5.5.3 Edebiyatın Asli Hususiyetleri
En olanaklı edebiyat türü olan roman, insanlar ve hayatlarındaki olaylar
hakkında uzun, kurgusal bir hikayedir. Romanın dört asli hususiyeti vardır:
Tema, Entrika, Karakterizasyon ve Stil.
Bunlar hususiyetlerdir; ayrılabilir
parçalar değil. İnceleme maksadıyla, kavramsal olarak tecrit edilebilirler; ama,
daima hatırlanmalıdır ki; bu hususiyetler, birbiriyle ilişkindir ve bir roman
onların bütünüdür. (İyi bir romansa, bölünmez bir bütündür.)
Bu dört hususiyet, bir istisna ile, her tür edebiyat formunda -yani
kurguda- mevcuttur: roman, oyun, senaryo, libretto, kısa hikaye. Tek istisna,
şiirdir. Bir şiir, bir hikaye anlatmak -yani, entrika ve karakterizasyona sahip
olmak- zorunda değildir; şiirin temel hususiyetleri, tema ve stildir.
5.5.3.1 Tema
Tema, bir romanın soyut anlamının
hulasasıdır. Mesela, Victor Hugo'nun Sefiller'indeki tema, "Toplumun, alt
sınıflardaki insanlara karşı adaletsizliği"dir; Margaret Mitchell'in Rüzgar Gibi Geçti'sinde tema,
"Amerikan İç Savaşı'nın Güney toplumu üzerindeki etkisi"dir.
Amaç, biçimi belirler. Tema, bir romanın amacını tanımlar. Yani; tema,
romanın biçimini, yazarın yapacağı sayısız seçimde standartın ne olacağını
belirler ve romanın bütünleştiricisi olarak hizmet görür.
Bir roman, realitenin yeniden-yaratılması olduğundan; romanın teması,
dramatize edilmelidir; yani, eylemler halinde sunulmalıdır. İnsan bilincinin
bütün içeriği -düşünceler, bilgiler, fikirler, değerler- sadece bir tek nihai
ifade biçimiyle ortaya çıkar: insan eylemleri halinde; ve, sadece bir tek nihai
amaca sahiptir: insan eylemlerini yönlendirmek. Bir romanın teması, insan
mevcudiyeti üzerinde bir fikirden ibaret olduğundan; bu fikir (tema), bu fikrin
insan eylemleri üzerindeki etkisi veya insan eylemleri içinde ortaya çıkışı
olarak -yani bir entrika olarak- sunulmak durumundadır.
5.5.3.2 Entrika
Entrika, temanın dramatize
edilmesinin -eylemler halinde sunulmasının-aracıdır. Bir hikayeyi eylemler
halinde sunmak; onu, olaylar halinde sunmak demektir. İçinde hiçbir olayın
olmadığı bir hikaye, hikaye değildir. Olayları rasgele ve tesadüfi olan bir
hikaye; beceriksizce bir araya konmuş bir olaylar yığınıdır; veya, en iyi
ihtimalle, bir günce, bir hatıra defteri, bir gazetesel kayıt olarak
nitelenebilir; ama, böyle bir yazı, edebi bir eser veya bir roman değildir.
Bir entrika, bir düğümün çözümüne doğru
gelişen, amaçlı olarak mantıken bağlantılılandırılmış olaylardan oluşan bir
dizidir.
Bu tanımdaki "amaçlı" kelimesinin, iki uygulaması vardır: hem yazara, hem
de o romandaki karakterlere uygulanır. Yani; yazar, olaylardan oluşan öyle bir
mantıki yapı oluşturmalı, öyle bir olaylar dizisi ortaya koymalıdır ki; her
önemli olay, hikayede daha önce verilen olaylarla bağlantılı olsun, onlarca
belirlensin, onlardan çıkarak gelişsin. Bu dizi öyle olmalıdır ki; hiç bir olay,
ilgisiz, keyfi, arızi olmasın; olayların mantığı, kaçınılmaz olarak nihai bir
çözüme ulaşsın.
Böyle bir dizinin kurulması için, romandaki karakterler amaçlı
davrandırılmalıdır: ya, kendilerince açıkca bilinen bazı amaçlar peşinde
sunulmalı; ya da, eylemlerini yönlendiren -ve romandaki başka somut olaylar
içinde ifade bulan- bazı motivasyonlarla davrandıkları dramatize edilmelidir.
İyi romanın temel prensibi şöyle ifade edilebilir: bir
romanın teması ve entrikası, bütünleştirilmiş olmalıdır; bu
bütünleştirme, rasyonel bir insanın, zihin ve bedeninin, düşünce ve eyleminin
bütünleştirildiği ölçüde tam olmalıdır.
Ayn Rand'ın entrika-tema adını verdiği bir öge, romanın teması ile
olayları arasındaki bağlantıyı kurar. Entrika-tema, soyut bir temanın bir hikaye
haline dönüştürülmesindeki ilk adımdır; entrikanın oluşturulmasının
olmazsa-olmaz ögesidir. Bir "entrika-tema" bir hikayenin merkezi çatışması veya
"durumu"dur. Eylemler halinde sunulan bu çatışma, temaya tekabül etmeli ve
olayların maksatlı bir biçimde gelişimini mümkün kılacak kadar kompleks
olmalıdır.
Bir romanın teması, o romanın soyut anlamının
çekirdeğidir; entrika-teması, olaylarının
çekirdeğidir.
Mesela, Mesela, Victor Hugo'nun Sefiller'indeki tema, "Toplumun, alt
sınıflardaki insanlara karşı adaletsizliği"; entrika-tema, "Eski bir mahkumun,
insafsız bir kanun temsilcisinin takibinden ömür-boyu kaçışı"dır. Margaret Mitchell'in Rüzgar Gibi Geçti'sinde tema,
"Amerikan İç Savaşı'nın Güney toplumu üzerindeki etkisi"; entrika-tema, "Eski
düzeni temsil eden bir adamı seven ve yeni düzeni temsil eden bir adam
tarafından sevilen bir kadının romantik çatışması"dır.
5.5.3.3 Karakterizasyon
Karakterizasyon, birey bir insanın,
eşsiz, ayrı kişiliğini oluşturan asli çizgilerin portrelendirilmesidir.
Karakterizasyon, büyük bir seçicilik gerektirir. Bir insan, yeryüzündeki en
kompleks varlıktır. Bir yazarın görevi, o muazzam komplekslikten, asli olan
hususiyetleri seçmek ve bu hususiyetleri taşıyan öyle bir birey figürü
yaratmaktır ki; tam bir realite kazanması için gerekli bütün teferruatı haiz
olsun. Bu figür bir soyutlama olmak zorundadır; ama, bir somutluk olarak
görünmelidir; hem bir soyutlamanın evrenselliğine sahip olmalıdır; hem de, aynı
zamanda, bir şahıs olmanın tekrarlanması
gayri-mümkün eşsizliğine sahip olmalıdır.
Gerçek hayatta, etrafımızdaki insanların karakterleri hakkında, sadece
iki haber kaynağına sahibizdir: onları, ne yaptıklarıyla ve ne söyledikleriyle,
-özellikle de ne yaptıklarıyla- yargılarız. Benzer şekilde, bir romanın
karakterizasyonu da, bu iki haber kaynağına tekabül eden, iki ana araç
vasıtasıyla yapılır: eylem ve diyalog. Bir karakterin görünüşü,
tavırları, vs. ile ilgili tasviri pasajlar, bir karakterizasyona katkıda
bulunabilir; aynı şekilde, karakterlerin düşünceleri ve hisleriyle ilgili
içebakışsal pasajlar ve diğer karakterlerin yorumları da karakterizasyona
katkıda bulunabilir. Ama, bunlar, -eylem ve diyalog sütunlarının yokluğunda
hiçbir değer taşımayan- yardımcı araçlardan ibarettir. Bir karakteri
yeniden-yaratmak için; yazar, o karakterin ne yaptığını ve ne dediğini ortaya
koymalıdır.
Karakterizasyon alanında bir yazarın yapabileceği en kötü hatalardan
biri: bir karakterin tabiatının ne olduğu hakkında, anlatıcı (diyalog içermeyen)
pasajlarda iddialarda bulunmak; fakat, bu iddiaları desteklemek üzere, o
karakterin eylemleri halinde ortaya konması gereken hiçbir delil vermemektir.
Mesela; bir yazar, kahramanının "erdemli," "hayırhah," "duyarlı," "cesur"
olduğunu söyleyip durur; ama, o kahraman, kadın kahramanı sevmekten, komşulara
güleryüzlü olmaktan, güneşin batışını seyrederken tefekküre dalmaktan ve falanca
partiye oy vermekten başka hiçbir şey yapmazsa; bu anlatıma, karakterizasyon
demek mümkün değildir.
Tutarlılık, karakterizasyonun temel
önşartıdır. Fakat, buradaki tutarlılık; bir karakterin, sadece tutarlı öncüller
kabul etmiş olması anlamına gelmez; büyük edebiyat kurgularındaki, en ilginç
karakterlerden bazıları, iç çatışmalarla paramparça olmuş insanlardır.
Tutarlılık, yazarın, bir karakterin psikolojisi hakkındaki görüşünün tutarlı
olmasıdır: onu, hiçbir zaman izahı gayri-mümkün bir biçimde davrandırmaması; o
karaktere, o karakterle ilgili karakterizasyonun geri kalan kısmıyla çelişen
veya onlardan türemeyen hiçbir eylem yaptırmamasıdır. Tutarlılık, bir karakterde
varolabilecek hiçbir çelişkinin, yazar tarafından kastedilmeksizin ortaya
çıkmamasıdır.
5.5.3.4 Stil
Genel olarak sanatta stil konusuna, "Sanat ve Hayat Hissi" ve "Sanat ve
Bilgilenme Süreçleri" bölümlerinde değinilmişti.
Stil konusu, kısa bir tartışmada kapsanamayacak ölçüde komplekstir; bu
yüzden, sadece bir kaç asli hususun belirtilmesiyle yetinilecektir.
Edebi bir stilin, -her biri bir çok alt kategoriden oluşan- iki temel
ögesi vardır: "içerik seçimi" ve "kelime seçimi."
Mesela, bir pasajda güzel bir kadını tasvir eden bir yazarın yapmış
olduğu stilistik "içerik seçimi;" o yazarın, kadının bedenini mi, yoksa yüzünü
mü, yoksa yürüyüş tarzını mı, yoksa yüz ifadesini mi, vs. anlatacağını (veya
vurgulayacağını) belirler; tasvirde içereceği detayların asli ve anlamlı
detaylar mı, yoksa arızi ve alakasız detaylar mı olacağını belirler; bunların,
olgular halinde mi, yoksa değerlendirmeler halinde mi sunulacağını belirler; vs.
Yazarın yapmış olduğu "kelime seçimi" ise; iletmeyi seçtiği özel içerikle elde
etmek istediği duygusal yüklemeleri veya çağrışımları, değer-eğilimlerini
iletir. (Bir kadını tasvir ederken kullanabileceği -"narin" veya "ince" veya
"kıvrak" veya "değnek gibi" veya "dal gibi" veya "selvi boylu" gibi- sıfatlardan
her biri değişik bir etki yaratır.)
Aşağıda verilen ve iki farklı romandan alınmış, iki pasajdaki edebi
stilleri mukayese edelim. Her ikisi de, New York şehrinde gece vaktini tasvir
etmektedir. Bunlardan hangisinin, spesifik bir sahnenin görsel realitesini
yeniden-yaratmayı başardığını ve hangisinin müphem, duygusal iddialarla,
boşlukta gezen soyutlamalarla uğraştığını gözlemleyin.
Birinci pasaj:
"Bu güne kadar bu köprüden böyle bir akşamda yürüyüp geçen ilk insan
herhalde ben olmuştum. Küçük damlalarla yağıp çevremde adeta bir sis oluşturan
yağmur; yanımdan vızıldayıp geçen otomobillerin buğulu pencereleri arkasına
kapatılmış yüzlerin soluk beyaz elipsleri ile benim aramda, kurşuni bir perde
oluşturuyordu. Gece-vakti-Manhattan denen o müthiş parlaklık dahi, uzaktaki bir
kaç mahmur, sarı ışığa indirgenmişti.
"Arabamı oralarda bir yerde bırakmıştım. Kafamı pardesümün yakasına
gömüp, üstüme örtülmüş bir battaniye gibi beni saran gecenin içinde yürümeye
başladım. Hem yürüyor; hem sigara içiyor; önüme doğru fiskelediğim sigara
izmaritlerinin, kaldırımda yuvarlanırken, son bir göz kırpmayla cızırdayıp
sönmesini seyrediyordum."
İkinci pasaj:
"O saat, o an ve o yer, kendi gençliğinin tam kalbine, kendi arzusunun
zirve ve zenit noktasına, eşsiz bir sevda gibi yerleşmişti. Şehir, daha önce,
hiç o akşam olduğu kadar güzel görünmemişti. İlk defa fark etti ki; New York'u
dünya şehirleri arasında üstün kılan yön, onun gecelerin şehri olması idi.
Burada, şaşırtıcı ve kıyas kabul etmez bir güzelliğe, bu şehrin yer ve zamanının
tabiatında mevcut olan, başka hiçbir yer ve zamanın yetişemeyeceği, bir tür
modern letafete erişilmişti. Birden, diğer şehirleri hatırladı; noktürnel
pırıltılardan oluşan engin ve gizemli çiçek tarlasıyla, Sacre-Coeur tepesinden
aşağı doğru uzanan Paris'in; sisli ışığın dumanlı halesi içindeki muazzamlığı
ile, sınırlanamazlık içinde kaybolmuşluğu ile özel bir heyecan veren Londra'nın;
gece vakti güzelliklerinin de, kendine özgü nitelikleri olduğunu, çok şirin ve
çok gizemli olduğunu; ama, henüz buna eşit bir güzellik üretemediğini farketti."
Birinci pasaj, Mickey Spillane'in One
Lonely Night isimli romanından; ikinci pasaj ise, Thomas Wolfe'un, The
Web and the Rock adlı romanından alınmıştır.
Her iki yazar da görsel bir sahneyi yeniden-yaratmak ve belirli bir ruh
halini iletmek durumundaydılar. Yöntemlerindeki farkı gözlemleyin. Spillane'in
tasvirinde, duygusal bir tek söz veya sıfat yoktur; görsel olgulardan başka
hiçbir şey sunulmamıştır; ama, öyle olgular seçmiş, öylesine ince düşünülmüş
detaylar vermiştir ki; o sahnenin görsel realitesi karşımızda somutlaşmış ve
müthiş bir yalnızlık duygusuyla kaplı bir ruh hali, bütün şiddetiyle
iletilmiştir. Wolfe, şehri tasvir etmemiştir; bir tek karakteristik görsel detay
dahi vermemiştir; şehrin "güzel" olduğunu iddia etmiş, fakat onu güzel yapanın
ne olduğunu söylememiştir.
"Şaşırtıcı," "kıyas kabul etmez," "heyecan verici," "şirin" gibi sözler,
değerlendirmelerdir; bu değerlendirmeleri neyin doğurduğuna dair hiç bir işaret
yoksa; bu sözler, keyfi iddialar ve anlamsız yuvarlamalardan daha fazla bir
değer taşımaz.
Spillane'in stili, realite-yönelimlidir ve objektif bir
psiko-epistemolojiye hitap eder: olguları verir ve okuyucunun buna uygun olarak
tepkiyeceğini umar. Wolfe'un stili, duygu-yönelimlidir ve sübjektif bir
psiko-epistemolojiye hitap eder: okuyucudan, olgulardan kopuk bazı duyguları
kabul etmesini bekler; okuyucunun, duyguları elden düşme olarak kabul etmesini
ister.
Spillane, tam bir odanmışlık içinde okunmalıdır; çünkü, verili bir olguyu
değerlendirip, uygun duyguyu çağıracak olan güç, okuyucunun kendi zihnidir.
Fakat, Spillane, odaklanmaksızın okunursa, hiçbir şey elde edilmez; O'nda,
gevşek, hazır-yapılmış hiçbir genelleme yoktur, önceden-hazmedilmiş veya geviş
ürünü hiçbir duygu yoktur.
Eğer, Wolfe, odaklanmaksızın okunursa; okuyucuda, önemli veya yüceltici
bir şeylerin tumturaklı sözlerle söylenmek istendiği doğrultusunda müphem bir
izlenim kalır. Oysa, Wolfe, tam bir odaklanmışlık içinde okunursa, anlaşılır ki:
hiçbir şey söylememiştir.
Sanat, realitenin yeniden-yaratılmasıdır; bir sanat eseri, bir okuyucunun
ruh halini etkiler; ancak, bu, sadece sanatın yan-ürünlerinden biridir. Fakat,
okuyucunun ruh halini, realitenin anlamlı bir şekilde yeniden-yaratılması
konusunda hiçbir şey yapmadan etkileme çabası; bilinci, mevcudiyetten koparma
çabasıdır; realiteyi değil, bilinci sanatın odak noktası haline getirmek, anlık
bir duyguyu, bir ruh halini başlı-başına bir amaç
olarak görmek demektir.