5.3 SANATKAR İLE İZLEYİCİ (VEYA OKUYUCU) ARASINDAKİ
İLETİSİM
Gerçek hayatta, zevkli bir elbise giymiş, çok güzel bir kadın görsek;
fakat, dudağında bir uçuk olduğunu fark etsek; bu, önemsiz bir özür olarak,
görmezden gelinirdi.
Fakat, böyle bir kadının -uçuğunu da resmeden- yağlı boya tablosu, insana
karşı, güzelliğe karşı, bütün değerlere karşı haince bir saldırı olurdu; onu
yapan sanatkara karşı derin bir tiksinti ve öfke duyulurdu. (Böyle bir tabloyu
tasvip edebilecekler -dolayısiyle, sanatkarla aynı ahlaki kategoriye girecekler-
de bulunabilir.)
Böyle bir tabloya karşı yapılan duygusal tepki, o kadar çabuk ortaya
çıkar ki; bu süre, izleyen insanın zihni, bütün sebepleri tek tek teşhis
etmesinin alacağı süreden çok daha kısadır. O tepkiyi (ve o tabloyu) üreten
psikolojik mekanizma, o seyircinin (ve o sanatkarın) hayat hissidir.
Sanat eserinin ortaya konma sürecini yönetip bütünleştiren; konunun
seçiminden, stildeki en ince detaya kadar yapması gereken sayısız seçimde
sanatkarı yönlendiren mekanizma; o sanatkarın hayat hissidir. İzleyicinin veya
okuyucunun hayat hissi de, o sanat eserine -kabul edip onaylama veya reddedip
mahkum etme doğrultusundaki karmaşık ama otomatik bir tepkiyle-mukabele eder.
Bu demek değildir ki; bir hayat hissi, -sanatçı veya izleyici açısından-
geçerli bir estetik erdem kriteridir. Bir hayat hissi yanılmaz değildir. Fakat, bir hayat hissi,
sanatın kaynağıdır; insanın, sanat gibi bir alan yaratmasını mümkün kılan
psikolojik mekanizmadır.
Sanatta söz konusu olan duygu, terimin sıradan anlamındaki duygu
değildir. Bu duygu, daha ziyade bir duyum olarak yaşanır; ama, duygulara ait
olan iki karakteristiği vardır: otomatikman ortaya çıkar ve onu yaşayan birey
için, şiddetli, derinlemesine kişisel (fakat tanımlanmamış) bir değer-anlamına
sahiptir. Söz konusu değer, hayattır; duyguyu ifade eden kelimeler şunlardır:
"Hayatın bana verdiği anlam, budur."
Bir sanatkarın metafizik görüşlerinin tabiatı veya içeriği bir yana, bir
sanat eserinin ifade ettiği temel şey, sanatkarın bilinçli veya bilinçaltı
niyeti açısından: "Hayat, benim gördüğüm haliyle, budur"dur. Bir izleyicinin veya
okuyucunun tepkisinin asıl anlamı: "Hayat, benim gördüğüm şekliyle, budur (veya bu değildir)"dir.
Bir sanatkar ile bir izleyici veya okuyucu arasındaki psiko-epistemolojik
iletişim süreci şöyle ceryan eder: sanatkar, geniş bir soyutlamayla başlar; bu
soyutlamayı, uygun özel nesneler haline getirerek, somutlaştırmak, onu realitede
ortaya koymak zorundadır; izleyici, o özel nesneleri algılar, onları
bütünleştirir ve bu özel nesnelerin içinden geldiği soyutlamayı anlayarak
daireyi tamamlar. Metaforik bir anlamda; yaratıcı süreç, bir tümdengelim
işlemine benzer; izleme süreci ise, bir tümevarım işlemine benzer.
Bu demek değildir ki; iletişim bir sanatkarın birincil amacıdır: onun
temel amacı, insan ve mevcudiyet üzerindeki kendi görüşünü realiteye taşımaktır;
fakat, bu görüşün realiteye taşınabilmesi için, objektif (dolayısiyle
iletişilebilir) terimlere dönüştürülmüş olması gerekir.
"Sanatın psiko-epistemolojisi" bahsinde, insanın neden sanata ihtiyacı
olduğu tartışılmıştı; kendisini kavramsal bilgiyle yönlendiren bir
varlık olarak, sahip olduğu metafizik kavramlarının tümünden oluşan uzun ve
karmaşık zinciri, bilincinin doğrudan haberdarlığının menziline getirme
kuvvetine neden ihtiyaç duyduğu, ortaya çıkarılmıştı. İnsan, değerlerini
bütünleştirmek, amaçlarını seçmek, geleceğini planlamak, hayatının birliğini ve
insicamını sürdürmek için mevcudiyet hakkında kapsamlı bir görüşe (metafiziğe)
sahip olmalıdır. Bir insanın hayat hissi, o insanın sahip olduğu metafizik
soyutlamaların bütünleştirilmesinden oluşmuş bir hulasayı o insana verir; sanat,
bu soyutlamaları somutlaştırarak, onların realitede doğrudan doğruya
algılanmasına -yaşanmasına- imkan verir.
Psikolojik bütünleştirmelerin fonksiyonu: belirli bağlantıları otomatik
hale getirmek; böylece, onları bir birim haline getirmek ve çağrıldıkları her
defa bilinçli bir düşünme sürecine konu olmamalarını sağlamaktır. (Bütün öğrenme
süreci, bir insanın o ana kadarki bilgilerinin otomatikleştirilmesi suretiyle,
daha ileri bilgiler elde etmek üzere zihni serbest kılmaktan ibarettir.) İnsan
zihninde bir çok özel veya "çapraz-dosyalanmış" soyutlama zincirleri (veya
karşılıklı bağlantıları olan kavramlar) mevcuttur. Bilgisel soyutlamalar, diğer
bütün zincirlerin bağlı olduğu temel zincirdir. Bu zincirler, özel maksatlara
hizmet eden ve özel bir kritere göre teşkil edilmiş zihni bütünlüklerdir.
Bilgisel soyutlamalar, neyin asli olduğu kriteri üzerinde teşkil
edilir. (Burada söz konusu olan; bir mevcut-şeyler sınıfını, diğer bütün
mevcut-şeylerden ayırt eden epistemolojik asliliktir.) Normatif soyutlamalar, neyin iyi olduğu kriteri üzerinde teşkil
edilir. Estetik soyutlamalar, neyin önemli olduğu kriteri üzerinde
teşkil edilir.
Bir sanatkar, realite uydurmaz; realiteyi stilize eder. Mevcudiyetin,
metafiziken önemli gördüğü veçhelerini seçerek; bu veçheleri tecrit edip,
vurgulayarak; önemsiz ve arızi veçheleri dışarıda bırakarak; kendi mevcudiyet görüşünü sunar.
Sanat eserinde kullandığı kavramları, realitenin olgularından kopuk değildir; bu
kavramlar, olguları ve o sanatçının o olgularla ilgili
metafizik değerlendirmesini bütünleştirir. Sanatçının yaptığı seçim,
değerlendirmesininin ne olduğunu gösterir: bir sanat eserinde içerilen -temadan,
konuya, bir fırça darbesine, bir sıfata kadar- her şey, sırf içerilmiş olduğu,
içerilecek kadar önemli bulunduğu olgusundan
kaynaklanan bir metafizik önem kazanır.
İnsanı, ilah-gibi bir figürle temsil eden bir sanatkar (mesela, Eski
Yunan'daki bir heykeltraş) insanın sakat olabileceği, hastalıklı, çarpık,
zavallı olabileceği gerçeğinden haberdardır; ama, bu şartları, insanın asli
tabiatı açısından arızi, ilgisiz görür; bu yüzden, insanın olması gereken, tabii
halini temsil etmek üzere: kuvveti, güzelliği, zekayı, kendine güveni bir
bedende biraraya getiren bir figür yaratır.
İnsanı, deforme olmuş bir ucubeyle temsil eden bir sanatkar (mesela, bir
Ortaçağ heykeltraşı) insanın sağlıklı olabileceğinden, mutlu ve kendine güvenli
olabileceğinden haberdardır; ama, bu olumlu şartları, arızi veya
aldatıcı olarak görür; insanın asli tabiatıyla ilgisiz görür; bu yüzden, insanın
olması gereken, tabii halini temsil etmek üzere: ıstırabı, çirkinliği, korkuyu
bir bedende biraraya getiren bir figür ortaya koyar.
Şimdi bu bahsin başında tartışılan tabloyu düşünün. Çok güzel bir kadının
dudağındaki uçuk -ki, gerçek hayatta önemsiz olurdu- bir tabloda sırf içerilmiş
olduğu gerçeği yüzünden, gaddarca bir metafizik önem kazanır. Bu tablo şunu ilan
eder: bir kadının güzelliği ve zarafet kazanma gayretleri (zevkli elbise), boş
bir yanılsamadır; çünkü, realite, güzellik ve zarafet gibi şeyleri her an
lekeleyip bozabilecek bir yozlaştırma tohumunu içinde taşır; bu, realitenin
insanla alay etmesidir; insanın değer ve gayretlerinin tümü, -değil bir afetin
gücüne karşı durmak- küçücük bir enfeksiyonun gücü karşısında bile
iktidarsızdır.
Gerçek hayatta çok güzel bir kadının da dudağının uçuklayabileceği
şeklindeki Natüralist tip argüman, estetik olarak geçersizdir. Sanat, fiili
oluşum veya olayların bizatihi kendileriyle ilgilenmez; onların insan nezdindeki
metafizik önemleriyle ilgilenir.
Bir kurgu okuyucusunun, hikayedeki bir karakterle "kendisini
özdeşleştirmesi" popüler nosyonu, sanatta varolan metafizik eğilimin bir
işaretidir. "Birisiyle özdeşleşme" ibaresi, bir soyutlama sürecinin konuşma
dilindeki terimlerle ifadesidir: o karakter ile okuyucu arasında ortak bir
ögenin gözlemlenmesi; o karakterin problemlerinden bir soyutlama çıkarılması;
ve, bu soyutlamanın okuyucunun kendi hayatına tatbik edilmesidir. Bilinçaltıyla
da olsa, estetik teori hakkında hiçbir bilgi sahibi olmaksızın da olsa; insanın,
kurgu ve başka her tür sanattan etkilenmesi, sanatın -metafizik karakterli-
zımni tabiatından kaynaklanır.
Sanatın, zımnen metafizik tabiatlı olması, gerçek hayatta ceryan eden bir
gazete haberinin hikayesi ile bir kurgu hikayesi arasındaki farkın önemli bir
veçhesini izah eder: bir haber hikayesi, -okuyucu, bu hikaye içinden ister bir
soyutlama çıkarsın, isterse çıkarmasın; kendi hayatıyla ister bir ilişki kursun,
isterse kurmasın- somut bir biçimdir; oysa, bir kurgu hikayesi, evrensellik
talebinde olan -okuyucunun hayatı da dahil, her insanın hayatına tatbik
edilebileceği iddiasında olan- bir soyutlamadır. Bu yüzden, bir haber
hikayesine, gerçek olduğu halde; gayri-şahsi bir tavırla bakılabilir veya
kayıtsız kalınabilir; oysa, bir kurgu hikayesi, uydurulmuş olduğu halde,
şiddetli bir kişisel heyecan (duygu) doğurur. Bu heyecan pozitif olabilir, yani
hikayeden çıkarılan soyutlama, o okuyucuya tatbik edilebilir görünebilir; veya,
rahatsız edici şekilde negatif olabilir, yani o soyutlama, o okuyucuya tatbik
edilemez görünür, düşmanca görünür.
İnsan, bir sanat eserinden, ne gazete haberi çıkarır, ne bilimsel eğitim
ister, ne de ahlaki rehberlik bekler (bunlar, ikincil sonuçlar olarak söz konusu
olabilir); bir sanat eserinin daha derin bir ihtiyacı karşılaması beklenir: o
insanın, mevcudiyetle ilgili görüşünün teyit edilmesi (doğrulanması,
kuvvetlendirilmesi). Bu teyit, bilgisel şüphelerin çözüme kavuşturulması
anlamında olmayıp; o insanın sahip olduğu soyutlamaları, zihninin dışında,
mevcudiyette ortaya konmuş somutluklar halinde göz önüne alabilmesi
anlamındadır.
İnsan, fiziki arka-planını, kendi amaçlarına hizmet edecek biçimde
yeniden şekillendirerek yaşadığından; bunu başarırken, değerlerini, önce
tanımlayıp sonra yarattığından; rasyonel bir insan, bu değerlerin
somutlaştırılmış bir imajını -dünyayı ve kendisini yeniden şekillendirirken bir
model olarak kullanacağı bir imajı- görme ihtiyacı hisseder. Sanat ona bu imajı
verir; sanat, o insanın ilerideki amaçlarının şimdiki realitede tam ve somut
olarak nasıl ortaya çıkacağını görme imkanı verir.
Rasyonel bir insanın heves ve ihtirasları sınırsız olduğundan, değerleri
peşindeki çabası ömür-boyu bir süreç olduğundan ve değerlerinin yüksekliği
arttıkça, mücadelesi de güçleştiğinden; öyle bir ana, öyle bir saate veya öyle
bir belirli zaman süresine ihtiyaç duyar ki; bu zaman zarfında, görevini
bitirmiş olduğu duygusunu yaşasın; değerlerinin başarılı bir şekilde elde
edilmiş olduğu bir evren içinde yer aldığı duygusunu yaşasın. Bu, daha ileri
gitmek için enerji, yakıt elde edilen bir mola süresi gibidir. Sanat ona bu
yakıtı verir; bir insanın kendi hayat hissinin objektifleştirilmiş realitesini
görebilip, üzerinde düşünmesi zevkini verir; o insanı, bir süre için o insanın
ideal dünyasında yaşatarak, o dünyada bulunmanın zevkini tattırır.
Bir sanat eserinin yaşattıği deneyin önemi, insanın ondan ne öğrendiği hususu olmayıp; bu
deneyi, yaşamış olması olgusudur. Elde
edilen yakıt, teorik bir prensip veya didaktik bir "mesaj" değildir; bu yakıt,
metafizik bir zevk, neşe anıdır;
mevcudiyete duyulan bir aşk anıdır.
Aynı prensip, -farklı görüşlerden ve farklı tepkilerden kaynaklanan,
farklı terimlerde de olsa- irrasyonel bir insan için de geçerlidir. İrrasyonel
bir insan için, kendi bedhah hayat hissinin somutlaştırılmış modeli, ileri
hareket etmek için bir yakıt veya esin olarak değil, hareketsiz kalmak için bir
ruhsat olarak hizmet görür: değerlerin elde edilemeyeceğini; mücadelenin nafile
olduğunu; korku, suçluluk, ıstırap ve başarısızlığın insanlığın yazılı kaderi
olduğunu; o insan tarafından yapabilecek hiç
bir şeyin olmadığını; ilan eder. Veya, irrasyonelliğin daha aşağılık
düzeylerinde; habis bir hayat hissinin somutlaştırılmış modeli, o insana, öyle
bir imaj gösterir ki; kötülük muzaffer olmuştur; mevcudiyete karşı nefret
duyulmaktadır; güzel, başarılı, iyi insanlardan intikam alınmıştır; insani
değerler yenilmiş, tahrip olmuştur; yani, o tür sanat, o irrasyonel insana, kendisinin haklı olduğu, kötülüğün
metafiziken kudretli olduğu anlık yanılgısını yaşatır.
Sanat, insanın metafizik aynasıdır; rasyonel bir insanın, o aynada
görmeyi beklediği şey, bir selamdır; irrasyonel bir insanın, o aynada görmeyi
beklediği şey, haklı görülmektir: kendine-saygı-ve-güven erdeminden yoksun
olmakla ihanet ettiği benliği, son çırpınışında, hiç değilse içinde bulunduğu
dalaletin, düşkünlüğün haklı görülmesini istemektedir.
Bu iki uç arasında, karma öncüllere (akıl ve gayri-akıl arasında iğreti
bir şekilde dengelenmiş, çözümlenmemiş veya tamamen çelişkili ögeler barındıran
hayat hislerine) sahip olan insanlardan ve bu karışımları temsil eden sanat
eserlerinden oluşan muazzam sürekli yatar. Sanat, felsefenin ürünü olduğundan
(ve insanlığın sahip olduğu felsefeler trajik ölçülerde karma olduğundan); dünya
sanatının çoğu, en büyük bazı örnekler de dahil, bu kategoriye girer.
Verili bir sanatkarın felsefesinin doğruluğu veya yanlışlığı, estetiğe
ait bir mesele değildir; bu, bir izleyicinin o sanatkarın eserinden alacağı
zevki etkiler; ama, o eserin estetik erdemini ortadan kaldırmaz. Fakat, herhangi
bir felsefi anlam, zımni bir hayat hissi, bir sanat
eserinde olması gereken zorunlu bir ögedir. Hiçbir metafizik değerlendirmenin
olmayışı -gri, kararsız, pasif, belirsiz bir hayat hissi- yakıtsız, motorsuz,
sessiz bir ruh yaratır; sanat alanında iktidarsız bir insan ortaya çıkar. Bu
bakımdan, kötü sanat, kötü bir hayat hissine sahip olmaktan kaynaklanmaz; yani,
genel olarak, herhangi bir yaratıcı ifade gücünün ürünü olarak ortaya çıkmaz;
kötü sanatı üreten şey, taklitçiliktir veya kopyacılıktır.
Bir sanat eserinin iki ayrı, fakat ilişkin ögesi, hayat hissinin
somutlaştırılmasında hayati araçtır: konu ve stil: bir sanatkarın sunmak için neyi seçtiği ve onu nasıl sunduğu.
Bir sanat eserinin konusunun ifade ettiği şey, insan mevcudiyeti
hakkındaki bir görüştür; stilinin ifade ettiği şey ise, insan bilinci hakkındaki
bir görüştür. Konu, sanatkarın metafiziğini; stil, psiko-epistemolojisini açığa vurur.
Konunun seçimi, sanatkarın, mevcudiyetin hangi veçhelerini önemli
gördüğünü, -yeniden yaratılmaya ve üzerinde düşünmeğe değer gördüğünü- ilan
eder. İnsan tabiatının temsilcileri olarak, kahraman insan figürleri seçebilir;
veya, vasatlıklardan, sıradanlıklardan, mediokrluklardan oluşan istatistik
sentezler yaratır; veya, düşkünlükten sürünen zavallılık imajları seçebilir.
Bazıları, kahramanlardan oluşan bir dünya anlatır: onların, maddi ve manevi
zaferlerini (Victor Hugo) veya onların
mücadelelerini (Michelangelo) veya onların yenilgilerini (Shakespeare) temsil
edebilir. Başka bazıları, kapı-komşumuz olabilecek tiplerden oluşan bir dünya
anlatır: komşu evden, saraylara (Tolstoy), "drugstore"lara (Sinclair Lewis),
mutfaklara (Vermeer), lağımlara (Zola). Başka bazıları, canavarlar çizer: ya
ahlaken mahkum edilecek nesneler ortaya koymak için (Dostoevsky); ya terör
nesneleri göstermek için (Goya); ya da o varlıklar için sempati talep edip
-estetik değerlerin de içinde olduğu- değerler alanının sınırları dışına kaçmak
için.
Hangi hal söz konusu olursa olsun; bir sanat eserinde, insanın evrendeki
yeriyle ilgili görüşünü ifade eden yer, o eserin -temayla nitelendirilmiş-
konusudur.
Bir sanat eserinin teması, o eserin konusunu ve stilini birleştiren
halkadır. "Stil," özel, farklı veya karakteristik bir icra tarzıdır. Bir
sanatkarın stili, o sanatkarın psiko-epistemolojisinin -dolayısiyle, o
sanatkarın insan bilinciyle ilgili görüşünün; insan bilincini kudretli mi, yoksa
iktidarsız mı kabul ettiğiyle ilgili görüşünün; bilincin doğru işleyiş yöntemi
ve düzeyi ile ilgili görüşünün- ürünüdür.
Genellikle, normal zihni durumu, tam bir odaklanmışlık olan bir insan,
parlak bir sarahatle ve tavizsiz bir kesinlikle yaratır veya tepkir; bu stil,
keskin çerçeveler çizer, berraktır, amaçlıdır, realiteden tam haberdar olmaya ve
bariz kimliklere adanmıştır; bu haberdarlık düzeyi, A'nın A olduğu, herşeyin
insan bilinciyle kavranabildiği, insan bilincinin her an işler olmak zorunda
olduğu bir evrene uygundur.
Hareket gücünü, duygularının sisinden elde eden ve zamanının çoğunu
odaklanmamışlık içinde geçiren bir insan, silik, muğlak, karanlık, "esrarengiz"
bir kasvetten oluşan bir stille yaratır veya tepkir; bu stilde, çerçeveler
çözülür, varlıklar bir kimlikten yoksun olduklarından birbirleri haline
dönüşebilir; kelimeler herhangi bir anlama gelebilip, hiçbir şeye işaret
etmeyebilir; renkler nesnelerden yoksun, nesneler ağırlıktan yoksun ortada
dolanabilir; bu, öyle bir haberdarlık düzeyidir ki; ancak, A'nın istenen her
gayri-A olabildiği, hiçbir şeyin kesinlikle bilinemediği, insan bilincinden, çok
fazla bir şey beklenmediği bir evrene uygundur.
Stil, sanatın en karmaşık ögesidir; en açığa vurucu ve genellikle
psikolojik olarak en şaşırtıcı olanıdır. Başka insanlara olduğu kadar (veya
belki onlardan da fazla olarak) sanatkarlara da acı veren korkunç iç çatışmalar,
sanat eserlerinde daha da büyür. Bir örnek: Salvador Dali ki stili rasyonel bir
psiko-epistemolojinin aydınlık sarahatini yansıtır; fakat, konularının (hepsi
değilse de) çoğu, irrasyonel ve mide bulandıracak kadar kötü bir metafiziği
yansıtır. Stilistik süreklinin öteki ucundaki bir örnek olarak; resim sanatında,
figürleri, çizgiler ve çevrelemelerle değil, renk ve tonlarla belirleyerek
kasden muğlaklaştırıp görsel çarpıtmalar yapan ekolden ("painterly" ekol) insan
bilincine karşı doğrudan yapılan isyana doğru gelişen çizgi gösterilebilir. (Bu
isyanın en çirkin örneğini; nesneleri, insanın algılamakta olmadığı bir tarzda resmederek -aynı
anda birkaç perspektiften birden vererek- insan bilincini özel olarak
parçalamaya girişmiş olan Kübizm teşkil eder.)
Sanat, bir "psiko-epistemolojik hayat
hissi"ni -sanatkarın, içindeyken en rahat olduğunu hissettiği bir zihni işleyiş
düzeyini- ifade eder. Stilin, -hem sanatkar, hem de okuyucu veya izleyici
açısından- sanatta hayati önem taşımasının ve stilin öneminin çok derin kişisel bir mesele olarak ortaya
çıkıp yaşanmasının sebebi budur. Stil, sanatkarın kendi bilincinin bir ifadesi;
okuyucu veya izleyicinin kendi bilincinin bir teyididir (doğrulanması,
kuvvetlenmesi, onaylanmasıdır); hem sanatçının, hem de okuyucu veya izleyicinin,
etkin insanlar olduklarının, kendine-saygı-ve-güven (veya sahte bir
kendine-saygı-ve-güven) içinde olduklarının ilanıdır.
Estetik yargılamaya gelince... Bir hayat hissi, sanatın kaynağıdır;
fakat, bir sanat görüşü, bir sanatkarın veya estetikçinin tek niteliği olmadığı
gibi, bir estetik yargılama kriteri de değildir. Hisler (duygular, heyecanlar),
bilgilenme aletleri değildir; dolayısiyle, bir hayat hissi, bilgilenme aleti
değildir. Estetik, bir felsefe dalıdır; nasıl ki, bir filozof, felsefenin diğer
herhangi bir dalına, kendi yargılama kriteri olarak hisleriyle veya
heyecanlarıyla yaklaşamazsa; aynı şekilde, bunu, estetikte de yapamaz. Bir hayat
hissi, bir estetikçi için, yeterli profesyonel teçhizat değildir. Bir estetikçi
-sanat eserlerini değerlendirmeğe girişen herhangi bir insan gibi- heyecandan
daha fazla bir şeylerle yönlendirilmelidir.
Bir insanın, bir sanatkarın felsefesiyle uyuşup, uyuşmaması hususu; o
sanatkarın eserinin estetik değerlendirmesinde konu
dışıdır. Bir sanat eserinin değerlendirilmesi için, sanatkarla hemfikir olmak
veya ondan hoşlanmak şart değildir. Esasen, objektif bir değerlendirme için:
sanatkarın teması, eserinin soyut anlamı -başka hiçbir dış mülahazaya yer
vermeksizin, sadece eserde içerilmiş veriler açısından- teşhis edilmeli
(kimliklendirilmeli); sonra, bunun iletiminde kullanılan araçlar
değerlendirilmelidir; yani, sanatkarın teması kriter olarak
alınmalı; sonra, eserin pür estetik olan ögeleri ve sanatkarın teknik ustalığı
(veya bundan yoksunluğu), sanatkarın hayat hissinin ortaya
konmasındaki başarı (veya başarısızlık) açısından değerlendirilmelidir.
(Bir sanatkarın felsefesinden bağımsız olarak, bütün sanatlara
uygulanabilecek olan ve objektif bir değerlendirmeye rehber olacak estetik
prensipler, bu tartışmanın kapsamı dışındadır. Fakat, bu prensiplerin estetik
bilimi tarafından tanımlanmak durumunda olduğu; oysa, modern felsefenin bu
görevi yerine getirmede hiçbir başarı elde etmediği söylenmelidir.)
Sanat, felsefi bir bileşik olduğundan; şunu söylemek -bir şartla- bir
çelişki teşkil etmez: "Bu, büyük bir sanat eseri; fakat, ben sevmedim." Bu şart,
cümlenin tam anlamının tanımlanmasıdır: cümlenin birinci kısmı, pür bir estetik
değerlendirmeyi ifade eder; ikinci kısmı, estetik değerlerden daha çok şey
içeren, daha derindeki, felsefi bir düzeyi ifade eder.
Kişisel seçimler alanında, bir insanın bir sanat eserinden
hoşlanabileceği -hayat hissi yakınlığı dışında- pek çok farklı veçhe vardır. Bir
sanat eserinin, bir insana çok derin bir kişisel heyecan vermesi halinde,
-ancak böyle bir halde- o insanın hayat hissiyle, sanatkarın hayat hissi
arasında bir yakınlık söz konusudur. Fakat, sevmenin başka bir çok düzeyi veya
derecesi vardır; buradaki farklar, romantik bir aşkla, bir dostluk veya şefkat
duygusu arasındaki farklara benzer.
Mesela: bir insan, büyük olarak nitelediği bir yazarın eserlerini,
hayranlıktan daha derin bir duyguyla sevebilir, o yazarınki ile kendi hayat
hissi arasında bir çok benzerlikler bulabilir, ama, o yazarın açık felsefesinin
hemen hemen tümüyle uyuşmayabilir; veya, bir insan, büyük olarak nitelediği bir
yazarın entrika kurmadaki ustalığına ve karakterlerinin psikolojik
analizlerindeki derinliğe hayran olabilir, ama hem felsefesi, hem
de hayat hissiyle hiç uyuşmayabilir; veya, bir insan, büyük olarak
nitelediği bir yazarın entrikalarındaki orijinalliği ve ahlakçı stilini
sevebilir, ama hayat hissiyle uyuşmayabilir ve eserlerinde hiçbir felsefi öge
bulmayabilir; veya hatta, bir insan, bir yazarı sıkıcı bulabilir, felsefesini ve
hayat hissini sadece yanlış değil kötü olarak niteleyebilir, ama pür edebi bir
görüş açısından onun büyük bir yazar olduğunu söyleyebilir.
Bir sanat eserindeki anlamın, objektif terimler halinde tercümesi
öğrenildiğinde; insan karakterinin esasının teşhirinde, sanattan daha güçlü
hiçbir şey olmadığı ortaya çıkar. Bir sanatkar, eserinde kendi çıplak ruhunu
ortaya koyar; o esere tepkiyen, bir okuyucu veya izleyici de...