3.3 BİRKAÇ POLİTİKA TATBİKATI
Birey haklarının ve siyasi yönetimin tabiatı üzerinde doğru bir anlayış,
politikanın temelini oluşturur. Bu bölümde, bu konular üzerindeki genel
yanılgıları teşhir eden bir kaç tatbikat yapılacaktır.
3.3.1 Ekonomik Güç ve Siyasi Güç
Paket-Muamelesi
Felsefi anlamda, bir "paket-muamele," hayati farkları görememe
yanılgısıdır; tabiatları, gerçeklik-statüleri, önemleri veya değerleri açısından
asli farklara sahip unsurları, -gayrıasli benzerlikler yüzünden- tek bir
kavramsal bütünün, bir "paket"in parçaları olarak ele almaktır.
Devletçiliğin teorisyenlerinin önümüze koyduğu paket-muamelelerden biri,
ekonomik gücün, politik güçle eşit muameleye tabi
tutulmasıdır. "Aç bir insan, özgür değildir" veya "Bir işçi için, emirleri bir
işadamından veya bir bürokrattan alması, farksızdır" gibi yutturmacalar sık
duyulur. Birçok insan, bir yandan bu yalanlara inanırken, öte yandan, özgür bir
ülkedeki en fakir işçinin, diktatörlükle yönetilen bir ülkedeki en zengin
komiserden daha özgür ve daha güvenlikli olduğunu bilir. Özgürlüğü, kölelikten
ayırt eden temel, asli, hayati prensip nedir? Cevap: gönüllü faaliyet prensibi ve buna
zıt olarak fiziki baskı ve zorlamadır.
Siyasi güç ile başka herhangi bir sosyal "güç" arasındaki fark veya bir
siyasi yönetim ile herhangi bir özel örgüt arasındaki fark, bir olgudan
kaynaklanır: siyasi yönetim, fiziki zor kullanımı işinde
kanuni tekeli elinde bulundurur.
Ekonomik güç, üretmek ve ürettiğini mübadele etmek gücüdür. Özgür bir
ekonomide, hiçbir birey veya gurup, başka birine karşı fiziki zor kullanamaz;
böyle olunca, ekonomik güç, sadece gönüllü yollarla elde edilebilir;
yani, ekonomik güç, ancak üretim ve mübadele sürecine katılan herkesin gönüllü
seçenek ve anlaşmalarıyla doğar. Özgür bir piyasada, bütün fiyatlar, ücretler ve
karlar, -kimsenin keyfiyle, açgözlülüğüyle veya ihtiyacıyla belirlenmez- arz ve
talep kanunuyla belirlenir. Özgür bir piyasa mekanizması, katılanların her
birinin tercih ettiği ekonomik seçenekleri ve kararları yansıtıp özetler.
İnsanlar, kendi bağımsız, zorlamasız zihni yargılarına göre, mal ve
hizmetlerini, karşılıklı mutabakat ve avantaj sağlayarak, değişirler (mübadele
ederler). Bir insan, ancak başkalarının sunduğundan daha iyi değerler sunabilirse (yani, daha iyi
mal ve hizmetleri, daha düşük fiyatlarla satabilirse) zenginleşebilir.
Özgür bir piyasada zenginlik; özgür, genel, "demokratik" oylamayla elde
edilir; bu oylama: ülkenin ekonomik hayatında rol alan her bireyin, satma ve
satın alma işlemidir. Başka bir ürün yerine, belirli bir ürünün satın alınması,
o ürünün imalatçısının başarısı için verilmiş bir oydur. Böyle bir oylama, en
isabetli tür bir oylamadır; çünkü, herkes, kalifiye olduğu konudaki işler
üzerinde oy kullanır; çünkü, ancak her bireyin kendisi, kendi tercihleri, kendi
çıkarları ve kendi ihtiyaçları üzerinde doğru bir kanaat oluşturabilir. Özgür
bir ekonomide, hiçkimsenin, başkaları adına karar verme, kendi zihni yargısını başkalarının
zihni yargısı yerine ikame etme gücü yoktur; yani, hiçkimsenin, kendini "halkın
sesi" ilan edip, halkı sessizliğe ve vatandaşlık haklarında yoksun bırakmaya
gücü yoktur.
Şimdi, ekonomik güç ile siyasi güç arasındaki farkı tanımlayalım: siyasi
güç, bir pozitif vasıtasıyla (bir ödül, bir
teşvik, bir ödeme, bir değer sunarak) icra edilir; oysa, siyasi güç, bir negatif vasıtasıyla (ceza ve yıkım
tehdidiyle) icra edilir. Başka bir deyişle, işadamının aleti, değerlerdir; bürokratınki ise,
silahtır.
3.3.2 Egaliteryenizm
(Eşitlikçilik)
Egaliteryenizm (eşitlikçilik), bütün insanların eşitliğine olan inançtır.
Diğer bağlamlardaki kullanımı bir yana, insani bağlamda "eşitlik" politik bir
kavramdır ve kanunlar önünde eşit muameleye tabi tutulmak anlamına gelir. Yani,
eşitlik: bütün insanların, insan olarak doğmuş olmalarından kaynaklanan aynı
vazgeçilmez temel haklara sahip olması ve bu hakların -insanların kanun yoluyla
kastlara bölünmesi veya aristokratik ünvanlar yoluyla bazı imtiyazlara sahip
kılınması gibi- insan-yapısı kurumlarla ihlal veya ilga edilememesidir.
Fakat, altrüistler, "eşitlik" kelimesine başka bir anlam atfeder.
Bu kelimeyi bir anti-kavram haline çevirirler; yani, eşitlik kavramını
yozlaştıran bir terim haline getirirler: eşitlik kavramını, politik değil metafizik bir eşitlik anlamında
kullanırlar; başka bir deyişle, tabiatın insanlara vermiş olabileceği farklı
yetenekleri veya insanların bireysel seçeneklerinin isabet derecesini, çalışma
performanslarını ve karakterlerini nazarı dikkate almadan; insanları, aynı
kişilik özelliklerine ve erdemlere sahip görürler. Bu tür "eşitlikçiler"in
karşısında mücadele etmeyi önerdikleri şey, insan-yapısı kurumlar değil, realitedir. Gerçekte bu
"eşitlikçiler," insan-yapısı kurumlar vasıtasıyla, realiteye karşı savaşa
girişmişlerdir.
Tabiatın, insanları eşit güzellik ve eşit zeka ile donatmadığı ve insan
tabiatının bir parçası olan irade yeteneğinin, insanlara farklı tercihler
yaptırabildiği olgusuna -mevcudiyete- isyan eden egaliteryenler; tabiatın ve
iradenin bu "adaletsizliğini" yok etmek ve sözde evrensel eşitliği tesis etmek
isterler. Kimlik Kanunu, insanların manipülasyonuna açık olmadığından,
Nedensellik Kanunu ile oynamaya girişirler. Yani, kişisel özelliklerin ve
erdemlerin "yeniden bölüşülmesi" mümkün olmadığından, insanları bunların
sonuçlarından (yani, kişisel özellikler ve erdemlerle yaratılmış ödüllerden,
avantajlardan, başarılardan) mahrum etmeye çalışırlar.
İstedikleri, kanun önünde eşitlik değil, bir eşitsizliktir: ters çevrilerek,
tepesine yeni bir aristokrasinin (değer-yaratmayanlar aristokrasisi) oturtulduğu bir
sosyal piramitin tesisidir.
(Mesela; Amerikalı "filozof" John Rawls, "A Theory of Justice" isimli
eserinde, "tabiatın kolladığı" yetenekli, zeki, yaratıcı insanların
ürettiklerinden doğan ödüller üzerindeki hakkı ellerinden alarak, bu ödülleri,
tabiatın talihsiz yarattıklarına dağıtarak, bu "adaletsizliği" gidermeyi
önerir.)
Bir Leonardo da Vinci'nin, bir Wolfgang Amadeus Mozart'ın, bir Thomas
Edison'un, bir Albert Einstein'ın, kendilerinden daha az yeteneklilere karşı bir
"adaletsizlik" teşkil ettiklerini öne sürmek için, güzelliğe, başarıya, akla,
insana, realiteye karşı derin bir nefret içinde olmak lazımdır.
3.3.3 İnsan Hakları ve Mülkiyet
Hakları
İnsanın, bedeni ve zihni faaliyetleriyle bir bütünlük halinde
yaşayabileceğinden habersiz olan (yani, antik "beden-zihin zıtlığı" doktrinini
aynen kabul eden) modern mistikler, -sanki bir tanesi olmadan diğeri olabilirmiş
gibi- "mülkiyet hakları" karşısına bir "insan hakları" sahte-alternatifini
koyarlar.
Maddi nesneler, birey insanların zihni ve bedeni gayretiyle
üretildiğinden ve bu nesneler insan hayatını sürdürmek için gerekli olduğundan,
eğer üretici insan, gayretinin sonucuna sahip olmazsa, hayatına sahip olamaz.
Mülkiyet (mal) haklarını yok etmek, insanları devletin sahip olduğu mallar
haline çevirmektir. Başkalarının ürettiği zenginlikleri "yeniden bölüştürme"
"hak"kını isteyen kişi, insanları mala çevirme "hak"kını istemektedir.
Sadece bir "hayalet", maddi mülkiyet olmaksızın varolabilir; sadece bir
köle, gayretinin ürünü üzerinde hakka sahip olmaksızın çalışabilir. "İnsan
hakları"nın "mülkiyet hakları"na üstün olduğu doktrini, pratikte bir tek korkunç
anlama gelebilir: bazı insanlar, başkalarının mülkiyetini karşılıksız elde etme
hakkına sahiptir. Üretenin üretmeyenden elde edebileceği hiçbir kazanç
olmadığından, üretenin "mülkiyet hakları"nın olmadığı yerde, üretmeyenin "insan
hakları," üretmeyenin üretene sahip olması ve onu bir dolap beygiri gibi
kullanması demektir. Bunu, insani ve haklı görenlerin, "insan" ünvanını taşımaya
hakkı yoktur.
3.3.4 Devrim ve Darbe
Bir devrim, uzun bir felsefi gelişimin zirvesini teşkil eder ve bir
ulusun derin memnuniyetsizliğinin ifadesidir; bir darbe ise, bir azınlığın
iktidarı ele geçirmesidir. Bir devrimin amacı, tiranlık devirmektir; bir
darbenin amacı ise, tiranlık tesis etmektir.
Tiranlık, temel birey haklarını (hayat, özgürlük ve
mutluluğu-kendi-başına-aramak) tanımayan herhangi bir politik sistemdir. Bir
politik sistemin zor yoluyla devrilmesi, sadece tiranlığa karşı yönetilmişse
haklıdır; ve bu, zor yoluyla yönetenlere karşı bir meşru savunma hareketidir.
Savunma amacıyla değil, birey haklarını ihlal etmek üzere zora başvurmak, hiçbir
ahlaki haklılığa sahip değildir; bu, bir devrim hareketi değil, çete savaşıdır.