1.1.2
Kimlik Kanunu
Mevcudiyetin mevcut olduğu aksiyomunun kavranması, bir bütün olarak
evrenin yaratılamayacağı veya yok edilemeyeceği gerçeğinin kavranmasıdır.
Evrenin temel yapı maddesi ister atom, ister atom-altı partikül, isterse henüz
keşfedilmemiş bir tür enerji olsun; evreni yöneten şey, ne bir bilinç, ne bir
irade, ne de tesadüfler değil, Kimlik Kanunudur; yani, evrende
ceryan eden her olayın nasıl olacağı, bu olaya katılan şeylerin tabiatınca
belirlenir. Evren metafiziken-verilidir; yani, evrenin
tabiatı herhangi bir iradenin kuvveti dışındadır.
Mevcut olmak, bir şey olmaktır; yani belirli özelliklerden ibaret,
belirli bir tabiatı haiz olmaktır: bir kimlik sahibi olmaktır. Yüzyıllar
önce Aristo, bilgi elde etmenin temel kanunu olan bu gerçeği formüle etti: A =
A. yani; bir şey, kendisidir; bir şey ne ise odur; bir şey kendinin aynısıdır;
bir şey kendine özdeştir; bir şey, aynı anda ve aynı açıdan, hem kendisi hem de
başka bir şey olamaz; bir şey, aynı anda ve aynı açıdan, hem A, hem de gayrı-A
olamaz.
Yukarıda söylenenlerden hareketle, bütün bilgilerin temeli olan bir
formüle varılabilir. Mevcut olmak, bir kimliğe sahip olmaktır; bilinç, mevcut
olandan haberdar olma yeteneğidir; yani: Mevcudiyet Kimliktir, Bilinç
Kimlikleyebilmektir.
Mülahaza altına alınan şey, ne olursa olsun, -ister bir nesne, ister bir
hususiyet, ister bir davranış- Kimlik Kanunu aynıdır. Bir yaprak, aynı zamanda
bir kaya olamaz; aynı zamanda hem yemyeşil, hem sapsarı olamaz; aynı zamanda hem
yanıp hem donamaz. Elinizdeki tek hıyarı, hem yiyip bitirip, hem de o hıyarı
hala elde bulunduramazsınız.
Nedensellik Kanunu (sebep-sonuç
ilişkisi) Kimlik Kanununun eyleme
tatbik edilmesinden başka bir şey değildir: bütün eylemler, şeyler
tarafından yapılır ve bir eylemin tabiatına neden olan ve bu tabiatı belirleyen
olgu, bu eylemde bulunan şeylerin tabiatıdır; bir şey tabiatına aykırı
davranamaz.
Kimlik Kanununu reddetmek, değişimden başka hiç bir belirli şeyin mevcut
olmadığını iddia etmek dahi, Kimlik Kanununu kabul eden bir varsayımdan
kaynaklanır: değişim, değişen belirli bir şeyin
var olduğunu, belirli bir şey olmaktan (belirli bir kimlik taşımaktan) başka bir
belirli şey olmaya doğru gittiğini varsayar. Kimlik Kanunu olmadan "değişim"
kavramı mümkün değildir.
İnsan, Kimlik Kanunundan asla muaf değildir; insanla ilgili her
hususiyetin spesifik bir tabiatı vardır. Dolayısiyle, bilinç de belirli bir
tabiata, belirli bir kimliğe sahiptir. Bir bilinç olgusu olan, yani insanın akli
yeteneğinden kaynaklanan irade de belirli bir tabiata sahiptir. İrade kullanmak
veya kullanmamak: mevcudiyeti algılayıp kavramak veya bu işi yapmakdan kaçınmak
seçeneklerinden ibarettir. Mevcudiyeti algılayıp kavramak, mevcut olan şeylerin
karakteristiklerini veya hususiyetlerini (kimliklerini) keşfetmek,
metafiziken-verili olanı keşfetmek ve kabul etmek demektir. Ancak bu bilgiler
temel alınarak, tabiatta mevcut şeylerin insan ihtiyaçlarına uygun olarak, insan
tarafından yeniden düzenlenmesi mümkündür. İnsanın hayatta kalma metodu da,
budur.
Tabii ögelerin kombinasyonlarını yeniden düzenlemek, insanın sahip olduğu
tek yaratma gücüdür. "Yaratmak" birşeyi yoktan var etmek değildir. "Yaratmak,"
varolan tabii ögeleri, önceden hiç varolmamış yeni bir düzenleme (kombinasyon
veya bütünlük) halinde ortaya koyma gücüdür. Bu, bilimsel veya estetik her
insani ürün için doğrudur: insan hayalgücü, insanın realitede olduğunu veya
olabileceğini bildiği şeyleri zihninde yeniden düzenleme yeteneğinden başka bir
şey değildir. İnsanın tabiat karşısındaki gücü konusundaki en veciz söz, Francis
Bacon'ındır (1561-1626): "Tabiata kumanda etmek, ancak ona itaat etmekle
mümkündür."¨ Bu bağlamda, "tabiata kumanda etmek" onu insanın amaçlarına hizmet
eder hale koymak; "ona itaat etmek" ise, tabii ögelerin özelliklerini keşfedip,
onları bu özelliklere uygun kullanmadıkça, tabiatın insana hizmet eder hale
sokulamayacağını bilmek demektir.
Mesela; üçbin yıl önce, insanlar, yüzbinlerce kilometre ötede konuşan bir
insanın sesini duymanın imkansızlığını söyleyebilirlerdi. Bugün de bu, o zamanki
kadar imkansızdır. Fakat, bugün ayda konuşan bir astronotun sesini yeryüzünde
dinleyebiliyorsak; bu, insanların ses dalgaları ve elektromanyetizma konusundaki
bazı tabii olguları (metafiziken-veriliyi) keşfetmiş olmaları ve bu keşiflerini
kullanarak bir takım insan-yapısı aletler üretmiş olmalarıyla mümkün olmuştur.
Bu bilgi ve aletler keşfedilmeksizin, insanlar, -yüzyıllar boyu bunu istedikleri
kadar arzulayıp dua etmiş olsunlar, istedikleri kadar ağlayıp tepinmiş olsunlar-
insan sesini yirmi kilometreden bile duyuramazlardı.
1.1.3
Kimlik Kanunu ve İnsan
Tabii bilimlerde; metafiziken-verili olan ile insan yapısı olan şeyler
arasındaki ayrım, realite ile bilinç arasındaki sınır, zımnen de olsa
anlaşılmıştır. Bu yüzden büyük bir gelişme göstermektedirler. Fakat, bu konunun
beşeri bilimlerde henüz tam kavranamamış oluşu, onların hala binlerce yıl önceki
düzeyde kalmalarının sebebidir. Hemen hemen bütün beşeri bilimler, adeta oy
birliğiyle, insanı gayri-tabii bir fenomen olarak görür: bazılarına göre tabiatüstü bir varlıktır, bazılarına
göre, tabiataltı. İnsanı tabiatüstü
sayanlar, insan zihnini ("melek"ce bir kaynağa atfettikleri "ruhunu") tabiatın
üzerinde görürler; onu tabiataltı sayanlar ise, insan zihnini ("şeytan"ca bir
kaynağa atfettikleri "hoyratlığını") tabiatın ("ekolojinin") bir düşmanı
sayarlar. Bütün bu teorilerin kaynağı; insanı, insan zihnini, Kimlik Kanunundan
muaf tutma çabasıdır veya muaf zannetme yanılgısıdır.
Fakat, insan ve insan zihni mevcuttur. Her ikisi de tabiatın bir
parçasıdır ve spesifik bir kimliğe sahiptir. İnsan zihninin spesifik bir kimliğe
sahip olmadığı yanılgısının kaynağı, onun iradi oluşu olgusunun tam kavranamamış
olmasındandır. Zihne ait bir özellik olan irade de, spesifik bir kimliğe
sahiptir. Nasıl ki, tabiatta canlı varlıkların var oluşu, cansız varlıkların
varoluşuyla bir çelişki teşkil etmezse; ve nasıl ki, cansız varlıklardan farklı
olarak, canlı varlıklar, kendilerinin başlatabildikleri bir davranma gücüne
sahiplerse; benzer şekilde, diğer canlıların bilincinden farklı olarak, insan
bilinci, kavrama (düşünme) alanında ancak bilincin kendisinin -irade yoluyla-
başlatabildiği bir davranma gücüne sahiptir. Nasıl ki, hayvanlar, bedenlerinin
tabiatlarının belirlediğinden başka şekilde davranamazlarsa; aynı şekilde
insanlar da, zihni faaliyetlerini başlatma ve sürdürme alanında, bilinçlerinin
tabiatının (kimliğinin) belirlediğinden başka
şekilde davranamazlar. Ancak; insan iradesinin gücü, (esasen başka hiçbir
varlığın iradesi söz konusu değildir) yalnızca kavrama (düşünme) süreçleri için
söz konusudur: insan, realitedeki ögelerin kimliğini tesbit etmek (onları
tanımak) ve onları yeniden düzenlemeyi düşünmek (yaratıcı hayal) gücüne
sahiptir, fakat sırf düşünerek onları değiştirme gücüne sahip değildir. Kavrama
yeteneğini, bu yeteneğin tabiatına uygun biçimde kullanmaya muktedirdir; fakat,
bu yeteneğin tabiatını değiştirmeğe veya onun kötü kullanımından doğacak
sonuçlardan kaçmağa muktedir değildir. Mesela; realiteyi algılama gücünü askıya
almaya, algıladıklarını bilmezden gelmeye, çarpıtmaya muktedirdir; fakat, bu
suistimal sonucu doğacak fiziki ve psikolojik felaketlerden kurtulmaya muktedir
değildir. Kavrama yeteneğinin kullanımı veya kötü kullanımı, insanla ilgili her
yüceliğin veya çirkinliğin kaynağıdır; çünkü, bu yeteneğin kullanım tarzı,
insanın hangi değerleri seçeceğini belirler; ve bu değer sistemi, onun
duygularının ve karakterinin ne olacağını belirler; bu anlamda, insan, ruhunu kendi yaratan bir
varlıktır.