4
EPİSTEMOLOJİ (BİLGİ
TEORİSİ)
Epistemoloji, bilgi elde etmenin ve bilgilerin doğruluğunu tahkik etmenin
yöntemlerini araştıran felsefe dalıdır.
Ne(yi) biliyorum? Nasıl biliyorum? Epistemolojinin konusu, bu meseledir.
Felsefenin diğer bütün dalları, bu meseleye bağlıdır; çünkü, nasıl bildiğimizi bilmeksizin, neyi kesin olarak bildiğimizi
söyleyemeyiz. Bir şeyi kesin olarak bilmek yeteneğinden yoksun olmak: akıl
yürütme, seçme ve davranma kapasitesinden yoksun olmak demektir. İşte;
epistemoloji, "Nasıl?" sorusuna cevap vererek, "Ne?" sorusuna cevap veren özel
bilimleri mümkün kılar.
İnsan, ne Alim-i Mutlak, ne de yanılmazdır. (Alim-i Mutlak: herşeyi
bildiği varsayılan ilahi varlık.) Öyle olsaydı, epistemolojiye (bilgi teorisine)
gerek olmazdı. Yani; insan bilgisi, otomatikman kazanılabilse, doğruluğu
otomatikman kesin olabilse, içeriği otomatikman tam olabilse; bilgilenme
yöntemlerinin keşfi diye bir zaruret olmazdı. Oysa, insan tabiatı böyle
değildir. Algılama yeteneği otomatiktir; fakat, bu yetenek, hayatta insanca
varkalmak için yetersizdir. Algılama düzeyinin ötesinde; insan bilinci, iradidir: bilgiyi, gayret göstererek
edinir (gayret göstermezse edinmez); bilgiyi, doğru yürütmeyi öğrendiği bir akıl
süreciyle elde eder (doğru yürütmeyi öğrenmemişse elde etmez). Tabiat, insana,
zihni etkinlik konusunda hiçbir garanti vermez; insan, hata yapmaya, görmezden
gelmeye, realite hakkındaki bilgisinde psikolojik tahrifat yapmaya muktedirdir.
İnsan; doğuştan sahip olmadığı, tabiatınca kendisine otomatikman verilmiş
olmayan bir bilgilenme yöntemini, kendisi keşfetmek
zorundadır; yani, akli yeteneğini nasıl kullanacağını, muhakemesiyle vardığı
sonuçların doğruluğunu nasıl tahkik edeceğini, hakikati yalandan nasıl ayırt
edeceğini, neyi bilgi olarak kabul edebileceği
kriterini nasıl tesbit edeceğini, kendisi keşfetmelidir. Yani, insan, bilgi
dediği şeyi keşfetmek ve bu bilgilerin realiteye tekabül ettiğini isbat etmek zorundadır. Burada bazı
sorular ortaya çıkmaktadır:
İnsan; bilgiyi, bir akıl süreciyle mi elde eder; yoksa, tabiat-üstü bir
kuvvet, bilgiyi, ona, ani bir vahiyle mi bahşeder?
Akıl, insan duyularının sağladığı malzemeyi teşhis edip (kimliklendirip)
bütünleştiren bir yetenek midir; yoksa, daha doğmadan önce insan zihnine ekilmiş
fıtri (tabiattan, doğuştan) fikirlerle dolu bir depo
mudur?
Akıl, realiteyi kavramakta tamamen yeterli midir; yoksa, insan, akıldan
daha üstün herhangi bir kavrama yeteneğine mi sahiptir?
İnsan, bildiklerinden emin olabilir mi; yoksa, sürekli bir şüphe içinde
bulunmaya mı mahkumdur?
Bu sorulara verilecek cevapların niteliği; bir insanın, kendine güven
derecesini -dolayısiyle, realiteyle alışverişte bulunma işindeki başarısını-
belirler. Rasyonel bir insan, bu soru setlerinden sadece birincilere olumlu
cevap verecek ve neden böyle cevap verdiğini bilecektir. Epistemolojinin temel
konusu, bu bölümde incelenecek olan kavramlardır. Epistemolojinin alanında olan
önermeler ve lisan konuları, gerektiğinde değinilmiş olmakla birlikte, esasen
epistemolojiye giriş mahiyetinde olan bu bölümün kapsamı dışında bırakılmıştır.
4.1 KAVRAMLAR
"Evrenseller meselesi" olarak da bilinen kavramlar konusu, felsefenin
merkezi konusudur. Kavramsal şekilde kazanılıp muhafaza edildiğinden; insan
bilgisinin doğruluğu, kavramların doğruluğuna bağlıdır. Fakat, kavramlar,
soyutlamalardır veya evrensellerdir; oysa, insanın algıladığı her şey, somuttur.
Soyutlamalar ve somutluklar arasındaki ilişki nedir? Kavramlar, realitede tam
olarak neye işaret eder? Kavramlar, gerçek bir şeylere, varolan bir şeylere mi
işaret ederler; yoksa, kavramlar, sadece insan zihninin icatları mıdır, keyfi
yapılar mıdır veya bilgiyi temsil ettiği söylenemeyecek gevşek yaklaşıklıklar
mıdır?
Tekrar edelim: bütün bilgi, kavramlar halindedir. Kavramlar; realitede
bulunan bir şeye tekabül ediyorlarsa, bu kavramlar gerçektir; ve, böyle
kavramlara sahip olan insanın bilgisi, realitede bir temele sahiptir; fakat,
realitede bulunan bir şeye tekabül etmiyorlarsa, bu kavramlar gerçek değildir;
ve, böyle kavramlara sahip olan insanın bilgisi, kendi hayal gücünün
kurgularından başka bir şey değildir.
Kavramlar (soyutlamalar) ile somutluklar arasındaki ilişkiyi
örneklendirmek için şu soruyu soralım: karşı kaldırımda yürüyen üç kişiyi,
"insanlar" olarak düşündüğümüzde; bu "insanlar" terimiyle neye işaret ederiz? Bu
üç kişi, üç ayrı bireydir; ve, bu insanlar, hiçbir eş karakteristiğe sahip olmayabilir.
Sahip oldukları özel karakteristikleri tek tek sayıp listeleseniz, "insanlık"
karakteristiğini temsil eden hiçbir karakteristik bulunmayacaktır. İnsanlarda
"insanlık" nerededir? Realitede var olan hangi şey, zihnimizde varolan "insan"
kavramına tekabül eder?
Felsefe tarihinde, bu konuyu izaha yönelik dört irrasyonel düşünce ekolü
olagelmiştir:
1. "Aşırı realistler" veya Platonistler; soyutlamaların, realitenin başka
bir boyutunda, gerçek varlıklar veya arktipler olarak mevcut olduğunu;
algıladığımız somutlukların, başka boyuttaki bu varlıkların gayrı-mükemmel
yansımaları olduğunu; algıladığımız somutlukların, önceden zihnimizde varolan
soyutlamaları çağırdığını kabul ederler. (Plato'ya göre, algılanan somutluklar,
daha doğmadan önce diğer boyuttayken bildiğimiz arktiplerin hatırasını zihinde
uyandırır.)
2. "Ilımlı realistler" (ataları maalesef Aristo'dur); soyutlamaların,
realitede mevcut olduğunu; fakat, onların, başka bir boyutta değil, somutluklar
içinde, metafizik özler halinde bulunduğunu ve
kavramlarımızın bu özlere işaret ettiğini kabul ederler.
3. "Nominalistler;" bütün fikirlerimizin, somutlukların zihnimizdeki
izlerinden ibaret olduğunu; soyutlamaların, benzerliklere dayanarak keyfi olarak
birarada düşünülen somutluk guruplarına verdiğimiz "isimler"den ibaret olduğunu
kabul ederler.
4. "Kavramsalcılar;" soyutlamaların, realitede hiçbir temelinin olmadığı
konusundaki nominalist görüşü paylaşırlar; fakat, kavramların, izler olarak
değil, bir tür fikirler olarak zihnimizde varolduğunu varsayarlar.
(Bir de; modern, aşırı nominalist görüş vardır. Bu görüşe göre, mesele
anlamsızdır; "realite" anlamsız bir terimdir; kavramlarımızın bir şeye tekabül
edip etmediğini hiç bilemeyiz; bilgimiz, kelimelerden oluşur; kelimeler ise,
keyfi sosyal konvansiyonlardır.)
Kavramlar meselesi için önerilen bu sözde "çözümler" ışığında, meselenin
oldukça muğlak olduğu görünüyor. Halbuki; bu mesele, insanlığın en önemli
meselesidir: bütün insan toplumlarının geleceği, bilgi ve ilerlemenin durup durmayacağı, her birey
insan hayatının kaderi; bu meseleye bağlıdır. Kavramlar konusunda doğru bir
görüşe sahip olmak, insani her çabadaki başarının ön şartıdır.
Kavramlar konusunda yanılmak, insan olarak tahrip olmak demektir. Çünkü:
insan olmak, akıllı olmaktır; aklın temel fonksiyonu, kavramlaştırma
yeteneğidir; dolayısiyle, insan bilincinin kavramsal düzeyinin sakatlanması,
insan aklının -insanın asli karakteristiğinin, insanın- tahrip edilmesidir.
Rönesans'ın; mistisizmi çürüten ve aklı yücelten etkisini yok etmek üzere; hemen
Rönesans ertesinde doğmaya başlayan, Kant'la zirveye çıkan ve bugünün yerleşik
felsefesi haline gelen neo-mistik, modern felsefelerin muazzam karmaşalarının,
çelişkilerinin, iki tarafa çekilebilecek muğlaklıklarının ve
rasyonalizasyonlarının asıl tabiatı: insanın kavramlaştırma yeteneğine karşı
yöneltilmiş koordineli bir saldırıdır.
Epistemolojinin konusu, duyumlardan başlayıp kavramlara kadar uzanan
bütün bilgilenme süreciyle ilgilidir. Duyumların geçerliğinden şüphe eden
'filozoflar' da çıkmıştır; oysa, bu tür şüphelerini ortaya koyarken dahi,
duyumların geçerliğini varsaymışlar, bir anlamda isbat etmişlerdir; dolayısiyle,
burada verilen epistemoloji, duyumların geçerliğini isbata gerek dahi görmeyip,
kavramlar üzerinde yoğunlaşacaktır; fakat, hep hatırlanması gereken bir aksiyom
vardır: mevcudiyet mevcuttur. Bu aksiyomun
anlaşılması, bu aksiyomun sonucu (pareleli) olan iki aksiyomun anlaşılması
demektir: 1. Birisinin algıladığı bir şey mevcuttur; 2. Bilince (yani, mevcut
olanı algılama yeteneğine) sahip birisi mevcuttur.
"Mevcudiyet mevcuttur" aksiyomunun kabulünden çıkan sonuçları, başka
deyişlerle ifade edecek olursak:
a) Şeyler, bilinçten bağımsız olarak mevcuttur; bilinç, ancak bilincinde
olunan bir şey ve bilince sahip birisi varsa, söz konusudur.
b) Hiçbir şey mevcut değilse, hiçbir bilinç olamaz: bilincinde olunan bir
şey olmadan varolan bir bilinç, terimlerde çelişkidir. Aynı şekilde, kendisinden
başka hiçbir şeyin bilincinde olmayan bir bilinç, terimlerde çelişkidir: bilinç,
kendisini bilinç olarak teşhis edebilmek için, önce bir şeyin bilincinde
olmalıdır. Algılandığı iddia edilen şey, mevcut değilse, algılamayı yaptığı
iddia edilen şey, bilinç değildir.
Bu aksiyomun anlaşılması ve kabulü; epistemolojinin, bütün bilgilerin
temelidir.
4.1.1 İnsan Bilgisinin Yapı-taşı: Mevcut-şey
kavramı
Bir haberdarlık durumu olan bilinç; pasif değil aktif bir durumdur ve iki
asli fonksiyon görür: ayırt etmek ve bütünleştirmek.
İnsan bilinci, kronolojik olarak üç aşamada gelişir: duyumsal, algısal ve
kavramsal aşamalar; fakat, epistemolojik olarak, bütün insan bilgisinin temeli, algısal aşamadır.
Duyumlar, insan hafızasında duyumlar olarak muhafaza edilmez; tamamen
tecrit edilmiş, pür bir duyum yapmak da mümkün değildir. Bilindiği kadarıyla;
yeni doğmuş bir bebeğin bütün duyumsadığı şey, -renklerden, seslerden, derisel
stimuluslardan, kokulardan, tatlardan ibaret- karmakarışık bir kaostan
ibarettir. Ayırt etmeye muktedir bir haberdarlık hali, sadece algısal düzeyde
başlar.
Bir algı, yaşayan bir organizmanın beyni tarafından otomatik olarak
tutulup bütünleştirilmiş bir gurup duyumdur. İnsan; duyu organlarının sağladığı
verileri, algılar halinde kavrayarak realiteden haberdar olur. "Doğrudan
(direkt) algılama" veya "doğrudan haberdarlık" dendiğinde kast edilen, algısal
düzeydir. Bir bilinçlilik durumunda verili olan şey, kendiliğinden aşikar olan
şey; duyumlar değil, algılardır. Duyumların, algıları oluşturan bir bileşen
olduğunu bilebilmek; doğrudan mümkün değildir; bu bilgi, çok sonraları
-bilimsel, kavramsal bir keşif olarak- elde
edilir.
İnsan bilgisinin yapı-taşı, mevcut olan herhangi bir şeye işaret eden "mevcut-şey" kavramıdır. Varolan,
varolmuş, varolacak her şey -şeyler, hususiyetler, hareketler vs- bu kavramın
kapsamındadır. "Mevcut-şey" bir kavram olduğundan, kavramsal aşamaya erişilene
kadar aşikaren (açıkça bilincinde
olunarak) kavranamaz. Fakat; bu kavram, her algıda zımnen vardır (birşeyi
algılamak, onun mevcut olduğunu algılamaktır) ve insan "mevcut-şey"i zımnen algılar; yani, "mevcut-şey"
kavramı altında sonradan bütünleştireceği birimleri tek tek algılar. Bu zımni
bilgi, bilincin daha üst düzeylere doğru gelişmesinin atlama tahtasıdır.
(Eğer bilinç, duyumsal düzeyde de ayırt etmeğe muktedirse; o ölçüde,
"mevcut-şey" kavramının duyumsal düzeyde de zımnen varolduğundan bahsedilebilir.
Bir önceki ve bir sonraki anlarda hiçbir şey duymamaktan farklı
olarak; bir duyum, birşeyin duyulması demektir. Bir
duyum, insana ne mevcut olduğunu söylemez; fakat,
birşeyin mevcut olduğunu
söyler.)
"Mevcut-şey" (zımni) kavramı, insan zihninde üç gelişme aşamasından
geçer. Birinci aşama; çocuğun, nesnelerden, şeylerden haberdar olmaya
başlamasıdır; bu aşama, "varlık" (zımni) kavramını, insana
kazandırır. Birinci ile yakından ilgili ikinci aşama; çocuğun, spesifik, özel
şeyleri tanıyabilmesi ve onları, algısal alanında bulunan diğer şeylerden ayırt
edebilmesiyle kazandığı haberdarlık durumudur; bu aşama, "kimlik" (zımni) kavramını, insana
kazandırır.
Üçüncü aşamada, insan; bu varlıkların kimliklerindeki benzerlik ve
farklılıkları kavrayarak, onlar arasındaki ilişkiyi kavrar; bu aşamada, (zımni)
kavram "varlık," (zımni) kavram "birim" haline dönüştürülür.
Bir çocuk, (sonradan "masalar" diye adlandıracağı) iki nesnenin birbirine
benzediğini, fakat diğer dört nesneden ("sandalyeler") farklı olduğunu
gözlemlerken; zihni, bu nesnelerin belirli bir hususiyeti (şekilleri) üzerinde
odaklanmakta, sonra onları farklılıklarına göre tecrit etmekte ve daha sonra bu
birimleri, benzerliklerine göre ayrı guruplar içinde bütünleştirmektedir.
Bu işlem, insan bilincinin kavramsal aşamasının girişidir, onun
anahtarıdır. Varlıkları birimler halinde düşünme
yeteneği, insana mahsus özel öğrenme yöntemidir; başka hiçbir varlık,
buna muktedir değildir.
Bir
birim, iki veya daha çok benzer üyeden ibaret bir gurubun, ayrı bir üyesi
(bireyi) olarak düşünülen bir varlıktır. (İki elma, iki birimdir; iki metre
kare toprak da, iki birimdir.) Burada dikkat edilecek husus şudur: "birim"
kavramı, bir bilinç faaliyetiyle (bilincin seçici bir odaklanmışlığıyla, şeyleri
belirli bir tarzda düşünmekle) doğmaktadır, bilinç tarafından keyfi olarak
yaratılmış değildir; bu bilinç faaliyeti, bir
bilincin, realitede gözlemlemiş olduğu hususiyetlere göre yaptığı bir kimlikleme
veya sınıflamadır. Bu yöntem, birçok sınıflama ve çapraz-sınıflamaya imkan
verir: şeyler, şekillerine veya renklerine veya büyüklüklerine veya atomik
yapılarına vs. göre sınıflandırılabilir; fakat, sınıflandırmanın kriteri icat
edilmez, realitede gözlemlenir. Böylece, "birim" kavramı, metafizik ile epistemoloji
arasında bir köprü görevi yapar: birimler, bizatihi birimler olarak mevcut değildir;
mevcut olan, şeylerin kendisidir;
ama, birimler, bir bilincin, mevcudiyetinden haberdar
olduğu belirli ilişkiler içinde varolduğunu mütalaa ettiği şeylerdir.
( Devamı için tıklayınız )