5.5.4 İnsana-Tapma
Nasıl ki, dini, ahlakın tekelinde zannetmek; ahlakı insana karşı bir hale getirmişse; benzer
şekilde, lisanların en yüce bazı ahlaki kavramlarını sadece dine ait zannetmek;
bu kavramları, bu dünyanın dışına itip, insanın erişiminden çıkarmıştır. "Vecd,"
genellikle, tabiat-üstünün tefekkür edilmesiyle çağrılan bir duygusal durum
olarak kabul edilir. "Tapma" insandan daha yüksek birşeye sadakat ve adanmışlık
içinde bulunmakla yaşanan duygusal deneydir. "Huşu" dizler üştünde yaşanacak
olan ve kutsal bir saygının doğurduğu duygudur. "Kutsal" insanla ve bu dünyayla
ilgili her husustan daha yüksek olan ve hiçbir husus tarafından dokunulmaz olan
şeydir. Vs.
Fakat, bu kavramlar, -tabiat-üstü hiçbir boyut olmasa da- fiilen varolan
duyguları, insanların fiilen hissettikleri bir şeyleri isimlendirmektedir. Hem,
bu duygular, bireyde; değil dini tanımlarca emredilen kendini-hakir görme halini
yaratmak; tam tersine, yücelmiş ve asilleşmiş bir ruh halini yaratmaktadır. O
halde, bu duyguların realitedeki kaynağı veya karşılığı nedir? Bu kaynak,
insanın ahlaki bir ideale olan adanmışlığından doğan duygusal alanın bütünüdür.
Ne var ki, dinlerce sunulan ve insanı küçük gördürten bazı alanları saymazsak;
bu duygusal alan, tanımsız, kavramsız, kelimesiz, varlığı-kabul-edilmez
kalmıştır.
İnsan duygularının bu en yüksek seviyesi, mistisizmin kasvetinden
kurtarılıp, doğru nesnesine, insana yöneltilmelidir.
İnsana-tapma da bu anlamda anlaşılmalıdır.
İnsana-tapma duygusu, çok az sayıda insanın sürekli olarak yaşadığı bir
duygudur; bu duyguyu, bazı insanlar, arada bir parlayan ve hiçbir sonuç
bırakmadan sönen münferit bir kıvılcım halinde yaşar; bazı insanlar ise, burada
neden bahsedildiğini bile anlayamazlar; başka bazıları neden bahsedildiğini
anlayıp, bütün hayatlarını gaddar bir kıvılcım-söndürücü olarak geçirirler.
"İnsana-tapma" kavramını; güya, ahlakı, dinden kurtararak aklın alanına
getirmek amacıyla yapılmış olan; fakat, dinin, en derin, en kötü
irrasyonelliklerini aynen muhafaza edip, onlara dünyevi bir anlam kazandırmaktan
başka hiçbir şey yapmamış olan birçok teşebbüsle karıştırmamak gerekir. Mesela,
modern kollektivizmin bütün çeşitleri (komünizm, faşizm, Nazizm, vs.),
dinsel-altrüist ahlakı aynen muhafaza edip, insanın kendini kurban etmesinden
faydalanacak unsurun, Tanrı yerine "toplum" olmasını ister. Öte yandan; bir
yandan, insanı, bireyi yücelttiklerini, ona taptıklarını iddia ederken, öte
yandan Kimlik Kanunu'nu reddederek, belirsiz bir seyelan olarak kabul ettikleri
realitenin, mucizelerle yönetilip, kaprislerle -Tanrı'nın değil, "toplumun"
kaprisleriyle- şekillendirildiğini iddia eden çeşitli modern felsefe ekolleri
vardır. Bu neo-mistiklerin, insana taptıklarını söylemek mümkün değildir;
bunlar, alenen mistik olan seleflerince insana duyulan derin nefreti aynen
paylaşıp, bu nefretin dayanağını dünyevileştirmekten başka bir şey
yapmamışlardır.
Aynı nefretin daha kaba bir çeşidi, somutla-sınırlı "istatistiki"
zihniyetlerce sergilenir; bunlar, -insan iradesinin anlamını kavramaktan aciz
olduklarından- insanın bir tapınma nesnesi olamayacağını, çünkü buna layık
hiçbir insan türüne henüz raslamadıklarını beyan ederler.
Buradaki anlamında insana tapanlar: insanın en yüksek potansiyelini
görüp, onu kendilerinde aktüelize etmeğe çabalayanlardır. İnsandan nefret
edenler ise; insanı, zavallı, ebedi-günahkar, aşağılık bir yaratık olarak
görenler ve insanın böyle olmadığını hiç keşfetmemesi için uğraşanlardır. Bu
insanların kimler olduğunu anlamak için; burada, şunu hatırlamak önemlidir:
herhangi bir insanın, insan konusunda sahip olabileceği doğrudan, içebakışsal
yegane bilgi, o insanın kendisiyle ilgili olan bilgidir.
Daha spesifik olarak söylenecek olursa, bu iki kamp arasındaki asli ayrım
şöyle ifade edilebilir: 1) insanın kendine-saygı-ve-güven erdemine sahip
olmasından vecde gelen ve insanın yeryüzündeki
mutluluğunun kutsallığına adanmış insanlar ile;
2) bu iki şeyden hiçbirinin mümkün olmaması için kararlı olanlar. İnsanlığın
çoğu, hayatlarını ve ruhsal enerjilerini bu iki uç arasında harcar.
İnsanın bir tapınma nesnesi olduğu görüşü, insanlık tarihinde nadiren
ifade edilmiştir. Bugün, bu görüş, adeta tamamen yok olmuştur. Oysa, insanlığın
en iyi gençleri, -değişik derecelerdeki heyecan, özlem, tutku ve kafa
karışıklığından doğan sancılarla da olsa- hayata bu görüşle başlar. Çoğu için,
bu henüz bir görüş bile olmayıp; hafif bir acı ile muhaberesi gayri-mümkün bir
mutluluktan oluşan, sisli, belli-belirsiz, tanımsız bir histir. Bu, muazzam
beklentileri olan bir histir; insanın kendi hayatının önemli olduğu; büyük
başarıların insan kapasitesi dahilinde olduğu; ileride insanı bekleyen büyük
şeyler olduğu hissidir.
Hayata teslimiyetle başlamak, kendi suratına tükürüp, mevcudiyeti
lanetlemekle başlamak, insanın tabiatında -hiçbir canlının tabiatında- mevcut
bir hal değildir; böyle bir hale girmek, -hızı, insandan insana değişen- bir
yozlaştırma süreci gerektirir. Kimi, ilk baskıda teslim olur; kimi kendini
satar; kimi, enerjisini, algılayamayacağı kadar küçük derecelerde eksiltip, -ne
zaman ve nasıl olduğunu hiç bilmeden- bütün ateşini yitirir. Sonra, bunların
hepsi; kendilerine; olgunlaşmış olmak için zihinlerini terketmek gerektiğini;
güven içinde olmak için değerlerini terk etmek gerektiğini; pratik olmak için
kendine-saygı-ve-güven erdemini kaybetmek gerektiğini; telkin etmekte olan
büyüklerinin teşkil ettiği engin bataklıkta kaybolur giderler. Ama, bir kaç
tanesi gayreti bırakmaz ve devam eder; o ateşe ihanet etmemek gerektiğini bilir;
ona, şekil, amaç ve realite kazandırmayı öğrenir. Fakat, gelecekleri ne olursa
olsun; hayatlarının sabahındaki insanlar, insan tabiatı ve hayatın potansiyeli
hakkında yüce bir görüş ararlar. İnsana uygun bir statünün ne olduğunu keşfedip,
onu tam bir realite haline getirmeyi başaranlar, her nesilde sadece birkaç
kişidir; geri kalanlar, bu statüye ihanet eder. Ama, dünyayı harekete
geçirenler, hayata anlamını kazandıranlar da, bu birkaç kişidir.
5.5.5 Mizah
Mizah, gülünen şeye, herhangi bir metafizik önem vermeyi reddetmektir.
Klasik bir örnek olarak: züppe tavırlı, çok iyi giyinmiş, mirasyedi görünümlü
bir kadının sokakta yürüdüğünü görürsünüz; birden bir muz kabuğuna basarak,
kayar ve düşer....Burada komik olan nedir? Bizi güldüren şey, kadının
gösterişçiliği ile realite arasındaki kontrastın ortaya çıkmış olmasıdır.
Muhteşem görünmek istemiş; fakat, realite, basit bir muz kabuğu ile onu sabote
etmiştir. Burada söz konusu olan, kadının gösterişçiliğinin metafizik
geçerliğinin veya öneminin reddedilmesi, inkar edilmesidir.
Yani, mizah tahripkar bir ögedir; ve, bunda yanlış birşey yoktur; fakat,
mizahın değeri ve ahlakı, güldüğünüz şeyin ne olduğuna bağlıdır. Güldüğünüz şey,
dünyadaki kötülük ise, -onu ciddiye alıyor olmanız ve fakat zamam zaman,
kendinize, ona gülme izni veriyor olmanız şartıyla- mesele yoktur; aşağılık bir
şeye gülmek, bir erdemdir. Ama, iyi olan şeye, kahramanlara, değerlere ve
herşeyin üstünde kendine gülmek iğrenç bir
kötülüktür. Psikolojik olarak yapılabilecek en büyük kötülük, kendine gülmektir.
Bu, kendi suratına tükürmektir.
Mizah, sık sık bir başka kötülüğün aleti olarak, ahlaki korkaklığa
kamuflaj olarak kullanılmıştır.