4.1.8 Kavramların Bilgilenmedeki
Rolü
Bir kavram, somutluklardan oluşan muazzam bir algısal topluluğa işaret
eder; ve, kavram, bir sembolle (bir kelime ile) temsil edilir. Büyük bir miktar
bilgiyi, minimum sayıda birimle temsil edebilmek (birim-ekonomisi prensibi), insanın o
müthiş bilgilenme gücünün esasını teşkil eder. Birim-ekonomisi fonksiyonunu
yerine getirebilmek için; bir kavramı temsil eden sembol (kelime), insan
bilincinde otomatik hale getirilmiş olmalıdır; bir kavramın her kullanılışında,
o kavramın realitedeki karşılıklarından oluşan muazzam topluluk, algısal bir
görmeye gerek olmaksızın veya zihinde tekrar bütünleştirmeye girişmeksizin,
derhal insanın bilinçli zihnine gelebilmelidir.
Mesela; bir insan, "adalet" kavramını tam olarak anlamışsa; bir
mahkemedeki delilleri dinlerken, adaletin anlamı üzerinde uzun bir bilimsel tezi
içinden geçirmez. Bir tek "Adil olmalıyım" cümlesini sarf ettiğinde, adaletin
anlamı zihninde otomatik olarak belirir; ve, bilinçli dikkati, delilleri
kavramak ve onları karmaşık bir prensipler setine göre değerlendirmek üzere
serbest kalır. (Şüpheye düşmesi halinde; "adalet" kavramının kesin anlamını
bilinçli olarak kendine hatırlatması, o şüpheyi ortadan kaldıracak bilgiyi ona
sağlar.)
Birim-ekonomisi prensibi; kavramların tanımının, asli karakteristikler yoluyla
yapılmasını gerekli kılar. Bir kavramın ne olduğu konusunda şüpheye düşen bir
insan, o kavramın tanımını hatırladığında; tanımda belirtilen asli
karakteristik(ler), ona kavramın anlamını (kavramın altındaki birimlerin
tabiatını) hemen hatırlatır. Mesela; bir sosyal teoriyi değerlendirmeğe
giriştiğinde; insanın, "rasyonel bir hayvan" olduğunu hatırlarsa, o teoriyi bu
tanıma uygun olarak değerlendirir; ama, insanı, bazı antropologlar gibi
"başparmağa sahip bir hayvan" olarak tanımlarsa, o teoriyi değerlendirmesi ve
varacağı sonuçlar farklı olacaktır.
Konuşmayı öğrenme, kavramların kullanımını -kavramların anlamını ve
tatbik edilme şartlarını- otomatikleştirme sürecidir. Otomatikleştirilmiş bilgi,
kavramsal bilgiye, algısal bilgide varolan bazı nitelikleri verir: insana,
algısal bir haberdarlıkta varolan doğrudanlığı, kolaylığı ve aşikarlıktan doğan
kesinliği sağlar. Fakat, unutulmamalıdır ki; otomatikleştirilmiş bilgi, kavramsal bilgidir; ve, kavramsal
bilginin geçerliği, bu bilgideki kavramların dakikliğine -bu kavramların anlamı
konusunda edinilmiş dakikliğe, bu kavramlar altındaki spesifik birimlerin ne
olduğu hakkındaki kesin bilgiye- bağlıdır. (Bir insanın yanlışları, çelişkileri
ve tanımsız yaklaşıklıkları otomatikleştirmesi halinde, nasıl bir felaket
doğacağı kolayca görülebilir.)
Kavramların bilgilenmedeki rolünün hayati bir yönüne, burada işaret etmek
gerekir: kavramlar, yoğunlaştırılmış bilgiyi temsil
eder; böylece, daha ileri bilgisel çalışmaları ve bilgisel işbölümünü
mümkün kılar.
Hatırlayacak olursak: haberdarlığın algısal düzeyi, insanın kavramsal
gelişmesinin temelidir. Algısal malumatın kapsamı, zihnin baş edemeyeceği ölçüde
büyüdüğünde, bir sınıflama sistemi olarak kavramlar teşkil edilir. Kavramlar,
spesifik tür mevcut-şeyler yerini tutar ve bu mevcut-şeylerin gözlemlenmiş ve
henüz-gözlenmemiş, bilinen ve henüz-bilinmeyen bütün karakteristiklerini içerir.
Kavramların "açık-uçlu" bir sınıflama olduğu (verili bir gurup
mevcut-şeyin daha-keşfedilecek karakteristiklerini de içerdiği) gerçeğini
kavramak, hayati önemi haizdir; bütün insan bilgisi, bu gerçek üzerine bina
olur.
Küçük bir çocuğun dilinden, bir sosyal bilimin terminolojisine kadar her
düzeyde "insan" kavramı, realitedeki aynı spesifik varlığa işaret eder; her
düzeyde yapılmış olan tanım, o düzeyde mevcut bilgisel bağlam dahilinde
doğrudur. İnsan kavramını ilk defa kullanan bir çocuğun zihninde, "insan" için
adeta bir dosya açılır; ve, hayatı boyunca bu konuda öğrendiği her şey, zihni
bir gayretle bütünleştirilerek, bu dosya güncelleştirilir.
"Mantık Pozitivistleri" diye adlandırılan modern felsefe ekolü,
kavramların işte bu tabiatına itiraz eder. Bu sözde-filozofların kelime
kalabalıklarının gerisinde; ders çalışmak yerine, otomatik bilgi hapları yutarak
öğrenmeyi hayal eden ve bu mümkün olmadığı için canı sıkılan şımarık bir
çocuğun, realiteye tekme atarak şöyle sızlandığını duymak mümkündür: "Bağlam,
bütünleştirme, zihni gayret ve birinci-elden araştırma, benden çok şey istemek
olur. Böylesine talepkar bir bilgilenme metodunu reddediyorum! Şu andan
itibaren, kendi "yapılar"ımı imal edeceğim!" (Bu sızlanmayla şunu söylemek
isterler: "Kavramların kökenini bizatihi şeylerde aramak bizi başarısızlığa
götürdü; tek alternatifimiz sübjektivizmdir.")
Gerçek şudur ki: bazı modern insanlarca, akışkan,
dinamik, ilerici bir bilimin avukatları
zannedilen bu sözde-filozoflar; gerçekte, hiç gayretsiz elde edilen, içeriği
değişmeyen, otomatik bir bilgi arayan (Alim-i Mutlak olmak isteyen) antika
mistiklerin günümüzdeki temsilcilerinden başka birileri değildirler.
İnsanlar arasında bilgisel işbölümünü mümkün kılan şey, kavramların
"açık-uçlu" karakteridir. Bir bilim adamının özel bir inceleme alanında
uzmanlaşabilmesi, ancak daha geniş bir bağlamın varlığıyla, yani aynı konunun
başka yönlerinde varolan çalışmalara kendi çalışmasını bütünleştirip
parelellikler kurabilmesiyle mümkündür. Mesela, tıp bilimini ele alalım. Eğer,
"insan" kavramı bu bilimin birleştirici kavramı olarak ortada bulunmasaydı
(eğer; bazı bilim adamları, sadece insan ciğerlerini; bazıları, sadece mideyi;
bazıları, sadece kan dolaşımını; vs. inceleselerdi); eğer, bu konudaki her yeni
keşif, aynı varlığa atfedilmeseydi, yani Kimlik Kanunu'na tam bir itaat halinde
"insan" kavramı içinde bütünleştirilmeseydi; tıp bilimi diye bir bilim olmazdı.
Tek başına hiçbir zihin, bugün mevcut insan bilgisinin tamamını taşıyacak
güçte değildir -hele, insan bilgisinin bütün teferruatının ne ölçüde geniş
olduğu düşünülürse. Ancak; eğer, bilimin; bağlantısız, isbatsız, çelişkili
detayların ağırlığı altında yıkılması istenmiyorsa; insan bilgisi,
bütünleştirilmelidir; bu bilgi, bireyin anlayabilmesine ve doğruluğunu tahkik
edebilmesine müsait bir biçimde olmalıdır. Sadece kuvvetli bir epistemolojik
kesinlik, bilimin ilerlemesini sağlar ve ilerlemenin sürmesini garantiler.
Sadece en kesin bir şekilde belirlenmiş
-bağlamsal olarak mutlak addedilen- kavram
tanımları, insan bilgisini bütünleştirebilir; sadece böyle tanımlar, kavramsal
yapının, katı bir hiyerarşik düzen içinde, gerektiğinde yeni kavramlar teşkil
edilerek geliştirilmesini; böylece, bilginin yoğunlaştırılmasını ve kullanılacak
zihni birimlerin sayısının azaltılmasını mümkün kılar.
Oysa, bilimsel epistemolojinin muhafızları olması gereken filozoflardan
bazıları, bunun tersini söylemektedir. Onlara göre: kavramsal kesinlik
imkansızdır; bütünleştirme arzu edilir birşey değildir; kavramların, olgusal
karşılıkları yoktur; kavram, tanımlayıcı karakteristiğinden başka birşey
değildir; kavram, hiçbir şeyi değil, sosyal bir konvansiyonu temsil eder.
("Anlamın ne olduğunu araştırma, kullanımına bak" derlerken; adeta, bilim
adamına, kullandığı kavramın anlamını kamuoyu yoklamalarıyla tesbit etmeleri
tavsiyesinde bulunmaktadırlar.)
Kavramlar, zihni bir dosyalama ve çapraz-dosyalama sistemini temsil eder.
Bu sistem öylesine geniş ve karmaşıktır ki; bugünkü en güçlü bilgisayar bile,
yanında çocuk oyuncağı kalır. Raslanan her mevcut-şeyin, realitenin her
veçhesinin anlaşılabilmesi, sınıflandırılabilmesi (ve daha derinlemesine
incelenebilmesi); bu kavramlar sisteminin, bir bağlam olarak, bir
referans-çerçevesi olarak kullanılmasıyla mümkün olur. Bu sistemi tatbikata
geçiren fiziki (görsel-işitsel) vasıta, lisandır.
Kavramlar, dolayısiyle lisan, genellikle varsayıldığı gibi bir haberleşme
aracı değildir. Kavramlar (ve lisan), birincil olarak bir bilgilenme
aracıdır. Haberleşme, kavram-teşkilinin ne sebebi, ne de birincil amacıdır,
sadece onun sonucudur; insan için paha biçilmez öneme sahip, hayati bir
sonuçtur, ama yine de sadece bir sonuçtur. Bilgilenme, haberleşmeden önce
gelir; haberleşmenin gerekli önşartı, birisinin muhabere edeceği
birşeyin bulunmasıdır. Kavramların ve lisanın birincil amacı; insana, bilgisel
bir sınıflama ve organizasyon sistemi sağlayarak; onu, sınırsız bir ölçekte
bilgi elde etmeğe muktedir kılmaktır; yani, insan zihninde düzen sağlayarak, onu
düşünmeye muktedir kılmaktır.
Bir çok tür mevcut-şey, kavramlar halinde bütünleştirilir ve özel
kelimelerle temsil edilir; fakat, başka bir çoğu, bu işleme uğramaz ve sadece
sözlü bir tasvirle tanıtılırlar. İnsanın, verili bir gurup mevcut-şeyi, bir
kavrama bütünleştirme kararını ne belirler? Cevap: bilgilenme ihtiyacı (ve
birim-ekonomisi prensibi).
İnsanın kavramlar lügatinin sınırları, büyük bir serbesti içindedir;
yani, hangi kavramların teşkil edileceği konusunun seçimsel olduğu geniş bir
alan vardır; fakat, belirli bazı merkezi kategorilerde kavramların teşkili,
mecburidir. Bu kategoriler:
a) İnsanların günlük olarak ilişkide bulunduğu, ilk düzey soyutlamalarla
temsil edilen, algısal somutluklar;
b) Bilimin yeni keşifleri;
c) Daha önce bilinen nesnelerden asli karakteristikleri itibarıyle farklı
olan ("televizyon" gibi) yeni insan-yapısı nesneler;
d) Fiziki ve psikolojik davranışları içeren, karmaşık insan ilişkileri
("evlilik," "kanun," "adalet" gibi).
Bu dört kategori mevcut-şeyi, insan zihninde algısal imajlarla veya uzun
sözlü tasvirlerle taşımak o kadar büyük bir külfettir ki; hiçbir insan zihni, bu
yükü kaldıramaz. Yoğunlaştırma ihtiyacı, birim-ekonomisi ihtiyacı, bu gibi
hallerde aşikardır.
Yeni kavramlar teşkilinin temel sebepleri: en başta bilgilenme
ihtiyaçları olmak üzere; verili bir gurup mevcut-şeyin tasvirindeki güçlük
derecesi ve bunların kullanımındaki sıklık derecesidir.
Hem tecrit etme, hem de bütünleştirme açısından, mevcut-şeylerin keyfi
olarak guruplandırılması, insanın bilgilenme sisteminin ihtiyaçlarınca yasak
edilmiştir. Bu ihtiyaçlar, herhangi bir karakteristikler kombinasyonu kurarak,
mevcut-şeylerin her gurubuna rasgele özel kavramlar darbetmeği yasaklamıştır.
Mesela, "Sarışın, mavi gözlü, 170 cm boyunda ve 24 yaşında güzel kızlar" için
bir kavram teşkil edilmez. Bu tür varlıklar veya guruplar, tasvir yoluyla kimliklendirilir.
Eğer, böyle bir özel kavram teşkil edilmiş olsaydı, bilgilenme gayretinde
anlamsız bir mükerrerliğe (ve kavramsal bir kaosa) yol açardı: bu gurup hakkında
keşfedilen her önemli şey, diğer bütün genç kızlara da uygulanabileceğinden;
zihin dahilinde, bir yerine en az iki dosyanın güncelleştirilmesi söz konusu
olurdu.
Kavramsal sınıflamalar yapılırken, gözlemlenmiş olan hiçbir asli
benzerliğin veya hiçbir asli farklılığın görmezden gelinmesi veya dışarıda
bırakılması meşru değildir. İnsanın bilgilenme sisteminin ihtiyaçları,
kavramların keyfi olarak bölünmesini nasıl yasaklamışsa; aynı şekilde,
kavramların, asli farklar gözardı edilerek daha
geniş bir kavrama bütünleştirilmesini de yasaklanmıştır. Böyle bir yanlışa
düşmek, gayrı-asli karakteristiklerle yapılmış tanımlara (yanlış tanımlara)
sahip olmakla mümkündür.
Mesela; bir insan, insanın kendi etrafında dönebilme kapasitesini asli
karakteristik olarak alıp, onu "dönen hayvan" olarak tanımlarsa; bir sonraki
aşamada, kendince "gayrı-asli" ayrımları düşürerek, "dönen varlıklar" olarak
tanımlanabilecek yeni bir kavram teşkil edebilir ve bunun içine (varlıkların,
eylemler karşısındaki epistemolojik önceliğini göz ardı ederek) "dönen derviş,"
"dönen gezegen," "dönen fırıldak" gibi varlıkları sokabilir. Varacağı sonuç,
bilgilenme mekanizmasında tutukluk ve epistemolojik parçalanma olur.
Böyle bir teşebbüsün bilgilenme mekanizmasındaki ürünü: her anlama
çekilebilecek cümleler, dışı cilalı içi boş metaforlar ve "çalıntı kavramlar"
olur. Aynı teşebbüsün epistemolojik sonucu ise: ayrım yapabilme kapasitesinin
felç olması; muazzam, ayrımsız bir kaos halindeki veriler karşısında içine
düşülen panik duygusudur; yani, yetişkin bir insan bilincinin, haberdarlığın
algısal düzeyine gerileyerek, ilkel insanın içinde bulunduğu çaresizlikten
kaynaklanan terörün aynısını hissetmesidir.
Bilgilenme sisteminin ihtiyaçları, kavramlaştırmanın objektif kriterlerini belirler. Bu
kriterler epistemolojik bir "endaze" şeklinde şöyle özetlenebilir: kavramlar, ne ihtiyaçlar ötesinde
çoğaltılmalı; bunun pareleli olarak: ne
de, ihtiyaç gözönüne alınmadan bütünleştirilmelidir.
Kavram-teşkilinin mecburi değil, seçimsel olan alanına gelecek olursak;
bu alanın en büyük kısmı, (sıfatlar gibi) ince anlam nüanslarına karşılık düşen
bölme işlemlerinden doğar ki; bunlar, hemen hemen eş-anlamlıdır (sinonimdir). Bu
alan, edebiyat sanatçısının özel alanıdır: bu alan, ifade zarafetine ve duygusal
çağrışımlara imkan veren bir tür birim-ekonomisini temsil eder. Birçok lisan,
başka lisanlarda tek-kelimelik bir karşılığı olmayan kelimelere sahiptir. Fakat,
kelimeler objektif şeylere karşılık düşmek zorunda olduğundan; bir lisanın bu
tür "seçimsel" kavramları, başka bir lisana, tasvir yoluyla çevrilebilir.
Bu seçimsel alan, modern filozofların, kavramların geçersizliğini iddia
etmek üzere ortaya attığı "Sınırdaki Vakalar" kategorisini de içerir. "Sınırdaki
Vakalar"la kast ettikleri: ya, verili bir kavramın birimleriyle bazı
karakteristikleri paylaşan, fakat başka bazılarına sahip olmayan; veya, iki
farklı kavramın birimleriyle bazı karakteristikleri paylaşan ve gerçekten de
epistemolojik olarak orta-yol'cu olan mevcut-şeylerdir; mesela: biyologların,
hayvan veya bitki olarak tam sınıflayamadıkları bazı ilkel organizmalar.
Modern filozofların bu "problem" hakkındaki gözde örnekleri şu sorularla
dile gelir: "Hangi kesin renk tonu, kırmızı ile turuncu arasındaki kavramsal
sınırı temsil eder?"; veya, "Beyazdan başka hiçbir tür kuğu görmemişseniz; siyah
bir tane keşfettiğinizde, onu bir 'kuğu' olarak sınıflamak veya yeni bir kavram
darp ederek ona farklı bir isim vermek konusundaki kararınızı hangi kriterle
belirlersiniz?"; veya, "Rasyonel bir zihine ve fakat bir örümcek gövdesine sahip
bir Merihli varlığa raslasanız; onu, rasyonel bir hayvan, yani 'insan' olarak
sınıflar mıydınız?"
Yukarıdakiler eşliğinde, bir de şikayet gelir: "Tabiat, hangi seçimi
yapmak gerektiğini insana söylemez." Daha sonra; kavramların, insani (sosyal)
kaprislerle yapılmış keyfi guruplamaları temsil ettiğini, objektif kriterlerle
belirlenmediğini, yani bilgisel bir geçerliğe sahip olmadığını isbata
çabalarlar.
Bu doktrinlerin teşhir ettiği şey, kavramların bilgilenmedeki rolünün
(bilgilenme sisteminin ihtiyaçlarının, kavram-teşkilinin objektif kriterlerini
belirlediği olgusunun), kavranmasındaki başarısızlıktır. Yeni keşfedilen
mevcut-şeylerin kavramsal sınıflamasının ne olacağını tayin eden şey: bunların,
daha önceden bilinen mevcut-şeylere nazaran sahip oldukları farklılıkların ve
benzerliklerin tabiatıdır.
Siyah kuğular vakasında; onları, "kuğu" olarak sınıflamak objektif bir
mecburiyettir; çünkü, onların bütün karakteristikleri, beyaz kuğuların
karakteristiklerinin benzeridir ve renkteki farklılık, bilgilenme açısından
anlamlı bir fark değildir. (Kavramlar, ihtiyacın ötesinde çoğaltılmamalıdır.)
Merih'ten gelen rasyonel örümcek vakasında (böyle bir yaratığın varlığı mümkün
olsaydı); o varlıkla insan arasındaki farklar o kadar büyük olurdu ki; bir
tanesinin incelenmesinden çıkan sonuçlar, nadiren ötekine tatbik edilebilirdi;
dolayısiyle, Merihlileri belirtmek için yeni bir kavramın teşkili objektif bir
mecburiyet olurdu. (Kavramlar, ihtiyaç göz önüne alınmadan
bütünleştirilmemelidir.)
Karakteristikleri, iki farklı kavramın birimleri arasında eşit olarak
dengelenmiş olan mevcut-şeyler vakasında (ilkel organizmalar veya renk
süreklisindeki geçiş tonları gibi); bunların, iki kavramdan herhangi bir tanesi
altında sınıflanması gibi bir mecburiyet yoktur; hatta, herhangi bir kavram
altında sınıflandırılması mecburiyeti yoktur. Herhangi bir seçim yapılabilir: bu
tür mevcut-şeyler, iki kavramdan bir tanesinin bir alt-kategorisi olarak
sınıflandırılabilir; veya, süreklilik içeren durumlarda, ("x'den fazla olmamak
ve y'den az olmamak üzere" prensibi kullanılarak) yaklaşık sınır çizgileri
çizilerek tanımlanabilir; veya, tasvir yoluyla kimliklendirilebilir.
Bu noktada şu soruyu sormak mümkün: O halde, insanın kavramsal
lügatindeki organizasyonun düzenini kim koruyacaktır; tanımlarda değişikliği
veya genişletmeleri kim önerecektir; bilgilenmenin prensiplerini ve bilimin
kriterlerini kim formüle edecektir; özel bilimlerin kendi içlerinde ve
birbirleriyle olan haberleşmelerindeki objektifliği, yöntemlerindeki
objektifliği kim koruyacaktır; ve, insanlığın bütün bilgisinin
bütünleştirilmesinin kurallarını kim sağlayacaktır? Cevap: felsefe. Daha dakik söylersek:
Bunlar, epistemolojinin görevleridir. Filozofların en büyük sorumluluğu, insan
bilgisinin muhafızları ve bütünleştiricileri olarak hizmet vermektir.
Modern felsefe, bu sorumluluğu sadece gözardı etmekle kalmadı; daha da
kötüsü, bilgiyi parçalayıp yok etme sürecine ön ayak olup kendi sonunu
hazırladı.
Felsefe, bilimin temelidir; epistemoloji, felsefenin temelidir.
Felsefenin yeniden doğuşunu, ancak epistemolojiye yeni bir yaklaşım
başlatabilir.