2.5
İNSAN HAYATININ AMACI OLARAK MUTLULUK VE KAYNAĞI
Rasyonel bir ahlakın temel sosyal prensibi şudur: nasıl ki,
hayat başlı başına bir amaçsa, yani başka hiç bir amacın aracı değilse; aynı
şekilde, her insan, başlı başına bir amaçtır; başkalarının amaçlarının ve
refahlarının bir aracı değildir; ve dolayısiyle, insan kendi hatırına
yaşamalıdır; ne kendisini başkalarına, ne de başkalarını kendisine feda
etmelidir. "Kendi hatırına yaşamak" şu prensibi kabul etmektir: kendi mutluluğunu gerçekleştirmek, insanın
en yüce ahlaki amacıdır.
İnsanın hayatta kalma meselesi, insan bilincine kendisini psikolojik bir
hadise olarak dayatırken, doğrudan doğruya bir "yaşam veya ölüm" sinyali halinde
ortaya çıkmaz; bu mesele, insan bilincinde bir "mutluluk veya mutsuzluk" duygusu
olarak ortaya çıkar. Mutluluk, insanca yaşama işinde başarılı olma halinin
duygusudur; mutsuzluk duygusu ise başarısızlığın, ölümün ikaz işaretidir. Nasıl
ki, insan vücudunun zevk-acı mekanizması, o vücudun sağlığının veya yarasının
otomatik gösterge tablosuysa; başka bir deyişle, yaşamak veya ölmek arasındaki
temel alternatifin barometresiyse; insan bilincinin duygusal mekanizması da,
aynı fonksiyonu gören bir tabiata sahiptir. Duygusal mekanizma, yaşam-ölüm
alternatifini iki temel duygu vasıtasıyla kaydeden bir barometredir: neşe veya
hüzün. Vücudun zevk-acı mekanizması, vücudun, yani insanın fiziki durumunun
gösterge tablosudur; bilincin neşe-hüzün mekanizması ise, bilincin, yani insanın
zihinsel durumunun gösterge tablosudur. Duygular, insan bilincinde -veya
bilinçaltında- bulunan değer yargılarından doğan otomatik sonuçlardır; duygular,
insanı değerlerine götüren veya değerlerinden uzaklaştıran şeylerden, yani
insana yararlı veya zararlı olan şeylerden haber veren
bir bültendir.
İnsan vücudunun zevk-acı mekanizmasını işleten değer standardı, otomatik
ve doğuştandır, vücudun tabiatınca belirlenmiştir; mesela çıplak olarak kaynar
suya sokulan bir elin, acımamasını sağlamak mümkün değildir. İnsanın duygusal
mekanizmasını işleten değer standardı ise, otomatik değildir; mesela, bazı insanların,
bir diktatörlüğün milyonlarca insanı katletmesine hüzünlenmesi, bazılarının ise
buna neşelenmesi mümkündür.
İnsan
hiçbir otomatik bilgiye sahip olmadığından, hiçbir otomatik değere de sahip
olamaz; hiçbir fıtri (doğuştan) fikre sahip olmadığından, hiçbir fıtri değer
yargısına da sahip olamaz.
İnsan bir bilgilenme (öğrenme) mekanizmasına sahip olarak doğduğu gibi,
bir duygusal mekanizmaya da sahip olarak doğar; fakat, doğuşta, her
ikisi de "tabula rasa"dır; yani, ne öğrenme mekanizması herhangi bir şey
bilir, ne de duygusal mekanizması herhangi bir şey duyar. İnsanın öğrenme
yeteneği, yani zihin, her ikisinin de içeriğini (muhtevasını) zamanla
belirler. İnsanın duygusal mekanizması, zihni tarafından programlanacak bir
bilgisayar gibidir; bu program, zihnin seçeceği değerlerden ibarettir.
İnsan zihninin çalışması otomatik olmadığından, diğer bütün düşünceler
gibi, insani değerler de, düşünme eyleminin veya bu eylemi tam yapmamış olmanın
sonucudur. İnsan, değerlerini, ya bilinçli bir düşünce süreciyle seçer, ya da
bunu yapmamış olmasının sonucu doğan boşluk, rasgele bir şekilde şunlardan biri
veya birkaçıyla doldurulur: bilinçaltı çağrışımlar, iman, inanç, ideoloji, başka
birisinin otoritesi, herhangi bir tür sosyal ozmos olayı (duyulanları, rasyonel
olup olmadığını anlamadan, otomatikman benimsemek), taklit. İster bilinçle
seçilmiş olsun, isterse bilinçaltı ile, ister açıkça bilinsin, isterse zımnen
kabul edilmiş olsun; değer yargıları,
bütün duyguların kaynağıdır.
İnsanın duygusal mekanizması ister istemez çalışır: herhangi bir şeyin,
kendisi için iyi mi kötü mü olduğunu hissetme kapasitesinin işleyip işlememesi
seçeneğe bağlı değildir. Fakat, kendisine iyi veya kötü gelecek şeyin ne
olacağını, kendisine neşe veya hüzün verecek şeyin ne olacağını, neyi
sevip neden nefret edeceğini, neyi arzu edip neden kaçacağını, kendisi
belirleyebilir; bu işi, bir değer standardı kullanarak yapar. Bir insan, yanlış
bir değer standartı, yani irrasyonel değerler seçerse, duygusal mekanizmasını,
hayatının koruyuculuğu rolünden çıkarıp, yıkıcısı rolüne iter. İrrasyonel olan,
imkansız olandır; irrasyonel olmak, realitenin olgularıyla çelişki halinde olmak
demektir. İrrasyonel duygulara sahip olmak, irrasyoneli arzulamak, realitedeki
olguların değiştirilemez olanlarından bazılarına karşı çıkmak demektir; oysa,
olgular, bir arzu ile değiştirilemediği gibi, arzu eden kişiyi yıkma gücüne de
sahiptir. Bir insan herhangi bir çelişkiyi kabul ederse; çelişkili bir bilgiyi
doğru kabul ederse, çelişki barındıran bir amaç içinde olursa -mesela, hem
elindeki hıyarı yiyip bitirip, hem de o hıyara sahip olmak isterse- bilincini
parçalar, dağıtır; iç dünyasını, karanlık, tutarsız, anlamsız çatışmalara
girişmiş kör kuvvetlerin iç savaşına çevirir.
Mutluluk, değerlerine erişen insanın
bilincinde doğan bir olumluluk duygusudur. Üretken, çalışmaya değer veren bir
insan için mutluluk, onun kendi hayatına hizmet yolundaki başarısının ölçüsüdür.
Fakat, bir sadist gibi acı vermeye veya bir mazohist gibi kendine eziyet etmeye
veya bir mistik gibi mezardan ötesine veya gazozuna araba tokuşturan bir serseri
gibi akılsızca maceralara değer veriyorsa; yani, tahrip onun için bir değerse,
bu insanın hissedebileceği sözde-mutluluk, kendi hayatının tahribi doğrultusunda
gösterdiği başarının ölçüsüdür. Bu irrasyonelistlerin duygusal durumunu ifade
etmek için; mutluluk kavramını, hatta zevk kavramını kullanmak pek de doğru
olmaz: değer verdikleri şeylere erişmeleri, onları, içinde bulundukları sürekli
terör halinden kısa bir süre için kurtarmaktan başka bir işe yaramaz.
İrrasyonel kaprisler peşinde, ne yaşamak, ne de mutluluk elde etmek
mümkündür. Nasıl ki, bir insan, bir
parazit gibi, bir beleşçi gibi, bir soyguncu gibi rasgele araçlarla hayatını
sürdürmeyi denemekte serbest olduğu halde; çok kısa süreli rahatlamalar hariç,
bu işte başarı göstermekte serbest olamazsa; aynı şekilde, bir insan, herhangi
bir irrasyonel hayatın içinde, bir yanılgının peşinde, realiteden bir kaçış
denemesi içinde mutluluğu aramakta serbesttir; ama, çok kısa süreli rahatlamalar
hariç, bu işte başarı göstermekte ve sonuçlarından kurtulmakta serbest değildir.
Mutluluk, çelişkisiz bir neşe demektir; cezası ve suçluluk duygusu
olmayan, hiçbir değerle çelişmeyen, insanı tahrip etmeyen bir neşe demektir.
Sadece rasyonel bir insan mutlu olabilir; çünkü, rasyonel bir insan mümkünü
kovalar: sadece rasyonel amaç, arzu ve değerlerin peşinde gider; sadece rasyonel
faaliyetlerden neşelenir. Başka bir deyişle, rasyonel bir insan, realiteyle
dövüşmeyen bir insan olduğundan; sadece o, realiteyle barışıklığın bir mükafatı
olan mutluluğa erişebilir.
Hayatı sürdürmek ve mutluluğu aramak iki ayrı konu değildir. Bir insanın,
kendi hayatını nihai değer olarak kabul etmesi ile kendi mutluluğunu en yüce
amaç olarak alması, aynı başarının iki veçhesidir. Realitede, rasyonel amaçlar
peşinde gitmek, hayatın sürdürülmesinden başka bir şey değildir; bu işi
başarıyor olmanın psikolojik sonucu, mükafatı, mutluluk halinde ortaya çıkan bir
duygusal durumdur. İnsan hayatının her anı, her yılı, tamamı, böyle bir mutluluk
hissederek yaşanmalıdır. Bir insan böyle pür bir mutluluğu yaşıyorsa, bu sonuç
başlı başına bir amaçtır; "hayat yaşamağa değer" dedirten, böyle bir insanın
hayatıdır.
Fakat, sebep-sonuç ilişkisi tersine çevrilemez. Ancak "insana-özgü
hayat"ı birincil olarak alıp, onun gerekli kıldığı değerler elde edilerek
mutluluğa varılabilir; "mutluluk," tanımsız bir birincil olarak alınıp, bunun
"rehberliğinde" yaşayarak mutluluğa varmaya çalışmak, bir yere götürmez.
Rasyonel bir değer standardı açısından "iyi" bir şey elde ederseniz, mutlaka
mutlu olursunuz; fakat, tanımsız bir duygusal standartın dürtüsüyle elde edilen
bir şey, size "mutluluk" diye niteleyebileceğiniz bir durum hissettirse bile; bu
şey, mutlaka "iyi"lik getirecek demek değildir. "Her ne sizi mutlu edebiliyorsa"
kavramını bir eylem kılavuzu olarak almak, duygusal kaprislerle yöneltilmeyi
kabul etmek demektir. Duygular, bilgilenme (öğrenme) araçları değildir; bir
insanın kaprislerle, yani kaynağını, tabiatını, anlamını bilmediği arzularla
yöneltilmesi, görmeği reddettiği realitenin duvarlarına çarparak parçalanacak
bozuk bir robot haline gelmesi demektir.