Metafizik: mevcudiyeti (realiteyi), en temel hususiyetleri açısından
araştıran felsefe dalıdır. Başka bir deyişle; metafizik, -canlı veya cansız,
insan veya gayrıinsan- evrende varolabilen herşeyle ilgili asgari müşterekleri
konu edinir.
Rivayete göre; Aristo'nun "Fizik" (Yunanca "Tabiat") üzerine olan
eserindekilerden sonra ele aldığı soyut konular üzerindeki el yazmaları,
öğrencilerinden Rodoslu Andronikus tarafından derlenmiş ve bu derleme, "fizikten
sonraki (kitap)" anlamında Metafizik olarak
adlandırılagelmiştir. Bu eserinde; Aristo, evrendeki her şeyle ilgili genel
soruların felsefesini yapmıştır. Burada kullanılacak "metafizik" kavramı, aynı
gelenek içinde düşünülmelidir. Yani, bu kitaptaki anlamında metafizik; ne bazı
popüler kullanımdaki "tabiat-üstü" anlamına gelmektedir; ne, bazı modern
felsefelerin iddia ettiği gibi realiteyle bağlantısız bir spekülasyondur; ne de,
başka bazı modern felsefelerin metafiziğe atfettikleri bir "durağan ve değişmez
evren" modeli varsayar.
Metafizik, felsefenin temelidir. Bütün felsefe sistemleri metafizik
içinde sorulmuş sorulara verilmiş cevaplar etrafında inşa edilir. Metafiziğin,
mevcudiyetle ilgili bazı temel soruları şunlardır:
Evren; belirli tabiat kanunlarıyla yönetilen, dolayısiyle anlaşılıp
kontrol altına alınması mümkün bir yer midir; yoksa, anlaşılmaz bir kaos, izah
edilemez bir mucizeler alanı, teslim olunacak bir tehdit
midir?
Etrafımızdaki şeyler, bilincimizden bağımsız olarak mevcut mudur; yoksa,
kafamızda yarattığımız birer illüzyon mudur? Başka bir
deyişle:
Onlar, bilincimizin nesnesi mi; yoksa öznesi midir? Veya:
Onlar, neyse o mudur; yani, onları nasıl düşündüğümüzden bağımsız olarak,
kendilerine özgü bir tabiata sahip, spesifik şeyler midir; yoksa, arzulamak gibi
bilinç-içi bir eylemle değiştirilebilecek, tabiatsız şeyler midir?
İnsan, yeryüzünde mutluluk bulabilir mi; yoksa, sıkıntıya ve ümitsizliğe
mi mahkumdur?
İnsanın seçme gücü, amaçlarını seçme ve
onlara erişme gücü, hayatının gidişini yönlendirme gücü var mıdır; yoksa,
kontrolu dışında olan ama kaderini tayin eden kuvvetlerin çaresiz oyuncağı
mıdır?
Tabiatı bakımından; insan, iyi olarak mı değerlendirilmelidir; yoksa,
kötü olarak nefret mi edilmelidir?
Bu gibi sorulara verilen bilinçli veya zımni cevaplar sonucu ortaya çıkan
soyutlamalar (kavramlar, aksiyomlar, prensipler, vs.) o felsefenin metafiziğini,
yani o felsefenin hareket noktasını teşkil eder. Rasyonel bir felsefe,
yukarıdaki soru çiftlerinden sadece birincilere olumlu cevap
verir.
1.1
MEVCUDİYET (REALİTE) VE BİLİNÇ
Amerikalı ilahiyatçı Reinhold Niebuhr'un (1892-1971) şöyle bir sözü
vardır:
"Tanrım, değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme huzurunu,
değiştirebileceklerimi değiştirme cesaretini ve ikisi arasındaki farkı bilme
akıllılığını ihsan et."
Böyle bir dileğin yerine gelmesini "Tanrı"dan beklemek tarafı bir yana;
bu söz, en derin metafizik doğrunun bir ifadesidir. Rasyonel bir insanın zihni
tavrının ne olması gerektiğinin en veciz ifadesidir.
Bir çok insan, bütün hayatlarını asla değiştiremeyecekleri şeylere karşı
nafile bir isyan içinde geçirirken, değiştirebilecekleri şeyler karşısında ise
pasif bir teslimiyet içinde bulunurlar; aradaki farkı öğrenmek için de hiçbir
teşebbüste bulunmazlar.
Niebuhr'un sözünde bulunan felsefi öncülleri
inceleyelim:
a) İnsanın değiştiremeyeceği, insan eyleminden etkilenmeyecek, onun
seçeneğine konu olmayacak, bilincinden bağımsız şeyler vardır; bunlar, tabiatın
dayattığı gerçeklerdir -yerçekiminin var olması, insanın akıllı bir canlı olması
gibi.
b) İnsan eylemiyle değiştirilebilecek, insan eyleminden etkilenebilecek
şeyler vardır; bunlar, insan-yapısı şeylerdir. Fakat, bu değişikliği
gerçekleştirmek için insanın belirli bir kuvvete (cesarete) ihtiyacı vardır; bu
kuvvet, irade yeteneği denen bilinç
olgusudur.
c) Değiştirilemeyecek ve değiştirilebilecek şeyler arasındaki fark aşikar
değildir; bu fark, akıl yoluyla bulunabilir.
1.1.1
Mevcudiyetin Önceliği ve Bilincin Önceliği Zıtlığı
Niebuhr'un sözündeki öncüllere yukarıdaki şekilde yaklaşmak, mevcudiyetin önceliğini kabul etmek
demektir. Buna zıt bir yaklaşım, bilincin önceliğini kabul etmekle
mümkündür. Bu yaklaşımların farkını araştırmak; bizi, her felsefi sistemin
kökünde yatan temel metafizik meseleye götürür: mevcudiyetin önceliği ve buna karşı
bilincin önceliği. Mevcudiyetin (realitenin) önceliği,
mevcudiyetin mevcut olduğu aksiyomudur; yani, evren, bilinçten (herhangi bir bilinçten) bağımsız
olarak mevcuttur; şeyler neyse odur, belirli bir tabiata, kimliğe sahiptir. Bu aksiyomun
epistemolojik pareleli, bir diğer aksiyomdur: bilinç, mevcut olandan haberder olma
yeteneğidir; yani, insan, dışa bakarak bilgi elde eder.
Bilincin önceliği ise; bu aksiyomları reddetmek ve tersine çevirmektir;
yani, evrenin bağımsız bir mevcudiyeti olmadığı, bilincin (insani ve/veya ilahi
bir bilincin) ürünü olduğu nosyonudur. Bunun epistemolojik pareleli ise, insanın
içe bakarak (ya kendi bilincine, yada başka, üst bir bilinçden gelen vahiylere
bakarak) bilgi elde edeceği nosyonudur.
Mevcudiyet yerine bilince öncelik verme tersliğinin kaynağı, bir insanın
iç dünyası (bilinci) ile dış dünya arasındaki ayrımı tam kavramaktaki
yeteneksizliği veya isteksizliğidir. Böylece, algılayanla algılanan arasındaki
sınır kaybolur; bilinç ve mevcudiyet, dolaşık bir yumak haline
gelir.
Her bilinçlilik hali, bilincinde olunan bir şeyi (yani, realitede var
olan bir şeyi) ve bilinci (yani, bilinç sahibi bir canlıyı) içerir. Fakat,
bilinç ve realite arasındaki ayrım otomatikman bilinmez; öğrenilmesi gerekir.
Gözlemler göstermiştir ki; küçük çocuklar ve ilkel insanlar, bilinç-realite
ayrımını tam kavrayamaz. Küçük bir çocuğun ayna içinde kendini araması veya
ilkel bir insanın, çıkagelir korkusuyla düşmanının adını zikr etmemesi gibi
gözlemler bunu anlatır. İlkel olmayanlar arasında dahi; çok az sayıda insan, bu
ayrımı tam olarak kavrayıp kabul eder. Bu ayrımı tam kavrayıp kabul etmek ile,
bu işi eksik başarmak arasındaki ayrım; tam bir zihin sağlığı içinde olmak ile
olmamak arasındaki ayrımdır.
İnsanların çoğu, mevcudiyetin önceliğini, bazı durumlarda zımnen kabul
eder; fakat, bazı durumlarda inkar eder. Bunun epistemolojik sonucu,
entellektüel menzillerinin kısalması, yani soyutlamalarla uğraşma yeteneklerinin
azalmasıdır. Bugün artık çok az insan, yağmur duasıyla yağmur
yağdırılabileceğine inanır; fakat, çoğu insan, "Tanrı yoksa, evreni kim
yarattı?" gibi bir argümanı geçerli sayar. Evrenin bir yaratıcısı olup olmadığı
sorusu üzerinde düşünme imkanını veren bilinçtir. Evren, mevcudiyettir
(realitedir). Bilince konu olan bir şeyin mutlaka realitede olması gerekmez.
Nasıl ki, yukarıdaki örnekteki ilkel insan, sırf adını zikretti diye -bütün
korkusuna rağmen- o düşman çıkagelmezse; aynı şekilde, sırf "Tanrı yoksa, evreni
kim yarattı?" diye sorabilmek de, evrenin realitede bir yaratıcısı olduğunu
göstermez.