2.1
AHLAK VE DEĞERLER
Doğru soruyla yola çıkılması ve bu sorunun cevaplandırılması sürecinde
rasyonel bir ahlak doktrini tam olarak formüle edilebildi.
Yanlış soruyla yola çıkan irrasyonel ahlakçılar, "ahlakın otoritesi kim
olsun?" konusunda, yani "değerleri kim veya ne belirlesin?" konusunda ayrılarak,
şu üç irrasyonel ahlak doktrinini savunurlar: mistik ahlak, sosyal (toplumsal) ahlak ve sübjektivist ahlak.
2.1.1
Ahlak Doktrinleri
Rasyonel ahlak doktrini; ahlakı
gerekli kılan olgunun, insanın objektif tabiatı olduğunu; ahlakın nihai
otoritesinin, hiçbir "tabiat-üstü" güç veya "toplumsal" bir otorite değil,
realitedeki olgular olması gerektiğini kabul eder. Rasyonel ("Objektivist")
ahlak doktrinin içeriği, rasyonel-egoizmdir. Bu kitapta, savunulan ahlak
doktrini, budur.
Ahlak üzerindeki en büyük tekel, geleneksel olarak mistik ahlak doktrinine ait oldu.
Mistik ahlak doktrinine göre: ahlak, insanın keşfedeceği bir şey değildir;
ahlakın ne olduğu ve müeyyideleri, "tabiat-üstü" bir otorite tarafından
belirlenmiştir; insan bunlara uymak zorundadır.
Ahlakın neden objektif bir ihtiyaç olduğunun araştırılmamış oluşu,
ahlakın ne olması gerektiği konusunda, görünüşte mistisizme rakip, fakat esasta
aynı irrasyonellikte ahlak doktrinleri doğurdu. Bunlardan en çok taraftar bulanı
sosyal (toplumsal) ahlak
doktrinidir. Ahlak konusunda mistisizmin geleneksel tekelini yıkmak
isteyen bazı filozoflar, iddialarına göre, rasyonel, bilimsel, din-dışı bir
ahlakı tanımlamaya giriştiler. Fakat yaptıkları iş, mistiklerin ahlak
doktrinlerini aynen kabul edip, bu doktrinlerin haklı kılınmasında dayanılan
otoriteyi değiştirmekten ibaret oldu: Tanrı yerine Toplum (veya "Kamu yararı" veya
"Halk Yararı" veya "Devlet Yararı" veya "Sınıf Yararı" veya "Millet Yararı"
vs.).
Geleneksel mistik, tartışılmaz "Tanrı Buyruğu"nu iyinin standardı ve
ahlakın kaynağı olarak kabul etmişti. Toplumsal ahlakçı neomistik, bunun yerine
"toplumun iyiliği"ni koydu ve bir kısır döngüye düştü: "iyinin standardı, yani
bir şeyin iyi olup olmadığını anlamakta kullanacağımız ölçüt, o şeyin toplum
için iyi olup olmadığı hususu tarafından belirlenir." Bunu kabul etmek teoride
ve pratikte şu anlamlara geldi:
a) "Toplum" herhangi bir ahlak prensibinin üstündedir, çünkü o ahlakın
kaynağı ve standardıdır.
b) "İyi," "Toplum" ne isterse, neyi kendi refah ve zevkine uygun görürse
odur.
Ahlakın kaynağını, "tabiat-üstü" bir otoriteden, aynı derecede mistik bir
şekilde ele alınan başka bir otoriteye değiştirmek, mistik ahlak yüzünden
yüzyıllardır acı çekmiş insanlığın kaderinde bir şey değiştirmedi. Nasıl ki,
mistik ahlakta, "Tanrı" yeryüzünde bilfiil iş icra etmediğinden, onun adına davranma "yetkisini"
gasbetmiş -Kilise ve rahipler gibi- bazı kurumlar ve insanlar, bu ahlakı yeryüzü
şartlarına göre yorumlamışlarsa; toplumsal ahlak içinde de, "toplum" diye bir
maddi vücut olmadığından (toplum sadece birden fazla bireysel insanı temsil eden
soyut bir isimdir) onun adına davranma "yetkisini" gasbetmiş -Hanedan, Parti,
asiller, diktatörler, partililer gibi- bazı kurumlar ve insanlar, bir yandan
kendilerini ahlaktan muaf tutarken, öte yandan diğer insanların ahlakını, yani
hayatlarının ne olması gerektiğini belirlediler.
Görüldüğü gibi, "Tanrı" yerine "toplum"un konmasında, rasyonel (akli)
hiçbir şey yok. Fakat bir çok filozof, bu işin kötü sonuçlarına bakıp, aklın
yenik düştüğünü, ahlakın aklın kuvveti dışında olduğunu, insanın akıldan ve
"Tanrı"dan başka bir şeyin rehberliğinde davranması gerektiği fikrine vardılar.
Bu şey ne olmalıydı? Çeşitli cevaplar verildi: inanç, içgüdü, sezgi, ilham,
duygular, kişisel zevk, arzu, keyif. Özetle: kapris. Bir kapris, bir insanın
sebebini bilmeden ve bilmek de istemeden duyduğu bir arzudur. Geçmişte olduğu
gibi bugün de; bir çok filozof için, ahlakın nihai standardı kapristir. Kavga
kimin kaprisinin kabul edilmesi gerektiği alanında kopmaktadır: her bireyin
kendisinin mi, toplumun mu, diktatörün mü, yoksa Tanrı'nın mı? Modern
ahlakçılar, -üzerinde kavga ettikleri hususlar bir yana- bir konuda sessiz ve
sinsice anlaşmışlardır: ahlak sübjektif bir konudur, herkes kendi
keyfine göre ahlaka yaklaşmalı, realite olgularının tesbiti ve akıl yürütme gibi
objektif aletlere, ahlak tartışmalarında yer verilmemelidir.