4.1.6 Tanımlar
Bir tanım, bir kavram altındaki birimlerin tabiatını kimliklendiren bir
cümledir.
Tanımların, kelimelerin anlamını ifade ettiği söylenir; bu doğrudur;
fakat, tam değildir. Bir kelime, sadece bir kavramı temsil etmek için kullanılan
bir görsel-işitsel semboldür; bir kelimenin, sembolize ettiği kavramın
anlamından başka hiçbir anlamı yoktur; bir kavramın anlamı, bu kavram altındaki
birimlerden oluşur. İşaret edilen şeylerin belirtilmesi suretiyle yapılan şey,
kelimelerin değil, kavramların tanımıdır.
Bir tanımın amacı; bir kavramı, diğer bütün kavramlardan ayırt etmek;
böylece, bu kavram altındaki birimleri diğer bütün mevcut-şeylerden ayırt
etmektir.
Bir kavramın tanımı, diğer kavramlar vasıtasıyla formüle edildiğinden;
tanım, sadece bir kavramı kimliklemek ve tutmak işine yaramakla kalmaz; aynı
zamanda, bütün kavramlar arasındaki ilişkiyi, hiyerarşiyi, bütünleşmeyi tesis eder, yani
bilgiyi bütünleştirir. Tanımlar; herhangi bir insanın kavramları öğrenmesindeki
kronolojik sırayı değil, o kavramların karşılıklı bağlantılarının
hiyerarşisindeki mantıki sırayı muhafaza eder.
Bazı önemli istisnalar dışında; her kavram, başka kavramlar vasıtasıyla
tanımlanabilir ve muhabere edilebilir. İstisnalar: duyumlara işaret eden
kavramlar ile metafizik aksiyomlara işaret eden kavramlardır.
Duyumlar; bilincin kullandığı birincil malzemeleridir; bu yüzden,
kavramlar -yani duyumlardan türetilmiş malzemeler- vasıtasıyla muhabere
edilemezler. Duyumların fiziki sebepleri, kavramsal terimlerde açıklanabilir ve
tanımlanabilir (mesela, renk duyumunun sebebi, ışığın dalga boyu ve insan
gözünün yapısıdır); fakat, bir insan, kör doğmuş başka bir insana rengin nasıl
bir şey olduğunu anlatamaz. Mesela, "mavi" kavramının anlamını tanımlamak için,
herhangi bir mavi şeye işaret edip: "Bunu demek istiyorum" denmelidir.
Bir kavramın bu şekilde kimliklendirilmesine "ostensif tanım" ("bir şeyin
görünüşünü göstererek yapılan tanım") denir.
Ostensif tanımlar, genellikle sadece kavramlaştırılmış duyumlara tatbik
edilir. Fakat, bu tür tanımlar, aksiyomlara da tatbik edilebilir. Aksiyomatik
kavramlar, indirgenemez birincillerin kimliklendirilmesi olduğundan; onları
tanımlamanın tek yolu, göstererek yapılan tanımlardır. Mesela, "mevcudiyet"i
tanımlamak için, kolumuzla geniş bir daire çizip bütün etrafa işaret ederek:
"İşte bunu demek istiyorum" denebilir. (Aksiyomatik kavramları ileride
tartışacağız.)
Doğru tanımın kuralları, kavram-teşkili işleminden türetilir. Bir
kavramın birimleri, aynı ölçü birimine indirgenebilen bir karakteristiğe (yani,
bir "Kavramsal Asgari Müşterek"e) sahip bir gurup mevcut-şey içinden, belirli
bir ayırt edici karakteristiğe sahip olmalarıyla tefrik edilir. Bir tanım aynı
prensibe uyar: tanım, kavram altındaki birimlerin ayırt edici karakteristiğini
belirtir ve bu birimlerin içinden tefrik edildiği mevcut-şeyler kategorisini
gösterir.
Kavramın altındaki birimlerin ayırt edici karakteristiği, kavramın
tanımındaki ayırt-ögesi olur; bu birimlerin
içinden tefrik edildiği, belirli bir "Kavramsal Asgari Müşterek"e sahip
mevcut-şeyler, kavramın tanımındaki cins olur.
Yani; tanım, bilincin iki asli fonksiyonuna uygun bir iş görür: ayırt
eder ve bütünleştirir. Tanımdaki ayırt-ögesi, bir kavramın birimlerini, diğer
bütün mevcut-şeylerden tecrit eder; tanımdaki cins, bu birimler ile, bu
birimleri de içinde bulunduran daha geniş bir mevcut-şeyler gurubu arasındaki
bağlantıyı gösterir.
Mesela; masanın tanımında ("Daha küçük başka nesneleri üzerinde
bulundurmak için kullanılan, düz, ufki bir yüzeyden ve ayak(lar)dan ibaret bir
mobilya parçası") belirtilmiş olan şekil (düz, ufki bir yüzey ve ayak)
ayırt-ögesidir; bu ayırt-ögesi, masayı, aynı cinse ("mobilya"ya) ait diğer
varlıklardan ayırır. İnsan tanımında ("Rasyonel bir hayvan"); "rasyonel,"
ayırt-ögesidir; "hayvan," cinstir.
Nasıl ki, bir kavram, diğer kavramlarla birlikte, daha geniş bir kavrama
bütünleştirildiğinde, bir birim haline gelirse; benzer şekilde, bir cins, başka
cinslerle birlikte, daha geniş bir cinse bütünleştirildiğinde, bir tür haline gelir. Mesela; "masa,"
"mobilya" cinsinin bir türüdür; "mobilya," "ev eşyaları" cinsinin bir türüdür;
"ev eşyaları," "insan-yapısı şeyler" cinsinin bir türüdür. "İnsan," "hayvan"
cinsinin bir türüdür; "hayvan," "organizma" cinsinin bir türüdür; "organizma,"
"varlık" cinsinin bir türüdür.
Bir tanım, bir tasvir değildir: bir kavramın tanımı, o kavramın
birimlerinin bütün karakteristiklerinden bahsetmez; fakat, bu karakteristikleri
zımnen içerir. Eğer bir tanım, bütün
karakteristikleri listeleseydi, amacına erişemezdi: karakteristiklerden oluşan,
rasgele, gelişigüzel ve kavramsallık-öncesi bir yığın ortaya koyardı; ve, bu
yığın, ne bu kavramın birimlerini diğer mevcut-şeylerden ayırt etmeye, ne de bu
kavramı diğer kavramlardan ayırt etmeye yarardı. Bir tanım, birimlerin tabiatını -yani, bu birimlerin, bu
tip mevcut-şeyler haline gelmelerinin "olmazsa olmaz" sebebi olan asli karakteristikleri-
kimliklemelidir. Fakat, tanımla ilgili bir hususun tekrar hatırlanması
önemlidir: birimlerin etraflı değil, asli karakteristiğini
kimliklediğinden; mevcut-şeylerin tecrit edilmiş veçhelerini değil, mevcut-şeylerin kendisini
belirttiğinden; söz konusu mevcut-şeylere ait daha geniş bilgi yerine
geçebilecek bir ikame olmayıp, bu bilginin yoğunlaştırılmış hali olduğundan; bir
tanım, birimlerin bütün karakteristiklerini zımnen
içerir.
Bu noktada
hayati bir soru karşımıza çıkar: eğer, tanımı yapılacak kavramın temsil ettiği
bir gurup mevcut-şey, sayısı birden fazla olan bazı karakteristiklere sahip
olmakla diğer mevcut-şeylerden ayırt ediliyorsa; bu karakteristikler arasında
asli olan karakteristik (dolayısiyle, bir kavramı doğru tanımlayan
karakteristik) nasıl belirlenir?
Cevap, kavram-teşkili sürecinde mevcuttur.
Kavramlar, boşlukta teşkil edilmez ve edilemez; kavramlar, bir bağlamda
teşkil edilir. Kavramlaştırma süreci; bir insanın, kendi haberdarlık alanı
dahilindeki mevcut-şeyleri gözlemleyerek, onlardaki farklılık ve
benzerlikleri belirlemesi (ve, bu mevcut-şeyleri, yapmış olduğu gözlemlere uygun
olarak, kavramlar halinde örgütlemesiyle) gerçekleştirilir. Bir çocuğun, verili
bir gurup algısal somutluğu bütünleştiren en basit kavramı anlamasından; bir
bilim adamının, uzun kavramsal zincirleri bütünleştiren en karmaşık
soyutlamaları anlamasına kadar bütün kavramlaştırma işlemi, bağlamsal bir
işlemdir; bağlam, bir zihnin, bilgisel gelişmesinin herhangi bir seviyesinde
sahip olduğu haberdarlığın veya bilginin oluşturduğu bütün alandır.
Bu demek değildir ki; kavramlaştırma, sübjektif bir süreçtir veya
kavramların içeriği, bir bireyin sübjektif (yani, keyfi) seçimine bağlıdır.
Burada, bireyin seçimine açık olan tek husus: ne miktar bilgi elde etmeye
çalışacağı ve buna bağlı olarak, ne kadarlık bir kavramsal karmaşıklıkla
başedebilir duruma geleceği hususudur. Fakat; zihni, kavramlarla uğraştığı
sürece ve bu uğraşın etkinliği ölçüsünde (yani, sesleri ve boşlukta gezen
soyutlamaları ezberlemekten kaçındığı ölçüde); kavramlarının içeriği, zihninin
bilgisel içeriğince -yani, realitedeki olguları kavrayışı tarafından- belirlenir
ve yönlendirilir. Eğer kavrayışı çelişkisizse; o zaman, -bilgisinin kapsamı
mütevazı ve kavramlarının içeriği ilkel olsa bile- o bireyin sahip olduğu
kavramlar, en ileri bilim adamının zihnindeki aynı
kavramların içeriğiyle çelişmeyecektir.
Aynı şey tanımlar için de doğrudur. Bütün tanımlar bağlamsaldır: ilkel
bir tanım, daha ileri bir tanımla çelişmez; ileri bir tanım, ilkel bir
tanımı genişletmekten ibaret bir iş görür.
Bir örnek olarak, "insan" kavramının gelişmesini izleyelim.
Konuşma-öncesi haberdarlık dönemindeki bir çocuk; insanları, algısal
alanının geri kalan kısmından tefrik etmeyi öğrenirken, ayırt edici
karakteristikleri gözlemler; bu karakteristikler kelimelerle ifade edilebilse
şöyle bir tanıma denk düşerdi: "Hareket eden ve sesler çıkaran bir şey." Bu
çocuğun haberdarlığı bağlamında, bu tanım geçerlidir (doğrudur): gerçekten de,
insan hareket eder ve sesler çıkarır, ve bu özellikleri onu etrafındaki cansız
nesnelerden ayırt eder.
Çocuk, kedi, köpek ve otomobil gibi şeylerin varlığını gözlemlediğinde;
yaptığı bu tanım, geçerliğini kaybeder: insanın hareket ettiği ve sesler
çıkardığı hala doğrudur; ama, bu karakteristikler, insanı, çocuğun haberdarlık
alanındaki diğer varlıklardan ayırt etmez. Bu çocuğun (kelimesiz) tanımı, o
zaman şöyle bir şey olur: "İki ayak üstünde yürüyen ve postu olmayan canlı bir
şey."; "hareket eden ve sesler çıkaran" karakteristiği zımnen kalır, ama artık
tanımlayıcı değildir. Yine; bu tanım, çocuğun haberdarlığı bağlamında geçerlidir
(doğrudur).
Çocuk konuşmayı öğrendiğinde ve haberdarlığının alanı daha
genişlediğinde; yaptığı insan tanımı da, buna uygun olarak genişler. Şuna benzer
bir hale gelir: "Konuşan ve başka hiçbir canlının yapamadığı şeyleri yapan bir
canlı."
Bu tip bir tanım, uzun süre çocuğa yetecektir (aralarında bazı modern
bilim adamlarının da bulunduğu birçok insan, bu tanımın çeşitlemelerinden
birinin ötesine geçmeyi bir türlü başaramaz). Fakat; bu tanım, çocuğun gençlik
dönemine varması ve (eğer kavramsal gelişmesi devam ediyorsa) belirli gözlemleri
yapmasıyla geçerliğini yitirir: "başka hiçbir canlının yapamadığı şeyler"le
ilgili bilgisi o kadar büyümüştür ki; bu bilgi, muazzam, gelişigüzel, anlaşılmaz
bir yığın haline gelmiştir; bu yığın içinde, öyle aktiviteler görecektir ki;
bazılarını, bütün insanlar yapabilecek, bazılarını sadece bazı insanlar,
bazılarını ise (barınak yapmak gibi) hayvanlar bile çok farklı bir tarzda da
olsa yapabilecektir, vs. Anlayacaktır ki; tanımı, ne bütün insanlara eşit olarak
uygulanabilmektedir, ne de insanları diğer canlılardan ayırt etmeye
yaramaktadır.
İşte bu aşamada kendine sorar: İnsanın değişik aktivitelerinin ortak
karakteristiği nedir? Onların kökü nedir? Hangi kapasite insanı bunları yapmaya
muktedir kılmakta ve böylece onu diğer bütün hayvanlardan ayırt etmektedir?
İnsanın ayırt edici karakteristiğinin, onun bilincinin
tipi
-soyutlayabilen, kavram teşkil edebilen, realiteyi
akıl süreciyle kavrayabilen bir
bilinç- olduğunu anladığında; kendi bilgisinin ve insanlığın bugüne kadarki
bütün bilgisinin bağlamı dahilindeki tek doğru tanıma ulaşır: "Rasyonel bir hayvan."
("Rasyonel," bu bağlamda, "her zaman akla uygun davranan" anlamına
gelmez; "akıl yeteneğine sahip olan" anlamına gelir. İnsanın tam bir biyolojik
tanımı, "hayvan" kavramının bir çok alt-kategorisini de içerir; fakat, genel
kategori ve nihai tanım aynı kalır.)
İnsanın tanımlarının yukarıda verilen bütün türlerinin doğru olduğuna (yani, realitedeki
olguların doğru bir teşhisiyle yapıldığına) dikkat ediniz; bunların hepsi, tanımlar olarak geçerliydi (yani,
verili bir bilgi bağlamındaki ayırt edici karakteristikler doğru şeçilmişti). Bu
tanımlardan hiçbiri, daha sonra elde edilen bilgiyle çelişmemekteydi: önceki
tanımlardaki ayırt edici karakteristikler, insanın daha kesin olan tanımında,
tanımlayıcı-olmayan karakteristikler olarak zımnen içerilmiştir. Hala doğrudur
ki: insan, konuşan, başka hiçbir canlının yapamadığı şeyleri yapan, iki ayak
üzerinde yürüyen, postu olmayan bir rasyonel hayvandır.
Bu örnekteki basamaklar, her insanın "insan" kavramını geliştirirken
geçtiği basamakların aynısı olmayabilir; ama, süreç, esasta burada tasvir
edildiği gibidir.
Bir kavramın asli karakteristiğini belirleme işlemi üzerinde biraz
yoğunlaşalım... Eğer, verili bir gurup mevcut-şey, onu başka mevcut-şeylerden
ayırt eden birden fazla karakteristiğe sahipse; o zaman, bu ayırt edici
karakteristikler arasındaki ilişki gözlemlenmeli ve bunlardan hangisine diğer
bütün karakteristiklerin (veya en fazla sayıda karakteristiğin) bağlı olduğu
keşfedilmelidir; başka bir deyişle, diğer ayırt edici karakteristiklerin hepsini
veya çoğunu mümkün kılan temel karakteristik bulunmalıdır. Bu
temel karakteristik, söz konusu mevcut-şeylerin asli ayırt edici karakteristiği,
onları bütünleştiren kavramın tanımlayıcı karakteristiğidir.
Temel bir karakteristik: metafizik açıdan, diğer karakteristiklerden en
çoğunun -realitede- mevcut olmasını mümkün
kılan karakteristiktir; epistemolojik açıdan, diğer karakteristiklerden en
çoğunu -zihinde- açıklayan karakteristiktir.
Mesela, gözlemleyebiliriz ki, insan: Türkçe konuşan, kol saati takan,
uçakta uçan, ruj imal eden, geometri çalışan, gazete okuyan, şiir yazan tek
hayvandır. Bunlardan hiçbiri asli bir karakteristik değildir; hiçbiri, bütün
insanlara özgü değildir; hepsini hariç tutun, yani bir insanın bunlardan
hiçbirini yapmadığını varsayın, o yine de bir insandır. Fakat, gözlemleyiniz ki,
bütün bu aktiviteler (ve sayısız başka aktiviteler) realitenin kavramsal olarak anlaşılmasını
gerektirir; bir hayvan, bu aktiviteleri anlayamaz; bu aktiviteler, insanın
rasyonel (akli) yeteneğinin
ifadeleri ve sonuçlarıdır; bu yeteneğe sahip olmayan bir organizma, bir
insan olamaz; insanın akli yeteneğinin
neden onun asli ayırt edici ve tanımlayıcı
karakteristiği olduğunu böyle öğreniriz.
Tanımlar bağlamsal olduğuna göre, bütün insanlar açısından geçerli
objektif bir tanım nasıl belirlenir? Bu, tanımı yapılacak verili bir kavram
altındaki birimlere ilişkin konularda varolan bilginin en geniş bağlamı
tarafından belirlenir.
Objektif geçerlilik, realitenin olgularına referansla belirlenir. Fakat,
olguları teşhis edecek olan insandır; yani, objektiflik, insan tarafından
yapılmış keşifler gerektirir; dolayısiyle, objektiflik, insan bilgisinden önce
gelemez; başka bir deyişle, objektiflik, Alim-i Mutlak olmayı gerektirmez.
İnsan, kavramlarının ve tanımlarının objektif olarak geçerli olmasını istiyorsa:
hem, keşfettiklerinden daha fazlasını bilemeyeceğini bilmeli, hem de
olgularla ilgili delillerin gösterdiğinden sanki daha azını biliyormuş gibi
davranmamalıdır.
Bu konuda; cahil bir yetişkin, bir çocukla veya bir gençle aynı
durumdadır. Cahil bir yetişkin, sahip olduğu dar bilginin ve bu bilgiye karşılık
düşen ilkel kavramsal tanımların belirlediği bir kapsamda davranmak zorundadır.
Daha geniş bir düşünce ve eylem alanına girdiğinde, yeni delillerle
karşılaştığında; tanımlarının objektif olması için, onları yeni delillere göre
genişletmelidir.
Bütün insanlar açısından geçerli objektif bir tanım, bir kavram altındaki
mevcut-şeylerin cinsini ve asli ayırt edici
karakteristiğini,
-insanlığın gelişiminin o aşamasına kadar elde
edilmiş olan bütün alakalı bilginin gösterdiğine uygun olarak- belirten bir
tanımdır.
(Bu konudaki anlaşmazlıklarda kim karar verir? Objektiflikle ilgili bütün
konularda olduğu gibi, bu konuda da; iki veçheden oluşan bir tek nihai otorite
vardır: 1. realite; 2. delilleri, objektif yargılama yöntemiyle (yani,
mantıkla) yargılayarak sonuca varan her bireyin kendi zihni.)
Fakat, objektif tanımların tabiatının böyle olduğunu belirlemek; ne, her
insanın evrensel bir skolar olmasını gerektirir; ne de, bilimin her keşfinin,
kavramların tanımını etkileyeceği sonucunu doğurur. Bilim, realitenin daha
önceden bilinmeyen bazı veçhelerini keşfettiğinde, onları kimliklemek için yeni
kavramlar teşkil eder ("elektron" gibi); fakat, daha önceden bilinen ve
kavramlaştırılmış mevcut-şeyler üzerinde derinlemesine yapılan araştırmalarla
ortaya çıkan keşifler, kavramsal alt-kategorilerle kimliklendirilir. Mesela,
insan biyolojik olarak "hayvan"ın çeşitli alt-kategorilerinde ("memeliler" gibi)
sınıflandırılır. Fakat, bu sınıflamalar, bir olguyu değiştiremez: rasyonellik,
insanın asli ayırt edici ve tanımlayıcı karakteristiğidir; ve, insan, "hayvan"
geniş cinsine dahildir. (İster bir bilim adamı, isterse cahil bir çocuk "insan"
kavramını kullansın; bu sınıflamalar, işaret edilen varlığın aynı tür bir varlık
olduğu gerçeğini de değiştiremez.)
Eğer "rasyonel hayvan" tanımının yetersiz olduğu doğrultusunda bir keşif
yapılırsa (yani, rasyonellik, insanı diğer mevcut-şeylerden ayırt etmeye artık
yaramaz olursa); ancak o zaman, tanımın geliştirilmesi meselesi ortaya çıkar.
"Geliştirme," eski tanımı inkar etme, fesh etme veya onunla çelişme demek
değildir; "geliştirme," insanın rasyonel ve hayvan oluşundan daha ayırt edici
başka bazı karakteristikler olduğunu isbatlamak demektir; ki, bu gayrı-muhtemel
durumda, rasyonellik ve hayvanlık tanımlayıcı olmayan karakteristikler olarak
görülmeye başlanacak, fakat her iki
karakteristik hala doğru kalacaktır.
Kavram-teşkilinin bir bilgilenme yöntemi olduğunu, insana ait bilgilenme
yöntemi olduğunu ve kavramların, gözlemlenmiş mevcut-şeylerin, gözlemlenmiş
diğer mevcut-şeylerle ilişkisine göre yapılmış sınıflamaları temsil ettiğini,
hatırlayalım. İnsan Alim-i Mutlak olmadığından; bir tanım, değişmez bir mutlak
değildir; çünkü, bir tanım, belirli bir gurup mevcut-şeyi, evrendeki başka
herşeye, henüz keşfedilmemiş veya bilinmeyen şeylere ilişkilendiremez. Yine aynı
sebepten; bir tanım, bağlamsal olarak mutlak değilse, yani mevcut-şeyler
arasında bilinen ilişkileri (bilinen asli karakteristikler halinde)
belirtmiyorsa, veya bilinenlerle mutabakat halinde değilse, yani bilinen asli karakteristikleri görmezden
geliyor veya onlarla çelişiyorsa, yanlış ve değersizdir.
Modern felsefe içindeki nominalistlerin, özellikle mantık
pozitivistlerinin ve linguistik analistlerin iddiasına göre: doğru-yanlıs
alternatifi, tanımlara değil, sadece "olgusal" önermelere uygulanabilir.
İddialarına göre: kelimeler, keyfi, insani (sosyal) konvansiyonları temsil
ettiğinden; ve, kavramlar, objektif realitedeki hiçbir şeye işaret etmediğinden;
bir tanım, doğru veya yanlış olamaz. Bu iddia, akla yapılan saldırıların en
şiddetli ve sinsi olanıdır.
Önermeler, kelimelerle yapılır; realitenin olgularıyla bağlantısız bir
dizi sesin, nasıl olup da "olgusal" önerme ürettiği veya nasıl olup da doğruluk
veya yanlışlık arasında bir ayrım yapabildiği sorusu tartışmaya dahi değmez.
Zaten, böyle bir soru üzerindeki tartışma; onların anladığı anlamda kelimelerle
de yapılamaz: her konuşanın kaprisine uygun olarak, o anın gerektirdiği
elverişliliğe, ruh haline, yayvanlığa göre anlam değiştiren bütünleşmemiş sesler
vasıtasıyla, insani hiçbir şey yapılamaz. (Fakat, böyle bir nosyonun sonuçları,
"sosyal bilim" öğretilen dershanelerde,
"politik" tartışmalarda, psikiyatrist muayenehanelerinde
gözlemlenebilir.)
Hakikat (doğruluk, gerçeklik), realitedeki olguların tanınmasından
(kimliklendirilmesinden) doğan üründür. İnsan, realitenin olgularını, kavramlar
yoluyla tanır (kimlikler) ve bütünleştirir. Kavramları, zihninde tanımlar
yoluyla muhafaza eder. Kavramları, önermeler halinde organize eder; ve,
önermelerinin doğruluğu veya yanlışlığı, sadece bu önermelerinin olgularla
ilişkisine bağlı olmayıp, aynı zamanda bu önermeleri yaparken kullandığı
kavramların tanımlarının doğruluğuna veya yanlışlığına (yani, bu tanımların
belirttiği asli karakteristiklerin doğruluğuna
veya yanlışlığına) bağlıdır. Her kavram, bir gurup önerme yerini tutar. Algısal
somutlukları kimlikleyen bir kavram, bazı zımni önermelerin yerini tutar; fakat,
soyutlamanın daha üst düzeylerindeki bir kavram, karmaşık olgusal veriler
hakkında zincirler dolusu, paragraflar dolusu, sayfalar dolusu açık önermelerin yerini tutar. Bir
tanım, muazzam bir gözlemler bütününün yoğunlaştırılmış halidir; ve, bu
gözlemlerin doğruluğuyla ayakta durur veya yanlışlığıyla devrilir.
Tekrar edelim: bir tanım, bir yoğunlaştırmadır.
Epistemoloji kanunlarının anayasasında yazılmışcasına; her tanım, şu zımni
önermeyle başlar: "Bu gurup mevcut-şeyle ilgili bilinen her olguyu tam olarak
nazar-ı dikkate aldıktan sonra, isbat edilmiştir ki; aşağıdaki karakteristik, bu
gurup mevcut-şeyin, asli, dolayısiyle tanımlayıcı karakteristiğidir..."
Tanımlar konusundaki bu bilgilerden sonra, insan bilgisiyle ilgili en
önemli kanunlardan birini ifade edebiliriz: İnsanın çıkarsamalarının, akıl
yürütmelerinin, düşüncelerinin ve bilgisinin doğruluk veya yanlışlığı,
tanımlarının doğruluk veya yanlışlığına bağlıdır.
(Yukarıdaki kanun, sadece geçerli-kavramlar için uygulanabilir.
Geçersiz-kavramlar: realitede bir şeye tekabül etmeyen kelimelerdir.
Geçersiz-kavramların bazıları mistisizmden kaynaklanır (mesela, cin, peri, vs.);
başka bazıları, -başta demagoji maksadı olmak üzere- irrasyonel bir amaca hizmet
etmek için türetilmiş, spesifik tanımlara sahip olmayan kelimelerdir (mesela,
modern "anti-kavramlar"). Geçersiz-kavramlar, bütün lisanlarda zaman zaman
ortaya çıkar; fakat, her zaman olmasa da genellikle, kısa ömürlüdürler; çünkü,
zihni, bilgisel çıkmaz sokaklara götürmekten başka bir işe yaramazlar. Bir
geçersiz-kavramı, bilgisel bir kaynak olarak kullanan her önerme veya her
düşünce süreci, geçersizdir. Geçersiz-kavramların bir türü olan bir anti-kavram:
meşru bir kavramın yerine geçmek veya onu iptal etmek için ortaya atılmış,
yapay, gereksiz ve rasyonel kullanımı olmayan bir terimdir (mesela, "(politik)
kutuplaşma," "vazife," "aşırılık," "pasifizm," "oportünizm," "(epistemolojik)
indirgemecilik," "kültür emperyalizmi," vs.). Anti-kavramların kullanımı,
dinleyicide yaklaşık bir anlam iletiliyor
duygusu bırakabilir; fakat, bilgilenme alanında, yaklaşıklıktan daha kötü bir
yöntem yoktur. Bir anti-kavram, bir kavram gibi görünürse de; hiçbir
kavram-teşkili sürecinden geçerek türetilmez; genellikle, aralarında sadece
yüzeysel bağlantılar olan bir gurup ögeye, bir kavramın altındaki
birimlermişcesine, "paket-muamele" yapmakla türetilir.)
Kavramlaştırılmış duyumlar ve metafizik aksiyomlar düzeyi üstündeki her
kavram, sözlü bir tanım gerektirir. Oldukça paradoksal olarak; insanların
tanımlamakta en güçlük çektikleri kavramlar, en basit kavramlardır: "masa,"
"ev," "insan," "yürümek," "uzun," "sayı" gibi günlük olarak kullanılan ve algısal somutlukları temsil eden
kavramlar. Fakat, bu olgunun geçerli bir sebebi vardır: bu kavramlar, kronolojik
olarak insanların teşkil ettikleri veya anladıkları ilk kavramlardır ve bunların
sözlü tanımları, ancak daha sonra öğrenilen kavramlar vasıtasıyla yapılabilir;
mesela, "masa" kavramı, "düz," "ufki," "yüzey" gibi kavramları öğrenmeden çok
daha önce kavranabilir. Bu yüzden; birçok insan, formel tanımları gereksiz
bulur; basit kavramlara, sanki onlar pür duyum verileriymiş gibi muamele ederek,
ostensif tanımlar yoluyla, onları kimliklendirir: "İşte bunu kastediyorum!"
Bu davranışta, bir miktar psikolojik haklılık vardır. İnsanın ayırt edici
haberdarlığı, algılarla başlar; günlük olarak
gözlemlenen nesnelere dair olan algıların kavramsal kimliklendirilmesi,
insanların zihninde öylesine tam bir şekilde otomatikleşmiştir ki; bunlar,
hiçbir tanıma ihtiyaç duymaz görünür; ve, bunların realitedeki karşılıklarının
ostensif olarak teşhis edilmesinde hiçbir güçlük yoktur.
Gerçekten de; basit kavramların temsil ettiği algısal şeyler, tam bir
katiyetle teşhis edilebildiği süre; bu kavramların sözlü tanımlarının formüle
edilmesine veya ezberlenmesine gerek yoktur. Gerekli olan şey, tanımların
formüle edilebilmesinin kuralları hakkındaki bilgidir; acilen gerekli olan şey ise,
ostensif tanımların artık yeterli olmadığı sınır çizgisinin sarahatle
anlaşılmasıdır. (Bu sınır; bir insanın, "Ne demek istediğimi biliyor gibiyim
galiba" duygusuyla kelime sarfetmeğe başladığı yerdir.) Bir çok insan, bu
sınırın nerede olduğunu hiç bilmez veya onu bilmenin gerekliliğini hiç
farketmez; bu cehaletin, felç edici, aptallaştırıcı sonuçları, insanlığın
entellektüel sefaletinin en büyük sebebidir.
Bir kavramın tam anlamını bilmek, onun doğru tanımını bilmek ve bu
kavramın teşkil edildiği sürecin (kronolojik değil, mantıki) aşamalarını geriye
doğru takip edebilmek, yani bu kavramın algısal realitedeki temellerine olan
bağlantıyı gösterebilmek demektir.
Bir kavramın anlamı veya tanımı üzerinde şüpheye düşüldüğünde, en iyi
feraha çıkma yöntemi, bu kavramın temsil ettiği şeyleri aramaktır; kendi kendine
şu soruları sormaktır: Realitedeki hangi olgu veya olgular, bu kavramı
doğurmuştur? Bu kavramı, diğer bütün kavramlardan ayırt eden nedir?
Mesela, soru: realitenin hangi olgusu "adalet" kavramını doğurmuştur?
Cevap: her insanın, etraftaki şeyler hakkında, insanlar hakkında ve olaylar
hakkında sonuçlara varmak zorunda olması (yani, onları yargılamak ve
değerlendirmek zorunda olması) olgusu. Yargısı otomatik olarak doğru mudur?
Hayır. Yargısının yanlış olmasına, ne sebep olur? Delillerin yetersiz olması
veya kendisinin delilleri görmezden gelmesi veya meseledeki olgular dışındaki
mülahazaları yargısına dahil etmesi. O halde, doğru yargıya nasıl varacaktır?
Yargısını, sadece olgusal deliller üzerine bina ederek ve elde mevcut ilgili her
delili nazar-ı dikkate alarak. Fakat, bu "objektifliğin" bir tanımı değil midir?
Evet, "objektif yargılama," "adalet" kavramının dahil olduğu daha geniş
kategorilerden biridir. "Adalet"i diğer objektif yargılama hallerinden ayırt
eden nedir? Cansız nesnelerin veya insan-dışı canlıların tabiat ve eylemleri
incelenirken; yargılama kriteri, onların incelenmesindeki özel maksat tarafından
belirlenir. Fakat, insanların karakter ve eylemlerini, onların irade denen
yeteneğe sahip olduğu olgusunu göz önünde tutarak değerlendirecek bir kriter
nasıl belirlenir? İradeyle ilgili meselelerde, bir objektif değerlendirme
kriterini hangi bilim sağlayabilir? Ahlak. Şimdi; bir insanın karakter ve/veya
eylemlerini, sadece elde mevcut olgusal delillerin tamamını temel alarak
yargılama ve objektif bir ahlak kriterine göre değerlendirme işini belirtecek
bir kavrama ihtiyacım var mıdır? Evet. Bu kavram, "adalet"tir.
Bir tek kavramda, ne kadar uzun bir mülahazalar ve gözlemler zincirinin
yoğunlaşmış olduğu görülüyor. Ve, zincir, buradaki kısaltılmış halinden çok daha
uzundur; çünkü, örnekteki her kavram, benzer zincirlerin yerini tutmuştur.
Bu örneği, kavramların bilgilenmedeki rolü bahsinde daha da
irdeleyeceğiz.
Bu noktada, Aristo'nun kavramlarla ilgili görüşü ile bu kitapta savunulan
Objektivist görüş arasında varolan, özellikle asli karakteristik konusundaki
radikal farka işaret edin.
Doğru tanımın prensiplerini ilk formüle eden Aristo'dur. Sadece
somutlukların mevcut olduğunu teşhis eden Aristo'dur. Fakat, Aristo; tanımların,
somutluklar içinde özel bir öge olarak veya
formatif (biçimleyici) bir güç olarak mevcut olan metafizik özlere (öz = asıl, esas) işaret
ettiğini; buna uygun olarak, kavram-teşkili işleminin, insan zihninin bu özleri
ve formları (biçimleri) kavramasını sağlayan bir tür doğrudan sezgiye
dayandığını ileri sürdü.
Yani; Aristo, "özleri" metafizik olarak sunar; gerçekte, "özler" epistemolojiktir.
Özlerin, yani asli karakteristiklerin epistemolojik oluşunun anlamını
özetlersek: Bir kavramın aslı (özü), bu kavram altındaki birimlerin hepsinin
sahip olduğu karakteristiklerden öyle bir (veya birden fazla) karakteristiktir
ki, bu asıl karakteristik(ler), hem en fazla sayıda diğer karakteristiklerin
varoluş sebebini açıklar, hem de bu birimleri, insan bilgisinin o anki alanı
dahilindeki diğer bütün mevcut-şeylerden ayırt eder. Görülüyor ki, kavramın aslı
(özü), bağlamsal olarak belirlenir;
dolayısiyle, insan bilgisinin genişlemesiyle birlikte değişebilir. İnsanların
kullandığı herhangi bir kavramın metafizik karşılığı (realite tekabül ettiği
şey), özel, ayrı metafizik özler olmayıp, insanların o ana kadar gözlemledikleri
realite olgularının bütünüdür; işte bu bütün, verili bir
gurup mevcut-şeyin hangi karakteristik(ler)inin, asli olarak belirtileceğini tayin
eder. Asli bir karakteristik olgusaldır; şu anlamda: asli karakteristik,
mevcuttur; diğer karakteristikleri belirler; bir gurup mevcut-şeyi diğer bütün
mevcut-şeylerden ayırt eder. Asli bir karakteristik epistemolojiktir; şu anlamda: "asli
karakteristik" bazında sınıflama işi, insana özgü bilgilenme yöntemi içinde bir
alettir; sürekli büyüyen bir bilgi yığınını, sınıflama, yoğunlaştırma ve
bütünleştirme aracıdır.
Kavramlar konusunda, bu bölümün girişinde listelediğim dört irrasyonel
düşünce ekollerine tekrar dönelim...
Hem aşırı realist ekol (Plato'nun izindekiler), hem de ılımlı realist
ekol (Aristo'nun izindekiler), kavramların realitedeki karşılıklarının bizatihi şeyler olduğunu kabul
ederler; yani, bu ekollere göre, kavramların karşılıkları, insan bilinciyle
ilişkisiz olarak, şeyler içinde bir tür özel varlıklar olarak bizzat varolan
"evrenseller"dir. Plato'ya göre arktipler olarak, Aristo'ya göre metafizik özler
halinde bulunan bu evrenseller; insan tarafından herhangi bir somutluk gibi
doğrudan algılanacaktır; fakat, bu algılama, duyumsal olmayan veya
ekstra-duyumsal bir araçla -normal duyum kanalları dışındaki (?) bazı duyum
kanallarıyla- yapılacaktır.
Hem nominalist ekol, hem de kavramsalcı ekol, kavramların sübjektif olduğunu kabul eder; yani,
bu ekollere göre, kavramlar; insan bilincinin, realitenin olgularıyla ilişkisiz
ürünleridir; başka bir deyişle, kavramlar; müphem, izahı gayri-mümkün
benzerlikler yoluyla keyfi olarak birarada düşünülmüş somutluk guruplarına,
keyfi olarak verilmiş "isimler" veya nosyonlardan başka birşey değildir.
"Bizatihi"-"sübjektif" zıtlığı; bilincin, mevcudiyetle ilişkisi
etrafındaki her konuyu olduğu gibi, kavramlar konusunu da anlaşılmaz hale
sokmuştur.
Gerçekte, aşırı realist ekolün yaptığı teşebbüs: mevcudiyetin
(realitenin) önceliğini kabul ederken, bilinçten sarf-ı nazar etmektir; yani,
kavramları, somut mevcut-şeyler halinde düşünerek, bilincin bütün fonksiyonunu
bir tür algısal düzeyden ibaret saymaktır; üstelik, algıların otomatikman
kavranmasını ifade eden bu düzeyin, -kavramlara doğrudan karşılık düşen hiçbir
somut nesne olmadığından (mesela, hiçbir "insanlık" maddesi mevcut
olmadığından), gerçek anlamında bir algı da mevcut olamayacağından- tabiat-üstü
bazı araçlar kullandığı zannedilir.
Aşırı nominalist (çağdaş) ekolün yaptığı teşebbüs: mevcudiyetten
(realiteden) sarf-ı nazar ederek, bilincin önceliğini tesis etmeğe çalışmaktır;
yani, somut şeylere bile mevcut-şey statüsü vermeyi reddetmek ve kavramları,
realitedeki hiçbir şeye karşılık düşmeyen kelimelerinin veya ses dizilerinin
oluşturduğu küçük fantezi enkazları üzerine bina edilmiş fantezi yığınları
halinde görmektir.
Platonist ekol, bilincin önceliği nosyonunu kabul ederek işe başlar;
bilincin mevcudiyetle olan ilşkisini ters çevirir: realitenin, bilincin
içeriğine uymak zorunda olduğunu varsayar; çünkü, Platonistlerin öncülü şudur:
herhangi bir nosyonun insan zihninde bulunması, realitede buna tekabül eden bir
şeyin mevcudiyetini isbat eder. Fakat yine de, Platonist ekol, realiteye duyulan
-Plato'dan sonra gittikçe azalmış- bir tür saygıyla işe başlamıştır denebilir:
Platonistler'in, realiteyi, mistik bir yapı halinde tahrif etmelerindeki amaç;
sübjektivizmlerini geçerli kılmak için, realitenin zoraki de olsa tasdikine
ihtiyaç duyduklarını hissetmeleridir. Nominalist ekol ise; bilincin, mevcudiyet
hakkında geçerli genellemeler yapma gücünü inkar biçiminde ortaya çıkan
ampiristik aşağılık duygusuyla işe başlar; yani, realitenin her şey, bilincin
hiçbir şey olduğu nosyonuyla işe başlar; ama, realitenin (mevcudiyetin) hiçbir
tasdikine ihtiyaç duymayan bir sübjektivizme, realitenin "tiranlığından"
özgürleşmiş bir bilince varır.
Bu irrasyonel ekollerden hiçbirinin anlayamadığı husus şudur: kavramlar,
objektiftir: kavramlar, ne
vahyedilmiş, ne de icat edilmiştir; kavramlar, realitedeki olgulara uygun
olarak, insan bilinci tarafından üretilmiştir.