5.1 SANAT: SOYUTLAMALARIN SOMUTLAŞTIRILMASI
Bir sanat eserinin ayırt edici karakteristiklerinden biri, hiçbir pratik,
maddi amaca hizmet etmemesi, başlı-başına bir amaç olmasıdır. Bir sanat eseri,
bir düşünme, tefekkür, tahayyül hali yaratmaktan başka bir amaca hizmet etmez;
bu halin zevki, öylesine şiddetli; öylesine derinlemesine kişiseldir ki; insan,
bu hali, başka hiçbir amaca araç olmayan bir birincil gibi, başlı-başına yeterli
bir deney gibi yaşar; bu hali analiz etmesi istendiğinde, rahatsız olur; böyle
bir isteği yerine getirmemekte genellikle direnir; bu öneri, ona, kendi
kimliğine, en derin, asli benliğine karşı yapılmış bir saldırı gibi görünür.
Oysa, hiçbir insan duygusu sebepsiz ve indirgenmez değildir. Sanatın
yarattığı şiddetli duygu da, ne sebepsiz olabilir; ne indirgenmez olabilir; ne
de, duyguların (dolayısiyle değerlerin) kaynağından, yani yaşayan bir varlık
olarak insanın ihtiyaçlarından bağımsız olabilir. Sanatın bir amacı vardır ve insani bir ihtiyacı karşılar; ancak, bu ihtiyaç, maddi
bir ihtiyaç değildir: insan bilincinin duyduğu bir ihtiyaçtır. Sanat, insanın
hayatta varkalması işiyle kopmaz biçimde bağlantılıdır; ancak, hayatta var
kalmanın fiziki veçhesiyle değil; fiziki veçhenin başarısını mümkün kılan öbür
veçhesiyle bağlantılıdır: bilincin korunması ve varkalması veçhesi.
Sanatın kaynağı, insanın bilgilenme yeteneğinin kavramsal olması olgusundadır. Yani,
insanın bilgi elde etmek ve faaliyetlerini yönlendirmek için tek tek algılardan
değil, soyutlamalardan hareket ettiği
gerçeği, sanatın ortaya çıkış sebebidir.
Sanatın tabiatını ve fonksiyonunu anlamak için, kavramların tabiatı ve
fonksiyonu anlaşılmalıdır.
Bir kavram, spesifik bir(kaç)
karakteristiğe göre tecrit edilmiş ve belirli bir tanım altında birleştirilmiş
iki veya daha fazla birimi temsil eden bir zihni bütünlüktür. İnsan, algısal
materyali kavramlar içinde, kavramları geniş ve daha geniş kavramlar içinde
organize ederek, sınırsız miktar bilgiyi, o an verili somutlukların ötesine
erişen bir bilgiyi kavrayıp göz önünde tutabilir.
Kavramlar, verili herhangi bir anda, sırf algısal olan kapasitenin izin
vereceğinden çok daha fazla veriyi, insanın bilinçli haberdarlığının menziline
getirebilir. İnsanın algısal haberdarlığının menzili -herhangi bir anda işleme
alabileceği algıların sayısı- sınırlıdır. Dört veya beş birimi -mesela, beş
ağacı- göz önüne getirebilir. Ama, yüz ağacı veya on ışık yılı mesafeyi göz
önüne getiremez. Bu tür bilgiyi işleyebilmesi için varolan tek kapasitesi,
kavramsal yeteneğidir.
İnsan, kavramları lisan vasıtasıyla elde tutar. Özel isimler hariç,
kullandığımız her kelime, bir kavramı temsil eder; yani, sınırsız sayıda belirli
bir tür somutluk yerine geçer. Matematikte (eksi sonsuzdan artı sonsuza)
kullanılan bir sayı dizisi gibi; bir kavram da, her iki yönü açık bir dizidir ve
o kavramla işaret edilen o özel tür birimlerin hepsini içerir. Mesela, "insan"
kavramı, halen yaşayan, geçmişte yaşamış, gelecekte yaşayacak bütün insanları
içerir; bu, o kadar büyük sayıda insandır ki, onları incelemek ve haklarında
birşey keşfetmek bir yana, hepsinin görsel olarak algılanması bile
imkansızdır.
Lisan, soyutlamaları (kavramları), somutluklara dönüştürme -veya daha
dakik terimlerle söylenirse: soyutlamaları, somutlukların psiko-epistemolojik
eşdeğerlerine dönüştürerek, uğraşılacak spesifik birimlerin sayısını azaltma-
psiko-epistemolojik fonksiyonunu ifa eden görsel-işitsel bir semboller
sistemidir. (Psiko-epistemoloji, insanın öğrenme süreçlerinin, bilinçli zihin
ile bilinç-altının otomatik fonksiyonları arasındaki etkileşim açısından
incelenmesidir.)
Bir çocuğun konuşmasından, bir bilim adamının konferansına kadar,
herhangi bir yerde geçen bir cümledeki muazzam kavramsal bütünleştirmeyi göz
önüne alın. Basit, ostensif (göstererek yapılan) tanımdan başlayarak, giderek
yükselen kavramlara varan, hiçbir bilgisayarın alamayacağı kadar karmaşıklaşan
bir bilgi hiyerarşisi oluşturan uzun kavramsal zinciri düşünün. İnsanın realite
bilgisinin elde edilip muhafaza edilmesi, ancak bu zincirler vasıtasıyla
mümkündür.
Bu, yine de, insanın psiko-epistemolojik vazifesinin daha basit olan
kısmıdır.
Daha zor olan diğer kısım, bu bilginin tatbik edilmesidir: realite
olgularının değerlendirilmesi, amaçların seçilmesi ve buna uygun olarak
faaliyetlerin yönetilmesidir. Bunu yapmak için, insanın başka bir kavramlar
zincirine ihtiyacı vardır; birinci kavramlar zincirinden (bilgisel zincir)
türeyip ona bağlı olan, ama ayrı ve bir anlamda daha karmaşık olan bu zincir:
bir normatif (kural koyan) soyutlamalar
zinciridir.
Bilgisel soyutlamalar realite olgularını teşhis ederken
(kimliklendirirken), normatif soyutlamalar olguları değerlendirip, bir değerler
seçeneği ve bir faaliyet çizgisi emreder. Bilgisel soyutlamalar, neyin var
olduğu konusuyla uğraşır; normatif soyutlamalar, (insanın seçeneğine
açık olan alanlarda) neyin var olması gerektiği konusuyla
uğraşır.
Normatif bilim olarak ahlak, felsefenin iki bilgisel dalı
üzerine bina olur: metafizik ve epistemoloji. İnsanın ne yapması gerektiğini
emretmek için, önce insanın ne olduğu ve nerede olduğu; (bilgilenme araçları
dahil) insanın tabiatının ve içinde davrandığı evrenin tabiatının ne olduğu
öğrenilmelidir.
Evren, insanın anlayabileceği bir yer midir; yoksa, anlaşılmaz ve
bilinemez midir? İnsan, yeryüzünde mutluluk bulabilir mi; yoksa, sıkıntıya ve
ümitsizliğe mahkum mudur? İnsanın seçme gücü, amaçlarını seçme ve
onlara erişme gücü, hayatının gidişini yönlendirme gücü var mıdır; yoksa,
kontrolu dışında olan ama kaderini tayin eden kuvvetlerin çaresiz oyuncağı
mıdır? Tabiatı bakımından; insan, iyi olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa,
kötü olarak nefret mi edilmelidir? Bunlar metafizik sorulardır; fakat, bunlara
verilecek cevaplar, insanların hangi tür ahlakı kabul edip tatbik edeceklerini
belirler; bu cevaplar, metafizik ile ahlak arasındaki bağlantıdır. Her ne kadar,
metafizik, başlı başına normatif bir bilim değilse de; bu kategori sorulara
verilecek cevaplar, insan zihninde metafizik değer-yargıları fonksiyonu yerine
geçer; çünkü, bu cevaplar, ahlaki değerlerinin tamamına temel teşkil edecektir.
İster bilinçli olarak, isterse bilinç-altı sezgiyle; ister açıkca,
isterse zımnen olsun; insan şunları bilir: değerlerini bütünleştirmek,
amaçlarını seçmek, geleceğini planlamak, hayatının birliğini ve insicamını
sürdürmek için, mevcudiyet hakkında kapsamlı bir görüşe sahip olmalıdır; ve,
metafizik değer-yargıları, hayatının her anında, her seçiminde, her kararında ve
her faaliyetinde söz konusudur.
Metafizik -realitenin asli tabiatıyla uğraşan bilim- insanın en geniş
soyutlamalarından oluşur. Metafizik, insanın algıladığı her somutluğu içerir; o
kadar büyük bir miktar ve o kadar uzun bir kavramlar zinciri söz konusudur ki;
hiçbir insan, metafizik soyutlamaların tamamını, o anki bilinçli haberdarlığının
odağında tutamaz. Ama, kendisine rehberlik etmesi için o bütüne, o haberdarlığa
ihtiyacı vardır; onları, bilincinin odağına tam olarak getirebilme kudretine
ihtiyacı vardır.
İşte, sanat insana bu kudreti verir.
Sanat, realitenin, bir sanatkarın metafizik
değer-yargılarına göre seçici bir
tarzda yeniden-yaratılmasıdır.
Seçici bir yeniden-yaratma vasıtasıyla, sanat: realitenin insanın kendisi
ve mevcudiyetle ilgili görüşlerini temsil eden veçhelerini tecrit eder ve
bütünleştirir. Bir sanatçı, sayılamaz miktardaki somutluklardan -tek tek,
bağlantısız ve (görünüşte) çelişkili hususiyetlerden, eylemlerden ve
varlıklardan- kendisine metafiziken asli görünenleri tecrit eder ve onları yeni
ve tek bir somutlukta bütünleştirerek bu soyutlamaya bir beden, bir kimlik
verir; bu beden, sanat eseridir.
Mesela; biri, bir Yunan tanrısını; diğeri, çarpık bir ucube şeklindeki
bir ortaçağ karakterini temsil eden iki insan heykelini göz önüne alın. Her
ikisi de, insanla ilgili metafizik değerlendirmelerin ürünüdür; her ikisi de,
sanatkarların insan tabiatıyla ilgili görüşlerinden kaynaklanır; her ikisi de,
yaratıldıkları çağların kültürlerinin somutlaştırılmış temsilcisidir.
Sanat metafiziğin somutlaştırılmasıdır. Sanat, insanın kavramlarını, bilincinin
algısal düzeyine getirerek, bu kavramların algılar gibi doğrudan anlaşılmasını
sağlar.
Bu, sanatın psiko-epistemolojik
fonksiyonudur; sanatın insan hayatındaki önemi, bu fonksiyondan
kaynaklanır.
Nasıl ki; lisan, soyutlamaları, somutlukların psiko-epistemolojik
eşdeğerlerine dönüştürerek (kelimelendirerek), uğraşılacak spesifik birimlerin
sayısını azaltma fonksiyonunu yapmaktaysa; benzer şekilde, sanat, insanın
metafizik soyutlamalarını, somutluklara dönüştürerek (sanat eseri haline
sokarak); bu soyutlamaları, insanın doğrudan algısına konu olabilecek spesifik
varlıklar haline getirir. "Sanat evrensel dildir" sözü, boş bir metafor olmayıp
-sanatın yaptığı psiko-epistemolojik fonksiyon açısından- harfiyen doğrudur.
İnsanlık tarihinde, sanatın, dine bir yardımcı olarak (ve genellikle
dinin tekeli altında) doğduğunu hatırlayın. Din, felsefenin ilkel şekli idi:
insana mevcudiyet hakkında kapsamlı bir görüş sağlamaya teşebbüs etmişti. O
ilkel kültürlerdeki sanatın, o kültürlerin dinlerindeki metafiziki ve ahlaki
soyutlamaların bir somutlaştırılması olduğuna dikkat edin.
Sanatta söz konusu olan psiko-epistemolojik sürecin en iyi izahını, özel
bir sanatın belirli bir veçhesinde görebiliriz: edebiyattaki karakterizasyon.
İnsan karakteri -sayısız potansiyelleriyle, erdemleriyle, kötülükleriyle,
tutarsızlıklarıyla, çelişkileriyle- o kadar karmaşıktır ki; insan, kendi
kendisinin en çetin bilmecesidir. İnsan karakter çizgilerini tecrit edip;
onları, -tamamen bilgisel soyutlamalar halinde de
olsa- soyutlamalar halinde bütünleştirmek çok zordur; bu soyutlamaların hepsini,
karşımızdaki bir insanı anlamak maksadıyla kullanmak üzere zihinde taşımak çok
zordur.
Şimdi, Cervantes'in Don Kişot karakterini düşünün. Don Kişot, belirli bir
türden sayısız insanın sahip olduğu, sayısız karakteristiklerin, sayısız kere
gözlemlenip değerlendirilmesinden oluşturulmuş bir soyutlamanın somutlaştırılmış
halidir. Cervantes bu insanların asli kişilik çizgilerini tecrit edip, bu
çizgileri tek bir karakterin somut biçiminde bütünleştirmiştir; mesela, bir
insan hakkında "O bir Don Kişot'tur" dediğinizde, bir tek cümlede yaptığınız bu
yargı, o karakterle iletilen muazzam bir bilgi bütününü içerir.
Normatif soyutlamalara -ahlaki
prensiplerin tanımlanmasına, insanın ne olması gerektiğinin belirlenmesi
görevine- gelince, gereken psiko-epistemolojik işlem daha da zordur. Bu görev,
yıllar süren bir çalışma gerektirir; ve, varılacak sonuçların iletilmesi,
sanatın yardımı olmaksızın hemen hemen imkansızdır. Ahlaki değerleri tanımlayan,
sahip olunacak erdemleri uzun bir liste halinde veren kapsamlı bir felsefi
risale, bu işi görmez; böyle bir çalışma, ideal bir insan nasıl olurdu ve nasıl
davranırdı bilgisini iletmez; hiçbir zihin, bu kadar muazzam bir soyutlamalar
bütünüyle uğraşamaz: bu soyutlamaları, temsil ettikleri somutluklara tekrar
dönüştüremez -yani onları realiteyle tekrar bağlantılandıramaz- ve bunları her
an bilinçli haberdarlığının odağında tutamaz. Fiili bir insan figürü çizmeden,
böylesine muazzam miktar bilgiyi bütünleştirmeğe imkan yoktur; bu figür,
-lisanda, kelimenin, temsil ettiği kavrama, (görsel-işitsel) bir somutluktan
oluşan bir kimlik vermesi gibi- bütünleştirilmiş bir somutluk olarak normatif
teoriyi aydınlatır ve onu anlaşılır kılar.
Ahlak üzerine yapılan çoğu teorik tartışmanın kısırlığı, hiç bir yere
vardırmayışı, çoğu insanın bu tür tartışmalardan sıkılmasının sebebi budur:
ahlaki prensipler, somutlaştırılmadığı takdirde, insanların zihinlerinde
boşlukta asılı soyutlamalar halinde kalır; bu prensipler, insanların önlerine,
bir türlü kavrayamadıkları bir amaç koyup, ruhlarını bu amaç doğrultusunda
yeniden şekillendirmelerini ister; oysa, nasıl tatbik edileceği bilinmeyen
ahlaki prensipler, insanları, gayri-kabili-tarif bir ahlaki suçluluk duygusunun
yükü altında bırakır. Sanat, ahlaki bir idealin iletimi için
vazgeçilmez ortamdır.
Her dinin bir mitolojisi olduğunu hatırlayın. Bir dinsel mitoloji: o
dindeki ahlak sisteminin, o ahlak sisteminin nihai ürünü olarak ortaya konmuş
insan figürlerinde bedenlenmiş biçimde, dramatik olarak somutlaştırılmasıdır.
(Çeşitli mitolojiler arasında, bazı figürlerin diğerlerinden daha inandırıcı
olması, temsil ettikleri ahlaki teorilerinin nisbi rasyonelliğine veya
irrasyonelliğine bağlıdır.)
Bu demek değildir ki; sanat, felsefi düşünceye bir ikamedir: kavramsal
bir ahlak teorisine sahip olmayan bir sanatkar, ideal olanı, başarılı bir imaj
halinde somutlaştıramaz. Fakat, sanatın yardımı olmaksızın; ahlak, teorik
mühendislik pozisyonunda kalır: sanat, model-çizicidir.
Ancak şu hususu vurgulamak önemlidir: ahlaki değerler, sanatla ayrılmaz
biçimde içiçedir; ama, değerler sebepsel bir belirleyici olarak değil, sadece bir sonuç olarak
sanatın içindedir: sanatın birincil odağı metafiziktir, ahlak değil. Sanat,
ahlakın uşağı değildir; temel amacı ne eğitmek, ne
değiştirmek, ne de bir şey tavsiye etmektir. Ahlaki bir idealin
somutlaştırılması, nasıl ideal bir insan olunacağı konusunda bir ders kitabı
ortaya koymak değildir. Sanatın temel amacı öğretmek değil, göstermektir: insanın tabiatını ve
evrendeki yerini temsil eden somutlaştırılmış bir imajı insanın karşısına
koymaktır.
Her metafizik konu, insan davranışlarında, dolayısiyle ahlakta mutlaka
büyük bir etki yaratacaktır; benzer şekilde, her sanat eseri, -bir temeya sahip
olduğundan- izleyicisinde mutlaka bir etki yaratacak, ona bir "mesaj"
iletecektir. Fakat, bu etki ve bu "mesaj" sadece ikincil sonuçlardır. Sanat hiçbir didaktik amacın aracı
değildir. Bir sanat eseri ile bir moralite oyunu veya bir propaganda
posteri arasındaki fark buradadır. Bir sanat eserinin büyüklüğü, temasının
evrenselliğindeki derinlik oranındadır. Sanat harfiyen nakletme aracı
değildir. Bir sanat eseri ile bir gazete haberi veya bir fotoğraf
arasındaki fark buradadır.
Verili herhangi bir sanat eserinde ahlakın yeri, sanatkarın metafizik
görüşlerine bağlıdır. Eğer, bir sanatkar, -bilinçli veya bilinç-altı olarak-
insanın irade gücüne sahip olduğu öncülüne sahipse; bu öncül, o sanatkarın
eserini, bir değer yönelimine (Romantisizme) götürecektir. Eğer, insanın
kaderinin kendi kontrolu dışındaki güçlerce çizildiği öncülüne sahipse; bu
öncül, o sanatkarın eserini, bir anti-değer yönelimine (Natüralizme)
götürecektir. Determinizm içindeki felsefi ve estetik çelişkiler, bu bağlamda
konu dışıdır; aynı şekilde, bir sanatkarın metafizik görüşlerinin doğruluğu veya
yanlışlığı, sanat olarak sanatın tabiatını ilgilendirmez. Bir sanat eseri,
peşinde olunması gereken değerleri stilize ederek insana gösterebilir ve
erişilmesi gereken hayatı somutlaştırılmış bir görüntüyle karşısına koyabilir.
Veya, insanın gayretlerinin nafile olduğunu söyleyip, nihai kaderi olarak
yenilginin ve ümitsizliğin somutlaştırılmış görüntüsünü karşısına koyabilir. Her
iki halde de, estetik araçlar -ceryan eden psiko-epistemolojik süreçler-
aynıdır.
Elbette ki, bu iki tarzın realitede yolaçacağı sonuçlar farklı olacaktır.
İnsan; mevcudiyetinin gün-be-gün faaliyetleri esnasında karşısına çıkan
seçeneklerin çokluğu ve karmaşıklığı ortasında; sık sık ürkütücü olabilen olaylar bombardımanı altında;
başarıların kısa süreli neşesi ile başarısızlıkların uzun süren hüznü arasında
gidip gelirken; perspektifini ve kendi kanaatlerinin realitesini kaybetmek
tehlikesiyle her an karşı karşıyadır. Unutulmamalıdır ki, soyutlamalar, maddi
varlıklar olarak mevcut değildir: soyutlamalar, insanın mevcut olan şeylerden
haberdar olmak için kullandığı epistemolojik yöntemdir; mevcut olan şeyler
somutluklardır. Realitenin, ikna edici, dayanılmaz kudretinin tam olarak elde
edilmesi için; metafizik soyutlamaların, insanın karşısına, somutluk biçiminde,
sanat biçiminde çıkarılması gerekir.
İnsanın felsefi bir rehberliğe veya doğrulanmaya veya ilhama ihtiyacı
olduğu bir sırada, şu iki sanattan hangisine yöneldiği gerçeğinin nasıl bir fark
yaratacağını düşünün: 1. Eski Yunan sanatı; 2. Ortaçağ sanatı. Sanat, iki
kuvvetin birleşik etkisine sahiptir: soyut düşünce ve doğrudan realite;
dolayısiyle, insanın hem zihnine hem de duygularına, aynı anda ulaşır. Bunu
bilerek, yukarıdaki iki sanatın ne olduğunu hatırlayın: birincisi, felaketlerin
geçici olduğunu; yüceliğin, güzelliğin, kuvvetin, kendine-güvenin, insan için
olması gereken, tabii durum olduğunu; ikincisi ise, mutluluğun geçici ve kötü
olduğunu; insanın, ebedi bir cehennemin zebanilerince kovalanan, çarpık,
kuvvetsiz, sefil bir günahkar olduğunu söyler.
Bu iki sanat türünün yaşattığı deneylerin sonuçları ortadadır; tarih
onların pratik teşhiridir. O iki çağın büyüklüğünün veya dehşetinin tek
sorumlusu sanat değildir; ama sanat, o kültürlere egemen olan özel felsefelerin
sesidir.
Sanatın insan için neden bu kadar derin bir kişisel öneme sahip olduğu, daha
belirginleşmiş olmalıdır: sanat, -bir sanat eserinin, insanın realiteyle ilgili
kendi temel görüşlerini destekliyor veya inkar ediyor olması durumuna göre-
bilincin etkinliğini onaylar veya reddeder.
Sanat denen bu ortamın anlamı ve gücü işte öylesine büyüktür. Fakat,
bugün, sanatı pratiğe geçirenlerin çoğu, yaptıkları şeyin tabiatını
bilmediklerini övünerek söylemeyi, mesleki hüner zanneden insanlardır.