5
ESTETİK
Estetik, sanatı inceleyen felsefe dalıdır.
İnsan bilgisi, felsefe denen kök üzerinde iki dal halinde gelişir. Bu
dallardan biri, fiziki dünyayı -insanın fiziki mevcudiyetiyle ilgili
fenomenleri- inceler; diğeri, insanı -insan bilinciyle ilgili fenomenleri-
inceler. Birinci dal, soyut bilime yol açar; soyut bilim, uygulamalı bilime veya
mühendisliğe yol gösterir; uygulamalı bilim, teknolojiyi -maddi değerlerin
fiilen üretimini- mümkün kılar. İkinci dal, birinciye benzer bir yönelimle,
sanatı mümkün kılar.
Sanat, ruhun (bilincin) teknolojisidir.
Sanat, üç felsefi disiplinin ürünüdür: metafizik, epistemoloji ve ahlak.
Metafizik ve epistemoloji, insan fenomeninin soyut bilimidir. Bu soyut temel
üzerinde bina olunan ahlak, insan fenomeninin uygulamalı bilimidir: hayatının
amaç ve çizgisini belirleyen seçim ve faaliyetlerinde insanı yönlendiren
değerler sistemini tanımlar; yani, ahlak, insan inşaının mühendisliğidir:
prensipleri ortaya koyar, projeleri çizer. Sanat, insan inşaının teknolojisidir:
nihai ürünü yaratır, model inşa eder.
Bu analojiyi vurgulayalım: sanat öğretmez; sanat, nihai amacın tam ve
somut realitesinin nasıl olacağını teşhir eder. Öğretmek, ahlakın görevidir.
Sanatın amacının "öğretmek" ile olan ilgisi, bir uçağın amacının "öğretmek" ile
olan ilgisinden daha fazla değildir. Nasıl ki, bir uçağın incelenmesinden, onun
parçalarına demonte edilmesinden bir çok şey öğrenilebilirse; benzer şekilde,
bir sanat eserinin incelenmesinden de
-insanın tabiatı, insanın ruhu (bilinci), insanın
mevcudiyeti hakkında- çok şey öğrenilebilir. Fakat, bunlar, sadece yan
faydalardır. Bir uçağın birincil amacı, insana uçmayı öğretmek değil, ona uçma deneyini
fiilen yaşatmaktır. Sanatın birincil amacı da, aynı şekilde düşünülmelidir.
Sanatın; şeyleri, "olabileceği ve olması gerektiği gibi" temsil etmesi,
insanın bu şeylere, gerçek hayatta erişmesine yardımcı olur; ama, bu yarar,
sadece ikincil bir değerdir. Birincil değer; sanatın, şeylerin olması gerektiği gibi olduğu bir
dünyada yaşama deneyini insana tattırmasıdır. Bu deney, insan için hayati önemi
haizdir.
İnsanın heves ve ihtirasları sınırsız olduğundan, değerleri peşindeki
çabası ömür-boyu bir süreç olduğundan ve değerlerinin yüksekliği arttıkça,
mücadelesi de güçleştiğinden; öyle bir ana, öyle bir saate veya öyle bir belirli
zaman süresine ihtiyaç duyar ki; bu zaman zarfında, görevini bitirmiş olduğu
duygusunu yaşasın; değerlerinin başarılı bir şekilde elde edilmiş olduğu bir
evren içinde yer aldığı duygusunu yaşasın. Bu, daha ileri gitmek için enerji,
yakıt elde edilen bir mola süresi gibidir. Sanat ona bu yakıtı verir; bir
insanın kendi hayat hissinin objektifleştirilmiş realitesini görebilip, üzerinde
düşünmesi zevkini verir; o insanı, bir süre için o insanın ideal dünyasında
yaşatarak, o dünyada bulunmanın zevkini tattırır.
Verili bir birey, bu deneyin anlamını, kendi hayatına tercüme etmek üzere
fiilen davranmayı seçebilir; veya, bu deneyin esinlendirdiği şekilde yaşamakta
başarısız kalıp, hayatının geri kalan kısmını, bu esine ihanet etmekle
geçirebilir. Fakat, sonuç ne olursa olsun; sanat eseri, dokunulmaz bir
mevcudiyet kazanmıştır: kendi kendine yeterli tam bir varlıktır; erişilmiş,
gerçekleştirilmiş, sabit bir realite olgusudur; adeta, karanlık bir yol
kavşağını aydınlatmak üzere dikilmiş ve "Bu mümkündür" diye ses veren bir
işaret feneridir.
Fakat, esefle söylenmelidir ki; sanatın insan bilgisinde işgal ettiği
yerin ölçüsü; sanatın, insan bilinci için yaptığı fonksiyonun büyük önemiyle
ters orantılı olagelmiştir. Bugün, fizik bilimlerinde kaydedilen ilerlemenin
büyüklüğü ile beşeri bilimlerde varolan durgunluk (hatta gerileme) arasındaki
uçurumun belki en çarpıcı göstergesi, sanata yaklaşımda sergilenen pervasız
irrasyonelliktir.
Fizik bilimleri hala (gittikçe tahrip olmakta olan) rasyonel bir
epistemolojinin kalıntılarınca yönlendirilir; oysa, beşeri bilimler, hemen hemen
tamamen mistisizmin ilkel epistemolojisine terkedilmiştir. Fizik bilimlerinde,
atom-altı parçacıklardan, en uzak yıldızlara kadar bütün fenomenler
incelenebilecek bir düzeye erişilmişken; sanat fenomeni, karanlık bir esrar gibi
kalmıştır: sanatın tabiatı, insan hayatındaki fonksiyonu veya muazzam psikolojik
gücü hakkında çok az şey öğrenilmiştir. Oysa, sanat, çoğu insan için büyük önem
taşıyan, derin kişisel ilgi uyandıran bir
fenomendir; sanat, -yazılı tarih öncesi dahil- bütün medeniyetlerde mevcut
olmuş, insanın her adımına eşlik etmiştir.
İnsanlık, bir istisna ile her bilgi alanında, mistik kahinlerden
rehberlik bekleme pratiğini terkedecek kadar olgunlaşmıştır; bu istisan
estetiktir. Estetikte, bu pratik hala tam anlamında geçerlidir ve giderek daha
aşikar bir hale gelmektedir. Mistik kahinin mesleğinin püf noktası,
anlaşılmazlıktı; bugünün estetiğinde de: anlaşılmazlık, bir değer
zannedilmektedir. Nasıl ki, ilkel vahşiler, tabiat fenomenlerini olduğu gibi
kabul etmiş; bu fenomenleri, soruşturulmaz, analiz edilmez ve indirgenmez bir
birincil zannetmiş; ve, bu fenomenlerin kaynağını bilinmez cinlere
atfetmişdilerse; benzer şekilde, bugünün epistemolojik vahşileri de, sanatı
olduğu gibi kabul etmiş; onu, soruşturulmaz, analiz edilmez ve indirgenmez bir
birincil zannetmiş; ve, sanatın kaynağını özel bir tür bilinmez cinlere
atfetmişlerdir: hissettikleri duygular. Aralarındaki tek fark, tarih-öncesi
vahşilerin hatasının masumca yapılmış olmasıydı.
Alrüizmin en acı abidelerinden biri, insanların kendi içlerinde kültürel
olarak yarattıkları benliksizliktir: kendisini, bir
bilinmeyen olarak görmekteki istekliliği; kendisiyle, bir yabancıyla birlikte
yaşıyor gibi yaşaması ve bundan rahatsızlık duymaması; ruhunun, kişisel (gayri-sosyal) ihtiyaçlarını
bilmezden gelmesi, göz ardı etmesi, bastırması; kendisine en gerekli olan
şeyleri en az bilmesi; en derin değerlerini, sübjektifliğin iktidarsızlığına
teslim ederek, hayatını kronik bir suçluluk duygusunun kasvetli zindanına
çevirmesidir.
Sanat üzerindeki felsefi ihmalin sürmesinin asıl sebebi, sanatın
fonksiyonunun gayri-sosyal (bireysel) olması; buna mukabil, felsefeye,
genellikle altrüizmin (birey düşmanlığının) egemen olmasıdır. (Bu, altrüizmin
gayrı-insaniliğinin, insanın (fiilen varolan bir bireyin) en derin ihtiyaçlarına
gösterdiği insafsız kayıtsızlığın bir başka örneğidir.) Sanat, realitenin
sosyalleşmesi gayri-mümkün bir veçhesine aittir; evrensel (bütün insanlara
özgü), fakat gayri-kollektif olan bu veçhe: insan bilincidir.