4.2.2 Analitik-Sentetik Hakikatler Zıtlığının
Çürütülmesi
Analitik ve sentetik hakikatler arasında bir zıtlık olmadığını isbat
etmek için kavramlarla ilgili şu epistemolojik prensipleri hatırlamak
yeterlidir:
a) Kavramlar, gözlemlenmiş mevcut-şeylerin, gözlemlenmiş başka
mevcut-şeylerle olan ilişkileri açısından yapılmış sınıflamaları temsil eder.
a) Bir kavramın anlamı, altındaki birimleri ifade eder; bu birimlerle
birlikte, onların sadece asli ayırt edici karakteristikleri (tanımlayıcı
karakteristikleri) değil, bütün karakteristikleri ifade
edilir.
Mesela, insanın "rasyonel bir hayvan" olması; "insan" kavramını, sadece
"rasyonellik" özelliğinden ibaret kılmaz; "insan" kavramı içinde, onun
gözlemlenmiş bir karakteristiği olan "rasyonellik" yanında, diğer bütün
gözlemlenmiş karakteristikleri, bu arada onun "iki gözlü" olması karakteristiği
de vardır. Dolayısiyle, "bir insan, rasyonel bir hayvandır" veya "bir insan,
sadece iki göze sahiptir" hakikatlerinin statüsü arasında hiçbir fark yoktur. Bu
iki hakikatten her biri, Kimlik Kanunu'nun bir tatbikatıdır; her biri, bir
"totoloji"dir; herhangi birini inkar etmek, "insan" kavramını inkar etmek,
dolayısiyle kendi-içinde çelişik olmak demektir.
Önermelerin analitik veya sentetik diye bölünmesinin hiçbir olgusal veya
epistemolojik haklılığı yoktur. Önermelerde sadece tek bir temel epistemolojik
ayrım vardır: doğru önermeler veya yanlış
önermeler; ve, sadece bir tek temel mesele vardır: hakikatin
keşfedilmesi ve doğruluğunun tahkiki hangi yöntemle yapılacaktır? İnsan
bilgisinin temeline bir zıtlık ekmek, doğruluğunun tahkikinde zıt yöntemlerin
olduğunu; hakikatin zıt tipleri olduğunu iddia etmek; hiçbir
sebep veya haklılığa sahip değildir.
Bir anlamda, hiçbir hakikat "analitik" değildir:
hiçbir önerme, sırf "kavramsal analiz" ile geçerli kılınamaz; herhangi bir
"analiz"den önce, kavramın içeriği (yani, bütünleştirdiği mevcut-şeylerin
karakteristikleri) gözlem yoluyla keşfedilmeli ve doğruluğu tahkik edilmelidir.
Bir başka anlamda bütün hakikatler "analitik"tir: bir
varlığın herhangi bir karakteristiği keşfedildiğinde, bu karakteristiği o
varlığa atfedecek bir önerme, "mantıken doğru" olacaktır (tersi, o varlığı
belirten kavramın anlamıyla çelişir). Her iki durumda da,
analitik-mantıki-totolojik versus sentetik-olgusal zıtlığı
çöker.
4.2.3 Zorunlu-Bağlı Hakikatler Sahte-Zıtlığının
Çürütülmesi
Bazı olguların "zorunlu" başka bazılarının ise "bağlı" oldukları;
"olgusal" cümlelerin "sentetik" ve "bağlı" oldukları; oysa, "zorunlu"
cümlelerin, "gayri-olgusal" ve "analitik" oldukları şeklindeki bir zıtlığın
geçersizliğini isbatlamak için; mevcudiyetin önceliği aksiyomunu,
dolayısiyle Kimlik Kanunu'nu, dolayısiyle metafiziken-verili olan karşısında
insan-yapısı şeyler ayrımını hatırlamak yeterli olacaktır.
Kant'ın Critique of Pure Reason'ındaki
sözlerinin, mevcudiyetin önceliğine (ve Kimlik Kanunu'na) bir isyan olduğu
ortadadır: "Evet, deney bize, neyin var olduğunu söyler; ama, öyle olmasının
zorunlu olduğunu; başka türlü olamayacağını söylemez."
Keza, metafiziken-verili olan şeyler ile insan-yapısı şeyler arasındaki
asli ayrımı anlamamak; bunlarla ilgili önermeler arasında bir fark olduğu
yanılgısına sebep olmaktadır. Evet, insan-yapısı bir şey öyle olmak "zorunda"
değildir; başka türlü olabilirdi; ama, olduktan sonra, o neyse odur:
metafiziken-verili olan bir şey hakkındaki hakikat nasıl keşfedilip, doğruluğu
nasıl tahkik edilecekse; insan-yapısı bir şeyle ilgili hakikat de, aynı yöntemle
öğrenilecektir; bunlarla ilgili önermelerin konusu farklıdır, ama tabiatlarında
bir fark yoktur. Evet, bazı olgular zorunlu değildir
(insan-yapısıdır); ama, bütün hakikatler zorunludur.
Hakikat, bir realite olgusunun teşhisidir (kimliklendirilmesidir). Söz
konusu olgu, ister metafiziken-verili olsun, isterse insan-yapısı olsun; olgu,
hakikati belirler: eğer, olgu mevcutsa; neyin hakikat olduğu konusunda başka
hiçbir alternatif yoktur. Mesela, Türkiye'nin 67 vilayete sahip olması
metafiziken zorunlu değildi; ama, insanların seçimi böyle olduğu sürece,
"Türkiye, 67 vilayete sahiptir" önermesi zorunlu olarak doğrudur, hakikattır. Doğru (hakiki)
bir önerme, olguları olduğu gibi tasvir etmek zorundadır. Bu anlamda, "zorunlu
hakikat"deki "zorunlu" terimi fuzulidir; "bağlı hakikat" ibaresi ise, kendi
içinde çelişiktir; çünkü, hakikat bir realite olgusunun teşhisidir; ve, olgu
mevcutsa, artık hiçbir şeye bağlı değildir.
4.2.4 Mantıki-Deneysel Sahte-Zıtlığının
Çürütülmesi
Analitik cümlelerin deneyden bağımsız "mantıki" önermeler olduğu; öte
yandan, sentetik cümlelerin mantıki zorunluluktan yoksun, "ampirik" (deneysel)
önermeler olduğu gibi bir zıtlık önermek; felsefedeki çok eski bir ihtilaftan
kaynaklanır: rasyonelizm (usçuluk) ve ampirisizm. Rasyonelistler, insanın bilgi
elde etmesinde, deneyin rolünü minimize ederken, mantığın rolünü vurgularlar;
ampirisitler ise, mantığın rolünü minimize ederken, deneyin insanın bilgi
kaynağı olduğunu iddia ederler. Mantık ve deney arasında yarattıkları bu
bölünme, analitik-sentetik zıtlığında kurumsallaştırılır.
Mantık ve deney arasında bir zıtlık öneren her teori, mantığın tabiatını
ve onun insan bilgilenmesindeki rolünü anlamakta düşülen başarısızlığı temsil
eder. İnsan bilgisi, ne deneyden bağımsız olarak mantıkla; ne de, mantıkdan
bağımsız olarak deneyle elde edilebilir: mantığın, deneye tatbik edilmesiyle
elde edilir. Bütün hakikatler, deneyle ortaya çıkarılan olguların, mantıkla
kimliklendirilmesinden doğan ürünlerdir.
İnsan, tabula rasa doğar; bütün bilgisi,
sonradan, duyumlarının sağladığı verilerden başlayarak elde edilir. İnsan;
bilgilenmenin insana-özgü düzeyine erişmek için, algısal verileri
kavramlaştırmalıdır. Kavramlaştırma; ne otomatik, ne de yanılmaz bir süreçtir.
Bu sürecin, realitenin olgularına tekabül eden sonuçlar (bilgi) vermesi için;
insan, bu süreci yönetecek bir yöntem keşfetmek zorundadır. Bu yöntemin
temelindeki prensip, metafiziğin temel prensibidir: Kimlik Kanunu. Realitede
çelişki mevcut olamaz; dolayısiyle, bir bilgilenme sürecinde bir çelişkinin
ortaya çıkması, bir hata yapıldığının delilidir. Böylece, doğru bilgilenme için
insanın takip edeceği yöntem ortaya çıkar: gözlemlenen olguları, çelişkisiz bir
şekilde kimliklendirmek. Bu yöntemin ismi, mantıktır. Mantık: çelişkisiz
kimliklendirme sanatıdır (yeteneğidir). İlk kavramların teşkilinden, en karmaşık
bilimsel kanun ve teorilere kadar; insanın kavramsal gelişmesinin her aşamasında
mantık kullanılmalıdır. Ancak verili bir zamanda mevcut bütün delillerin
çelişkisiz bir şekilde kimliklendirilmesi ve bütünleştirilmesi üzerine bina
olunan bir sonuç, bilgi olarak nitelenebilir.
İnsanın bilgilenme yönteminde mantığın rolünü anlamakta düşülen
başarısızlık, analitik-sentetik zıtlığını çeşitli yönlerden tekrarlayan
bölünmüşlükler ve zıtlıklar doğurmuştur. Bugün, özellikle üç tanesi yaygındır:
mantıki hakikat karşısında olgusal hakikat; mantıken mümkün karşısında ampirik
olarak mümkün; a priori karşısında a posteriori.
Bütün bu suni zıtlıkların ardında yatan yanılgı: mantığın, sübjektif bir
oyun olduğu; bilgi elde etmekte değil, keyfi sembolleri manipüle etmekte
kullanılan bir yöntem olduğu görüşüdür.
4.2.5 Analitik-Sentetik Sahte-Zıtlığı: Sonuç
Analitik-Sentetik zıtlığını kabul etmek, insan bilgisini mahkum etmektir;
çünkü, analitik-sentetik teorisi, şu adaletsiz hükme varır: eğer bir önermenin
reddedilmesi düşünülemez ise, eğer onunla çelişecek herhangi bir realite
olgusunun var olması mümkün değilse, yani bu önerme kesin olan bir bilgiyi temsil
ediyorsa; bu önerme, realiteyle ilgili bir bilgiyi temsil ediyor olamaz. Başka
bir deyişle, bu teorinin verdiği saçma hüküm şöyledir: eğer bir önerme yanlış
olamazsa, doğru da olamaz. Daha başka bir deyişle şunu söyler: bir önermenin
olgusal olarak nitelenebilmesi, ancak halen bilinmeyen olguları ifade ettiği
zaman, yani bir hipotezi temsil ettiği zaman mümkündür; hipotez isbatlanıp, bir
kesinlik haline gelirse, olgulara işaret ediyor olma özelliği, realiteyle ilgili
bilgiyi temsil ediyor olma özelliği biter; bir önerme, kesin olarak
isbatlanırsa, yani inkarı halinde bir mantık çelişkisine düşülmesinin
kaçınılmazlığı aşikar hale gelirse; bu olgu yüzünden -yani, doğruluğunun
kesinkes ortaya çıkmış olması yüzünden- bu önerme, insan konvansiyonunun veya
keyfi kaprisinin bir ürünü olarak bir geçersiz addedilmelidir.
İsbat edilmiş olma özelliğini, insan bilgisini diskalifiye eden bir unsur
olarak görmek; yani, bilgiyi, insan cehaletinin bir fonksiyonu olarak görmek;
tam bir epistemolojik terslik önermektir. Nasıl ki; ahlakta, altrüist zihniyet,
iyiyi, iyi olduğu için cezalandırırsa; epistemolojide de, analitik-sentetik
zihniyet, bilgiyi, bilgi olduğu için cezalandırır. Nasıl ki; altrüist ahlakta,
insan, sadece kazanmadığı şeyler üzerinde hak iddia edebilirse; epistemolojide
de, analitik-sentetik teoriye göre, insan, sadece isbat etmediği şeylerin bilgi
olduğunu talep etme hakkına sahiptir. Adeta; epistemolojik aşağılık duygusu,
bilgilenmenin ön-şartı haline getirilmiştir.
Bu tersliğin baş sorumlusu, Kant'tır. Kant'ın sistemi, önceki yüzyılların
mistisizmini dünyevileştirerek; mistisizme, onu modern dünyada da ayakta tutacak
bir hayatiyet kazandırdı. Dini gelenekte, "zorunlu" hakikatler, genellikle
Tanrı'nın düşünme tarzının sonuçları olarak görülür. Kant, "zorunlu"
hakikatlerin kaynağı ve yaratıcısı olarak Tanrı yerine, "insan zihninin iç
yapısı"nı koyarak; bu hakikatlerin realite olgularından bağımsızlığını ilan
etti.
Yirminci yüzyıl filozofları, Kant'ın görüşlerini nihai sonuçlarına
götürmekten başka birşey yapmadılar. Şuna vardılar: eğer, insanın düşünme tarzı
(realiteden bağımsız olarak) "zorunlu" hakikatleri yaratıyorsa; ve, insanlar,
düşünme tarzlarının ne olacağı hakkında seçim yapmaya muktedir olduklarından; bu
hakikatler, sabit veya mutlak değildir. Bu filozoflar, Hıristiyan düşüncesindeki
"Tanrı'nın verdiğini, Tanrı alır" formülünü, adeta 'zihnin verdiğini, zihin
alır' haline getirdiler.
Rönesanstan beri bir çok miti yıkarak yükselen akıl karşısında, inancı
rehabilite etmek için ortaya atılan Kant, müthiş sinsilikte bir silah bulmuştu:
aklı geçersiz kılmakta, aklın kullanılması; veya, daha doğrusu, realitede
olmayan ve olamayacak bir akıl tarif ederek, ona erişilmesinin imkansızlığından
doğacak hayal kırıklığını, akla karşı oluşacak bir güvensizlik haline getirmek.
İnsan aklının, insan hayatının bütünleştiricisi olan felsefeye Kant'ın ektiği
mayınlar, Hegel'cilik, mantık pozitivizmi, pragmatizm, linguistik analistliği,
vs. halinde teker teker patlayıp; felsefeyi, insan aklına, insan hayatına, felsefeye düşman hale getirmektedir.
Bu neo-Kant'çılıktan felsefede arta kalana bakalım:
Metafizik tamamen iptal edilmiştir: metafiziğin en etkin muhaliflerine
göre; metafizik cümleler, ne analitik ne de sentetiktir; dolayısiyle,
anlamsızdır.
Ahlak, felsefenin alanından neredeyse tamamen çıkarılmıştır: bazı
guruplar, ahlaki cümlelerin, ne analitik ne de sentetik olmayıp, "duygusal
boşalmalar"dan ibaret olduğunu iddia ederler; başka bazıları, filozofların
ahlaki cümlelerin dilini analiz etmeğe muktedir olduğunu, ama ahlaki normlar öne
sürmeğe yetkili olmadığını öne sürerek; ahlakı, sokaktaki ortalama insanın yetki
alanına emanet ederler.
Politika, hemen hemen bütün felsefe ekollerince terkedilmiştir:
değerlerle ilgili konularında, politika, ahlak konusundaki gibi bir muameleye
tabi tutulmuştur.
Epistemoloji (bilgi teorisi); insanın, olgularla ilgili bilgi elde
etmesinin kurallarını tanımlayan bir bilimdir. Fakat, olguların "sentetik,"
"ampirik" önermelere konu olduğu, dolayısiyle felsefenin alanı dışında kaldığı
nosyonu ile, epistemoloji dağıldı; sonuç olarak, özel bilimler, irrasyonelizmin
kabaran dalgalarında sürüklenen enkaz parçaları haline geldi.
Estetikte; "sanat; başka her insani faaliyet gibi, aklın alanında
incelenecek bir meseledir" önermesini anlayacak bir tek modern filozof bile bulmak zordur.
"Modern felsefe" adı altında tanık olduğumuz olay, felsefenin kendini
tasfiyesidir.
Felsefeyi saygın yerine tekrar yükseltmek için, bugünkü sefaletine sebep
olan (başta analitik-sentetik teorisi olmak üzere) bütün öncüller
çürütülmelidir.