4.1.9 Bilinç ve Kimlik
Bilgilenme alanında kavramlar, matematik alanında sayılara benzer bir
fonksiyon gördüğünden; kavramlardan oluşan önermeler de, matematikteki
eşitliklere benzer bir fonksiyon görürler: önermeler, kavramsal soyutlamaları,
spesifik bir probleme uygular.
Ancak, bir önermenin bu fonksiyonu yapabilmesi için, onu oluşturan
kavramların kesin tanımlara sahip olması gerekir. Eğer, matematik alanında,
sayıların sabit, sağlam değerleri olmasaydı; eğer, o sayıları kullananların ruh
halince belirlenen yaklaşıklıklar olsalardı; mesela, "5" sayısı, kullananın
"işine geldiği biçimde" bazı hesaplarda altı-buçuk, bazılarında,
üç-tam-bir-bölü-dört değeri taşıyabilseydi; matematik diye bir bilim olmazdı.
Ama, ne yazık ki; birçok insanın kavramları kullanışındaki tarz, budur; ve, onlara böyle
öğretilmiştir.
Algısal somutluklara işaret eden birinci-düzey soyutlamaların daha üstüne
çıkıldığında; çoğu insan, kavramları, sağlam tanımları olmayan, sarih bir anlamı
bulunmayan, yani spesifik bazı şeylere işaret etmeyen gevşek yaklaşıklıklar
olarak görür; onlar açısından, kavramın, algısal düzeye olan mesafesi büyüdükçe,
içeriği de belirsizleşir. Anlamlarını kavramadan kelime öğrenme zihni
alışkanlığıyla yola çıkmış olduklarından; daha yüksek soyutlamaları kavramaları
imkansızlaşır; kavramsal gelişmeleri, sisli bir ortamdan, daha kalın sisli bir
ortama geçmekten ibaret kalır; sonunda, kavramların hiyerarşik yapısı,
zihinlerinde hepten dağılır ve realiteyle bütün bağ kopar; anlama kapasitelerini
kaybettikçe, eğitimleri, bir ezberleme ve taklit süreci haline gelir. Bu süreç;
rasgele ve bağlamdan kopuk verileri, tanımsız, anlaşılmaz, çelişkili terimlerle
öğrencinin zihnine boca eden bazı modern öğretmenlerce, teşvik ve talep edilir.
Sonuçta öyle bir zihniyet ortaya çıkar ki: bu zihniyet, birinci-düzey
soyutlamaları, yani fiziki varlıklara işaret eden kavramları, algılar olarak ele
alır ve daha ileride hiçbir soyutlama yapamaz; yeni bilgiyi bütünleştiremez,
kendi yaşantısında olanları kimliklendiremez. Kavramlaştırma sürecini, bilinçli
terimlerle keşfetmemiş olan bu zihniyet; kavramlaştırmayı; aktif, sürekli,
kendisi tarafından başlatılacak bir mekanizma olarak kullanamaz; dolayısiyle,
gelişimi somutla sınırlı bir düzeyde takılır kalır: sadece verili olanla, o
anın, o günün, o yılın ortaya çıkardığı şeylerle alışverişte bulunabilir;
kendisini daima bir bilinmezlik alacakaranlığı içinde hisseder.
Bu tür bir zihniyet için; yüksek kavramlar, karanlık içine nasılsa sızmış
kimliği belirsiz ışınlar gibidir; bazan bunlardan bazılarını toplayıp rasgele
kullanır; fakat, bunu yaparken, içinde adı konmamış bir suçluluk duygusu
hisseder: karşılarına her an çıkıp "Nereden buldun bu kavramı? Ne anlama gelir?"
diye hesap soracak bir epistemolojik Robin Hood beklentisinin kronik terörü
altındadır.
Bu tür zihniyete sahip insanların kullandığı haliyle; kelimeler, kimliği
belirli birimlere işaret etmek yerine; kimliklendirilmemiş duygulara, kabul
edilmemiş motiflere, bilinçaltı dürtülere, tesadüfi çağrışımlara, ezberlenmiş
seslere, ritüelleştirilmiş formüllere işaret eder. Dolayısiyle, (bilinçlilik
kavramları, onların realitedeki içeriklerine işaret edilmeksizin teşkil
edilemeyeceğinden) bu tür insanlar için içebakış alanı, henüz içerilerine doğru
hiçbir kavramsal yolun açılmamış olduğu, bakir bir cangıldır. Düşünceyi
duygudan, bilgilenmeyi değerlendirmeden, gözlemi hayalden ayırt edemezler;
mevcudiyetle bilinç, nesneyle özne arasındaki ayrımın farkına varamazlar; hiçbir
içsel durumlarının anlamını kimliklendiremezler; bütün hayatlarını, kendi
kafataslarından başka bir yer olmayan bir hapishane içinde, bir hafif-suç
mahpusunun ürkeklik duygusu içinde geçirdiklerinden, başlarını kaldırıp
realiteye bakmaktan korkarlar, kendi bilinçlerinin esrarıyla felç olurlar.
Modern felsefe, kavramların anlamına, işte bu zihniyetlerin kriter olmasını
istemektedir.
Felsefe sahnesinde, Linguistik Analiz ekolünün ortaya çıkmasında, acı bir
ironi vardır. Bu ekolün doğduğu dönem, felsefenin en sefil dönemlerinden
biridir. İnsanın kavramsal yeteneğine yapılan saldırı, Kant'tan beri
şiddetlenmekte; insan zihni ile realite arasındaki yar, gittikçe
genişlemektedir. Kavramların bilgilenmede gördüğü fonksiyon, akıl düşmanlarının
icat ettiği çirkin aletlerle aşındırılmaktadır. Bunlardan biri olan
"analitik-sentetik" sahte zıtlığı tartışması; dolambaçlı, iki tarafa
çekilebilecek cümlelerin laf kalabalığı arasından şu dogmaya varır: "Mutlaka
doğru olan bir önerme olgusal olamaz; ve, olgusal bir önerme mutlaka doğru
olamaz." Kant'ın etkisinin doğurduğu galiz şüphecilik ve epistemolojik sinisizm;
üniversitelerden sanata, bilime, endüstriye, siyasete doğru yayılmakta, bütün
insanlık kültürünü doldurup, lisanı bozuşturmaktadır. Anlam ve tanım konusundaki
objektif kriterleri tesis ederek lisanı kurtarma görevi başta olmak üzere; Kant
ahırından etrafa yayılan tezekleri temizlemek için, Herkül'vari bir felsefi
gayrete ihtiyaç vardı. Bu ihtiyacı sezmişcesine ortaya atılan Linguistik Analiz
felsefe ekolü, kendisine lisanı "sarihleştirmek" amacını yakıştırmıştı; fakat,
yapa yapa, şu sonuca vardığını ilan etti: "kavramların anlamı, averaj insanların
zihinlerinde belirlenir; filozofların işi, halkın kelimeleri nasıl kullandığını
gözlemlemek ve rapor etmektir."
Mini-Kantçılardan oluşan uzun geleneğin reductio ad absurdum'u (varabileceği
saçma nokta olan) olan (pragmatistler ve pozitivistler gibi) filozoflar;
kelimelerin, herhangi bir prensip ve standarttan muaf, keyfi sosyal ürünler
olduğunu; kökeni veya amacı konusunda hiçbir araştırmaya konu olmayacak
indirgenmez birinciller olduğunu; realite üzerinde nihai güce sahip gördükleri
bu keyfi, sebepsiz, anlamsız seslerin kullanımını "sarihleştirirsek," bütün
felsefi problemleri "fesh etmiş" olacağımızı öne sürdüler.
Kelimelerin (kavramların) kapris yoluyla yaratıldığı öncülünden hareket
eden Linguistik Analiz filozofları, seçilebilecek bir kaprisler demeti sunar:
bireysel veya kollektif. Bunu şöyle ifade ederler: iki tür tanım vardır: "kabul
edilmesi şart olarak ortaya konan" (stipülatif) tanım, her kişinin seçeceği
herhangi bir şey olabilir; ve, "muhabirsel" tanım, popüler kullanımın ne olduğu
konusundaki yoklamalardan elde edilir.
Linguistik analistlerin, muhabirler olarak sağlıklı haber verdikleri
söylenebilir (!): Wittgenstein'ın, bir kavramın, "ailesel benzerlikler"in
gevşekçe birbirine bağladığı bir şeyler yığınına işaret ettiğini öne süren
teorisi, odaklanmışlıktan yoksun bir zihnin mükemmel bir tasviridir.
Felsefenin hali hazır durumu budur. Son onyıllarda, beşeri bilimlerden
dışarı büyük bir "beyin-göçü" olmuş ve en parlak zihinler, fiziki bilimlere
doğru kaçıp objektif bilgi arayışına girmiştir.
Beşeri bilimlerde, büyük isimlerin veya başarıların bu sıralarda ortaya
çıkamayışı olgusu, bunun bir sonucudur. Bu kaçışın sebebi, felsefenin bugünkü
moda ekollerinin irrasyonelliğidir. Bu kaçış, ne yazık ki sonuçsuzdur: insanlara
düşünmeyi öğreten fiziki bilimler değildir; düşünmeyi öğreten ve bütün
bilimlerin epistemolojik kriterlerini ortaya koyan, felsefedir.
Felsefenin gücünü anlayıp onu tekrar devreye sokmak için: kavramların ve
tanımların neden keyfi olamayacağını, keyfi olmasına neden izin verilemeyeceğini
anlamak gerekir. Bunu tam anlamak için, insanın neden epistemoloji gibi bir
bilime ihtiyacı olduğu anlaşılmalıdır.
İnsanın her düşüncesinde, her kanaatinde, her kararında, her seçiminde
iki temel soru vardır: Ne(yi) biliyorum?; ve, Nasıl biliyorum? "Nasıl" sorusuna
cevap veren epistemoloji, "Ne" sorusuna cevap veren özel bilimleri mümkün kılar.
Felsefe tarihinde, epistemolojik teoriler, -çok nadir bazı istisnalar
dışında- kaçılması imkansız bu iki temel sorudan birinden veya ötekinden kaçma
teşebbüslerinden ibaret oldu. İnsanlara, ya bilgi elde etmenin imkansız olduğu
öğretildi (şüphecilik); ya da, bilginin, gayretsiz olarak elde edilebileceği
öğretildi (mistisizm). Antagonistik gibi görünen bu iki tavır, aslında aynı
temada iki çeşitlemedir; aynı kalp paranın iki yüzüdür: bu tema, rasyonel
bilgilenme sürecinin ve realitenin mutlaklığının sorumluluğunu yüklenmekten
kaçma teşebbüsüdür; bilincin, mevcudiyete karşı öncelik taşıdığını iddia etme
teşebbüsüdür.
Her ne kadar, şüphecilik ve mistisizm, nihai olarak biribirleri yerine
geçebilen nosyonlarsa da; yani, bir tanesinin egemenlik kazanması, daima
ötekinin yeniden ortaya çıkışına yol açmaktaysa da; sahip oldukları iç
çelişkinin şekli bakımından farklıdırlar. Bu iç çelişki, bu nosyonların
kaynağındaki felsefi doktrin ile bu nosyonları ortaya attıran psikolojik
motivasyon arasındadır. Felsefi olarak: mistik, genellikle bizatihici (vahyedilmiş)
epistemoloji ekolünün savunucusudur; şüpheci ise, genellikle epistemolojik sübjektivizmin savunucusudur. Fakat,
psikolojik olarak: mistik, kendi bilincinin, diğer bilinçlere
göre üstünlüğünü iddia etmek için bizatihiciliği bir araç olarak kullanan bir
sübjektivisttir; şüpheci ise, otomatik bir tabiat-üstü rehberlik bulma çabası
başarısız kaldığından, başkalarının kollektif sübjektivizminde, buna ikame
arayan küskün bir bizatihicidir. Özetle: mistik, epistemolojik bizatihiciliğin
savunucusu olan bir psikolojik sübjektivisttir; şüpheci ise, epistemolojik
sübjektivizmin savunucusu olan bir psikolojik bizatihicidir.
Hangi cepheden gelirse gelsin, hangi çeşitleme içinde sunulursa sunulsun,
kaç cilt kitapla yapılırsa yapılsın, insanın akli yeteneğine yöneltilen
saldırıların motifi, bir tek gizli öncüldür: bilinci, Kimlik Kanunu'ndan muaf
tutma arzusu. Bir mistiğin alamet-i farikası: bilincin, başka herhangi bir
mevcut-şey gibi bir kimliğe sahip olduğu (spesifik araçlar vasıtasıyla çalışan,
spesifik bir tabiata sahip bir yetenek olduğu) olgusunun kabulüne karşı vahşi
bir inatla direnmesidir. Medeniyetin ilerlemesi, büyü alanlarını birbiri
ardından ortadan kaldırdıkça; mucizeye inananlar, son mevzilerinde, kimliğin, bilinci diskalifiye eden bir unsur olduğu
görüşünü çılgınca savunmaya giriştiler.
Modern felsefenin neo-mistiklerinin, farkına varmadan kabul ettikleri
zımni öncül: ancak gayrı-kabil-i-tasvir bir bilincin, realiteyle ilgili geçerli
bilgi edinebileceği; "doğru" bilginin, sebepsiz olmak zorunda olduğu, yani
herhangi bir bilgilenme aracı olmaksızın elde edilmek zorunda olduğu inancıdır.
Tek ayağı üzerinde dikilip göbek dansı yapan bir sirk fili gibi, Kant
sisteminin bütün mekanizması da, sayfalar ve ciltler dolusu kıvırmaları
esnasında bir tek noktaya istinat eder: insan bilgisi geçerli değildir; çünkü,
bilinç kimliğe sahiptir. Kant'ın argümanları, asli çizgileriyle şuna
indirgenebilir: insan, spesifik bir tabiata sahip olan bir bilinçle sınırlıdır; bu bilinç, realiteden
ancak spesifik araçlar yoluyla haberdar olur; bunlar dışında, başka hiçbir araç
kullanamaz; dolayısiyle, insan bilinci geçersizdir. İnsan, Kant'a göre adeta:
gözleri olduğu için kördür; kulakları olduğu için sağırdır; bir bilince sahip
olduğu için aldanmaktadır; algıladığı şeyler, onları algılıyor olması yüzünden mevcut değildir.
Bu inkar, sadece insan bilincinin değil, herhangi bir bilincin, hayvanların
veya -varsayılıyorsa- Tanrı'nın bilincinin inkarıdır. (Kant gibi Tanrının
mevcudiyetini varsayan bir insan için bu inkar, Tanrı'nın bilincinin veya
mevcudiyetinin (kimliğinin) de, inkarı demektir; çünkü: ya, Tanrı, hiçbir araç
kullanmaksızın haberdar olmaktadır; ki, bu durumda, hiçbir kimliğe sahip değil
demektir; ya da, ancak bazı ilahi araçlar yoluyla haberdar olup, başka hiçbir
araç kullanmamaktadır; ki, bu durumda, haberdarlığı, bilinci geçerli değildir.)
Nasıl ki, Berkeley, "olmak, algılanmaktır" diyerek mevcudiyeti inkar etmekteyse;
benzer şekilde, Kant, algılanmanın olmamak anlamına geldiğini ima ederek bilinci
inkar etmektedir.
En eski türünden, Kant'la erişilen zirvesine kadar her tür mistisizm
tarafından, insan bilincine, özellikle bilincin kavramsal yeteneğine yapılan
saldırı; bir bilinç işlemi ile elde edilen bilginin, "işlenmiş bilgi" olduğu için, mutlaka
sübjektif olacağı, realitenin olgularına tekabül edemeyeceği öncülünün, meydanı
boş bulmasıyla başarı kazandı.
Bu öncülün fiili anlamı üzerinde hiçbir hataya düşmemek gerekir: bu
isyan, sadece bilinçli olmaya karşı değil, yaşıyor olmaya karşı yapılmış bir
isyandır. (Bu, kimliğe karşı isyanın, mevcudiyete karşı isyan olduğuna dair bir
örnektir. Bir şey olmamak arzusu, var olmamak arzusudur.)
Bütün bilgiler, -ister duyumsal, ister algısal, isterse kavramsal düzeyde
olsun- işlenmiş bilgidir. "İşlenmemiş" bir bilgi, -eğer olabilseydi- bilgilenme
araçları olmaksızın elde edilmiş bir bilgi olurdu. Bilinçlilik, pasif değil,
aktif bir durumdur. Hem; yaşayan bir organizmanın her ihtiyacının tatmini,
-ister hava, ister besin, isterse bilgi olsun- bir işleme eylemi gerektirir.
İnsan bedeni, yediği besini işlemek zorunda olduğu için, doğru
beslenmenin objektif kurallarının keşfedilemeyeceğini; "doğru beslenme"nin,
gayrı-kabil-i-tasvir bir maddenin, bir sindirim sisteminin katılımı olmaksızın
absorbe edilmesinden ibaret olduğunu; fakat, insan, kendini "doğru olarak
besleme" kapasitesinden yoksun olduğundan, beslenmenin keyfe bağlı sübjektif bir
mesele olduğunu; insanın zehirli mantarlar yemesini yasaklayan şeyin, toplumsal
(sosyal) konvansiyonlar olduğunu; (hiç değilse şimdilik) kimse iddia
edememektedir.
Tabiatın, insana, (kavramları nasıl teşkil edeceğini otomatikman
söylemiyor oluşu gibi) ne yemesi gerektiğini otomatik olarak söylemiyor oluşu
yüzünden; insanın, yemenin doğru ve yanlış yolları olduğu konusundaki bilgisini
terk etmesi gerektiğini (veya, tabiat-üstü bir kuvvetin verdiği reçetedeki
beslenme kanunlarına bağlı kalmak suretiyle, objektif bilgiye "güvenmek" zorunda
kalmayacağı zamanların rahatına geri dönmesi gerektiğini) kimse
söyleyememektedir.
İnsanın kaya yerine ekmek yemesinin tamamen bir "kullanışlılık"
meselesinden ibaret olduğunu kimse söyleyememektedir.
İnsan bilincine de, onun bedenine gösterildiği kadar bir bilgilenmesel
saygının (aynı objektifliğin) gösterilmesinin
zamanı gelmiştir.
Objektiflik, şu olguların anlaşılmasıyla başlar: insan (bilinci ve diğer
bütün hususiyetleri dahil olmak üzere), spesifik bir varlıktır ve buna göre
davranmalıdır; Kimlik Kanunu'ndan, ne alışverişte bulunduğu evren içinde, ne de
kendi bilincinin işleyişi içinde kaçmaya imkan yoktur: evren hakkında bilgi elde
etmek için, bilinci kullanmanın doğru yöntemlerini keşfetmelidir; başta
bilgilenme yönteminin bütün işlemlerinde olmak üzere, insanın hiçbir
faaliyetinde, keyfiliğe hiçbir yer yoktur; nasıl
ki, fiziki aletlerinin yapımında, objektif kriterlerle yönlendirilmesi
gerektiğini öğrenmişse; aynı şekilde, bilgilenmesinin aletleri olan
kavramlarının teşkilinde de, objektif kriterlerle yönlendirilmesi gerektiğini
öğrenmelidir.
"Tabiata kumanda etmek, ancak ona itaat etmekle mümkündür" prensibinin
kavranması, insanın fiziki mevcudiyetini nasıl özgürleştirmişse; tabiatı anlamak, ancak ona itaat etmekle
mümkündür prensibinin kavranması
(bilgilenmenin kanunlarının türetileceği kaynağın, mevcudiyetin tabiatı
ile bilgilenme yeteneğinin tabiatından (kimliğinden) başka bir yer
olmadığının kavranması), insan bilincini özgürleştirecektir.