5.2 SANATIN ALT-YAPISI: HAYAT HİSSİ
Din, felsefenin ilkel bir şekli olduğundan, yani insana mevcudiyet
hakkında kapsamlı bir görüş sağlamaya teşebbüs ettiğinden; dinsel mitlerden
çoğu, insan mevcudiyeti içinde fiilen yer alan, ama oldukça derinlerde saklı bir
hakikat üzerinde -bu hakikati biraz çarpıtarak da olsa- bina olmuş, dramatik
alegorilerdir. Bu alegorilerden -insanların özellikle ürkütücü bulduğu- bir
tanesi; insanın yaptığı -iyilik veya kötülük- her işi kaydeden, hiçbir şeyin
kendisinden gizlenemeyeceği, hüküm gününde insanın karşısına bu kayıtla birlikte
çıkacak olan, tabiat-üstü bir kaydedicinin var olduğu mitidir.
Bu mit, realitede doğru değildir; ama, psikolojik olarak doğrudur. Bu
acımasız kaydedici, insanın bilinçaltının bütünleştirme mekanizmasıdır; tutulan
kayıt, insanın hayat hissidir.
Bir hayat hissi, metafiziğin kavramsallık-öncesindeki eşdeğeridir: insan
ve mevcudiyet üzerinde, duygusal, bilinçaltı bir bütünleştirmeyle yapılmış bir
değerlendirmedir. Bir insanın hayat hissi, o insanın duygusal tepkilerinin
tabiatını; o insanın karakterinin asli çizgilerinin tabiatını belirler.
İnsan, metafizik gibi bir kavramı anlayabilecek kadar olgunlaşmadan çok
daha önce; çeşitli seçimler yapmak durumunda kalır; değer-yargıları oluşturur;
duygular yaşar; böylece, hayatla ilgili belirli bir görüşü zımnen elde eder. Her seçimi ve her
değer-yargısı, kendisi hakkında ve çevresindeki dünyayla ilgili yapılmış bir
değerlendirmeyi -özellikle de kendisinin dünyayla alışverişte bulunma kapasitesi
hakkındaki bir değerlendirmeyi- zımnen içerir. Bu arada, bilinçli olarak -doğru
veya yanlış olabilecek- sonuçlar çıkarıyor olabilir; veya, zihnen pasif kalıp,
olaylara sırf (duygusal olarak) tepkiyor olabilir. Ama her halü karda, bu
psikolojik aktiviteler, bilinçaltı mekanizmalarca not edilir; hem bilinçli
olarak varılan sonuçlar ve yapılan eylemler, hem de bilinçli olmaktan kaçılarak
pasifçe hissedilenler ve buna uygun olarak yapılan tepkiler; bu mekanizmalarca,
duygusal bir yapı halinde bütünleştirilir. O insanın alışkanlıklar kalıbını
teşkil edecek olan bu yapı, o insanın çevresindeki dünyaya karşı otomatik
mukabelelerini belirler. Özel problemler hakkında varılan tek tek, bağlantısız
sonuçlar (veya kaçışlar) dizisi olarak başlayan bu süreç, mevcudiyet hakkındaki
genellemeleri içeren bir duygu haline gelir; o insanın diğer bütün duygularının
bir parçası olacak olan ve yaşamına
rehberlik edecek olan bu duygu, sürekliliği ve temelliliğiyle, karşı durulmaz
bir motivasyon gücüne sahip olacak, o insan için zımni bir metafizik haline gelecektir. Bu
duygu, hayat hissidir.
Zihnen aktif olduğu ölçüde, -yani, bilme ve anlama arzusuyla motive edildiği
ölçüde- bir insanın zihni, kendi duygusal bilgisayarının programcısı gibi
çalışır; ve, o insanın hayat hissi, rasyonel bir felsefeye parlak bir karşılık
gibi gelişir. Bilinçli olmaktan sarfınazar ettiği ölçüde, duygusal
bilgisayarının programlanmasını, tesadüfi etkiler yapar: rasgele izlenimler,
çağrışımlar, taklitler, çevreden kapılan hazmedilmemiş sloganlar, klişeler,
kültürel ozmos. Eğer; kaçma ve atalet, bir insanın zihni işleyişinin hakim
yöntemiyse; varacağı sonuç: korkunun hakim olduğu bir hayat hissidir; her yönde
basılmış ayak izleriyle dolu şekilsiz bir kile benzeyen bir ruhtur. (Böyle bir
insan, hayatının sonraki yıllarında, kimlik duygusunu kaybettiğinden yakınır;
gerçekte, bir kimlik duygusuna zaten hiç sahip olmamıştır.)
İnsan, -tabiatı itibariyle- genelleme yapmaktan kendini alamaz; bağlamsız olarak, geçmişsiz veya
geleceksiz olarak an-be-an yaşayamaz; bütünleştirme kapasitesini -kavramsal kapasitesini- elimine
edip, bilincini bir hayvanın algısal menziline hapsedemez. Nasıl ki, bir
hayvanın bilinci zorlanıp soyutlamalarla uğraşır hale getirilemezse; benzer
şekilde, insan bilinci, o anki somutluklardan başka hiçbir şeyle uğraşmaz hale
getirilerek daraltılamaz. İnsan bilincinin o müthiş güçlü bütünleştirme
mekanizması, doğuştan oradadır; insanın sahip olduğu tek seçenek, onu yönetmek
veya onun tarafından yönetilmektir. Bu mekanizmayı, bilgisel bir amaçla
kullanmak için bir irade eylemi -bir düşünce süreci- gerektiğinden; insan, bu
gayreti göstermekten kaçabilir. Fakat, kaçarsa; tesadüfler, idareyi ele geçirir:
mekanizma, söförü içinde olmadan harekete geçen bir vasıta gibi, kendiliğinden
çalışır; bütünleştirmeğe devam eder; fakat, bu işi, körce, el yordamıyla,
rasgele, tutarsızca, uyumsuzca yapar; bir bilgilenme aleti olarak değil, -o
aletin sahibi olan, ama onu kullanmaktan sarfınazar eden o insanın bilincini
yıkmaya girişmiş- bir çarpıtma, yanıltma ve terör aleti olarak çalışır.
Bir hayat hissi, duygusal bir bütünleştirme süreciyle oluşturulur; bu
süreç, bir soyutlama sürecinin bilinçaltı karşılığı olarak görülebilir; çünkü,
bu da, bir sınıflama ve bütünleştirme yöntemidir. Ama bu, duygusal bir soyutlama sürecidir:
şeyler, çağırdıkları duygulara göre
sınıflandırılır; yani, bir bireyde aynı (veya benzer) bir duyguyu yaratma gücüne
sahip olan şeylerin hepsi, çağrışım veya sezgi vasıtasıyla, birbirine bağlanır.
Mesela, aşağıdaki gurupların çağrıştıracağı duyguları düşünün:
a) Yeni bir semt, yeni arkadaşlar, bir keşif, bir icat, macera, mücadele,
zafer; veya,
b) Eski komşular, ezberlenmiş bir şeyi söylemek, ailece piknik, bilinen
bir rutin, rehavetin rahatlığı.
Daha yetişkin bir düzeyde:
a) Kahraman bir insan, gökdelenlerle dolu bir şehrin silueti, güneşli bir
kır manzarası, pür renkler, polifonik müzik; veya,
b) Sıradan bir insan, eski bir köy, sisli bir kır manzarası, bulanık
renkler, monofonik müzik.
Bu örneklerdeki şeylerin, bir bireyde, hangi duyguları
çağıracağı
-yani, her gurubun duygusal asgari müştereğinin ne
olduğu- o bireyin kendisiyle ilgili görüşüne göre
değişir. Kendine-saygı-ve-güven duyan bir insan için bu örneklerin "a"
şıklarındaki şeyleri birleştiren duygu: hayranlık duymak, aşka gelmek,
cesaretlenmektir; "b" şıklarındaki şeyleri birleştiren duygu: bezginlik,
bıkkınlık, sıkıntıdır. Kendine-saygı-ve-güvenden yoksun bir insan için, "a"
şıklarındaki şeyleri birleştiren duygu: korkmak, suçluluk duymak, ürkmek,
kaçınmaktır; "b" şıklarındaki şeyleri birleştiren duygu: teselli olmak, teskin
olmak, güven verilmek, pasifliğin talepkar olmayan emniyetidir.
Bu tür duygusal soyutlamalar, insanın metafizik görüşü halinde gelişir;
ama, bu soyutlamalar, bir bireyin, kendisi ve kendi mevcudiyeti üzerindeki
görüşünden kaynaklanır. Bir insanın, duygusal soyutlamalarını teşkil ederken
kullandığı, -konuşmaaltı, bilinçaltı- seçim kriteri şu formülle ifade
edilebilir: "Bana önemli gelen şey"; veya, "Bana uygun olan, içinde kendimi yuvada hissedeceğim bir
evren." Bir insanın bilinçaltı metafiziğinin, realitenin olgularıyla uyum
halinde olması veya onlarla çelişmesine bağlı olarak, ne kadar farklı psikolojik
sonuçlar doğuracağı aşikardır.
Bir hayat hissinin oluşmasında, anahtar kavram, "önemli" kavramıdır. Bu kavram,
değerler alanına dahil bir kavramdır; çünkü, "Kimin için önemli?" sorusunu
zımnen içerir. Ancak, önemli kavramının anlamı, ahlaki değerlerin anlamından
farklıdır. "Önemli," mutlaka "iyi" anlamına gelmez. "Önemli," çoğu sözlük
anlamına göre: "Dikkat veya düşünce gerektiren bir nitelik, karakter veya
durumdur." Temel bir anlamda, bir insanın dikkat veya düşüncesini gerektiren
şey, nedir? Realite.
"Önemli" kavramı, -bu kavramın daha sınırlı ve yüzeysel kullanımlarından
farklı olarak, asli anlamında- metafizik bir kavramdır. Daha dakik
söylenirse; "önemli," metafizikten, ahlaka geçişi sağlayan bir köprü görevi
yapan bir metafizik alanına dahildir; bu alanı, insan tabiatı üzerindeki temel
görüş oluşturur. Bu temel görüş, şu gibi sorulara cevap verir: evren bilinebilir
mi, bilinemez mi; insanın seçme gücü var mıdır, yok mudur; hayattaki amaçlarına
erişebilir mi, erişemez mi? Bu sorulara verilen cevaplar, "metafizik
değer-yargılarıdır"; çünkü, ahlakın temelini bu cevaplar oluşturur.
Bir insanın bilinçaltına yerleşen ve onun hayat hissini teşkil eden
değerler, sadece "önemli" görülen, -o insanın realite üzerindeki zımni görüşünü
temsil eden- değerlerdir.
Mesela: 1) "Şeyleri anlamam önemlidir"; 2) "Ana-babama itaat etmem
önemlidir"; 3) "Kendi başıma davranmam önemlidir"; 4) "Başka insanları memnun
etmem önemlidir"; 5) "İstediğim şey için mücadele etmem önemlidir"; 6) "Düşman
yaratmamam önemlidir"; 7) "Hayatım önemlidir"; 8) "Ben kimim ki, öne
atılayım?"
İnsan, ruhunu kendi yaratan bir varlıktır; tek numaralı örneklerle ifade
edilen sonuçlara varmış aktif zihinli insan, çift numaralılarla ifade edilen
sonuçlara varmış pasif zihinli insandan farklı bir ruha sahip olacaktır.
(Buradaki "ruh" kelimesi, "bilinç" anlamındadır.)
Bir insanın temel değerlerinin bütünleştirilmiş topluluğu, onun hayat
hissidir.
Bir hayat hissi, bir insanın ilk değer-bütünleştirmelerini temsil eder.
Bireyin bilgi elde edip tam kavramsal kontrola erişmesi ve
böylece kendi içsel mekanizmalarını yönetebilir
hale gelmesine kadar olan sürede; bu hayat hissi, akışkan, plastik, kolayca
değiştirilebilir bir durumda bulunur. Bir insanın tam bir kavramsal kontrol
erişmesi, bilgisel bütünleştirme sürecini bilinçle yönetebilir hale gelmesidir:
bilinçli bir hayat felsefesi elde etmesidir.
Gençlik çağına erişmiş bir insanın bilgisi, birçok temel prensiple
uğraşmaya yeterlidir; bu dönemde, kendi tutarsız hayat hissini, bilinçli
terimlerle ifade etmek ihtiyacını hisseder. Bu dönemde, hayatın anlamı,
prensipler, idealler, değerler gibi şeyler peşinde el yordamıyla ilerler;
kendini ifade edebilmek için çabalar. Bugünün dünyasındaki anti-rasyonel
atmosferde, genç bir zihnin bu hayati geçişine yardımcı olacak hiçbir şey
yapılmadığından; tersine, bunu zorlaştırmak, bozmak, durdurmak için mümkün olan
herşey yapıldığından; varılan sonuç: çoğu gencin çılgın, histerik irrasyonelliği
olur. Bu gençlerin ıstırabı, zihinlerinde hissettikleri doğamama sancısıdır.
Yani, tabiatın, genç zihinlerin gelişmesi için en uygun gördüğü bir zamanda; bu
gençler, hiçbir zihinsel besin bulamayıp, zihnen dumura uğrama sürecine
girmişlerdir; huzursuzlukları, bu felaket konusunda, bilinçlerinden aldıkları
muğlak haberden kaynaklanmaktadır.
Bir hayat hissinin rehberliğinden, bilinçli bir felsefenin rehberliğine
geçiş, birçok şekil alabilir. Çok nadir bir istisna olan tam rasyonel çocuk
için; bu, -zor da olsa- kendini verebileceği, tabii bir süreçtir: insan
mevcudiyetinin tabiatı hakkında, o güne kadar sadece hissettiği şeyleri,
kavramsal terimlerde tahkik eder, gerekiyorsa düzeltir; böylece, kelimelerle
ifade edilemeyecek bir duyguyu, sarahatle ifade edilebilecek şifahi bir bilgi
haline dönüştürür; hayatının gidişine entellektüel bir güzergah görevi yapacak
olan, sağlam bir temel atar. Sonuç: tamamen bütünleşmiş bir kişidir; zihni ile
duyguları arasında tam bir uyum olan; sahip olduğu hayat hissi ile bilinçli
kanaatleri çakışmış bir insandır.
Felsefe, bir insanın hayat hissini yerinden etmez; hayat hissi, o insanın
değerlerinin otomatikman bütünleştirilmiş hulasası olarak fonksiyon yapmağa
devam eder. Fakat, felsefeye sahip olan bir insanın duygusal
bütünleştirmelerinin kriterini, felsefe belirler -tanımı tam yapılmış, tutarlı
bir realite anlayışına uygun olarak. Felsefeye erişen bir
insan,
-hayat hissinin yönetimde olduğu dönemdeki gibi-
sahip olduğu değer-yargılarından, bilinçaltı vasıtasıyla, zımni bir metafizik
türeteceğine; artık, felsefe içinde mevcut, açık bir metafizikten, kavramsallık
vasıtasıyla, sahip olacağı değer-yargılarını türetir. Duyguları, tamamen ikna olduğu yargılarından
kaynaklanır. Zihin başa geçer; duygular takip eder.
Birçok insan için, bu geçiş süreci hiç gerçekleşmez: bilgilerini
bütünleştirmek, bilinçli kanaatler edinmek için hiçbir çaba sarfetmezler; tek
rehberleri olarak, meramını açıkça anlatmaktan aciz hayat hislerinin insafına
kalırlar.
Çoğu insan için; bu geçiş, acılı ve eksik başarılmış bir süreç olur;
temel bir iç çatışmaya yol açar; bilinçli kanaatleri ile bastırılmış,
tanımlanmamış (veya sadece kısmen tanımlanmış) hayat hisleri arasında derin bir
ihtilaf doğar. Çoğu zaman, geçiş süreci tamamlanamaz; böyle bir insanın
kanaatleri, tamamen bütünleştirilmiş bir felsefenin parçaları olamayıp; rasgele
edinilmiş, bağlantısız, genellikle çelişkili fikirler kolleksiyonundan ibaret
olur; böyle olunca, o insanın bilinçaltı metafiziğinin (hayat hissinin), bütün
gücüyle işleyişi karşısında, o insanın felsefe diye sahip olduğu enkaz, o
insanın bilinci üzerinde hiçbir ikna gücüne sahip olamaz. Bazı durumlarda, bir
insanın hayat hissi, kabul ettiği fikirlerden daha iyidir (hakikate daha
yakındır). Başka bazı durumlarda, bir insanın hayat hissi, kabul ettiğini
söylediği, ama tamamen hayata geçiremediği fikirlerden çok daha kötüdür. İroni
şuradadır ki; böyle durumlarda, o insanın ihmal edilmiş veya ihanete uğramış
zihninin intikamını alacak olan kuvvet, yine o insanın kendi duygularıdır: bu
duygular, realite karşısında onu genellikle yanıltacak; kendisine, sürekli
olarak mutsuz olduğu haberini verecektir.
İnsan; yaşamak için, faaliyet göstermelidir; faaliyet göstermek için,
seçimler yapmalıdır; seçimler yapmak için, bir değerler sistemi tanımlamalıdır;
bir değerler sistemi tanımlamak için, kendisinin ne olduğunu ve nerede olduğunu bilmelidir; yani,
(bilgilenme araçlarının ne olduğu dahil) kendi tabiatını ve içinde yaşadığı
evrenin tabiatını bilmelidir; yani,
metafiziğe, epistemolojiye, ahlaka, yani felsefeye ihtiyacı vardır. Bu
ihtiyaçtan kaçamaz; tek alternatifi: kendisine rehberlik edecek felsefenin kendi
zihni ile mi seçileceği, yoksa şansla mı belirleneceğidir.
Eğer, kapsamlı bir mevcudiyet görüşünü, ona zihni sağlamazsa, hayat hissi
sağlayacaktır. Eğer, akla karşı yüzyıllardır süren
saldırılara
-irrasyonellik kötülüğünü sunan geleneklere veya
felsefe kılığında karşısına çıkan saçmalıklara- katılırsa; bıkkınlık veya
şaşkınlıktan dolayı kendini atalete teslim edip, temel meseleleri düşünmekten
kaçınır ve sadece gün-be-günlük mevcudiyetindeki somutluklarla ilgilenirse; o
zaman, hayat hissi yönetime geçer: o insan, kendisine iyilik veya kötülük yapmak
üzere işleyen (genellikle kötülük yapan) -bilmediği, doğruluğunu kontrol
edemediği, ne zaman ve nasıl kabul ettiğinden habersiz olduğu- bilinçaltı bir
felsefenin insafına kalır.
O zaman; içindeki korku, anksiyete ve belirsizlik yıldan yıla artar;
kendisini, bilinmez, tanımlanmaz bir akıbet duygusu içinde yaşıyor bulur; adeta,
yaklaştığına inandığı bir hüküm gününü beklemektedir. Bilmediği şey; hayatının
her günü, hüküm günüdür: kusurları, yalanları, çelişkileri, kaçışları, suskun
kalışları, kendi bilinçaltı tarafından, hayat hissinin zabıtlarına
kaydedilmektedir. Ve bu tür bir psikolojik kütükte, kaçışların ve suskun
kalışların yarattığı boş kayıtlar, en yıkıcı etkiyi yapar.
Elde edilmiş bir hayat hissi, kapanmış bir mesele değildir. Bir hayat
hissi -hala akışkan olduğu gençlik döneminde kolaylıkla; daha sonraki yıllarda
daha uzun ve daha zor bir gayretle de olsa- değiştirilip, düzeltilebilir.
Duygusal bir hulasa olduğundan, bir irade eylemiyle doğrudan doğruya
değiştirilemez. Hayat hissi, otomatikman değişir: ama, ancak uzun bir psikolojik
yeniden eğitim sürecinden sonra ve ancak o insan, bilinçli felsefi öncüllerini
değiştirmişse.
İster düzeltilmiş olsun, isterse düzeltilmemiş; ister realiteyle objektif
olarak uyum içinde olsun, isterse olmasın; gelişiminin her hangi bir aşamasında
veya içeriğinin her hangi bir durumunda; bir hayat hissi: daima derin bir
kişisel nitelik taşır; bir insanın en derin değerlerini yansıtır; o insana,
kendi kimliğinin o olduğu duygusunu verir.
Verili bir insanın hayat hissinin kavramsal olarak teşhisi
(kimliklendirilmesi) güçtür; çünkü, tecrit edilmesi güçtür: o insanın hayat
hissi, o insan hakkındaki herşeyde sözkonusudur: her düşüncesinde, her
duygusunda, her eyleminde, her tepkisinde, her seçim ve değerinde, her spontane
jestinde, her hareketinde, konuşmasında, gülmesinde, kişiliğinin tümünde. O
insanı bir "kişilik" yapan şey, o insanın hayat hissidir.
İçebakışsal olarak; bir insanın kendi hayat hissi, bir mutlak olarak,
indirgenmez bir birincil olarak -yani, asla sorgulanmaz bir şey olarak- yaşanır;
çünkü, onu sorgulama fikri, asla akla
gelmez. Dışabakışsal olarak; başka bir şahsın hayat hissi, -kısa bir
karşılaşma sırasında dahi- çabuk
fakat tanımlanmaz bir izlenim yaratır; bu izlenim, genellikle kesin bir
duygu gibi belirir; ama, bu izlenimin sağlamasını yapmak müthiş zordur.
Bu zorluk yüzünden, bir çok insan; hayat hissini, ancak bir tür özel
sezgi tarafından teşhis edilebilen -ancak özel, gayri-rasyonel bir vukufla
algılanabilecek- bir şey zanneder. Oysa tam tersi doğrudur: bir hayat hissi
indirgenmez bir birincil olmayıp, çok karmaşık bir hulasadır;
otomatik bir tepki vasıtasıyla hissedilebilir, ama bu yolla anlaşılamaz;
anlaşılabilmesi için, kavramsal olarak analiz edilmeli, kimliklendirilmeli ve
sağlaması yapılmalıdır. Bir insanın kendisi veya başkasıyla ilgili o otomatik
izlenim, sadece bir ipucu verir; bu, deşifre edilmezse, çok yanıltıcı bir ipucu
olabilir. Fakat bu kimliksiz izlenim, zihnin bilinçli yargısıyla desteklenip, bu
yargıyla çakışırsa; sonuç; bir insanın yaşayabileceği en büyük sevinçlerden
birini veren bir kesinlik duygusudur: zihnin ve değerlerin bütünleştirilmesidir.
İnsan
mevcudiyetinin iki veçhesi, hayat hissinin özel yetki alanı ve ifade tarzıdır:
aşk ve sanat.
Burada kast edilen romantik aşktır. ("Romantik" kelimesi, ciddi anlamında
kullanılmıştır: sahip olduğu hayat hissi, herhangi bir sürekli değerden yoksun
olan -korkudan başka hiçbir sürekli duyguya sahip olmayan- kimselerin yüzeysel sevdalarını ifade
eden anlam, söz konusu değildir.) Aşk, değerlere karşılık sunulan bir
mukabeledir. Bir insanda aşık olunan şey, o insanın hayat hissidir; çünkü, bir
kişiliğin esasını teşkil eden, yani mevcudiyet karşısındaki tutumunu belirleyen
şey, hayat hissi denen o asli hulasadır. Bir insan, başka bir kişinin
karakterini oluşturmuş olan değerler topluluğuna aşık olur; bu değerler
topluluğu, o kişinin en ileri amaçlarından, en küçük jestine kadar her
hareketine yansır; o kişinin ruhunun -o insanının eşsiz, tekrarlanmaz, yeri
doldurulmaz bilincinin- bireysel stilini (üslubunu, tarzını) yaratır.
Aşık olurken tek seçici olarak çalışan şey, insanın kendi hayat hissidir;
kullandığı seçim kriteri: kendi temel değerlerinin, aşık olunacak insanın
kişiliğinde hangi ölçüde var olduğudur. Bu seçimde söz konusu olan, o insanların
sahip olduklarını söyledikleri kanaatler değildir; bu kanaatlerin, hiç ilgisiz
olduğu söylenemezse de; asıl mesele, çok daha derin, bilinçli ve
bilinçaltı bir ahenkin varlığıdır.
Bu duygusal tanışma sırasında bir çok hata yapmak ve trajik yanılgılara
düşmek mümkündür; çünkü, bir hayat hissi, tek başına güvenilir bir bilgisel
rehber değildir. Eğer, kötülüğün dereceleri olduğu kabul edilirse; mistisizmin
-insana verdiği ıstıraplar açısından- en kötü sonuçlarından biri: aşkın, bir
zihin değil "kalp" meselesi olduğu; aşkın, akıldan bağımsız bir duygu olduğu;
aşkın, felsefenin kudretine kapalı olduğu inancı oldu. Aşk, bilinçaltı felsefi
bir hulasanın, felsefenin ifadesidir; belki, insan
mevcudiyetinin hiçbir veçhesi, felsefenin bilinçli kudretine, o kadar şiddetli
bir ihtiyaç duymaz. Bu kudret, duygusal bir değerlendirmenin doğruluğunu tahkik
etmek ve bu değerlendirmeyi desteklemek için göreve çağrıldığında; aşk, aklın ve
duygunun, zihnin ve değerlerin bilinçli bir bütünlüğü haline geldiğinde; o
zaman, -ve sadece o zaman- insan hayatının en büyük mükafatı haline gelir.
Sanat, realitenin, bir sanatkarın metafizik değer-yargılarına göre seçici bir tarzda
yeniden-yaratılmasıdır. Sanat, insanın metafizik soyutlamalarının
bütünleştiricisi ve somutlaştırıcısıdır. Sanat, insanın hayat hissinin sesidir.
Bu anlamda; sanat, romantik aşkın etrafını saran aynı esrar perdesine, aynı
tehlikelere, aynı trajedilere -ve zaman zaman aynı görkeme- konu olur.
İnsani ürünlerin hepsi arasında, sanat, belki de; insana kişisel olarak en önemli olduğu
halde, en az anlaşılmış olanıdır.