?ini kabul eden bir doktrindir.

"Kollektif" soyutlamasyna çe?itli isimler verilmi?tir: ümmet, devlet, millet, synyf, toplum, parti, kamu, halk vs. Fakat, kollektivizmde, kollektif bütünlü?e verilen ad ne olursa olsun, daima o kollektif adyna i? gördü?ünü iddia eden bir gurup azynlyk, ço?unluk üzerinde tahakküm kurmu?tur. Böyle bir doktrinin hayata geçirilebilmesinin tek yolu kaba kuvvettir; ve bu doktrinin politik uygulamasy daima Devletçilik yoluyla olmu?tur, yani, birey haklary ihlalinin kurumla?tyrylarak legalize edilmesi yoluyla olmu?tur.

Oysa, birey olarak insany yok sayan bir anlayy? olan kollektivizm yerine, birey özgürlü?ünü, uygar bir toplumun temel ?arty olarak gören ve tatbik edildi?i her yere özgürlük ve refah getiren yeni bir siyaset anlayy?y, yani özgürlükçü demokrat anlayy?, çoktan ke?fedilmi?ti. Yani; 1968’de, gençler, daha güzel bir Türkiye kurma idealine araç olarak büyüyü veya simyayy seçmi?lerdi, oysa bilim çoktan ke?fedilmi?ti.

Halbuki; büyücülü?ün sonuçlary yany ba?ymyzda duruyordu. Doktor yerine çykykçyya giden bir hasta, ebediyen sakat kalma riskine girer. 68’lilerin yapmak istedi?ini 17’liler, Sovyetler Birli?inde yapmy?lardy. Becerdikleri i?in sonuçlary yany ba?ymyzda sakat bir düzen halinde duruyordu. Ama; 68’liler, gerek gençliklerinin verdi?i bilgisizlikle, gerekse kendilerine utanmadan “aydyn” diyen bir takym ya?ly kabile büyücülerinin veya dünyevi din papazlarynyn yaratty?y sis perdesi yüzünden, oradaki çirkinliklerden haberdar olamadylar.

Olan oldu. 68’liler, güzel idealizmlerini heba etmi?lerdi; Sovyetler Birli?ine giderek orada ya?amy? olan ünlü bir Türk komünistinin deyimiyle, “bütün bir ömrü, bir vehme feda etmi?”lerdi. Bu arada; bir çocu?un, ate?le oynarken evi tutu?turmasy gibi; 68’lilerin teröre bula?anlary da, hem kendilerini yakmy?lardy, hem de ba?ta u?runa sava?tyklaryny söyledikleri i?çi synyfynyn kazanylmy? haklary olmak üzere, bütün halkyn demokratik kazanymlarynyn geri gitmesine sebep olmu?lardy.

68’liler, melek miydi, ?eytan my? Çocukca merakyny tatmin etmek için, masumane bir zevkle kibritle oynayan bir çocuk, ne kadar melekse o kadar melektiler. Bu arada kazara karde?ini tutu?turup öldüren çocuk, ne kadar ?eytansa o kadar ?eytandylar.

68’lilerin hemen hepsi büyüdü. Bir kysmy, o hiç büyümek istemeyen masal kahramany Peter Pan olma?a karar verdiler…

Bazylaryna göre; 68’liler, ?u anda Türkiye’deki büyük basyny yönetiyorlar. Bence yanylyyorlar. Basynda sadece iki adet 68’li var. Bir tanesi eski ve ünlü televizyoncu Ali Kyrca, bir tanesi de yeni ve tanynmamy? bendeniz.

Sadece biz varyz, 68’li diyorum; çünkü, Ali Kyrca, Deniz Harb Okulundan, ben de Kara Harb Okulundan 68 yylynda mezun olmu?tuk.

Sabahattin Sakman

7 Mayys 1998

10- SANAT VE İNSAN

Bazı sanatlara devlet yardım etmese, o sanatların gelişmeyeceğini zannedenler vardır. Tiyatro ve klasik batı müziği bunlardan ikisidir. O yüzden de, devlet ve belediye tiyatrolarımız ve orkestralarımız vardır.

Sahiden öyle midir? Devlet, mesela tiyatro açmasa tiyatromuz gelişmez mi? Buna cevap vermek zor değil. Biliyorsunuz, bir çok kaliteli özel tiyatromuz vardır, var olmuştur. Yani; devlet katkısı olmadan da tiyatro sanatı yapılmaktadır.

Ama; şöyle bir itiraz yapılabilir. Vergilerle finanse edilen tiyatrolar, öyle kaliteli ve masraflı oyunlar sahneye koyabilirler ki; böyle bir girişimi hiç bir özel tiyatro göze alamaz. Gerçekten de, bir zamanlar ünlü tiyatro klasiklerini sadece devlet ve şehir tiyatroları sahneye koyardı.

Peki; illa böyle mi olur, yani kaliteli ve maliyetli oyunları özel tiyatrolar sahneleyemez mi? Bugünkü statüko açısından, durum sahiden böyledir. Özel tiyatrolar maliyeti yüksek bir oyuna girişemez; çünkü piyasada oluşmuş olan tiyatro bilet ücretleriyle, büyük maliyetler karşılanamaz. Peki, bunun kabahatlisi özel tiyatrolar mıdır? Hayır. Özel tiyatroların bu durumunun müsebbibi, devletin sanatla uğraşmasıdır. Yanı başınızdaki bir devlet tiyatrosu, halkın vergileriyle çalıştıklarından, maliyeti hiç düşünmeden çok düşük fiyatla bilet satarken, hayatta kalmak için kar ve zarar hesabı yapmak zorunda olan özel tiyatro, elbette aynı tür eserler sahneye koyamaz.

Kaliteli oyunlara müşteri bulunabildiğine göre, hiç bir devlet tiyatrosu olmasa, özel tiyatrolar, hem de ekonomik olarak aynı tür eserleri sahneye koyabilecektir.

Üstelik, ödenekli tiyatroların benim bahsettiğim özelliği de, yani genellikle tiyatro klasiklerini sahnelemeleri de, epey geçmişte kaldı. Bugünlerde, bir kaliteli eser sergileniyorsa, on tane sanat olarak nitelenmesi güç oyun sahneleniyor, ödenekli tiyatrolarda. Denemesi, bedavaya yakın fiyatlarla İstanbulda.

Bütün bunları, bir gazetede okuduğum ve “Bu nasıl tiyatro?” başlığı taşıyan yazı aklıma getirdi. Harbiye Şehir tiyatrosunda oynayan “Everest My Lord?” isimli oyunla ilgili bir yurttaşın izlenimlerini anlatan bir yazıydı bu. Oyunun kötülüğünden dolayı salonun yarısı daha başlarda dışarı çıkmış ve şaka söylemiyorum yaşlıca bir hanım da fenalık geçirmiş…

Böyle bir saçmalık ancak devlet parasıyla mümkündür. Hiç bir özel tiyatro, geleneksel seyircisinin yarısını oyunun başlarında terk ettirecek kadar kötü bir oyunu sahneye koymaz. Kazara koysa da, ikinci akşamdan sonra kaldırır. Devletin sanat yaptırması ancak böyle olur. Tesadüfen, devletin sözde sanat yaptığı kuruma gelmiş bir kaç idealistin çabasıyla, bir süre için, iyi bir şeyler belki yapılabilir. Ama, uzun vadede, sanat ve bürokrasi kavramlarının zıtlığı yüzünden, vasatlık o kuruma hakim olur. Aralarına yanlışlıkla düşen yetenekli bir insanı derhal dışlarlar.

Sanat insan hayatında en az bilim kadar önemlidir. Oysa içinde bulunduğumuz çağda, sanatçı olmayı, pejmürde olmak, sakal bırakmak, pipo içmek ve boş bakış sahibi olmakla eşdeğer zannedenler vardır. Böyleleri kendi paralarıyla dilediklerini yapmakta serbesttir. Ama halkın vergilerini bunların eline teslim etmek, herşeyden önce gerçek sanata karşı bir hainliktir.

Sabahattin Sakman

6 Mart 1998

11- DEMOKRASİ VE EĞİTİMİN ÖZELLEŞTİRİLMESİ

“Özgürlükçü demokrasi, ayakta tutulması zor bir rejimdir” derler. Çünkü, bazı insanlar, siyasi konularda, her kafadan ayrı bir ses çıkmasını, yanlış bulurlar. Öyle ya aklın yolu birdir. Beş grup insan, beş ayrı yol gösteriyorsa, bunda bir yanlış olmalı diyebilirsiniz. Sahiden de, belki bu beş grup insandan, sadece bir grup, genel olarak doğru şeyler öneriyor olabilir.

Fakat; bundan başka çare de var mıdır? Yani bu grupların veya partilerin, özgürce varolup, birbirleriyle rekabet etmesinden ve halkın bu rekabette hakem olup, bunlardan birine yönelmesinden başka, çare var mıdır?

Bazı insanlar, çareyi demokrasi dışında görebilirler. Şöyle düşünebilirler. “Bizim parti doğrudur; diğer partiler, yanlıştır.” Ve daha sonra, şöyle diyebilirler: “Göz göre göre, bu yanlış partilere neden izin verelim? Neden, bunları fiziken ortadan kaldırmayalım? Neden, bizim doğru politikalarımıza ayak bağı olmalarına, izin verelim?”

Böyle düşünen bir insanın, arzusu gerçekleşirse, ne olur bakalım?

Diyelim ki, bu siyasi partilerden bir tanesi, iktidara geldi ve diğerlerini ortadan kaldırdı. Ya bu parti, sizin düşüncelerinize zıt bir partiyse? Sizin görüşleriniz bundan sonra nasıl savunulacaktır? Diyelim ki, iktidara gelip diğerlerini susturan parti, sizin genel olarak doğru şeyler söylüyor dediğiniz partidir; yani, sizin partinizdir. Peki, diğer partilerin muhalif seslerinin olmadığı bir ortamda, size kim garantileyecektir ki, bu parti, size göre doğru şeyler söylemeğe, devam edecektir? Size kim garantileyecektir ki, bu parti, sizin çizginize tam zıt bir çizgiye doğru değişmeyecektir. Veya parti aynı kalsa da, belki siz değişeceksinizdir. Muhalefetin yokluğunda, bu değişiklikler karşısında, kim ses çıkaracaktır?

Bu ihtimallerden bahsederken, demokrasinin ve özgürlüğün gerekliliği hakkında, küçük bir zihin talimi yapmak istedim. Aslında, özgürlükçü demokrasinin bir çok ilkesini anlamak için, uzun düşünce zincirleri kurmak gerekir.

Düşünce zincirleri kurabilmek için, zihnin belli bir eğitimden geçmesi gerekir. Yani, özgürlükleri ve demokrasiyi muhafaza etmek için, halk eğitimli olmalıdır.

Üçüncü Amerikan Başkanı Jefferson’un dediği gibi, “eğer bir millet, hem cahil kalmayı hem de özgür olmayı bekliyorsa, o millet, şimdiye kadar asla olmamış ve gelecekte de asla olmayacak bir şeyi bekliyor, demektir.” Kısacası, özgürlükler, eğitim ister; despotizm ise, cehalet.

Konu, özgürlükler olunca, Türkiyedeki çoğu parti, mangalda kül bırakmıyor. Ama, özgürlüklerin fidanlığı olan eğitim konusunda ne yapılıyor? Okulların, bakımsızlıkları ve eksiklikleri hakkında ne yapılıyor? Öğretmenlerin maddi ve manevi sorunlarının çözümü için hiç ümit veriyorlar mı?

Oysa, devlete hiç yük olmayacak bir çözüm, meydandadır. Bu çözüm, eğitimin tamamen özelleştirilmesidir. Bu meyanda, Milli Eğitim paralarının, öğrencilere burs olarak verilip, onların özel okul seçmesine imkan tanınmasıdır. Bu sayede doğacak rekabet ortamı, Türkiyedeki okulları, en ileri noktalara götürebilecektir.

Okulların hepsinin özelleştirilmesine, bir itiraz yapılır. Ya, rejim düşmanları, özel okul açarsa? Bu soruya, sayısız cevap vardır. Bir kere, rejim düşmanları şimdi açamaz mı? Yasalara aykırı bir durum, bir özel okulda ortaya çıkmışsa, bir devlet okulundan daha kolay müdahale edilir. Üstelik, hangi ortam, rejim düşmanlarının okulları ele geçirmesine, daha müsaittir? Her velinin, kendi çocuğu için seçeceği ve denetleyeceği, bağımsız okullar ortamı mı? Yoksa, Ankaradan merkezi olarak kontrol edilen ve bu merkezi ele geçiren bir marjinal grubun, bütün okullara iradesini dikte edeceği bir ortam mı?

Şunu unutmamak gerekir, marjinal siyaset taraftarlığı ve özgürlük düşmanlığı, bir zihni sapkınlık türüdür. Dolayısıyla, bunlar, hiç bir ülkede, halkın çoğunluğunun, desteğine mazhar olmamışlardır. Ne komünistler, ne faşistler, ne de din devletçileri, halkın çoğunluğunun desteğiyle iktidara gelmemişlerdir. Bunlar hep darbe yoluyla iktidar olurlar. Yani, okulların özelleştirilmesi ve velilerin kontroluna tabi tutulması, yani halka devredilmesi, marjinal siyasetlerin işine gelmeyecek bir şeydir. Merkezi kontrol, onların siyasetlerine daha uygundur.

Bunun bir örneğini, gözünüzden kaçmış olabilecek bir haberde bulabilirsiniz. Son yıllarda, bir çok milli eğitim burslusu öğrenci, bursları kesilerek yurt dışından geri çağrıldı. Kendilerine isnat edilen suç ve kabahatler arasında şunlar vardı: Cumhuriyet ve laiklik aleyhine faaliyetler, milli bayramları protesto etmek, İnternette ve özel konuşmalarda Atatürk’e galiz hakaretler, vs. İddialara göre, bir dönem, Amerika’ya Milli Eğitim burslusu olarak gönderilen bir grup öğrencinin, çoğu bu durumdaydı.

Şu hususa dikkat etmenizi isterim. Bu öğrenciler, daha Refahyol iktidara gelmeden çok önce, burs almışlardı. Anlaşılıyor ki, bir yandan Milli Eğitim Bakanları, Atatürkçü nutuklar atarken, öte yandan bakanlıkta yuvalanmış gizli bir el, devlet burslarını, sonradan nedense hep Atatürk düşmanı diye suçlanacak öğrencilere layık görmüştü.

Cumhuriyeti gerçekten muhafaza etmek istiyorsak, marjinal bir azınlığın, çoğunluk üzerinde tahakküm kurabileceği bütün mekanizmaları ortadan kaldırmalıyız. Bunun en önemli adımlarından biri, eğitimi, bir grup bürokratın kontrolünden çıkarıp, bütün halka, yani eğitimcilere ve velilere devretmektir.

Sabahattin Sakman

16 Aralık 1997

12- İLERİ ÜLKELERDEKİ GERİ EĞİTİM

Toplumsal hayatta bazı tezatlar görürsünüz. Mahallenin görünürde en üst düzeyde olan ailesinin, çocuklarıyla ciddi bir sorunu vardır. Anne baba, gayet iyi eğitim görmüştür ve çok iyi mesleklere sahiptir; maddi yaşam seviyeleri de gayet yüksektir. Ama; çocuklardan birinin, okulla arası hiç iyi değildir ve geçenlerde de bir diskotekte bıçakla birisini yaralamıştır. Evin kızı, çok iyi bir okulda başarılı bir şekilde okurken, ailesinin tasvip etmediği bir delikanlıya aşık olup okulu terk etmiş, daha sonra evden kaçmış ve bir kaç yıl ailesini hiç aramadıktan sonra, karnında bir bebekle ve uyuşturucu alışkanlığıyla birlikte ailesine dönmüştür.

Mahallenin maddi olarak en alt düzeydeki ailesi ise, çocuktan yana tabiri caizse pek şanslıdır. Ne anne ne de baba, doğru dürüst bir eğitim görmüştür. Baba iki işte çalışmaktadır, sabah çok erken işe çıkıp, akşam çok geç dönmektedir; anne de, bütün gün çalışmaktadır. Fakat, ailenin çocukları, hem terbiye olarak, hem de okuldaki başarılarıyla mahallenin gıpta ettiği çocuklardır.

Zengin ailenin çocukları, bisikleti, motorsikleti geride bırakıp, BMW marka arabada gezmeğe başlamışlardır. Öbür ailenin çocukları ise, nadiren kiraladıkları bisikletten başka hiç bir araç kullanmayı bilmezler…

Ve siz böyle bir mahalleye yeni taşınıyorsunuz… Çocuklarınızın, zengin ailenin çocukları gibi mi olmasını istersiniz, öbür aileninki gibi mi? Çocuklarınızın, zengin ailenin çocuklarıyla mı oynamasını istersiniz, öbür ailenin çocuklarıyla mı?

Benim bu mahallemi fazla hayali buluyorsanız, Avrupa kraliyet ailelerinin çocuklarıyla ilgili, magazin basınında çıkan haberleri okuyun.

Dünyada son 40-50 yıldır bir saçmalık yaşanmaktadır. Eskiden, zengin bir ülkenin gençliği, fakir bir ülkeninkine nazaran daha gelişkin olurdu. Kültürlü ve müreffeh bir ailenin çocuğu, daha az kültürlü ve müreffeh ailenin çocuğundan, çok az sayıda istisna dışında, daha sorunsuz olurdu.

Bugün gördüğümüz bütün bu tezatların, temel bir sebebi vardır: Yanlış eğitim yaklaşımları. Çocuğu bir yetişkin haline getirmesi gereken süreç, yani eğitim, yanlış yöntemlerle yapılırsa, bizim hayali mahallemizdeki zengin ailenin çocukları veya Avrupalı prens ve prensesler ortaya çıkar.

Bütün bunları aklıma getiren şey; bugünkü New York Times gazetesinde çıkan bir haber. Başlığı şöyle, “Amerikan Lise Öğrencileri, Matematikte ve Fen Bilgilerinde En Kötüler Arasında”. Bu haber, dünyada bugüne kadar yapılan en kapsamlı uluslarası testte ortaya çıkan sonuçlardan bahsediyor. Özellikle, fizik ve ileri matematikte, Amerikan öğrencilerinden daha düşük düzeyde hiç bir ülke öğrencisi olmadığını söylüyordu bu haber. Ve bu teste katılan Amerikan öğrencilerinin, Amerikadaki testlerde en yüksek notları alan ve bu derslerdeki en ileri sınıflarda okuyan öğrenciler olduğunu söylüyordu.

Şimdi tekrar bizim örnekteki zengin aile ve öbür ailedeki çouklara dönelim. Kimse, bu çocukların vardıkları yeri şansa bağlayamaz. Bütün iyi imkanlarına rağmen, zengin ailenin çocuklarının bu sefalete düşmelerinde, ailenin ve gittikleri okulların verdiği öğretim ve eğitimin, yani talim ve terbiyenin, rolü vardır. Belli ki, bir şeyleri yanlış yapmışlardır.

Siz hiç, sırf otomobil kullanmasını biliyorlar diye, zengin ailenin çocuklarının talim ve terbiye yöntemini, öbür ailenin yöntemine tercih edermiydiniz?

Ne yazık ki; hem milli eğitimde, hem de özel okulların en pahalılarında, kötü sonuçları her gün hissedilen Amerikan eğitim yöntemlerine doğru, kuvvetli bir temayül vardır. Amerikalıların, “ne yanlış yaptık da, bir zamanlar dünyanın en iyisi olan eğitim sistemimizi, bu hale getirdik!” diye dövündükleri bir ortamda, o kötü sistemi, yararlı bir yenilikmiş gibi, okullara sokanlara, “şarlatanlar” demeğe hakkımız vardır!

Sabahattin Sakman

25 Şubat 1998