3.2 SİYASİ YÖNETİMİN TABİATI
Bir siyasi yönetim, verili bir coğrafi alanda, belirli toplumsal davranış
kurallarını uygulatma gücüne tek başına sahip
olan bir kurumdur.
(Buradaki "Siyasi Yönetim" kavramı, "Devlet," "Hükümet," "Yerel
Yönetimler," "Kamu Otoritesi" gibi bütün siyasi otorite kurumlarını kapsayacak
bir anlamda kullanılmıştır.)
İnsanların böyle bir kuruma ihtiyacı var mıdır? Varsa
neden?
İnsan rasyonel (akli) bir varlıktır; hayatta kalmak için kullandığı temel
yöntem akılla davranmaktır; davranışlarını yöneten bilgileri elde etmekte
kullandığı temel araç, aklıdır. Bir varlığın akılla davranması: düşünebilmesi ve
kendi akli yargıları doğrultusunda davranabilmesi demektir; yani, insan olmak
için gerekli temel şart, özgürlüktür. İnsanın özgür olma ihtiyacı, onun ıssız
bir adada yaşamasını gerektirmez. İnsanlar, birbirleriyle alışverişte
bulunmaktan muazzam yararlar sağlarlar. Sosyal bir ortam, insanın hayatta kalma
işini başarması için en uygun ortamdır; fakat, bu son önerme, ancak belirli şartlar
altında doğrudur.
Ahlak felsefesi bahsinde, toplumsal yaşamdan insanların sağlayacağı iki
büyük değer incelenmişti: bilgi ve mübadele. Önceki nesillerin keşfettiği
bilgilere erişmek, insana, ölçülemeyecek kadar büyük yarar sağlar. İkinci büyük
değer olan mübadele, toplumsal işbölümünün yararı olarak ortaya çıkar; işbölümü,
bir insanın gayretlerini özel bir çalışma alanına teksif etmesini ve başka
çalışma alanlarında uzmanlaşmış insanlarla mübadelede bulunmasını sağlar. Öte
yandan, toplumsal yaşamın bu faydaları, hem ne tür insanların başkalarıyla
değişebilecek değerler üretebileceği hususunu, hem de, ne tür bir toplumun bu
tür insanların yaşayabilmesine elverişli olduğu hususunu belirleyecektir: sadece
rasyonel, üretken, bağımsız insanlar, başkalarıyla değişebilecek değer
üretebilir; sadece rasyonel,
üretken ve özgür bir toplum, bu tür insanların yaşayabilmesine elverişlidir.
Bireyi talan eden, onun gayretlerinin sonucu üretilmiş ürüne el koyan, onu
köleleştiren, onun aklının özgürlüğünü sınırlayan, onu kendi akli yargısının
tersine davranmaya zorlayan bir toplum, -yani, mevcut hukuk sistemi, insan
tabiatının ihtiyaçlarıyla çatışan bir toplum- kelimenin gerçek anlamında bir
toplum değil, kurumlaşmış çete yönetimi zoruyla birarada tutulan bir
kalabalıktır. İnsanların birarada yaşamalarından doğacak bütün değerleri yok
edecek böyle bir toplum, hiçbir haklılığa sahip değildir; böyle bir toplum,
insanın hayatta kalma işine yararlı bir kaynak değil, ona en büyük tehlikedir.
Issız bir adadaki hayat, Hitler Almanyası'nda veya Stalin Rusyası'nda
bulunmaktan daha emniyetli ve daha şayan-ı tercihtir.
3.2.1 Siyasi Yönetimin Meşruiyetinin
Kaynağı
Barışcı, üretken, rasyonel bir toplumda birarada yaşamak ve birbirlerine
yarar sağlayarak etkileşimde bulunmak için, insanların "birey hakları" denen
temel sosyal prensibi bilip kabul etmeleri şarttır. Bu prensibin yokluğunda,
hiçbir ahlaki (medeni) toplum mümkün değildir.
Birey haklarını bilmek ve kabul etmek: insana-özgü bir hayat yaşayarak
var kalmak için, insan tabiatınca dikte edilen şartları bilmek ve kabul
etmektir.
İnsan; özgür kaldığı sürece, kendi tabiatını, dolayısiyle birey haklarını
keşfeder; bu tabiatın dikte ettiği şekilde, yani birey haklarına sahip olarak
yaşamak ister; yani, birey haklarını kendiliğinden terk etmez. Bu yüzden, insan
(birey) haklarını ihlal etmenin tek yolu, fiziki zor kullanmaktır. Sadece fiziki
zor kullanmak suretiyle, bir insan başka bir insanın hayatına son verebilir, onu
köleleştirebilir, onu soyabilir, onu amaçlarından alıkoyabilir, onu akli
yargısının tersine davrandırabilir.
Bu yüzden, medeni bir toplumun önşartı: fiziki zoru toplumsal
ilişkilerden çıkarmak ve böylece, insanların birbiriyle etkileşmelerinin tek
yolunun akli araçlar kullanmak olduğu prensibini kabul etmektir; silah zoru
yerine, tartışmayı, iknayı ve gönüllü mutabakatı koymaktır.
İnsanın hayat hakkının tabii sonucu, kendini savunma hakkıdır. Medeni bir
toplum içinde zorun kullanılacağı tek istisnai hal, bireyin kendini savunma
hakkından doğar: zor, sadece mukabele olarak ve sadece zoru fiilen başlatana
karşı kullanılabilir. Fiziki zoru başlatmayı bir kötülük olarak niteleyebilmek
için varolan bütün ahlaki sebepler, fiziki zorun mukabil kullanımını da ahlaki
bir zaruret haline getirir.
Eğer, "barışcı" bir toplum, zorun mukabil kullanımını yasaklasaydı,
gayrı-ahlaki olmaya karar veren ilk haydudun insafına kalırdı ve niyetinin tam
tersini gerçekleştirirdi: kötülüğü yok etmek yerine, onu cesaretlendirip
ödüllendirmiş olurdu.
Bir toplum, zora karşı örgütlü bir koruma sağlamazsa, her vatandaş kendi
başının çaresine bakar: ya silahlanır, evini bir kaleye çevirip yaklaşan her
yabancıyı vurur; ya da, kurulmuş savunma çetelerinden birine üye olup, aynı
maksatla kurulmuş diğer çetelerle savaşmaya mecbur kalır. Böyle bir toplum, kısa
sürede yozlaşır: çete yönetimi kaosuna düşer, kaba kuvvet yönetimine girer,
tarih öncesi vahşilerin sürekli kabile savaşları dönemine geri gider.
Fiziki zor kullanımı -mukabil kullanımı da dahil- bireysel vatandaşların
kararına bırakılamaz. Eğer bir insan, her an başka insanlar tarafından kendisine
karşı zor kullanılabileceği sürekli tehdidi altında yaşıyorsa, barış içinde
birarada yaşamak imkansız olur. Başka bir insanın niyeti ister iyi isterse kötü
olsun, yargıları ister rasyonel isterse irrasyonel olsun, ister adalet
duygusuyla davransın isterse cehaletle veya önyargıyla veya kötülükle; bir
insana karşı zor kullanımı, başka bir insanın keyfi kararına bırakılamaz.
Mesela, şöyle bir durum nasıl karşılanırdı? Cüzdanını kaybeden bir adam,
çalındığına hükmeder ve civardaki bütün evleri aramaya girişir ve kendisine ters
bakmasını suçluluğunun delili kabul ederek, komşularından birini vurur.
Zorun mukabil kullanımı, bazı objektif kuralların varlığını
zorunlu kılar. Bir suç işlenmiş midir? Kimin işlediğini nasıl isbat etmek gerekir? Hangi ceza ve
infaz usulü kullanılmalıdır? Bu gibi soruların cevaplandırılmasında kullanılacak
objektif kurallar olmaksızın, suç takibine girişen insanlar, linç kalabalığıdır.
Bir toplum, zorun mukabil kullanımını, bireysel vatandaşların ellerine
bırakırsa, kalabalık yönetimi doğar; linç kanunu egemen olur; bitmez tükenmez
intikam ve kan davaları birbirini kovalar.
Fiziki zoru toplumsal ilişkilerden yok etmek için, insanların haklarını
objektif bir kurallar sistemi
çerçevesinde koruyacak bir kuruma ihtiyaç vardır. Bu kurum siyasi yönetimdir. Doğru bir siyasi yönetimin temel
görevi olan birey haklarını koruma işi, siyasi yönetimin varoluş sebebidir ve
onun varlığını ahlaken haklı kılan tek husustur.
Bir siyasi yönetim, fiziki zorun mukabil
kullanımını, objektif kontrol altında bulundurmanın aracıdır. Objektif
kontrol, objektif olarak tanımlanmış kanunlarla sağlanır.
Özel faaliyet ile siyasi yönetim faaliyeti arasındaki temel fark: siyasi
yönetimin, fiziki zor kullanımı konusunda kanuni tekeli elinde bulunduruyor
olması olgusudur. Böyle bir tekeli elinde bulundurması gerekir; çünkü, siyasi
yönetim fiziki zor kullanımını önlemek ve kullananlarla savaşmak için
kurulmuştur. Yine bu sebepten: siyasi yönetim faaliyetleri, katı kurallar
altında tanımlanmalı ve sınırlandırılmalı; bu faaliyetlerin icrasında en küçük
bir keyfiliğin veya kaprisin yer almasına izin verilmemeli; siyasi yönetim,
içindeki tek programı kanunlardan ibaret olan, gayrı-şahsi bir robot haline
getirilmelidir. Bir toplum özgür olacaksa, siyasi yönetimi kontrol altında
olmalıdır.
Doğru bir sosyal sistemde, özel bir birey, başkalarının haklarını ihlal
etmediği sürece, istediği şekilde davranmaya kanunen özgürdür; oysa, bir siyasi
yönetim memuru, her resmi faaliyetinde kanunla bağlıdır. Özel bir birey kanunen
yasaklanmış olanların dışında
herşeyi yapabilir; oysa, bir siyasi yönetim memuru, kanunen izin
verilmiş olanlar dışında hiçbir şey yapamaz.
Doğru bir sosyal sistem, böylece, kuvveti haklıya tabi kılar ve insanlara değil kanunlara dayalı bir
siyasi yönetim sürdürür.
Doğru bir siyasi yönetimin tabiatının ve amacının ne olduğu hususu, hem
özgür bir topluma uygun kanunların tabiatının ne olacağı hususunu, hem de özgür
bir toplumun siyasi yönetiminin yetkisinin kaynağını belirler. Hem doğru
kanunlarla ilgili, hem de doğru siyasi yönetimin yetki kaynağıyla ilgili temel
prensip, Bağımsız Bildirisi'nde mevcuttur: "hakları emniyete almak için insanlar
arasında siyasi yönetimler teşkil edilir ve bu yönetimlerin iktidarlarının
meşruiyeti, ancak yönetilenlerin mutabakatından doğar."
Birey haklarının korunması, bir siyasi yönetimin tek doğru amacı
olduğundan, yasama yetkisinin tek doğru konusu, birey haklarını koruyan kanunlar
yapmaktır. Bütün kanunlar objektif olmalı (ve varoluşunun
objektif haklılığı bulunmalı): insanlar, kanunun onlara neyi yapmalarını
yasakladığını (ve neden yasakladığını), neyin bir suç olduğunu ve bu suçu
işlerlerse ne ceza alacaklarını, bir faaliyette bulunmadan önce, açıklıkla
bilebilmelidir.
Siyasi yönetimin yetkisinin kaynağı, "yönetilenlerin mutabakatından
doğar." Yani, siyasi yönetim yönetici değil, hizmetkardır veya
vatandaşların bir acentasıdır; vatandaşların, birey haklarını koruma işi için,
ona delege ettiği haklardan başka,
hiçbir hakka sahip değildir.
Özgür, medeni bir toplumda yaşamak için, bir bireyin riayet edeceği tek
bir prensip vardır: fiziki zor kullanmayı terk etmek ve kendini savunma hakkını,
-bu iş, düzenli, objektif, kanunen tanımlı bir sisteme bağlanmış olsun için-
siyasi yönetime bırakmak. Başka bir deyişle, özgür ve medeni bir birey, zor
kullanımı işlerinin, keyif işlerinden ayrılması prensibini kabul etmelidir.
Peki, iki kişinin katıldığı bir işlemde ortaya çıkan bir anlaşmazlıkta,
mesele nasıl hal edilecektir?
Özgür bir toplumda, insanlar birbirleriyle etkileşmeye zorlanmaz. Sadece,
gönüllü mutabakatla -ve eğer zaman söz konusu ise mukavele ile- birbirleriyle
alışverişte bulunurlar. Birisinin keyfi kararıyla bir mukavele ihlal edilirse,
öteki büyük bir mali zarara girebilir; bu durumda, zarara uğrayanın, tazminat
olarak ihlalcinin mülkiyetine el koymaktan başka çaresi yoktur. Fakat, burada
da, zor kullanımı, özel bireylerin kararına bırakılamaz. Siyasi yönetimlerin en
karmaşık fonksiyonlarından biri, burada ortaya çıkar: objektif kanunlar
çerçevesinde insanlar arasında hakemlik görevi.
Kriminaller, genellikle küçük bir azınlık teşkil eder; dolayısiyle, ceza
mahkemeleri, hukuk faaliyetlerinin küçük bir kısmıdır. Fakat, hukuk mahkemeleri
yoluyla, mukavelelerin korunması ve uygulatılması, barışcı bir toplumun en
hayati ihtiyaçlarından biridir; böyle bir koruma olmaksızın hiçbir medeniyet
ortaya çıkamazdı.
İnsanlar, hayvanlar gibi sadece yaşanan anın menzilinde davranarak
hayatta kalamazlar. İnsanlar, amaçlarını proje haline getirip, belirli bir zaman
süresinde gerçekleştirirler; faaliyetlerini hesaplarlar, hayatlarını uzun vade
için planlarlar. Bir insanın planlarının menzili, aklını kullanmaktaki başarısı
ve bilgisinin büyüklüğü oranında uzar. Bir medeniyetin seviyesi ve karmaşıklığı
büyüdükçe, faaliyetlerinin (dolayısiyle, mukavelelerinin) menzili de daha uzun
olmak gerekir; mukavelelerin menzili büyüdükçe, ilgilendirdiği insan ve faaliyet
miktarı artar ve koruma daha acil bir ihtiyaç haline gelir.
İlkel bir takas toplumu bile, insanlar mukavelelerine uymasa işleyemezdi.
Bir sepet yumurtaya karşı, bir çuval buğday vereceğini kabul etmiş birisi,
yumurtaları aldıktan sonra buğdayı vermeyi reddetse ne olurdu? Böyle keyfi bir
davranışı, insanların milyarlarca dolarlık malı krediyle verdikleri, milyarlarca
dolarlık inşaat taahhütlerine girdikleri, doksandokuz yıllık kira kontratları
imzaladıkları bir endüstri toplumunda düşünün.
Bir mukavelenin tek taraflı ihlali, dolaylı yoldan fiziki zor
kullanımıdır; bir insanın, başka bir insana ait maddi değerleri, malları veya
hizmetleri alması ve buna karşılık olan ödemeyi yapmayı reddetmesi; yani,
aldıklarını hak etme yoluyla değil, sahibinin rızası dışında -fiziken gasp
ederek- zorla elinde tutmasıdır. Benzer bir şekilde, sahtekarlık da, dolaylı bir
fiziki zor kullanımıdır; sahte sıfatla veya sahte vaadle (yani, sahibinin
gönüllü rızası olmaksızın) maddi değer elde etmektir. Haraç da, dolaylı bir
fiziki zor kullanımıdır; maddi değerleri, başka maddi değerler karşılığı değil,
zor, şiddet, hasar tehdidi ile elde etmektir.
Bu faaliyetlerden bazıları açıkca kriminaldir. Tek taraflı mukavele
ihlali gibi başka bazıları, kriminal motifli olmayabilir; fakat, sorumsuzluk ve
irrasyonellik sonucu yapılmış olabilir. Başka bazıları, her iki tarafın da bazı
haklılık talebinde bulunabileceği karmaşık meseleler olabilir. Fakat, konu ne
olursa olsun, bütün bu meseleler, objektif olarak tanımlanmış kanunlara konu
olmalı ve bu kanunlar, tarafsız bir hakem, yani bir yargıç (ve uygun olduğu
hallerde bir jüri) tarafından tatbik edilerek çözüme ulaştırılmalıdır.
Bütün bu meselerin çözümünü yöneten prensip şudur: kimse, sahibinin
gönüllü rızası olmadan, bir değeri ele geçiremez; ve bu prensibe parelel olarak:
bir insanın hakları, başka bir insanın tek taraflı kararının, keyfi seçeneğinin,
irrasyonelliğinin, kaprisinin insafına bırakılamaz.