2.1.2
Değer Doktrinleri
Rasyonel bir ahlak içinde, değerlerin standardının ne olacağı konusunda,
yani "iyi"nin nasıl tayin edileceği konusunda, rasyonel bir değer doktrini (objektivist değer doktrini) de
formüle edilebildi.
Bu konuda yine ayrılan irrasyonel ahlakçılar, iki irrasyonel değer
doktrinini savunurlar: Bizatihici değer doktrini ve Sübjektivist değer doktrini.
Bizatihici değer doktrinine göre;
bir şeyin veya bir faaliyetin değer olarak kabul edilmesini belirleyen şey,
iyilik, bazı şeylerin ve faaliyetlerin tabiatında bizatihi mevcuttur; iyilik,
bağlam ve sonuçlardan bağımsız olarak, bu faaliyetleri yapan ve buna konu
olanlara gelecek fayda ve zararlara bakmaksızın orada bulunur. Bu doktrin
açısından, "iyi" kavramı, bu iyiden yararlanacak olandan, "değer" kavramı da,
değerlendirecek olandan koparılmıştır.
Bizatihici doktrin açısından; iyi, sanki insan bilinciyle muhasebe
edilemeyecek bir realitede ikamet etmektedir.
Sübjektivist değer doktrinine göre;
iyi ile realitedeki olgular arasında hiçbir ilişki yoktur; iyilik, insan
bilincinin bir ürünüdür; duygular, arzular, içgüdüler veya kaprislerle
yaratılmıştır; sadece "keyfi bir postülat"tır veya "duygusal bir taahhüt"tür.
Sübjektivist doktrin açısından, iyi, sanki realiteyle hiçbir bağlantısı
olmadan, insan bilincinin içinde ikamet etmektedir.
Objektivist değer doktrinine göre;
iyi, ne "bizatihi şeyler"e, ne de insanın duygusal hallerine ait bir sıfattır;
iyi, realitedeki olguların, insan bilinciyle, rasyonel bir değer standardına
göre muhasebe edilmesi yoluyla tayin edilir; iyi, realitenin insanla ilgili bir
veçhesidir; yani, iyi, insanın icat edeceği değil, yerini keşfedeceği bir
şeydir. Rasyonel bir ahlakın değerleri, ancak böyle bir objektivist temel üzerinde
belirlenebilir.
2.1.3
İrrasyonel Değer Doktrinleri ve Pratik
Bizatihici veya sübjektivist doktrin (veya bunların karışımı) her
diktatörlüğün, mutlak devletin felsefi temelini teşkil eder. İster bilinçle
savunulsun, isterse bilinç-altı bir kabullenmeyle uygulansın; ister bir
filozofun yazdıklarında açıkça yer alsın, isterse bu filozofun fikirlerinin
sıradan insanın duygularında yankılanması halinde ortaya çıksın; bu doktrinler,
insanları, iyiliğin, insan zihninin değerlendirmelerinden bağımsız olduğuna,
dolayısiyle zor yoluyla yaratılabileceğine
inandırırlar.
Bir insan, iyiliğin, bazı faaliyetlerin tabiatında mevcut olduğuna
inanırsa, başka insanları bu faaliyetleri yapmaya zorlamakta tereddüt
etmeyecektir. Bu faaliyetlerin doğurduğu insani fayda ve zararların önemli
olmadığına inanırsa, yaratılan bir kan denizini de önemsiz görecektir. Bu
faaliyetler ile bu faaaliyetlerin kime iyilik olsun diye yapıldığı
hususunu birbirinden kopuk görürse, "yüce bir iyilik" elde etmek için katliam
yapmayı, nesil söndürmeyi, jenositi de ahlaki bir görev olarak görecektir.
Bir Robespierre'i, bir Hitler'i, bir Stalin'i üreten şey, bizatihici
değer doktrinidir. Nazi görevlisi Adolf Eichmann, jenosit suçundan yargılandığı
Kudüs'teki mahkemesinde, "bizatihi-şeyler" filozofu Kant'ın felsefesini
benimsediğini ve bu felsefeye uygun davranarak sadece "vazifesini" yaptığını belirtmişti.
Bir Hitler ile bir Stalin'in eylemlerindeki benzerlik, asla bir tesadüf
değildir. Alman felsefesinin babalarından Kant, tarihin kişilerden-bağımsız bir
süreç olduğunu söylemişti; daha sonraki kuşaklardan Alman filozofu Hegel,
Kant'tan öğrendiği bu nosyonu tekrarladı; daha sonraki kuşaklardan Alman
filozofu Marx da, Hegel'den öğrendiği bu nosyonu tekrarladı. Onlara göre,
insanlar, ister istemez bu süreçte yer alan piyonlardır. Kant'tan köklenen ve
insanla ilgili konumlarında aslen aynı olan çeşitli modern felsefe ekolleri
arasındaki gayrı-asli farklar, Nazism ve Marksizmin pratikteki uygulamaları
arasındaki gayrı-asli farklara tekabül etti.