5.4.2 Müzik ve Bilgilenme Süreçleri
Müzik ve diğer sanatlar arasındaki temel fark: müziğin, insanın normal
psiko-epistemolojik sürecini, adeta tersten yaşatması olgusundan kaynaklanır.
Diğer sanatlar, fiziki bir nesne -yani, ister bir kitap olsun, isterse
bir resim, insan duyularınca algılanacak bir nesne- yaratır; ve,
psiko-epistemolojik süreç: o nesnenin algılanmasıyla başlar; sonra, o nesnenin
anlamı, kavramsal olarak yakalanır; sonra, bu anlamın, o insanın temel değerleri
açısından değerlendirilmesi yapılır; bu değerlendirme sonucu, bir duygu
hissedilir. Yörünge şöyledir: algıdan-kavramsal
anlamaya-değerlendirmeğe-duyguya.
Müzikteki yörünge ise: algıdan-duyguya-değerlendirmeğe-kavramsal
anlayışa.
Müzik, adeta insan duygularına doğrudan erişme gücüne sahiptir.
İster fiziki, isterse estetik bütün duygularda olduğu gibi; müziğe
tepkiyen bir insan zihninde ceryan eden psiko-epistemolojik süreçler, tek ve ani
bir reaksiyon olarak yaşanır; bu reaksiyon, o kadar hızlıdır ki; o insanın, bu
reaksiyon içindeki bileşenleri teşhis etmek için zamanı yoktur.
Müzik dinlemekte olan bir insan, zihninde ne olup bittiğini, (bir noktaya
kadar) içebakışsal olarak gözlemleyebilir: zihin; imajlardan, eylemlerden,
manzaralardan, olaylardan, fiili veya hayali deneylerden oluşan bilinçaltı
malzemeler çağırmaktadır; bu malzemeler, bir rüyadaki gelişmeler gibi, kısa ve
rasgele sahnelerde, birbiriyle kaynaşarak, değişerek ve kaybolarak, istikametsiz
ve gelişi güzel akmaktadır. Fakat, gerçekte bu akış, seçici ve tutarlıdır:
çağrılan bilinçaltı malzemenin duygusal anlamı, o müziğin projekte ettiği
duygulara tekabül etmektedir.
İnsan, fiili bir sebebi ve nesnesi olmayan bir duygu yaşayamayacağını,
bilinçaltı vasıtasıyla (zımnen) bilir. Bu yüzden; müzik, ortaya hiçbir dışsal
nesne koymadığı halde, bir duygu hali önerince; buna karşılık, bilinçaltı, içsel
bir nesne önerir. Bu, kelimesiz bir süreçtir; eşdeğer kelimelerle ifade edilse,
şu gibi bir formülle ifade edilebilen duygular dile gelir: "Eğer, ...olsaydım,
böyle hissederdim." Mesela, "Eğer, bir bahar sabahı, güzel bir bahçede olsaydım,
böyle hissederdim"; veya "büyük, ihtişamlı bir salonda dans ediyor olsaydım";
veya "sevdiğim insanla birlikte olsaydım"; veya "denizde şiddetli bir fırtınayla
mücadele ediyor olsaydım"; veya "bir özgürlük savaşı için, siperlerde olsaydım";
veya "kuş cıvıltıları içinde, çiçek kokan bir koruda olsaydım"; vs.
Bu fenomenin üç veçhesini gözlemleyiniz: 1. Bu hal, bir insanın bilinçli
düşüncelerini kasten askıya alması ve duygularının rehberliğine teslim olmasıyla
ortaya çıkar; 2. Bilinçaltı malzeme akmak zorundadır; çünkü, tek başına hiçbir
imaj, o müzik deneyinin anlamını yakalayamamaktadır; zihin, bu imajların
hepsinde ortak olan bir şey, duygusal bir soyutlama yakalamak istediğinden,
böyle bir imajlar resmi geçidine ihtiyaç duymaktadır; 3. Buradaki duygusal
soyutlama süreci -yani, şeyleri çağırdığı duygulara göre sınıflama işlemi- bir
insanın kendi hayat hissini oluşturma sürecinin aynısıdır.
Bir hayat hissi, metafiziğin kavramsallık-öncesindeki eşdeğeridir: insan
ve mevcudiyet üzerinde, duygusal, bilinçaltı bir bütünleştirmeyle yapılmış bir
değerlendirmedir. Bir insan, kendi temel duyguları
açısından
(yani, kendi metafizik değer-yargılarından
kaynaklanan duygular açısından) bir müziğe tepkir.
Müzik, bir dinleyicinin kavradığı, ama fiilen hissetmediği duygular
iletir; o insanın fiilen hissettiği şey, -eğer o his, o insanın hayat hissiyle
birleşemiyorsa veya birleştiği ana kadar- sadece bir öneridir; uzak,
bağlantısız, gayri-şahsi bir duygudur. Fakat, müziğin içeriği, kavramsal
terimlerde iletilmediğinden veya fiziken hissedilmeğe müsait olmadığından; bir
dinleyici, bu içeriği, tuhaf bir tarzda, adeta bir yeraltı faaliyetiyle
hisseder.
Müzik, hayat hisleri oldukça farklı olan insanlara dahi, aynı kategori
içindeki duyguları iletir. Genellikle, insanlar, verili bir müzik parçasının,
neşeli veya hüzünlü, şiddetli veya sakin olduğu konusunda anlaşır. Fakat, aynı
müzik karşısında, genel anlamında aynı duyguları yaşasalar bile, bu deneyi değerlendirmelerinde -yani, bu
duyguları duyuyor olmaları hakkında ne düşündükleri konusunda- radikal
farklılıklar olacaktır. Bazıları, "Bu müzik o kadar kaygısız ve neşeli ki,
kendimi mutlu hissettim" derken; başka bazıları, -insanı, epistemolojik bir
karanlığın belirsizliğinde yaşamak zorunda zannedenler- "Bu müzik, o kadar
kaygısız ve neşeli, dolayısiyle o kadar yüzeysel ki, rahatsız oldum." diyebilir.
Psiko-epistemolojik olarak, müziğe tepkime yörüngesi şöyle görünür: bir
insan müziği algılar; belirli bir duygusal durum önerisini kavrar; kendi hayat
hissini kriter olarak kullanarak, bu durumu, -hayat hakkındaki temel duygularına
uyması veya onlarla çelişmesi açısından- zevkli veya acı verici, arzu edilir
veya edilmez, önemli veya kabil-i ihmal olarak değerlendirir.
O müziğin projekte ettiği duygusal soyutlama, o insanın hayat hissine
tekabül ediyorsa; o soyutlama, tam, parlak, neredeyse zorlayıcı bir realite
kazanır; o soyutlama, bazan, fiziken yaşanmış her hangi bir duygudan daha
şiddetli bir duygu halinde hissedilir. O müziğin projekte ettiği duygusal
soyutlama, o insanın hayat hissiyle ilgisizse veya onunla çelişiyorsa; o insanın
hissedeceği tek şey, hafif bir rahatsızlık ile sinir bozucu bir can sıkıntısı
arasında bir duygudur.
Burada, henüz cevaplandırılmamış bir soruya geliyoruz: Müzik, bizde neden duygular
uyandırmaktadır?
Eserlerin normal bilgilenme süreçleriyle kavranabildiği diğer sanatlarda;
cevap, eserin kendisinde mevcuttur: o eserin tabiat ve anlamının kavramsal bir
analizi cevabı sağlar; estetik yargılama için, ortak bir lügat ve objektif bir
kriter geliştirilebilir. Müzik alanında, halen, ne böyle bir lügat, ne de bir
kriter vardır; ne farklı kültürler arasında, ne de aynı kültür içinde.
Cevabın, müzik eserinin tabiatında saklı olduğu bellidir; çünkü,
duyguları davet eden eserin kendisidir. Fakat, bunu nasıl yapar? Seslerin arka
arkaya gelmesi, neden duygusal bir reaksiyon doğurur? Müzik, neden insanın en
derin duygularını ve hayati, metafizik değerlerini işe karıştırır? Sesler, nasıl
olup da, aklı by-pass eden bir tarzda, duygulara doğrudan doğruya
erişebilmektedir? Seslerin belirli bir kombinasyonu, insan bilincine ne
yapmaktadır ki; bu kombinasyon, neşeli veya hüzünlü olarak
kimliklenebilmektedir?
Henüz hiçkimse, bu soruların cevaplarını keşfetmedi. Ortak bir müzik
lügatının formüle edilmesi için, bu cevaplar beklenmektedir.
İnsanlığın müzikle ilgili anlayışı, hala malzeme toplama çabasıyla
sınırlıdır: tasviri gözlemler yapma düzeyindedir. Müzikle ilgili anlayış,
kavramlaştırma düzeyine getirilene kadar, müzik zevklerini veya tercihlerini,
sübjektif bir mesele olarak görmek zorundayız -bu sübjektiflik: metafizik değil,
epistemolojik anlamdadır; başka bir deyişle, bu tercihlerin, gerçekten de,
sebepsiz veya rasgele olması anlamında değil, sebeplerini henüz bilmiyor
oluşumuz anlamındadır. Dolayısiyle; hiçkimse, kendi müzik seçimlerinin,
başkalarının seçimlerine olan objektif üstünlüğünden bahsedemez.
Objektif delilin olmadığı yerde; herkes, kendi kararını ve sadece kendisi için verir.
Fakat, insanın müziğe tepkisinin tabiatı konusunda, Ayn Rand'a ait bir
hipotez mevcuttur. Bu hipotezden -bunun sadece bir hipotez olduğunu
vurgulayarak- bahsetmek yararlı olabilir:
İnsan, ortada fiziki bir nesne olmadığı halde, bir duygu yaşıyorsa; bu
duyguya sebep olabilecek başka tek nesne: o insanın kendi bilincinin durumu veya
faaliyetleridir. Müziğin algılanmasındaki zihni faaliyet nedir? (Burada, bir
sonuç olarak doğan duygusal tepki değil, algılama sürecindeki zihni faaliyet
soruluyor.)
Hatırlayalın ki; bütünleştirme, insanın bilgisel
gelişmesinin her düzeyinde, insan bilincinin temel fonksiyonudur. Önce; beyni,
duyu verilerini algılar halinde bütünleştirerek, duyusal kaosa bir düzen
getirir; bu bütünleştirme, otomatikman yapılır: gayret gerektirir, ama bilinçli
irade gerektirmez. Sonraki basamak; konuşmayı öğrendikçe, algıların kavramlar
halinde bütünleştirilmesidir. Daha sonra; bilgisel gelişmesi, kavramların,
gittikçe genişleyen kavramlar içinde bütünleştirilmesi haline yükselir; zihninin
menzili büyür. Bu aşama, tamamen iradidir ve aralıksız bir gayret gerektirir. Duyusal bütünleştirmeler yapan
otomatik süreçler, bebeklikten çocukluğa geçtiği dönemde tamamlanır; bu
süreçler, -tek bir istisna ile- bir yetişkin için kapanmıştır.
Bunun tek istisnası, peryodik titreşimlerin doğurduğu sesler, -yani
müzik- alanındadır.
Gayri-peryodik titreşimlerin ürettiği sesler, gürültüdür. Bir insan, bir
gürültüyü, bir saat veya bir gün veya bir yıl boyunca da dinlese; bu sesler,
hala gürültü olarak kalır. Fakat, belirli bir sırada işitilen müziksel tonlar,
değişik bir sonuç yaratır; insan kulağı ve beyni, onları yeni bir bilgisel deney
halinde bütünleştirir; onları, "işitsel bir
varlık" olarak adlandırabileceğimiz bir kimlik halinde -yani, bir melodi
halinde- bütünleştirir. Bu bütünleştirme, fizyolojik bir süreçtir: bilincinde
olunmaksızın, otomatikman meydana gelir. İnsan, bu süreçten, ancak sonuçları
vasıtasıyla haberdar olur.
Büyük fizikçi, fizyolog Herman Ludwig Ferdinant von Helmholtz
(1821-1894), müzik algılamasının esasının matematiksel olduğunu isbatlamıştır:
akorların uyumu veya uyumsuzluğu, bu akorları oluşturan tonların frekanslarının
belirli oranlarda olup olmamasına bağlıdır. Mesela, beyin, bir bölü iki olan
oranları bütünleştirebilmekte; ama, sekiz bölü dokuz oranını
bütünleştirememektedir.
Helmholtz, genel olarak aynı anda işitilen tonlarla ilgilenmiştir. Ama,
getirdiği isbat; hem, ard arda gelen bir müzik tonları dizisinin (bir melodinin)
işitilip bütünleştirilmesi sürecine de aynı prensiplerin uygulanabilmesi
imkanına; hem de, verili bir müzik kompozisyonunun psiko-epistemolojik
anlamının, o kompozisyonu dinleyen insanın kulak ve beyninden ne talep ettiği
ile belirlendiğini öne sürme imkanına yol açar.
Bir kompozisyon; karmaşık matematik ilişkileri çözerken gerekli olacak
ölçüde bir aktif teyakkuz gerektirebilir; veya, monotonluktan doğan bir
basitlikle, beyni uyuşturabilir. Bu kompozisyon; bütünleştirilmiş bir işitsel
(bilgisel) hulasa yaratma süreci gerektirebilir; veya, bütünleştirme sürecini,
rasgele müzik kırıntılarından oluşan keyfi bir seri halinde parçalayabilir;
veya, insan zihninin bütünleştirme kapasitesini, bütünleştirilmesi,
matematiksel-fizyolojik açıdan imkansız olan seslerden ibaret bir curcunayla
(bir gürültüyle) felç eder.
Dinleyici; bu süreçten, çeşitli duygulardan birini hissederek haberdar
olur: bir güven, etkinlik, zorlanma, sıkıntı veya sinirlilik duygusu gibi.
Tepkisi, o insanın psiko-epistemolojik hayat hissince
-bilgisel fonksiyonlarını en rahat hangi düzeyde yapabildiği hususunca-
belirlenir.
Epistemolojik olarak, aktif bir zihne sahip olan bir insan, zihni gayreti
heyecanlı bir oyun olarak görür; metafizik olarak, anlaşılabilirlik arar. Böyle
bir insan, karmaşık hesaplar isteyen ve çözümü başarılı olarak mümkün olan bir
müzikten hoşlanacaktır. (Sadece armoni ve orkestrasyonun karmaşıklığından değil,
esasta o müziğin çekirdeğini oluşturan melodi karmaşıklığından da
hoşlanacaktır.) Çok basit bir bütünleştirme karşısında, bir ilkokul aritmetik
problemini çözme işiyle görevlendirilmiş bir yüksek matematikçınin duyacağı
türden bir sıkıntı duyacaktır. Rasgele müzik kırıntılarından oluşan bir ses
dizisini duyduğunda; zihni, bu dizi üzerinde hiçbir şey yapamayacak; sıkıntı ile
keyifsizlik karışımı bir duygu hissedecektir. Karmakarışık bir müzik curcunası
işittiğinde, kızgınlık, hiddet ve isyan duygusu içine girecektir; bu gürültüyü,
zihninin bütünleştirme kapasitesini tahribe yönelik bir teşebbüs olarak
algılayacaktır.
Epistemolojik olarak; karma bilgisel alışkanlıklara sahip bir insan,
zihni gayrete karşı sınırlı bir ilgi duyar; bu insan, metafizik olarak; kendi
haberdarlık alanı içinde, oldukça büyük bir sisli alan kalmasına izin verir. Bu
insan, talepkar bir müzik dinlerken zorlanacak; ama, basit türlerden
hoşlanacaktır. Böyle bir insan, parçalanmış, rasgele tür müzikten de -eğer
gösterişten hoşlanan biriyse- hoşlanabilir; hatta, -yeterince uyuşuksa- curcuna
müziği dahi kabul edecek kadar şartlandırılmış olabilir.
Müzik kompozisyonlarının bir çok değişik veçhesine göre ve insanların
bilgisel alışkanlıklarının bir çok değişik tarzına göre, başka bir çok tepkiler
ortaya çıkabilir. Yukarıdaki örnekler, sadece insanın müziğe tepkisi sırasında
ortaya çıkabilecek olan hipotetik yörüngeleri göstermektedir.
Müzik, insan bilincine, diğer sanatlarla aynı deneyi yaşatır: o insanın
hayat hissinin somutlaştırılması. Fakat, somutlaştırılma durumunda olan
soyutlama, temelde, metafizik olmaktan ziyade epistemolojiktir; bu soyutlama, o
insanın bilincidir; yani, müzik dinleyen bir insan, bir soyutlama halinde
bulunan bilgisel işleyiş yöntemini, spesifik bir müzik parçası işitilmesi işlemi
halinde somutlaştırır. Bir insanın, bir müziği kabul veya reddetmesi; o müziğin,
o insanın zihninin işleyiş tarzını onaylamasına veya onunla çelişmesine
bağlıdır. Müzik deneyini yaşarken varolan metafizik veçhe, o insanın anlamaya
muktedir olduğu bir dünyanın, zihninin işleyişinin doğru sonuçlar verdiği bir
dünyanın var olduğu duygusunun elde edilmesidir.
Müzik, bir yetişkinin, pür duyu verileriyle uğraşma sürecini
yaşayabilmesini mümkün kılan tek fenomendir. Tek tek müzik tonları, algılar
değil, pür duyumlardır; ancak -akorlar, melodiler, vs. halinde-
bütünleştirildikleri zaman algı olurlar. Duyumlar, insanın realiteyle ilk
temaslarıdır; algılar halinde bütünleştirildiklerinde, verili, doğruluğu aşikar,
şüphe-edilmez hale gelirler. Müzik, bir insana, insani bilgilenme yönteminin
birincil sürecini -yani, duyu verilerinin, anlaşılabilir, anlamlı varlıklar
(algılar) halinde otomatikman bütünleştirilmesini- yetişkinlik seviyesine
eriştikten sonra yeniden yaşatabilen tek fırsattır. Kavramsal bir bilinç için,
bu, bulunmaz bir rahatlama ve mükafat biçimidir. Kavramsal bütünleştirmeler,
kesintisiz gayret gerektirir ve sürekli bir sorumluluk yükler: kavramsal
bütünleştirmeler, hata ve başarısızlık riski taşır. Oysa, müziksel bütünleştirme
süreci, otomatiktir, gayret gerektirmez. (Bilinçli bir çabayla yürütülmediği
için, gayret gerektirmiyormuşcasına yaşanır; çünkü, müziksel bütünleştirme,
insanın edinmek için daha önceden gösterdiği veya göstermediği zihni
alışkanlıkların mirası üzerinde yapılmaktadır.) Bir insanın müziğe tepkisi, tam
bir kendinden emin oluş duygusuyla yaşanır. Bu tepki, sanki basit, doğruluğu
kendiliğinden aşikar, şüphe-edilmez bir sonuçmuş gibi ortaya çıkar. Bu tepkiyi
ortaya çıkaran şey, o insanın duyguları, değerleri ve kendisi hakkındaki en
derin görüşüdür. Bu tepki, duyumlar ve düşüncelerden oluşan sihirli bir birlik
gibi ortaya çıkar; düşünceler, adeta doğrudan haberdarlığın (algılamanın)
sağladığı kadar mutlak bir kesinliğine kavuşmuştur.
(Müziğin "spiritüel" veya tabiat-üstü karakteri hakkındaki mistik yaygara
buradan kaynaklanır. Ezeli parazit mistisizm, müzik konusunda da, zıtlıktan
değil, birlikten kaynaklanan bir fenomeni sahiplenir; bu birlik, insanın beden
ve zihninin oluşturduğu birliktir: müzik, kısmen fizyolojik, kısmen entellektüel
bir fenomendir.)
Ayn Rand'ın hipotezi, verili bir müzik parçasının, değerlendirmeleri
farklı olabilen insanlara niye aynı duygusal içeriği verdiğini izah eder.
Bilgisel süreçler, insan duygularını; duygular, insan bedenini etkiler; bu etki
karşılıklıdır, tersine doğru da geçerlidir. Mesela, entellektüel bir problemin
başarıyla çözülmesi, neşeli, muzafferane bir ruh hali yaratır; bir problemin
çözümünde başarısızlık ise, kederli, cesareti kırık bir ruh hali yaratır.
Karşılığında: neşeli bir ruh hali, insanın zihnini keskinleştirmek,
hızlandırmak, enerjikleştirmek doğrultusunda bir etki yaratır; üzüntülü bir ruh
hali ise, zihni bulandırmak, yavaşlatmak, yormak doğrultusunda bir etki yaratır.
Neşeli veya hüzünlü olarak nitelediğimiz müzik tiplerindeki melodik ve ritmik
karakteristikleri gözlemleyin. Eğer, bir insanın zihninde ceryan eden verili bir
müziksel bütünleştirme süreci, o insanda belirli bir duygusal durumu ortaya
çıkaran veya o duygusal duruma eşlik eden bilgisel süreçlere benziyorsa; o
insan, bu benzerliği -önce fizyolojik etki olarak, sonra entellektüel olarak-
tanır. Bu özel duygusal durumu kabul edip, onu tam olarak yaşayıp yaşamayacağı;
bu durumun, kendi hayat hissi açısından değerlendirilmesinden çıkacak sonuca
bağlıdır. Kendi hayat hissine göre; ya, "Evet, bu dünya, benim dünyamdır; bu
duygu, hissetmem gereken duygudur" diyecektir; ya da, "Benim görüşüme
göre, dünya bu değildir; bu duygu, hoş bir duygu değildir" diyecektir. (Diğer
sanatlarda olduğu gibi, müzikte de, bir eserin estetik değeri takdir edilebilir;
ama, ondan hoşlanılmayabilinir.)
Bu hipotezi kanıtlamak için gerekli bilimsel araştırmanın hacmi
muazzamdır. Fakat, doğruluğunu destekler mahiyette bazı deliller vardır.
Bunlardan biri, bazı müziklerin insan zihnini felç edici, uyuşturucu (narkotik)
bir etkiye sahip olması olgusudur. Bu müzikler, insanı, bir trans halinin
yarattığı uyuşukluğa sokabilmekte; dünyadan haberdarlığı, bağlam ve iradeyi
kaybettirebilmektedir. İptidai toplumların müzikleri ve bir çok Oryantal müzik,
bu kategoriye girer. Bu müzikten alınan zevk, Batı müzik geleneğindeki bir
insanın zevk dediği duygusal durumun tam tersidir: Batılı bir insan için, müzik,
şiddetli bir kişisel deneydir, sahip olduğu bilgilenme kudretin bir tasdikidir;
iptidai insan için, müzik, kendi benliğinin ve bilincinin çözülmesini getirir.
Ancak, her iki durumda da; müzik, bu insanların içinde yaşadıkları kültürlerdeki
egemen felsefenin, insan için uygun ve şayan-ı arzu gördüğü bir
psiko-epistemolojik durumu çağırmak için işleyen bir araçtır.
İptidai müziğin öldürücü monotonluğu -kafatasına düşürülen su
damlalarıyla yapılan eski işkence tarzının düzenliliğiyle beyne vuran bir kaç
notanın ve belirli bir ritmik kalıbın sonu gelmez tekrarı- bilgilenme
süreçlerini felç eder; haberdarlığı yok eder; zihni parçalar. Bu tür müzik, -son
yıllarda, bilim adamlarının keşfetmeğe başladığı bir fenomen olan- duyu
stimuluslarının yokluğunun veya monotonluğunun sebep olduğu bir duyusal mahrumiyet durumu yaratır.
Çeşitli kültürlerin farklı müziklerinin, o kültürlerdeki insanların fıtri fizyolojik farklılıklarından doğduğunu gösterecek hiçbir delil yoktur. Ama, müziksel farklılıların sebebinin psiko-epistemolojik (dolayısiyle, nihai olarak felsefi) olduğunu destekleyen bir çok delil vardır.
Bir insanın psiko-epistemolojisinin fonksiyon etme yöntemi, çocukluğunun
başlarında gelişir ve otomatikleşir; bu yöntem, büyüdüğü kültürün egemen
felsefesince etkilenir. Eğer, açıkca ve zımnen (genel duygusal tavırlar
vasıtasıyla); bir çocuk, bilgi peşinde koşmanın -yani, kendi bilgilenme
yeteneğinin bağımsız çalışmasının- önemli olduğunu ve kendi tabiatının bunu
gerektirdiğini kavrarsa; bu çocuk, büyük bir ihtimalle, aktif ve bağımsız bir
zihin geliştirecektir. Fakat, kendisine, pasiflik, körü körüne itaat, korkmak,
soru sormanın veya bilgilenmenin nafileliği öğretilirse; ister bir cangıl
kabilesinde, isterse en büyük metropolün en zengin ailesinin içinde büyüsün,
büyük bir ihtimalle, zihnen fukara bir vahşi olarak yetişecektir. Fakat, sahibi
hayatta olduğu sürece, bir insan zihninin tamamen tahribi mümkün
olamayacağından; o insanın beyninin karşılanmamış ihtiyaçları, adeta bir kimlik
kazanacak; bu kimliğe sahip muğlak bir duygu, zihnini işgal edecek; kafatasının
içinde, huzursuz, tutarsız, el yordamıyla dolaşan bir mecnunun varolduğu hissi
onu sürekli korkutacaktır. İşte, iptidai müzik, bu insanın narkotiği olur:
zihninde dolaşan mecnunu silip atar; ona güven verir ve ataletini onaylar; ona,
içinde yaşadığı realitenin, onun durağan zihninden kaynaklanan uyuşukluk haliyle
uyum içinde olduğu geçici duygusunu verir.
Şimdi, Batı medeniyetinin modern, diyatonik nota silsilesinin
(Do-Re-Mi-Fa-Sol-La-Si-(Do) şeklinde yedi nota ve Mi-Fa ve Si-Do aralıklarının
birer birimi temsil etmek üzere, her komşu iki nota arasının, sessel olarak en
fazla iki birime bölünebilme özelliği) bir Rönesans ürünü olduğunu gözlemleyin.
Bunlar, bir kaç yüzyıl boyunca, bir dizi müziksel yenilikçi tarafından
geliştirilmişti. Bu müzikçileri motive eden ne olmuştur? Diyatonik silsile, en
büyük sayıda uyumlu akorun, armoninin -insan kulağına hoş (zevkli) gelen (yani,
beyin tarafından bütünleştirilebilen) ses kombinasyonlarının- yaratılmasına
imkan verir. İnsanlık tarihinde; Rönesans'ın ve hemen sonrasının
insan-akıl-bilim-yönelimli kültürü; insanın zevk alması gibi bir endişenin,
bestecileri motive edebildiği ve bestecilerin yaratma özgürlüğüne sahip olduğu
ilk dönemi temsil eder.
Bugün, bir yanda, Batı medeniyetinin etkisinin, Japonya'nın statik,
gelenekle-eli-kolu-bağlı kültürünü parçalamasıyla; genç Japon bestecileri,
şefleri, icracıları, Batı stili müzikte, hayranlık uyandırıcı çalışmalar
yaparken;
öte yanda, Kant felsefesinden kaynaklanan çeşitli kültürel eğilimlerin
etkisiyle geri adımlar atmağa başlayan Batı kültüründeki, anti-rasyonel,
"İlerici" eğitimin kurbanları olan hipiler, Hare-Krişnacılar, vs.ler;
cangılların veya sahraların tamtam veya köslerinin monoton vuruşlarının
narkozuna sığınmaktadırlar.