2.7.3
Ya-kendini-ya-başkasını-feda ahlakı olarak altrüizm
Altrüizmin (kendini-feda ahlakının) benimsenmiş olmasının psikolojik
sonuçlarından birisi; ahlak meselesine, insanın normal hayat şartlarının değil,
olağanüstü şartların belirlediği bir bağlamda yaklaşılmasıdır. "Şöyle bir
insana, şöyle bir günlük meselede nasıl davranırsın?" gibi sorular yerine,
"Boğulmakta olan bir insanı kurtarmak için, hayatını tehlikeye atarmıydın?" veya
"Batan bir teknedeki tek can yeleğini, karına mı verirdin, kendine mi?" gibi
sorular ortaya atılır.
Böyle bir yaklaşım, altrüizmin kurbanlarının karakter yapısını ele
vermektedir:
a) Kendine-saygı-ve-güvenden yoksundurlar; çünkü, değerler alanında ilk
meseleleri, hayatlarını nasıl inşa edecekleri değil, onu nasıl feda
edecekleridir.
b) Başkalarına saygıdan yoksundurlar; çünkü, insanlığı, sefalete mahkum,
sürekli yardım bekleyeyen, dilenen bir zavallılar sürüsü olarak
görmektedirler.
c) Realiteyi bir kabus olarak görmektedirler; çünkü, insanlığı,
felaketlerin sürekli ve temel bir konu olacağı, bedhah bir evrene hapsolmuş
zannetmektedirler.
d) Ahlaka karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedirler; çünkü, soruları,
kendi hayatlarının aktüel problemleriyle hiç ilgisiz, belki ömürleri boyunca hiç
karşılaşmayacakları durumlarla ilgilidir; yani, normal hayatlarına rehber olacak
bir ahlak sistemi yerine, sadece istisnai hallerde rehber olacak davranış
kurallarıyla ilgilenmektirler.
Başkalarına yardımı merkezi ve temel bir ahlak konusu yapan altrüizm,
insanlar arasında gerçek iyilikseverliği ve dostluğu yok eder. Altrüizm; başka
bir insana değer verme işini, bir benliksizlik (egosuzluk) eylemi olarak ortaya
koyarak; başkasına değer verme işinde, egoistçe bir yan bulunamayacağı;
başkasına değer verme işinin, kendini feda etmek anlamına geleceği; başkasına
duyduğu bir sevgi, hayranlık ve saygının, kendi zevki için olamayacağı, tersine
kendi mevcudiyetine bir tehdit teşkil edeceği inancını doğurur.
Ortaya çıkan bu ya-kendini-ya-başkasını-feda ikileminin öbür yüzünü
seçenler, altrüizmin gayrı-insanileştirici etkisinin nihai ürünleri olan
psikopatlardır. Bunlar, altrüizme alternatif bir ahlaka da sahip
olmadıklarından; kendini-feda anlayışına karşı çıkarken, her insana karşı
kayıtsızlığı savunan, (genellikle kendi cinslerinden bir sürücünün sebep olduğu)
bir trafik kazasında yaralanmış, yerde yatan bir insana yardım etmek için
parmağını bile kıpırdatmayacağını söyleyen tiplerdir.
Çoğu insan, bu altrüist ikilemin iki yüzünü de kabul etmez. Böyle olunca,
insanlararası ilişkiler ve başkalarına yardım işinin tabiatı, amacı ve ölçüsü
üzerinde büyük bir entellektüel kaos ortaya çıkar.
İnsan, kurbanlık hayvan değildir: kendisini başkalarına feda etmesi,
ahlaki bir görev veya erdem değildir. Fakat, insanlar arasında fedaya dayanmayan
bir yardımı düzenleyen ahlaki prensipler, rasyonel olarak ortaya konabilir.
"Feda," bir değeri, ondan daha az olan bir değer karşılığında veya
karşılığında hiçbir değer elde etmeden teslim etmektir. Yani, altrüizm; bir
insanın erdemini; değerlerini teslim veya reddettiği veya onlara ihanet ettiği
dereceyle ölçmektedir. Mesela, altrüizme göre; yabancılara veya düşmanlara
yapılan bir yardım, sevilenlere yapılan bir yardımdan daha az "egoistçe"dir,
yani daha erdemlicedir. Rasyonel bir davranış, bunun tam tersi olmalıdır;
rasyonel bir insan, daima değerler sisteminin hiyerarşisi içinde davranır: bir
değeri, daha az bir değer uğruna vermez, feda etmez.
Bir insanın sevdikleri için yaptıkları, -bu yapılanlar, kendi değerler
hiyerarşisi içinde kişisel (rasyonel) bir önem taşıyorsa- feda teşkil etmez.
Karısına aşık bir adamın, onun tehlikeli bir hastalıktan kurtulması için bütün
servetini sarf etmesi, bir fedakarlık değildir; çünkü, karısının hayatı,
parasıyla alabileceği bütün şeylerden daha kıymetlidir. Fakat, onu kurtaracak
yerde; içlerinden hiçbirini tanımadığı, kendisine hiçbir şey ifade etmeyen on
kadının hayatını kurtarmakta parasını harcaması, -ki altrüizm bunu ister- bir
fedakarlıktır. Rasyonel bir insan, tanımadığı on kadın yerine, neden sevdiği
karısını kurtarır? Çünkü, kendi mutluluğu, hayatının en yüce gayesidir ve
karısının hayatta kalması kendi mutluluğu için gereklidir.
Boğulmak üzere olan insan konusuna gelince... Eğer, kurtarılacak insan
bir yabancı ise, onu kurtarmaya çalışmak, insanın kendi hayatı için çok küçük
bir risk varsa, ahlaken doğrudur; risk büyükse, kurtarma teşebbüsü
gayrı-ahlakidir: ancak kendine saygıdan yoksun bir insan, kendi hayatını,
rasgele bir yabancının hayatından daha değersiz görür. Eğer, kurtarılacak insan
yabancı değilse, alınacak olan riskin büyüklüğü, o kişiye verilen değerin
büyüklüğüyle orantılıdır. Eğer, o insan, aşk duyulan bir insan ise, onu
kurtarmak için hayatı kaybetmek göze alınabilir; ve bu ancak rasyonel-egoistçe
bir amaç için yapılır; çünkü, aşık olunan o insanın yokluğunda hayat dayanılmaz
olabilir.
Bir insanın sevdiklerine yardım için yaptıkları, "benliksizlik"
(egosuzluk) veya "fedakarlık" değildir, bütünlüktür. Bütünlük, bir insanın
kanaatlerine ve değerlerine sadık olması, değerlerine uygun davranması, onları
pratik realiteye geçirmesidir.
Rasyonel bir insanın, yabancılara yaklaşımını belirleyen şey ise, onların
sahip olduğu insani potansiyele saygıdır; ta ki, o yabancı tersine davransın.
Fakat, bu demek değildir ki; insan, sürekli olarak yardım edeceği bir yabancı
arasın. Prensip olarak her insan kendi hayatından sorumludur; fakat, insan, bir
olağanüstülükte, gücü yettiğince yabancılara yardım eder.
Unutulmaması gereken şey şudur: insanlar normal olarak batmak üzere olan
gemilerde yaşamazlar veya boğulmakta olan insanlara sık sık raslamazlar;
dolayısiyle, bu tür dünyalar üzerinde kurulu ahlak sistemleri yanlıştır; normal
bir yaşamı, insani mutluluğu merkez alan rasyonel bir ahlak;
olağanüstülüklerdeki rehberliği de yapabilecek olan tek ahlaktır.