5.5.2 Natüralizm
Romantizmden farklı olarak Natüralizm, insan iradesinin mevcudiyetini
inkar eder.
Romantisizm ve Natüralizmin temel öncülü (irade veya anti-irade öncülü),
edebi eserdeki -tema seçimi, stil niteliği gibi- diğer bütün veçheleri etkiler;
fakat, ikisi arasındaki en önemli fark, hikaye yapısının tabiatında -entrika
veya entrikasızlık hususiyetinde- ortaya çıkar; ve, bu fark, verili bir eserin
hangi kategoriye sokulacağı konusunda temel ayırt edici karakteristik olarak
hizmet görür.
Natüralistler, insan ve mevcudiyet hakkında, metafizik bir görüş sunmak yerine,
muhabirsel (gazetesel) bir görüş
sunarlar. "İnsan nedir?" sorusuna, cevapları: "1937 yılında, Türkiye'nin
güneyindeki köy bakkallarıdır" olur; veya, "1980'lerde, Bodrum meyhanelerindeki
insanlar" olur.
Natüralizm ekolünün pratisyenlerine göre; bir yazar, "gerçek-hayat"ı,
hiçbir seçicilik ve değer-yargısı tatbik etmeden, güya "olduğu gibi"
yansıtmalıdır. "Yansıtmak"la kast ettikleri, "fotoğraf çekmek"tir;
"gerçek-hayat"la kast ettikleri, hasbel kader gözlemlemiş oldukları verili
somutluklardır; "olduğu gibi" ile kast ettikleri, "çevrelerindeki insanların
yaşadığı gibi"dir. Fakat, gözlemleyin ki bu Natüralistler -veya aralarında iyi
olanları- edebiyatın iki hususiyeti konusunda oldukça seçicidirler: stil ve karakterizasyon. Seçicilik
olmaksızın, -ne olağandışı bir insanın karakterizasyonu; ne de, nüfusun büyük
bölümünü temsil eden istatistiki bir ortalama olarak sunulan bir insanın
karakterizasyonu- hiçbir tür karakterizasyon mümkün olmaz. Bu yüzden,
Natüralistlerin seçiciliğe muhalefeti, edebiyatın sadece bir hususiyeti içindir:
içerik veya konu. Natüralistlere göre, konunun
seçiminde, yazar seçici olmamalıdır.
Neden?
Natüralistler bu soruya, akli, mantıki, çelişkisiz hiçbir cevap
vermemişlerdir. Bir yazar, konularını, ayrım ve seçim yapmaksızın neden bir
fotoğraf haline getirmelidir? "Gerçekten" vuku buldukları için mi? Gerçekten
vuku bulanı kaydetmek, bir romancının değil, bir gazetecinin veya bir tarihçinin
işidir. Okuyucuları aydınlatmak ve eğitmek için mi? Bu, edebiyatın değil,
bilimin işidir; kurgusal yazımın değil, gayri-kurgusal yazımın işidir. İnsanın
sefaletini teşhir ederek, durumunu iyileştirmek mi? Fakat, bu, bir
değer-yargısıdır; ahlaki bir amaçtır; didaktik bir "mesaj"dır; ve, bunların
hepsi, Natüralist doktrin tarafından yasaklanmıştır. Hem, bir şeyi iyileştirmek
için; neyin bir iyileştirme sayılabileceğinin bilinmesi; bunu bilmek için, neyin
iyi olduğunun ve onun nasıl elde edileceğinin bilinmesi; bunu bilmek için,
değer-yargılarından oluşan bütün bir sisteme, bir ahlak sistemine sahip olmak gerekir;
ki bu, Natüralizme zıttır.
Yani, Natüralistlerin pozisyonu; bir romancıya, araç açısından tam bir estetik
özgürlük vermekte; bu özgürlüğü, amaç açısından vermemektedir.
Şeyleri nasıl tasvir edeceği hususunda,
seçici olmasına, yaratıcı hayalgücü kullanmasına, değer-yargılarında bulunmasına
izin vardır; ama, ne tasvir edeceği hususunda, izin
yoktur; başka bir deyişle, stil ve karakterizasyonda özgürdür, konuda özgür
değildir. Natüraliste göre, insana -edebiyatın konusuna- seçici bir gözle
bakılmamalı ve insan, seçici bir tarzda tasvir edilmemelidir. İnsan, verili
olarak -değişmez, yargılanmaz, statüko olarak- kabul edilmelidir. Fakat, insanın
gerçekten değiştiğini, biribirlerinden farklı olduğunu, farklı değerler peşinde
olduklarını gözlemlemekteyiz. O
halde, insani statükoyu kim belirleyecektir? Natüralizmin zımni cevabı şudur:
romancıdan başka herkes.
Natüralist doktrine göre, romancı, ne yargılamalı, ne de
değerlendirmelidir. Romancı, bir yaratıcı değil; patronu, insanlığın geri kalanı
olan bir kayıt sekreteridir. Bıraksın, başkaları yargılasın; kararlar versin;
amaçlar seçsin; değerleri için mücadele etsin; insanın gidişini, kaderini,
ruhunu belirlesin. Romancı, bu savaşın tek muafı veya kaçağıdır. Görevi soru
sormak değildir; elde defter patronun ardında koşturmak; patron ne dikte ederse
kaydetmek; patronun yere düşürdüğü kah bir inciyi, hak bir pis mendili
toplamaktır.
Natüralistler, bir romandaki entrikanın suni bir kurulmuşluk olmasına
itiraz ederler; çünkü, iddialarına göre, "gerçek hayattaki" olaylar, mantıkı bir
yörüngede ceryan etmez. Bu iddia, gözlemcinin görüşüne bağlıdır -hem de "görüş"
kelimesinin, lafzi anlamında. Bir evin duvarından bir metre uzaklıkta durup
bakan miyop bir insan, şehrin sokak haritasının, suni, uydurulmuş bir
kurulmuşluk olduğunu iddia edebilir. Ama, şehrin yediyüz metre üstünden uçan bir
pilot, bu iddiayı kabul etmeyecektir. İnsanların hayatlarındaki olaylar, -çok
nadir olan kazalar dışında- insanların sahip oldukları öncüllerin ve değerlerin
mantığını takip eder. Bu olguyu gözlemlemek için; o anın menzilinin ötesine;
günlük hayatta ceryan eden, ilgisiz küçük teferruatların, tekrarların ve
rutinlerin ötesini bakmak; ve, insan hayatındaki asli hususları, dönüm
noktalarını, yönelimi görmek gerekir.
Natüralizm, ondokuzuncu yüzyılın bir ürünüdür; ama, modern tarihteki
spirütüel babası, Shakespeare'dir. İnsanın iradeye sahip olmadığı, kaderinin
fıtri bir "trajik kusur"la belirlendiği öncülü, Shakespeare'in eserlerinin
temelidir. Fakat, Shakespeare'i Natüralistlerden ayıran bazı önemli farklar
vardır. İnsanın iradeden yoksunluğu yanlış öncülü bir yana konursa,
Shakespeare'in yaklaşımı, muhabirsel değil, metafizikseldir. Karakterleri:
"gerçek hayat"tan alınma olmayıp; gözlemlenmiş somutlukların veya istatistiki
ortalamaların kopyaları olmayıp; bir deterministin insan tabiatında varolduğunu
söyleyeceği -ihtiras, iktidar hırsı, kıskançlık, açgözlülük gibi- karakter
çizgilerini içeren büyük-ölçekli soyutlamalardır.
Teorileri, onları somutla-sınırlı olmaya ne kadar zorlamış olursa olsun,
Natüralist ekolün yazarları; yine de, soyutlama gücünü önemli bir ölçüde
kullanmak zorunda kalmışlardı: "gerçek-hayat" karakterlerini yansıtmak için,
asli addettikleri karakteristikleri seçmek zorunda kaldılar. Böylece,
seçiciliğin kriteri olarak, istatistik mülahazaları, değerler yerine ikame etmek
doğrultusuna girdiler: insanlar arasında istatistiki olarak yaygın olan
karakteristiğin, metafiziken önemli olduğu ve insan tabiatını yansıttığı; nadir
veya istisnai olanın, böyle olmadığı görüşüne vardılar.
Ancak, Natüralizmin bugünkü mirascılarının istatistiğe saygıları, sadece
kahramanların ve dahilerin az sayıda olduğu konusuyla sınırlı kalır. Mesela, şu
soruya hiç cevap vermezler: Kahramanlar ve dahiler, sayısal nadirlikleri
yüzünden, insanlığın temsilcileri addedilmeyeceklerse; neden, hilkat garibeleri,
ruh hastaları, canavarlar, vs.temsili addedilmektedir? Bir katilin ruhu
incelenmeğe değerse; neden bir kahramanın veya dahinin ruhu değmez?
Cevap, -ister bilinçle seçmiş olsunlar, isterse bilinçsizce- Natüralizmin
temel öncülünde yatmaktadır; bu öncül, modern felsefeden türediği haliyle,
anti-insan, anti-zihin, anti-hayattır; altrüist ahlaktan türediği haliyle,
ahlaki yargıdan kaçmaktır; bir insan tarafından yapılan şey ne olursa olsun,
affedilmesini, müsamaha edilmesini, merhamet edilmesini dilenmektir.
Önceleri, entrika ve hatta hikaye ögelerini reddetmiş olduklarından,
karakterizasyon ögesi üzerinde yoğunlaşmışlardı; o dönemde, psikolojik
gözlemcilik, en iyi Natüralistlerin sunabildiği en büyük değerdi. Fakat,
istatistiki yöntemin yaygınlaşmasıyla, bu değer azaldı ve kayboldu:
karakterizasyonun yerini, ayrımsız kayıt işlemi aldı;
karakterizasyon,
-karakterin evinin, giyeceklerinin, yediklerinin
teferruatlı envanteri halinde sunulan- bir ıvır-zıvır katoloğu altına gömüldü.
Natüralizm; Shakespeare ve Tolstoy'un eserleri ile giriştiği evrensellik
talebini yitirdi; sanatı, metafizik bir güç olmaktan, o anın menzilinden daha
ötesine erişmeyen bir merceğe sahip bir fotoğraf makinası haline indirgedi; ve,
insan mevcudiyeti hakkında hiçbir şey söylemeyen, yüzeysel, anlamsız,
gayri-ciddi bir ekol haline geldi.