1.1.4
Bilincin Standardı Olarak Metafiziken-verili Olan
İnsanın irade yeteneği, tabiatla çelişmez; fakat, insanın bu yeteneğe
sahip olması, bir fark tam kavranamadığı için, birçok yanılgıya yol açar: metafiziken-verili olan ile insanın yaptığı herhangi bir nesne, kurum,
usul veya davranış kuralı arasındaki hayati fark.
Metafiziken-verili olan, kabul edilmelidir: o değiştirilemez. Fakat,
insan-yapısı bir şey, hiçbir zaman eleştirisiz kabul edilmemelidir: önce
yargılanmalı, sonra ya kabul edilmeli ya da reddedilmeli ve gerekiyorsa
değiştirilmelidir. İnsan ne Alim-i Mutlak (herşeyi bildiği varsayılan "ilahi"
varlık) ne de yanılmazdır; bazıları, bilgi noksanlığından masum hatalar
yapabilir; bazıları, yalan söyleyebilir, hile yapabilir, sahtekarlık yapabilir.
İnsan-yapısı bir şey; bir dahilik, bir gözlemcilik, bir yaratıcılık, bir iyilik
ürünü olabilir; insan-yapısı başka bir şey, bir budalalık, bir ihmalkarlık, bir
sahtekarlık, bir kötülük ürünü olabilir. Tek bir insan haklı ve geri kalan
herkes (veya aralarındaki herhangi bir oran) haksız olabilir. Tabiat, insan
yargılarının otomatikman doğru olacağına dair hiçbir garanti vermez; bu, kabul
edilmesi gereken metafizik bir olgudur. O halde, yargıç kim olmalıdır? Her insan
-yeteneğinin ve dürüstlüğünün mümkün kıldığı en üst düzeyde, her birey- zihni
yargılamalarının yargıcı olmalıdır. Yargı standardı ne olmalıdır? Metafiziken-verili olan.
Metafiziken-verili olan, -gerçeklikle ilişkisi açısından- doğru veya
yanlış olamaz; o neyse odur. İnsan; yargılarının doğruluğunu veya yanlışlığını;
bu yargıların, realitedeki olgulara tekabül edip etmemesiyle, yani
metafiziken-verili olgulara uyup uymamasıyla anlar. Metafiziken-verili olan
-ahlaki açıdan- doğru veya yanlış olamaz; o, doğru ve yanlışın, iyi ve kötünün
standardıdır; (rasyonel) bir insan, amaçlarını, değerlerini, seçeneklerini
yargılarken bu standardı kullanır. Metafiziken- verili olan neyse odur, neyse o
idi, neyse o olacaktır ve neyse o olmak zorundadır. Fakat, insan-yapısı hiçbir
şey neyse o olmak zorunda değildir: öyle
olması insan tarafından seçilmiştir.
Metafiziken-verili olana karşı isyan etmek, mevcudiyeti inkara teşebbüs
etmektir; ve bu teşebbüs, başarısız kalmaya mahkumdur. Fakat, insan-yapısı bir
şeyi tartışmasız kabul etmek, insanın kendi bilincini inkara teşebbüs etmektir;
üstelik bu teşebbüs başarılı da olacaktır. Huzur,
mevcudiyete "Evet" demek yeteneğinden; cesaret, başkalarının yaptığı yanlış
seçimlere "Hayır" demek yeteneğinden gelir.
Herhangi bir tabii fenomen, yani insan katılımı olmaksızın meydana gelen
bir olay, metafiziken verilidir; başka türlü olamazdı veya olmazlık edemezdi;
fakat, insan eyleminin katıldığı her olay, insan yapısıdır; farklı olabilirdi.
Mesela, meskun olmayan arazilerde olan bir sel, metafiziken-verili bir olaydır;
seli tutmak için inşa edilmiş bir baraj, insan-yapısıdır; eğer, barajı inşa
edenler, yanlış hesap yaparlar ve baraj çökerse, ortaya çıkacak sel felaketi,
metafizik kökenlidir, fakat sonuçları insan tarafından ağırlaştırılmıştır.
Durumu düzeltmek için, insanlar, selin sebeplerini ve potansiyellerini
inceleyerek tabiata itaat etmek, sonra daha iyi sel kontrol araçları inşa ederek
ona kumanda etmek zorundadır.
Fakat, mevcudiyet içindeki şartlarını iyileştirmek için insanın yaptığı
bütün çabaları nafile ilan etmek; tabiatın bilinmez olduğunu, çünkü
hatırladığımız kadarıyla her sene bir sel felaketi olmuş olsa bile, gelecek sene
de sel olacağını isbat edemeyeceğimizi iddia etmek; insan bilgisinin bir
illüzyon olduğunu, çünkü o yıkılan barajı inşa edenlerin, barajın sağlam
olduğuna emin olduklarını, fakat yine de barajın yıkılmış olduğunu öne sürmek;
insanı, bilinç ile realite arasındaki ilişkiyi kavrayamadıkları ilkel şaşkınlık
dönemlerine geri itmek ve böylece insanı huzur ve cesaretten mahrum kılmaya
girişmek demektir. Modern felsefenin, ikiyüzden fazla yıldır yaptığı tahribat
bundan başka bir şey değildir.
Mevcudiyetin önceliği aksiyomu (yani, realitenin mutlaklığının kabul
edilmesi) üzerine kurulu bir felsefe sistemi, insanın kimliğinin ve dolayısiyle
haklarının tanınmasına yol açtı.
Oysa, bilincin önceliğine (yani, tabiatın, insan nasıl görmek istiyorsa, öyle
olduğu tarzındaki megalomanca nosyona) dayalı felsefe sistemleri, insanın hiçbir
kimliği olmadığı, sonsuz plastiklikte, kullanılıp atılabilir bir şey olduğu
görüşüne yol açtı.
Başta Kant olmak üzere modern filozofların hepsinin, insan zihnine
yaptıkları saldırının ağırlık merkezi, metafiziken-verili olan ile insan-yapısı
arasındaki farkı bulanıklaştırmak doğrultusunda olmuştur. Bu fark üzerindeki
zihin karışıklığı, çok eskilere dayanır (Aristo dahi, Plato'nun etkisini yok
edemediği bazı görüşlerinde buna katkıda bulunmuştur); fakat, bugün bu
karışıklık, insan bilincini inanılmaz ölçülerde köreltmektedir ve geçmişteki hiç
bir mazeret, bu günün insanları için söz konusu değildir.
Bu karışıklığı yaratmak için tipik bir yaklaşım, bugünün felsefe
kürsülerinde şöyle dile gelir: evrende "gereklilik" diye birşeyin olmadığını
isbat etmek için, felsefe profesörü şu örneği verir: nasıl ki, Türkiye
altmışyedi vilayete sahip olmak zorunda değildi, altmışbeş veya altmışdokuz da
olabilirdi; aynı şekilde, güneş sistemi de dokuz gezegene sahip olmak zorunda
değildi, yedi veya onbir de olabilirdi.
İnsan zihnini felç etmenin temel tekniği, bir yandan insan-yapısı şeyleri
metafiziken-veriliymiş gibi sunmak, öte yandan tabiata (yani, metafiziken-verili
olana) insani bir kimlik vermekten ibarettir. Bu tekniğin hilesi, insanın bilgi
eksikliğinden başka bir şeye işaret etmeyen "şans" veya "probabilite" gibi
kavramlarla yüklü bir bağlam kurarak, tabiata belirsizlik atfetmektir. "İnsan
davranışları kestirilemez; dolayısiyle, tabiat kestirilemez" gibi örtülü bir
yanılgıdan, "Tabiatın iradesi vardır, insanın yoktur; tabiat özgürdür, insan
bilinmez kuvvetlerce yönetilir; tabiat fethedilmez, insan fethedilir" gibi
açıkca vahim yanılgılara kısa bir mesafe vardır.
Metafiziken-verili olan ile insan-yapısı ayrımının tam bilincinde
olmamak, insanların çoğunun içinde bulundukları belirsizlik duygusunun,
ümitsizliğin, karamsarlığın, içebakıştaki başarısızlıklarının temel
sebeplerinden biridir.
İnsan bilinci, en az bilinen ve en çok suistimal edilen;
dolayısiyle, üzerindeki kontrolun
en sık kaybedildiği hayati organdır. Bir insanın, bilinci üzerindeki kontrolu
kaybetmesi, insani tecrübelerin en korkuncudur: kendi etkinliğinden şüphe eden
bir bilinç, dayanılmaz bir rahatsızlık duyar. Fakat; çoğu insan, bilincini felç
etmek için herşeyi yapar; saçlarına, ayak tırnaklarına, midesine gösterdiği
itinayı, bilincine göstermez. Bilir ki, bu şeylerin spesifik kimlikleri ve
spesifik ihtiyaçları vardır; saçları muhafaza etmek için taramak, ayak
tırnaklarını muhafaza etmek için kesmek, mideyi muhafaza etmek için asit
içmekten geri durmak gereklidir. Fakat, sıra insan bilincine gelince... Onlara
göre, bilinç, hiçbir şeye ihtiyacı duymaz ve her şeyi mideye indirebilir;
psikiyatrist karşısına vardıklarında, hala, hiçbir sebep yokken kronik bir korku
ve sıkıntı içinde olduklarını söylemektedirler.
Bir çok insanın, insan
bilincinin tabiatı (işleyiş tarzı) üzerinde hiçbir bilgiye sahip olmaması,
kendileriyle dış dünya arasındaki bağı kopartır: kendilerine neyin mümkün olup,
neyin olmadığı, kendilerinden ve başkalarından neyi talep edip, neyi
edemeyeceklerini, neyin kendi hataları olduğu, neyin olmadığı konusunda hiçbir
fikirleri kalmaz. Bilincin hiçbir kimliği olmadığı zımni öncülünü kabul etmiş oldukları için; bir uçta,
bilinçleri üzerinde sonsuz bir güce sahip olduklarını ve onu her türlü riskten
uzak, istedikleri gibi suistimal edebileceklerini zannederken ("Farketmez; bu
sadece benim zihnimdeki bir şey" veya "Boşver, benden başka bilen yok"
nosyonlarındaki gibi); diğer uçta, bilinçleri hakkında hiçbir şey
yapamayacaklarını zannederler: bilinçleri üzerinde, seçeneklerinin ve
kontrollarının olduğunu bilmezler; bilinçlerinin içeriğinin, tabiatca
belirlenmiş olduğunu zannederler; kendilerini, kafatasları içindeki erişilmez
bir gizin kurbanı olarak görürler; bilinmez bir düşmanın esiri gibi hissederler;
rasyonel izahı bulunmayan bir takım duygularca yönetilen çaresiz bir otomaton
olmayı kabullenirler ("Ne yapayım, ben böyleyim" nosyonundaki gibi).
Bu belirsizlik insanı sakatlar. Böyle bir insanın, bir amaç veya arzu
hakkında düşünürken, sorduğu ilk soru "Bunu yapmak ne gerektirir?" olmak yerine,
"Ben bunu yapabilirmiyim?" olur. Sorusunun anlamı şudur: "Ben doğuştan bunu
yapma yeteneğine sahip miyim?" Mesela, "Hayatta en büyük isteğim, bestekar
olmak; fakat, bunun nasıl yapılacağına dair hiç fikrim yok. Bana bu işi her
nasılsa yaptıracak o esrarengiz istidat bende var mı?" Bu insan, bilincin
önceliği gibi bir öncülü hiç duymamış olabilir; fakat, bilincinin karanlık
labirentlerinde giriştiği bu araştırmaya onu sevk eden bu öncüldür;
araştırmasının ona bir şey bulduracağı yoktur; çünkü, mevcudiyete (realiteye)
başvurmadan kendi bilinci hakkında hiçbir şey öğrenmesi mümkün
değildir.
Böyle bir arzuyu hemen terk etmezse, bunu gerçekleştirmek için
belirsizlik içinde gezinip durur. Herhangi bir küçük başarı, huzursuzluğunu
artırır; çünkü, neyin buna sebep olduğunu ve bu başarıyı bir daha nasıl
tekrarlayacağını bilmez. Herhangi bir küçük başarısızlık, ezici bir darbe olur;
çünkü, bu başarısızlığı, kendisinin o esrarengiz ihsandan yoksunluğunun delili
olarak alır. Bir hata yaptığında "Ne öğrenmem gerekir?" diye sormaz, "Bende
yanlış olan nedir?" diye sorar. Otomatik ve herşeye muktedir bir ilham bekler;
tabii, bu ilham hiçbir zaman gelmez. Neşesiz bir mücadele içinde yıllar geçirir;
karşısındaki realite bütün gücüyle kendini gösterirken, zihni, onu görmemekte
kararlı olarak hep bilincinin içinde doğup büyüyen o
kendine-saygısızlık-ve-güvensizlik canavarına korkuyla bakar. Sonuçta, arzusunu
terkeder.
Bestekar yerine herhangi bir işi -bilim adamı, işadamı, yazar olmak,
zenginleşmek, arkadaş bulmak, kilo vermek- koyun, şema aynıdır.
Neyi değiştirip, neyi değiştiremeyeceklerini belirlemekten aciz bazıları,
"realiteyi yeniden yazmağa," yani metafiziken-verili olanın tabiatını
değiştirmeğe teşebbüs eder. Bazıları, insanın mutluluktan başka hiçbir şey
hissetmeyeceği, hiçbir acının, hüzünün, hastalığın olmadığı bir evren -bir
"ütopya"- hayaline dalar ve neden yeryüzündeki hayatlarını iyileştirmek için
bütün arzusunu kaybettiğini merak eder. Bazıları, herkes öyle olsa, kendisinin
de cesur, dürüst, hırslı olabileceğini; fakat bugünkü dünyada böyle olmasının
mümkün olmadığını zanneder. Bazıları, birgün mutlaka gelecek olan ölümün,
düşüncesinden korkmaktan, yaşama işine hiç girişmez. Bazıları, zamanın geçişine
herşeye kaadirlik atfeder ve geleneği (yani insan-yapısı olan bir şeyi) hakikate
(yani metafiziken-verili olana) eşdeğer görür: "İnsanlar bir fikre yüzyıllarca
inanmışlarsa, o fikir doğru olmalıdır" der. Bazıları, insanların fikirlerine
bile değil, hislerine herşeye kaadirlik ve
metafiziken-verili olma statüsü bahş edip; onların irrasyoneliklerini,
önyargılarını, batıllıklarını, kıskançlıklarını okşar. Bazıları, kendi eylemlerinin kabahatini,
hiç rolü olmayan başkalarına yükler; bazıları, hiçbir rolleri olmadığı halde,
başkalarının eylemlerinin kabahatini yüklenir. Bazıları, bilmeye hiç
imkanlarının olmadığı bir şeyi bilmemekten suçluluk duyar. Bazıları, bugün
öğrendiklerini dün bilmedikleri için suçluluk duyar. Bazıları, bütün dünyayı bir
gecede ve zahmetsiz olarak kendi fikirlerine çekemedikleri için suçluluk
duyar.
Tabiatla nasıl etkileşileceği meselesi, hiç değilse bazı insanlar
tarafından kısmen anlaşılmıştır. Fakat, insanlarla nasıl etkileşileceği, onlarla
ilgili yargıların nasıl verileceği konusu, hala tarih öncesi bir karanlık
içindedir. İnsanı, diğer canlılardan ayrı kılan husus; insana, kendisini ve
başkalarını anlaşılamaz, bilinemez, Kimlik Kanunundan muaf zannettiren şey:
insanın irade yeteneğidir.
Oysa, hiçbir şey Kimlik Kanunundan muaf değildir. İnsan-yapısı bir ürün,
varolmak zorunda değildir; fakat, bir kere yapıldığında, artık mevcuttur. Bir insanın eylemleri,
yapılmak zorunda değildir; fakat, bir kere yapıldığında, onlar artık realitenin
olgularıdır. Aynı şey insan
karakteri için de doğrudur; bir insan, belirli seçimleri yapmak zorunda
değildir; fakat, yaptığı bu seçimlerle karakterini oluşturmuş olduktan sonra, bu
karakter bir olgudur; ve bu karakter onun kimliğidir.
Metafiziken-verili olgulardan farklı olarak; insan kökenli şeyler (ister
fiziki, isterse psikolojik olsun) "insan-yapısı olgular" olarak nitelenebilir.
Bir gökdelen, insan-yapısı bir olgudur; bir dağ, metafizik bir olgudur. Bir dağı
olduğu gibi, bir gökdeleni de insan değiştirebilir veya havaya uçurabilir;
fakat, varolduğu sürece o gökdeleni yok sayamaz veya onun ne olduğunu inkar
edemez. Aynı prensip, insan eylemlerine ve karakterine de tatbik edilebilir. Bir
insan, değersiz bir alçak olmak zorunda değildir; fakat, öyle olmayı seçtiği
süre boyunca, değersiz bir alçaktır ve kendisine bu gerçeğe uygun olarak muamele
edilmelidir; kendisine karşı bunun aksine davranmak, bir olgu ile çelişkiye düşmek, bir
olguyu yok saymak demektir. İnsanlar bir gökdeleni inşa etmek zorunda değildir;
fakat, bir kere inşa edildiğinde, onu bir dağ gibi metafiziken- verili bir olgu
olarak görmek, onun ortaya konmasındaki insani görkemi yok saymak, realiteye
karşı olmaktır.
İrade yeteneği, insana iki hayati açıdan özel bir statü verir: birincisi,
metafiziken-verili olandan farklı olarak, insan ürünleri, ister maddi olsun,
ister entellektüel, asla tartışmasız olarak kabul edilmemelidir; ikincisi, metafiziken-verili olan tabiatı
yüzünden, bir insanın iradesi, başka insanların, gücü dışındadır. Evrensel Çekim
Kanunu gibi değişmez ögeleri, evren için ne demekse; iradi bir bilince sahip
olma özelliği, "insan" denen varlık için o demektir. Hiçbir şey, bir insanı
düşünmeye zorlayamaz. Başkaları; düşünmesine teşvik veya engel koyabilir,
mükafat veya ceza verebilir; beynini, ilaçlarla veya sopayla dağıtabilir; fakat,
zihninin işlemesini sağlayamaz; zihni çalıştırmak, insanın sadece kendi
hükümranlığında olan, sadece kendi iradesiyle harekete geçebilecek bir güçtür.
Bu yüzden, insana, ne itaat etmeli (boyun eğilmeli), ne de kumanda etmelidir.
Tabiattaki diğer şeyler gibi; insan konusunda da "İtaat" edilmesi gereken
şey, insanın metafiziken-verili tabiatıdır. Tabiatta, kimlikleri tesbit
edildikten sonra, bir istisna ile herşeye kumanda etmek mümkündür; tabiatın
içinde olmakla birlikte hiçbir şekilde dışarıdan kumanda edilemeyecek bu şey,
insanın metafiziken-verili tabiatının (kimliğinin) bir ögesi olan insan
zihnidir. Tabii nesneler, insan amaçlarına uygun olarak, yeni şekillere
sokulabilir ve insan amaçları için araçlar olarak görülebilir; fakat, insanlar,
yeni şekillere sokulamaz ve başka insanların amaçları için araçlar olarak
görülemez.
Tabiatla ilgili olarak; "değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etmek"
metafiziken-verili olanı kabul etmektir; "değiştirebileceklerimi değiştirmek"
bilim yoluyla bilgi edinerek verili olan şeyleri insani amaçlara uygun olarak
değiştirmeye çabalamak demektir; "ikisi arasındaki farkı bilmek" tabiata isyan
edilemeyeceğini bilmek ve karşısında hiçbir eylem mümkün değilse, tabiatın
ortaya koyduğu şeyi huzurla kabul etmek demektir.
İnsanla ilgili olarak ise; "kabul etmek" hemfikir olmak demek değildir;
"değiştirmek" de zorlamak demek değildir. Kabul
edilmesi gereken, başkalarının zihninin işleyişine senin gücünün, senin zihninin
işleyişine de başkalarının gücünün kapalı olduğu gerçeğidir; yani, başkalarının
kendi seçimlerini yapma hakkına sahip olduklarını kabul etmek ve senin,
başkalarıyla çelişme veya hemfikir olma, onları kabul veya reddetme, onlara
katılma veya karşı durma konusunda, sadece kendi zihninin dikte ettiği tarzda
davranman demektir. "Değiştirmek" konusunda anlaşılması gereken tek şey, tabiat
konusunda olduğu gibidir: bilgi verme yoluyla ikna etmek; ki, bu, karşıdaki
insanların aktif bir zihne sahip olduğunu varsayar; aktif bir zihne sahip
olmayanlar, dinlemek istemeyenler, kendi hatalarının sonuçlarıyla başbaşa kalmak
üzere rahat bırakılmalıdır. "İkisi arasındaki farkı bilmek" insan-yapısı
kötülükleri (esasen kötülükleri zaten sadece insanlar yapabilir) asla tevekkülle
karşılamamak, onlara asla gönüllü olarak teslim olmamak demektir. Karşısında
direnmek için hiçbir eylemin yapılamadığı, en zorba bir diktatörlüğe esir
düşülmüş olunsa bile; böyle bir diktatörlüğün zindanlarında işkence altında
olunsa bile; bu diktatörlüğün kötülüğünü görmenin ve bu kötülüğü kabul etmiyor olmanın bilgisi; o şartlarda
dahi duyulabilecek bir "huzur"un kaynağıdır.
İnsanlarla zor yoluyla etkileşimde bulunmak, tabiatla ikna yoluyla
etkileşimde bulunmak kadar imkansızdır. Bu yol, insanları zor yoluyla
yönetirken; tabiata; dualarla, büyülerle, rüşvetlerle (kurbanlarla) yalvaran
vahşi insanların siyasetidir. Bu siyaset işlemez ve tarih boyunca hiçbir insan
toplumu için işlememiştir. Ne var ki, modern filozoflar; kendileri, bilincin
önceliği nosyonuna geri dönerken, bütün insanlığı da böyle bir siyasete sevk
etmektedirler. Modern filozofların bir gurubu; tabiata; pasif, mistik,
"ekolojik" bir boyun eğiş önerirken; müttefikleri bir başka gurup, insanların
kaba kuvvetle yönetilmesini tavsiye etmektedir.
Kimlik Kanunu'nu insana tatbik etmemek, insanın kimliğini belirsiz
bırakır; böyle olunca, insanın insan-olarak hayatta kalmasının zorunlu kıldığı
maddi ve entellektüel ihtiyaçlar tam keşfedilemez.