İnsan;
"Ne Alim-i Mutlak, ne de yanılmaz" olabilir
Öyle olsaydı, bilgi teorisine gerek olmazdı. Yani; insan bilgisi, otomatikman
kazanılabilse, doğruluğu otomatikman kesin olabilse, içeriği otomatikman tam
olabilse; bilgilenme yöntemlerinin keşfi diye bir zaruret olmazdı. Oysa, insan
tabiatı böyle değildir. Algılama yeteneği otomatiktir; fakat, bu yetenek,
hayatta insanca varkalmak için yetersizdir. Algılama düzeyinin ötesinde; insan
bilinci, iradidir: bilgiyi, gayret göstererek veya doğru yürütmeyi öğrendiği
bir akıl süreciyle elde edebilir. Tabiat, insana, zihni etkinlik konusunda
hiçbir garanti vermez; insan, hata yapmaya, görmezden gelmeye, realite hakkındaki
bilgisinde psikolojik tahrifat yapmaya muktedirdir. İnsan; doğuştan sahip
olmadığı, tabiatınca kendisine otomatikman verilmiş olmayan bir bilgilenme
yöntemini, kendisi keşfetmek zorundadır; yani, akli yeteneğini nasıl kullanacağını,
muhakemesiyle vardığı sonuçların doğruluğunu nasıl tahkik edeceğini, hakikati
yalandan nasıl ayırt edeceğini, neyi bilgi olarak kabul edebileceği kriterini
nasıl tesbit edeceğini, kendisi keşfetmelidir. Yani, insan, bilgi dediği şeyi
keşfetmek ve bu bilgilerin realiteye tekabül ettiğini isbat etmek zorundadır.
Burada bazı sorular ortaya çıkmaktadır:
İnsan; bilgiyi, bir akıl süreciyle mi elde eder;
yoksa, tabiat-üstü bir kuvvet, bilgiyi, ona, ani bir vahiyle mi bahşeder?
Akıl, insan duyularının sağladığı malzemeyi teşhis edip (kimliklendirip) bütünleştiren
bir yetenek midir; yoksa, daha doğmadan önce insan zihnine ekilmiş fıtri (tabiattan,
doğuştan) fikirlerle dolu bir depo mudur?
Akıl, realiteyi kavramakta tamamen yeterli midir; yoksa, insan, akıldan daha
üstün herhangi bir kavrama yeteneğine mi sahiptir?
İnsan, bildiklerinden emin olabilir mi; yoksa, sürekli bir şüphe içinde bulunmaya
mı mahkumdur?
Bu sorulara verilecek cevapların niteliği; bir insanın, kendine güven derecesini
-dolayısiyle, realiteyle alışverişte bulunma işindeki başarısını- belirler.
Rasyonel bir insan, bu soru setlerinden sadece birincilere olumlu cevap verecek
ve neden böyle cevap verdiğini bilecektir.
Tanımlar
bağlamsal olduğuna göre, bütün insanlar açısından geçerli OBJEKTİF bir tanım
nasıl belirlenir?
Bu, tanımı yapılacak verili bir kavram altındaki birimlere ilişkin konularda
varolan bilginin en geniş bağlamı tarafından belirlenir.
Objektif geçerlilik, realitenin olgularına referansla
belirlenir.
Fakat, olguları teşhis edecek olan insandır; yani, objektiflik, insan
tarafından yapılmış keşifler gerektirir; dolayısiyle, objektiflik, insan bilgisinden
önce gelemez; başka bir deyişle, objektiflik, Alim-i Mutlak olmayı
gerektirmez. İnsan, kavramlarının ve tanımlarının objektif olarak geçerli
olmasını istiyorsa: hem, keşfettiklerinden daha fazlasını bilemeyeceğini bilmeli,
hem de olgularla ilgili delillerin gösterdiğinden sanki daha azını biliyormuş
gibi davranmamalıdır.
Bu konuda; cahil bir yetişkin, bir çocukla veya bir gençle aynı durumdadır.
Cahil bir yetişkin, sahip olduğu dar bilginin ve bu bilgiye karşılık düşen
ilkel kavramsal tanımların belirlediği bir kapsamda davranmak zorundadır.
Daha geniş bir düşünce ve eylem alanına girdiğinde, yeni delillerle karşılaştığında;
tanımlarının objektif olması için, onları yeni delillere göre genişletmelidir.
Bütün insanlar açısından geçerli objektif bir tanım, bir kavram altındaki
mevcut-şeylerin cinsini ve asli ayırt edici karakteristiğini,
-insanlığın gelişiminin o aşamasına kadar elde edilmiş olan bütün alakalı
bilginin gösterdiğine uygun olarak- belirten bir tanımdır.
(Bu konudaki anlaşmazlıklarda kim karar verir? Objektiflikle ilgili
bütün konularda olduğu gibi, bu konuda da; iki veçheden oluşan bir tek nihai
otorite vardır: 1. realite; 2. delilleri, objektif yargılama yöntemiyle
(yani, mantıkla) yargılayarak sonuca varan her bireyin kendi zihni.)
Fakat, objektif tanımların tabiatının böyle olduğunu belirlemek; ne,
her insanın evrensel bir skolar olmasını gerektirir; ne de, bilimin her keşfinin,
kavramların tanımını etkileyeceği sonucunu doğurur. Bilim, realitenin daha
önceden bilinmeyen bazı veçhelerini keşfettiğinde, onları kimliklemek için
yeni kavramlar teşkil eder ("elektron" gibi); fakat, daha önceden
bilinen ve kavramlaştırılmış mevcut-şeyler üzerinde derinlemesine yapılan
araştırmalarla ortaya çıkan keşifler, kavramsal alt-kategorilerle kimliklendirilir.
Mesela, insan biyolojik olarak "hayvan"ın çeşitli alt-kategorilerinde
("memeliler" gibi) sınıflandırılır. Fakat, bu sınıflamalar, bir
olguyu değiştiremez: rasyonellik, insanın asli ayırt edici ve tanımlayıcı
karakteristiğidir; ve, insan, "hayvan" geniş cinsine dahildir. (İster
bir bilim adamı, isterse cahil bir çocuk "insan" kavramını kullansın;
bu sınıflamalar, işaret edilen varlığın aynı tür bir varlık olduğu gerçeğini
de değiştiremez.)
Eğer "rasyonel hayvan" tanımının yetersiz olduğu doğrultusunda bir
keşif yapılırsa (yani, rasyonellik, insanı diğer mevcut-şeylerden ayırt etmeye
artık yaramaz olursa); ancak o zaman, tanımın geliştirilmesi meselesi ortaya
çıkar. "Geliştirme," eski tanımı inkar etme, fesh etme veya onunla
çelişme demek değildir; "geliştirme," insanın rasyonel ve hayvan
oluşundan daha ayırt edici başka bazı karakteristikler olduğunu isbatlamak
demektir; ki, bu gayrı-muhtemel durumda, rasyonellik ve hayvanlık tanımlayıcı
olmayan karakteristikler olarak görülmeye başlanacak, fakat her iki karakteristik
hala doğru kalacaktır.
Kavram-teşkilinin bir bilgilenme yöntemi olduğunu, insana ait bilgilenme yöntemi
olduğunu ve kavramların, gözlemlenmiş mevcut-şeylerin, gözlemlenmiş diğer
mevcut-şeylerle ilişkisine göre yapılmış sınıflamaları temsil ettiğini, hatırlayalım.
İnsan Alim-i Mutlak olmadığından; bir tanım, değişmez bir mutlak değildir;
çünkü, bir tanım, belirli bir gurup mevcut-şeyi, evrendeki başka herşeye,
henüz keşfedilmemiş veya bilinmeyen şeylere ilişkilendiremez. Yine aynı sebepten;
bir tanım, bağlamsal olarak mutlak değilse, yani mevcut-şeyler arasında bilinen
ilişkileri (bilinen asli karakteristikler halinde) belirtmiyorsa, veya bilinenlerle
mutabakat halinde değilse, yani bilinen asli karakteristikleri görmezden geliyor
veya onlarla çelişiyorsa, yanlış ve değersizdir.
Modern felsefe içindeki nominalistlerin, özellikle mantık pozitivistlerinin
ve linguistik analistlerin iddiasına göre: doğru-yanlıs alternatifi, tanımlara
değil, sadece "olgusal" önermelere uygulanabilir. İddialarına göre:
kelimeler, keyfi, insani (sosyal) konvansiyonları temsil ettiğinden; ve, kavramlar, objektif realitedeki hiçbir şeye işaret etmediğinden; bir tanım, doğru
veya yanlış olamaz. Bu iddia, akla yapılan saldırıların en şiddetli ve sinsi
olanıdır.
Önermeler, kelimelerle yapılır; realitenin olgularıyla bağlantısız bir dizi
sesin, nasıl olup da "olgusal" önerme ürettiği veya nasıl olup da
doğruluk veya yanlışlık arasında bir ayrım yapabildiği sorusu tartışmaya dahi
değmez. Zaten, böyle bir soru üzerindeki tartışma; onların anladığı anlamda
kelimelerle de yapılamaz: her konuşanın kaprisine uygun olarak, o anın gerektirdiği
elverişliliğe, ruh haline, yayvanlığa göre anlam değiştiren bütünleşmemiş
sesler vasıtasıyla, insani hiçbir şey yapılamaz. (Fakat, böyle bir nosyonun
sonuçları, "sosyal bilim" öğretilen dershanelerde, "politik"
tartışmalarda, psikiyatrist muayenehanelerinde gözlemlenebilir.)
Hakikat (doğruluk, gerçeklik), realitedeki olguların
tanınmasından (kimliklendirilmesinden) doğan üründür.
İnsan, realitenin olgularını, kavramlar yoluyla tanır (kimlikler) ve bütünleştirir.
Kavramları, zihninde tanımlar yoluyla muhafaza eder. Kavramları, önermeler
halinde organize eder; ve, önermelerinin doğruluğu veya yanlışlığı, sadece
bu önermelerinin olgularla ilişkisine bağlı olmayıp, aynı zamanda bu önermeleri
yaparken kullandığı kavramların tanımlarının doğruluğuna veya yanlışlığına
(yani, bu tanımların belirttiği asli karakteristiklerin doğruluğuna veya yanlışlığına)
bağlıdır. Her kavram, bir gurup önerme yerini tutar. Algısal somutlukları
kimlikleyen bir kavram, bazı zımni önermelerin yerini tutar; fakat, soyutlamanın
daha üst düzeylerindeki bir kavram, karmaşık olgusal veriler hakkında zincirler
dolusu, paragraflar dolusu, sayfalar dolusu açık önermelerin yerini tutar.
Bir tanım, muazzam bir gözlemler bütününün yoğunlaştırılmış halidir; ve, bu
gözlemlerin doğruluğuyla ayakta durur veya yanlışlığıyla devrilir. |