1.2.5
Sosyal Metafizik
Bazı insanlar; hiçbir kişisel kimliğe sahip olamadıklarından; başka
insanların tasvibini kazanmayı veya onların takbihinden kurtulmayı hayatlarının
tek endişesi sayarlar. Bunlar; herhangi bir mesele ile karşılaştıklarında veya
herhangi bir konuda yargıda bulunmaları istendiğinde; ilk impuls olarak "Doğru
olan nedir?" diye sormak yerine, "Başkaları, neyin doğru olduğunu söylüyor?"
diye sorarlar. Yani; bunlar, başkalarının inançlarından, başkalarının
fikirlerinden, başkalarının hislerinden bağımsız olarak; bir "mevcudiyet"
kavramına veya bir "hakikat" kavramına veya bir "olgu" kavramına sahip
değillerdir.
Bu fenomenin tabiatı ve sebepleri anlaşıldığında; mesela, her
yenilikçinin tipik kaderinin, neden, yaşadığı dönemdeki toplum tarafından,
saldırılmak olduğu, muhalefet edilmek olduğu, suçlanmak olduğu; veya insanların,
neden, kendilerini tahribe götüren öğretilere ve emirlere körü körüne uyduğu
anlaşılabilir.
İnsan tabiatıyla ilgili temel üç olgu vardır:
1. İnsan akli bir varlıktır.
2. Akıl, hayatta kalması için temel araçtır.
3. İnsan aklı, duyular ve algılar gibi otomatik değil, iradidir; yani,
akıl yürütme süreçleri, insanın kendisi tarafından başlatılıp, kendisi
tarafından sürdürülüp yönetilmelidir.
Bu olgular; insana ağır bir sorumluluk yükler: insan akıl yürütme
süreçlerini başlatmayı seçmelidir; bu süreçlerle vardığı
sonuçları, sürekli olarak yapacağı gözlemlerle ve dakik bir mantıkla kontrol
etmeyi ve sağlamayı seçmelidir; ve kendi rasyonel
yargısıyla yönlendirilmeyi seçmelidir. İnsan bilinci yanılmaz
olmadığından; hayatının her adımında hata yapabilir; eğer hatalarını düzeltmez
ve hatalar üzerinde davranırsa; realiteye karşı davranıyor demektir; realiteye
karşı davranıldığında doğacak olan sonuç, ıstırap çekmek ve kendini-imhadır.
Bu olgular ve bu olguların kabulünün gerektirdiği sorumluluklar
karşısında, takınılabilecek iki esas tavır vardır: 1. bu olguların kabul
edilmesi ve hoş karşılanması; 2. bu olgulara içerlenmesi ve onlardan korkulması,
kaçılması. Birinci tavır, kendine-saygı-ve-güven'in elde edilmesini mümkün
kılar; ikinci tavır, nevroza götürür.
Kendine-saygı-ve-güven, insanın realiteyle alışverişte bulunma
yeteneğinden emin olmasıdır.
Kendine-saygı-ve-güven kazanmamış insan, realite karşısında çaresiz
hisseder.
Realitenin olgularından kaçmak mümkün değildir. Bir realite olgusu olan
insan tabiatından veya bu tabiatça belirlenen insana-özgü hayatta kalma
tarzından da hiçbir kaçış mümkün değildir. Haberdarlık yeteneği olan her canlı
varlık, sadece bilincinin rehberliğinde hayatta kalabilir; canlı bir varlıkta,
bilincin rolü ve fonksiyonu, budur. Bir insan, insanın sahip
olduğu özel tip bilincin şeklini kabul etmezse; mesela, düşünmenin, aşırı gayret
gerektirdiğine karar verirse; mesela, faaliyetlerini yönlendirecek değerlerin
seçiminin çok ürkütücü bir sorumluluk olduğuna karar verirse; o zaman, eğer hala
hayatta kalmak istiyorsa, bu işi, ancak başkalarının bilinci aracıyla yapabilir:
başkalarının anlayışları, başkalarının yargıları, başkalarının değerleri; yani, bu
insan, kendinin değil başkalarının algılamakta olduğu bir
dünyada yaşar.
Böylece; ruhunu, başka hiçbir canlı türü için düşünülemeyecek bir parazit
haline getirir: bir beden paraziti değil, bir bilinç paraziti. Kendine-saygı-ve-güvenli ve
hükümran bilinçli bir insan; realiteyle, tabiatla, olgulardan oluşmuş objektif
bir evrenle alışverişte bulunur; zihninin, hayatta kalma aracı olduğunu bilir ve
düşünme yeteneğini geliştirir. Fakat, zihnini terkeden bir insan; bir olgular
evreninde değil, bir insanlar evreninde yaşar; olgular
değil, insanlar onun realitesidir. akıl değil,
insanlar onun hayatta kalma aracıdır.
Alışverişte bulunacağı evren, onlardır; bilinci, onlar üzerinde odaklanır.
Nasıl ki, rasyonel bir insan, kendine-saygı-ve-güvenini, objektif
realiteyle alışveriş yeteneğine dayandırırsa; benzer şekilde, irrasyonel olan bu
insan, kendi-değerini, başkalarıyla alışveriş yeteneğiyle tayin eder.
Filozof-psikolog Nathaniel Branden'ın teşhis ettiği bu nevroz'un adı, Sosyal Metafiziktir.
Sosyal metafizik: objektif realiteyi değil,başkalarının bilincini, kendi
nihai psiko-epistemolojik referans çerçevesi olarak kabul eden bir bireyi
karakterize eden psikolojik sendromdur. (Psiko-epistemoloji, insanın öğrenme
süreçlerinin, bilinçli zihin ile bilinç-altının otomatik fonksiyonları
arasındaki etkileşim açısından incelenmesidir.)
Konvansiyonel bir "konformist" sosyal metafizikçiler arasında en kaba ve
en aşikar olan tiptir. Sosyal metafizikçilik sınırsız biçimlerde ortaya
çıkabilir. Fakat, bu konudaki temel prensipler anlaşılırsa; insanlık
tarihindeki irrasyonellik nöbetlerinin neden bu kadar çok taraftar bulduğu
olgusu üzerinde düşünmek, daha az ürkütücü hale gelir.
İnsan yönetmeye hırslı, iktidar şehvetli sosyal metafizikçi; insanlardan
korktuğu için onlardan nefret eder; ve "sistem" içinde konvansiyonel bir
sosyal-metafizikçi başarısı elde etme ümidi hiç olmadığından; realite karşısında
bir "güven" hissi elde etmek için, başka bilinçleri zorlamaktan, başkalarını kendine
itaata, kendini tasvibe, kendini "sevme"ye icbar etmekten başka hiçbir yol
bulamaz.
"İsyankar" sosyal metafizikçi; içinden çıktığı çevrenin geleneksel
değer-sistemini, hakaretlerle ve yüksek sesle iftiharla mahkum eder; ama, kölece
bir teslimiyetle girip sığındığı yer, bir alt-kültür Bohem'inin yontulmamış
değer-sistemi olur.
"Bağımsız" sosyal metafizikçi, "sahte bireycidir"; bütün değerlere muhaliftir;
kendini-ifade etmek için kullandığı tek nosyon, kaprisleridir; objektif realite
kavramına sahip olmadığından, mevcudiyeti, kendi kaprisleriyle, başkalarının kaprisleri arasındaki
bir müsademe olarak görür; başkalarınca hoşlanılmamak veya sevilmemek ihtimali
onu o kadar ürkütür ki; önce davranarak onlara hakaret etmeğe kendini mecbur
hisseder.
Bazı yaygın fikirlerin, sosyal metafizikçiye neden cazip geldiğini
anlamak zor değildir.
Mesela; çağdaş bir felsefe ekolü tarafından, insanın bilgisel kesinlik
sağlamasının mümkün olmadığını ilan edildiğini duyunca; duyguları, o felsefeyle
hemfikir olduğunu adeta bağırır: kronik sıkıntı ve belirsizlik içindeki kendi iç
durumunun, bir nevroz işareti değil, (sözde) üstün bir entellektüel
sofistikasyon işareti olduğunu öğrenmiştir.
Sosyal metafizikçinin bütün kıvranmalarının, komplekslerinin,
kaçışlarının ve nevrotik araçlarının kökünde; iradi bir bilince sahip oluşun ve objektif bir realitede yaşanıyor
oluşun dayattığı sorumluluklardan kaçma arzusu -akıldan ve insan tabiatından
kaçma arzusu- yatar. Ve bugünün dünyasına egemen olan çoğu kültürel ses; onu, bu
kaçışa teşebbüse teşvik etmektedir.
Fakat, bu teşebbüs akim kalmaya mahkumdur. Ve sosyal metafizikçi bunu
bilir. Kavramsal bilgiyle olmasa da, içinde hep hissettiği bir terör duygusuyla
bunu bilir. Bu terör duygusunun kaynağı, insan olma görevini reddettiğinde;
kendisine kalan tek seçeneğin, kimliksizliğin, acı veren durgunluğu içinde
yaşamak olduğundan haberdar oluşudur. İster hiçkimsenin tasvibini kazanamamış
olsun, isterse büyük bir popülariteye erişmiş olsun; bunu bilir. Dipteki sosyal
metafizikçi, tepedeki sosyal metafizikçiye gıpta eder; çünkü, tepedekinin yardım
isteyen sessiz çığlığını ışitememektedir. Ama, tepedeki sosyal metafizikçi,
hepsini işitmektedir.