3.1
BİREY HAKLARI
"Haklar," kökeni itibarı ile bir ahlak kavramıdır; fakat, hayata
geçirilmesi açısından bir politika kavramıdır. "Haklar" kavramı, bir bireyin
kendi eylemlerine rehberlik eden prensiplerden, onun başkalarıyla ilişkisine
rehberlik eden prensiplere doğru mantıki geçişi ifade eder. "Haklar" kavramı,
bireyin ahlaka uygun yaşamını, toplumsal bir bağlamda korur. Birey hakları, bütün toplumu ahlaka tabi
kılmanın aracıdır.
Her politik sistem, belirli bir ahlak sistemi üzerine bina olur. İnsanlık
tarihinin baskın ahlak sistemi, altrüist-kollektivist doktrinin
çeşitlemelerinden ibaret olmuştur; yani, bireyi, ya mistik ya da sosyal
karakterli bir üst otoriteye tabi kılmıştır. Bunun sonucu olarak politik
sistemlerin çoğu, aynı devletçi tiranlığın -derecede farklı, temel prensipte
aynı- çeşitlemeleri halindedir. Bu tiranlıkların birey üzerindeki gücünü
sınırlayan tek şey, tesadüfler olmuştur: ya bireye bir takım alanlarda sınırlı
bir saygı gösteren kimi gelenekler; ya da, kanlı çekişme ve çöküş dönemlerindeki
kaosun doğurduğu kontrolsuzluk. Böyle bütün sistemlerde ahlak, bireye tatbik
edilen, fakat o mistik veya sosyal kaynaklı üst otoritenin muaf tutulduğu bir
kavramdır. Mesela, o otoritelerden biri olarak sunulan "toplum" ahlak
kanunlarının dışında tutulmuştur; çünkü, toplum, ahlakın kaynağı, yorumlayıcısı,
amacı olarak kabul edilmiştir.
"Toplum" diye bir varlık olmadığı için, (yani, toplum sadece birden fazla
birey insana işaret eden bir soyutlamadan ibaret olduğu için) toplumun ahlak
kanunlarına tabi olmaması demek, pratikte, toplumun yöneticilerinin ahlak
kurallarından muaf olması anlamına geldi.
Politik otoritenin ahlak-dışı kalması olgusu, mistik veya sosyal kaynaklı
hangi altrüist-kollektivist ahlaka sahip olursa olsun, bütün devletçi sistemler
için geçerli oldu. "Hükümdarların Kutsal Hakları" nosyonu, mistik ahlakların
politik teorisini; "Vox populi, vox dei" ("Halkın sesi,
tanrının sesi") nosyonu, sosyal ahlakların politik teorisini ifade eder.
İnsanlık tarihinin en büyük devrimi, toplumu ahlak kanunlarına tabi
kılmak olmuştur. Toplumu ahlak kanunlarına tabi kılmak, birey haklarının
kabulü ve hayata geçmesiyle mümkün oldu; böylece, devletin gücü sınırlanabildi;
bireyin (insanın) başkalarının (kollektifin) kaba kuvvetine karşı korunması
mümkün oldu; pazunun, haklıya, doğruya, akla karşı geleneksel üstünlüğü sona
erdirildi.
Bu devrimin ilk gerçekleştiği yer Amerika Birleşik Devletleri'dir.
Tarihin en devrimci belgesi olan 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisinin ikinci
paragrafı şöyle başlar:
"Şu hakikatları aşikar adderiz: Bütün insanlar eşit yaratılmışlardır;
yaratıcıları tarafından bir takım vazgeçilmez haklarla donatılmışlardır; bu
haklar arasında hayat, özgürlük ve kendi-başına-mutluluğu-aramak vardır; bu
hakları emniyete almak için insanlar arasında siyasi yönetimler teşkil edilir ve
bu yönetimlerin iktidarlarının meşruiyeti, ancak yönetilenlerin mutabakatından
doğar."
Vazgeçilmez insan haklarının Amerika Birleşik Devletleri cumhuriyeti
içinde hayata geçmesi, insanlık tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Daha
önceki bütün politik sistemler; insanı, başkalarının amaçlarına bir araç olarak
görürken, toplumu başlı-başına bir amaç olarak gördü. Amerika'nın kuruluş
felsefesi ise; insanı, başlı-başına bir amaç; toplumu ise, bireylerin barışcı,
dirlikli, gönüllü beraberliklerinin bir aracı
olarak görür. Daha önceki bütün politik sistemler; insan hayatının topluma ait
olduğu, toplumun onu istediği şekilde kullanabileceği; bireyin yararlanabileceği
herhangi bir özgürlüğün, tabii bir hak olarak değil, sadece toplumun ona bir
lutfu olarak verildiği, bu özgürlüğü sadece toplumun izni
ile kullanabileceği ve bu özgürlüğün her an geri alınabileceği prensibi
üzerine kurulmuştu. Amerika Birleşik Devletleri ise; bir insanın hayatının bir
hak olarak (yani, insan tabiatının gerekli kıldığı bir ahlaki prensip
olarak) o insanın kendisine ait olduğu; bir hakkın bireye ait bir hususiyet
olduğu, toplumun bu anlamda hiçbir hakkının olmadığı; bir siyasi yönetimin tek
ahlaki amacının birey haklarını korumaktan ibaret olduğu prensibi üzerinde
kuruldu.
Bir "hak," bir insanın davranma özgürlüğünü, toplumsal bir bağlamda
tanımlayan ve kutsayan bir ahlak prensibidir. Temel bir
tek hak vardır (diğer bütün haklar onun sonucu ve parelelidir): bir
insanın kendi hayatı üzerindeki hakkı. İnsan hayatı, insanın kendisi tarafından
sürdürülebilen bir faaliyetler sürecidir. Hayat hakkı, insanın kendi gayretiyle
sürdüreceği faaliyetlere girişme hakkıdır; yani, rasyonel bir varlık olmasıyla
belirlenen tabiatının dikte ettiği bir tarzda, kendi hayatını sağlamak,
geliştirmek, anlamlı ve zevkli kılmak için girişeceği bütün eylemleri yapabilme
özgürlüğüdür. (Hayat, özgürlük ve kendi-başına-mutluluğu-aramak hakları, bu
anlama gelir.)
Bir "hak" kavramı, sadece faaliyete ilişkindir; yani, faaliyet gösterme
özgürlüğüne ilişkindir. Başka insanların fiziki baskı, zorlama ve
müdahalelerinden özgür olmak anlamına gelir.
Yani, her birey için, bir hak, bir pozitifin ahlaken kutsanmasıdır; bu
pozitif, bireyin, kendi yargısına uygun olarak, kendi amaçları için, kendi gönüllü, zorlamasız seçimleriyle
davranabilmesi özgürlüğüdür. Bir bireyin hakları, başka bireylere -bir negatif dışında- hiçbir yükümlülük
getirmez; bu negatif, başka bireylerin, o bireyin haklarını ihlal etmekten geri
durmasıdır.
Hayat hakkı, bütün hakların
kaynağıdır; ve mülkiyet hakkı, hakların pratiğe
geçirilmesinin tek yoludur; yani, mülkiyet hakkı olmaksızın hiçbir hak mümkün
değildir. İnsan, hayatını kendi gayretiyle sürdürmek zorundadır: insana gerekli
herşey, insan aklınca keşfedilir ve insan gayretiyle üretilir; yani, insanın iki
temel işi: düşünmek ve üretmektir. Birbiriyle ilişkin bu iki temel iş, özgürlüğü
(yani, fiziki baskı ve zorlama yokluğunu) gerekli kılar: her birey, özgürce
düşünerek kendi yargısını oluşturabilmek ve bu yargısına uygun davranabilmek
hakkına sahiptir; yani, özgürdür. Özgürlüğün üretimdeki ifadesi mülkiyet
prensibidir: her birey, kendi düşünme ve çalışma gücünün onu getirdiği
düzeylerde, kendi seçtiği araç ve yöntemlerle üretmek ve bu üretimle doğan
sonucu (ürün, ücret, kar, zarar vs.) kendi tüketmek hakkına sahiptir; yani,
kendi ahlaki faaliyetleriyle elde ettiği üretim araçlarının ve ürünlerin özel
mülkiyetine sahiptir. Kendi hayatındaki gayretlerde kullanacağı araçlar veya bu
gayretlerin sonucu doğan değerler üzerinde hakka sahip olmayan bir insan, kendi
hayatı üzerinde hakka sahip değil demektir; yani, mülkiyet hakkının ihlali,
bireyin hayat hakkının ihlalidir. Bir nesne üzerindeki mülkiyet hakkı, onun
üretilmesi ile doğar; ve bu hak üreticinindir. Kullanımı üzerinde kendisinin
değil, başkalarının yetkisi olan nesneleri üreten bir insan, bir köledir.
Fakat, şu husus unutulmamalıdır: bütün haklar gibi, mülkiyet hakkı da bir
faaliyet gösterme hakkıdır; yani, mülkiyet hakkı, bir nesneyi üretme konusunda
hiçbir faaliyet göstermeksizin o nesneye sahip olmak hakkı olmayıp,
o nesneyi üretmek veya kazanmak için gerekli faaliyeti yapmak ve bu eylemin
sonuçlarını tasarruf etmek hakkıdır. Mülkiyet hakkı, bir insanın herhangi bir
mülkiyet kazanacağının bir garantisi değildir; fakat, o mülkiyeti kazanırsa ona
sahip olacağının garantisidir. Mülkiyet hakkı, maddi değerleri kazanmak, elde
tutmak, tasarruf etmek hakkıdır.
Birey hakları kavramı, insanlık tarihinde o kadar yenidir ki, çoğu insan,
hala anlamını kavrayamamıştır. Ahlak üzerindeki mistik ve sosyal iki irrasyonel
teoriye parelel olarak; bazıları, hakları Tanrı'nın bir ihsanı, bazıları da
toplumun bir ihsanı olarak kabul eder. Oysa gerçekte, hakların kaynağı,
realitedir, insanın tabiatıdır.
Bağımsızlık Bildirisi, bütün insanların "yaratıcıları tarafından bir
takım vazgeçilmez haklarla donatılmış" olduğunu söylemişti. İnsanın kökeni
konusundaki ihtilaf, yani onun bir yaratıcının mı yoksa tabiatın mı ürünü olduğu
konusundaki tartışma, onun spesifik bir tür varlık olduğu gerçeğini değiştirmez.
İnsan denen bu spesifik varlık, akıllı bir canlıdır; yani, bu spesifik varlığın,
spesifik hayatta kalma tarzı, akılla davranmaktır; ve akıl, zorlamayla işlemez,
özgürlüğü gerekli kılar; bu yüzden, insanın akılla davranması, yani insanın
spesifik hayatta kalma tarzına uygun davranması, yani insanın insan olması, onun
özgürce davranabilmesini, yani haklarının var olmasını şart kılar.
Başka bir deyişle, insan haklarının kaynağı, ne ilahi kanun, ne de parlamenter kanundur. İnsan haklarının
kaynağı, Kimlik Kanunudur: A, A'dır;
İnsan, İnsan'dır. Haklar, insan tabiatının
(kimliğinin) zorunlu kıldığı bir hayatın, yani insana-özgü bir hayatın
şartlarını tanımlar ve kutsar. Eğer insan yeryüzünde yaşamak istiyorsa; aklını
kullanmakta haklıdır; kendi özgür yargısına
uygun davranmakta haklıdır; kendi değerleri için
çalışmakta ve çalışmasının ürününü kendi tasarruf etmekte haklıdır. Eğer yeryüzündeki hayat
onun amacıysa, rasyonel bir varlık olarak yaşamakta haklıdır: tabiat, irrasyonel olmayı
ona yasaklamıştır.
İnsan haklarını ihlal etmek, onu kendi yargılarının aksine davranmaya
zorlamak demektir, onun değerlerini çalmak demektir. Hiçbir insan, değerlerini
gönüllü olarak çaldırmaz. Onun değerlerini çalmanın, yani insan hakkını ihlal
etmenin temelde bir tek yolu vardır: fiziki zor kullanmak. Bu anlamda, insan
haklarını ihlal edebilecek iki potansiyel güç vardır: kriminaller ve siyasi
yönetim. Amerika'nın büyük başarısı bu iki güç arasında bir sınır çizmek oldu:
Amerikan anayasal sistemi, kriminal eylemlerin, legalize edilerek siyasi
yönetimlerce yapılmasını önemli ölçüde engelledi.
Böylece, siyasi yönetimin fonksiyonu, yöneticilikten hizmetkarlığa
dönüştürüldü. Siyasi yönetim, insanları kriminallerden korumak üzere teşkil
edildi; anayasa, insanları siyasi yönetimden korumak üzere yazıldı. Amerikan
vatandaşlarının Haklar Senedi, özel şahıslara karşı değil siyasi yönetimlere
karşı yöneltilmiştir; yani, birey haklarının, herhangi bir kamu otoritesinin
veya sosyal otoritenin üzerinde olduğu gerçeği vurgulanmıştır.
Sonuç, medeni bir topluma doğru güçlü bir yönelimin ortaya çıkması oldu.
Medeni bir toplum, insan
ilişkilerinde fiziki zorun yasaklanmış olduğu; siyasi yönetimin, zoru, sadece mukabele olarak ve sadece fiziki zoru fiilen başlatana
karşı kullanabileceği bir toplumdur.