Ya
BAĞIMLILIK Ya da BAĞIMSIZLIK...!
Iyilik ve kötülük kutuplari açisindan, iki kavram
sunulmustur: Biri bencillik, öbürü de hayirseverliktir. Bencilligin anlami
baskalarini kendisi için feda etmek olarak tarif edilmistir. Hayirseverlik
ise kendini baskalari için feda etmektir denmistir. Bu durumda insan her
iki halde de diger insanlara baglanmis, kendisine iki acidan birini
çekmesi söylenmistir. Ya baskalarinin ugruna kendisi aci çekecektir, ya da
kendisi ugruna baskalarina aci çektirecektir. Sonunda insanoglunun kendi
acilarindan zevk almasi gerektigi de söylenince, tuzak iyice
kapatilmistir. Insan artik mazosizmi kendi ideali olarak kabul etmek
zorunda kalmistir, çünkü bunun karsisina ancak sadizm vardir. Insanogluna
oynanan en küstahça oyun bu olmustur. Bagimlilik ve aci çekme bu yolla
hayatin temelleri haline getirilmistir. Seçenekler "kendini feda etmekle-
tahakküm etme" arasinda degildir. Seçenekler "bagimsizlikla- bagimlilik"
arasindadir. Yaraticinin kurali ya da elden düsmecinin kuralidir. Bu temel
bir sorundur. Bir ölüm kalim sorunudur. Yaraticinin kurali, insanligin var
olmasini saglayan mantikli zihnin ihtiyaçlari üzerine kurulmustur. Elden
düsmecinin kurali ise sag kalmayi beceremeyecek insanlarin ihtiyaçlarina
dayalidir. Insanin bagimsiz egosundan dogan her sey iyidir. Insanin insana
bagimliligindan dogan her sey kötüdür. Bencil kisi salt anlamda
bakildiginda baskalarini feda eden kisi degildir. Baskalarini herhangi bir
sekilde kullanma ihtiyacinin üstüne çikmis kisidir. Onun islerligi, diger
insanlarin kanaliyla degildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir.
Amaci da düsüncesi de arzulari da enerjisinin kaynagi da hep onlarin
disindadir. Bir baska kisi için var olmakta degildir. Kimseden de kendisi
için var olmasini istememektedir. Insanlar arasinda olusabilecek tek
kardeslik, tek karsilikli saygi bu yolla olabilir.
GERÇEK NEDİR?
NEDEN FELSEFE? Neden
gurursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı
ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkum sorularla
karşılaştığınızı, hayatınızın neden imkansız çelişkilerle dolduğunu, neden
"ya beden ya ruh" gibi, " ya akıl ya kalp" gibi, "ya güven ya özgürlük"
gibi yapay seçimlerden kaçınmak için tüm ömrünüzü mantıksız
kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz?
Cevap yok diye
çığlıklar mı atıyorsunuz? Algılama aletinizi, aklınızı reddetmişsiniz,
ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz.
Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme kilitlendi
diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş
anlamlı değil diyorsunuz.
Aklınızı takip etmedikçe hayatınızı bu
sorulardan kaçarak geçirmeye mahkumsunuz. Tercih yapmaktan kaçındıkça
başkalarının tercih ettiği bir hayata mahkum olacaksınız. Bu yüzden
felsefe bir ihtiyaçtır. Felsefe; hayatı analiz etme, aklı ve mantığı kendi
mutluluğunuz için kullanma aracıdır. Entellerin kafanızı karıştırmak için
bir araya geldiklerinde yaptığı laf kalabalığı değildir.Her
insanın bir hayat görüşü, doğru-yanlış bir felsefesi vardır. Farkında
olmasa da felsefesiz insan olmaz. Herkes, yaşam tecrübelerinden, gördüğü,
duyduğu, okuduğu şeylerden, iyi-kötü sonuçlar çıkararak, bir felsefe
sahibi olur.
Felsefe: evrenin, insanın ve insanın evrenle ilişkisinin
asli tabiatını araştıran düşünce sistemidir. Felsefeye, genellikle altrüizmin (birey düşmanlığının) egemen
olması, altrüizmin en acı abidelerinden biriyle: insanların kendi
içlerinde kültürel olarak yarattıkları benliksizlikle sonuçlanmıştır:
kendisini, bir bilinmeyen olarak görmekteki istekliliği; kendisiyle, bir
yabancıyla birlikte yaşıyor gibi yaşaması ve bundan rahatsızlık duymaması;
ruhunun(bilincinin), kişisel (gayri-sosyal) ihtiyaçlarını bilmezden
gelmesi, göz ardı etmesi, bastırması; kendisine en gerekli olan şeyleri en
az bilmesi; en derin değerlerini, sübjektifliğin iktidarsızlığına teslim
ederek, hayatını kronik bir suçluluk duygusunun kasvetli zindanına
çevirmesidir
Mistik kahinin mesleğinin püf noktası,
anlaşılmazlıktı; bugünün estetiğinde de: anlaşılmazlık, bir değer
zannedilmektedir. Nasıl ki, ilkel vahşiler, tabiat fenomenlerini olduğu
gibi kabul etmiş; bu fenomenleri, soruşturulmaz, analiz edilmez ve
indirgenmez bir birincil zannetmiş; ve, bu fenomenlerin kaynağını:
bilinmez cinlere atfetmişdilerse; benzer şekilde, bugünün epistemolojik
vahşileri de, sanatı olduğu gibi kabul etmiş; onu, soruşturulmaz, analiz
edilmez ve indirgenmez bir birincil zannetmiş; ve, sanatın kaynağını özel
bir tür bilinmez cinlere atfetmişlerdir: hissettikleri duygular.
Aralarındaki tek fark, tarih-öncesi vahşilerin hatasının masumca yapılmış
olmasıydı.
İnsan karakteri -sayısız potansiyelleriyle, erdemleriyle,
kötülükleriyle, tutarsızlıklarıyla, çelişkileriyle- o kadar karmaşıktır
ki; insan, kendi kendisinin en çetin bilmecesidir.
Bu anlamda
Amacımız:
İnsanlara veya en azından düşünme zahmetine katlananlara
kendi içinde tutarlı,dürüst ve rasyonel bir yaşam tarzı
sunmaktır.
Mevcudiyet var olandır. Objektif
gerçeklik, duygularımızdan, hislerimizden,dileklerimizden, umutlarımızdan
veya korkularımızdan bağımsız olarak vardır. Objektivizm insanın
gerçekliği algılamak ve eylemlerine yol göstermek için tek aracının mantık
olduğunu savunur. Mantık:İnsanın duyularıyla elde ettiği bilgileri
tanımlayan ve düzene sokan işlemdir. Objektivizmin metafizikten aldığı
etik temellerine göre:Mantık insanın hayatta kalmak için en temel aracı
ise rasyonalite de en yüksek erdemidir. Aklını kullanmak, gerçekliği
algılamak ve ona göre eylemde bulunmak insanın ahlaki zorunluluğudur.
Objektivist etiğin değer standardı:İnsanın insanca vasıflarını muhafaza
ederek yaşaması, yani insan hayatı için, ya da diğer bir deyişle rasyonel
bir varlığın kendine yakışır şekilde hayatta kalması için gerekli olan
neyse odur. Objektivist etik özünde insanın kendi iyiliği için yaşadığını,
kişisel mutluluğunun en yüksek ahlaki amacı olduğunu ve ne kendini
başkaları için ne de başkalarını kendisi için feda etmemesi gerektiğini
savunur. Ebedi günah kavramı ahlakı dışlayan bir kavramdır. Eğer insan
yaradılış itibarıyla suçlu ise bu konuda tercih hakkı yok demektir. Tercih
hakkı yok ise konu ahlakın alanına dahil değildir. Ahlak sadece insanın
hür iradesinin hakim olduğu alanda yani onun tercihine açık konularda söz
konusu olabilir. İnsanoğlunu yaradılış itibarıyla suçlu kabul etmek
kavramsal bir çelişkidir. İnsan belirli bir eylemi hakkında suçluluk
duyabilir. Ancak kendine saygısı olan, yüksek ahlaki değerlere sahip
birisi eylemleriyle suçlu olmayı hakketmediğinin bilincindedir. Bu nedenle
O, Tamamiyle ahlaka uygun hareket edecek ve bundan dolayı haketmediği bir
suçluluk duygusunu asla kabul etmeyecektir. Sadizm, mazoizm, diktatörlük
veya herhangi bir kötülük insanın gerçeklikten kaçmak istemesinin
sonucudur. Düşünememesinin sonucu… Amaçsız bir insan: Gelir geçer
duyguların ve tanımlayamadığı dürtülerin etkisiyle oradan oraya savrulan
ve kendi hayatının kontrolünü tamamen kaybettiği için her türlü kötülüğü
yapmaya muktedir biridir. Hayatınızı kontrol etmeniz için bir amacınız
olması gerekir. Üretken bir amaç…“Hitler,Stalin,Saddam ve
benzeri bensizlerin”: Hayatlarının gerçek anlamda birer manyak olarak sona
erdiğine dikkat ediniz.Bunlar,kendilerine saygı ve sevgisi olmadığı için
tüm varoluştan nefret etmişlerdir. Amacı olmayan fakat bir şeyler yapmak
durumunda olan birisi diğerlerine zarar vermek için hareket eder. Bu
üretken veya yaratıcı bir amaçla aynı şey değildir.Bu anlamda
merkezi bir amaç:İnsan hayatındaki bütün diğer ilgileri düzene sokar;
değerlerinin hiyerarşi ve görece önemlerini saptar, anlamsız iç
çelişkilerden uzak tutar, hayattan daha geniş ölçekte keyif almasını ve bu
keyfi aklının hakimiyetine açık olan her alana taşımasını sağlar. Amaçsız
birisi ise kaos içinde kaybolur gider. Değerlerinin ne olduğundan
habersizdir. Nasıl karar vereceğini bilemez. Kendisi için neyin önemli
neyin önemsiz olduğunu saptayamadığı için;rasdgele etkilerin ve anlık
kaprislerin insafına bırakır kendini. Hiçbir şeyden zevk alamaz. Hiçbir
zaman bulamayacağı bir değeri ararken hayatını harcar. Çünkü en başta;
neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğini bilemez.Bu anlamda:
Rasyonel davranmak demek gerçeğe uygun davranmak demektir. Duygular
algılamanın aracı olamaz. Ne hissettiğiniz size gerçekler hakkında hiç bir
şey anlatmaz; onlar,sadece gerçekler hakkındaki tahminlerinize dair bir
izlenimdir. Duygular değer yargılarınızın sonucudurlar. Bilinçli veya
bilinçsiz olarak kazandığınız, doğru olabileceği kadar yanlış da
olabilecek temel önkabullerinizin sonucudurlar. Kapris ise sebebini
bilmediğiniz ve öğrenmeye de zahmet etmediğiniz bir duygudur. Peki
“kaprislerle hareket etmek” ne demek oluyor? Bu, insanın bir zombi gibi
neyle uğraştığını, ne başarmak istediğini veya onu neyin motive ettiğini
bilmeden yaşamasıdır. Bu insanın geçici bir delilik hali içinde yaşaması
demektir.Böylesi bir yaşamda, hayattan renkli ve keyifli bir tat
alınabilir mi ? Bu durumdan alınabilecek yegane keyfin canilerin kan
dökerken aldığı keyfe benzeyeceğini düşünüyorum. Gerçeği reddederek
eylemlerde bulunmak sadece yıkım getirmez mi?Duygular insanın
değerlerle ilgili önkabullerinin otomatik birer tepkisidirler. Sebep değil
sonuçturlar. İnsan eğer mantığı ve duyguları arasındaki ilişkiyi doğru
kurabiliyorsa bu ikisi arasında mutlaka bir çatışma, ya birini ya öbürünü
seçmek zorunda kalacağımız raddede bir çelişki olmak zorunda değildir.
Rasyonel insan, duygularının kaynağını, sahip olduğu hangi önkabullerden
kaynaklandıklarını bilir veya keşfetmek için çaba harcar. Eğer önkabulleri
yanlış ise düzeltir. Asla güvenemeyeceği ve anlamlarını tam kavrayamadığı
duyguların esiri olarak hareket etmez. Bir olayı değerlendirirken
tepkilerinin nedenini ve haklı olup olmadığını bilir. İç çelişkilere sahip
değildir; aklı ve duyguları yekparedir; bilinci mükemmel bir uyum
içindedir. Duyguları düşmanı değil hayattan keyif almasını sağlayan
araçlardır. Fakat duyguları rehberi değildir; rehber aklıdır. Ne var ki bu
ilişki tersine çevrilemez. Eğer kişi duygularını sebep;aklını ise
duygularının edilgen bir sonucu olarak tasavvur ederse; yani eğer
duyguları tarafından kontrol edilir ve aklını duygularını rasyonalize
etmek veya meşrulaştırmak için kullanırsa o zaman gayri ahlaki hareket
ediyor demektir. Böylelikle kendini zulme, başarısızlığa, yenilgiye mahkum
etmiş olur. Kendinin ve başkalarının mahvolmasından başka hiç bir şey
başaramaz.Yani,düşünme eylemi insanın ana tercihidir. Rasyonel insan hiç
bir zaman arzuların veya kaprislerin esiri olmaz, rasyonel yargısının
doğruluğunu teyid ettiği değerleri ona yol gösterir. Tanıyabileceği tek
otorite budur. Bu anarşi değildir. Çünkü insan özgür ve uygar bir toplumda
yaşamak isterse mantık icabı o toplumun objektif, rasyonel ve geçerli
kanunlarına uymayı tercih edecektir.Sonuç: Entellektüel bir güç
ve ahlaki bir ideal olarak kollektivizm bugün ölüdür. Fakat özgürlük ve
bireycilik henüz keşfedilmedi. Ölmekte olan günümüz kollektivist
felsefesinin bir sefalet, imkansızlıklar ve umutsuzluk kültüründen başka
bir şey yaratmamış olması dikkate değerdir. Zamanımızın, insanı
başarısızlık, tükenmişlik ve yıkımla lanetlenmiş yardıma muhtaç, çaresiz
ve akılsız bir varlık olarak yansıtan sanat ve edebiyat dünyasına bir
bakın. Bu sunum bir kollektivistin kendi psikolojisinin itirafı olabilir
fakat genel bir insan tasviri kesinlikle olamaz. Eğer çizilen bu tablo
gerçeğe uygun olsaydı mağaralarımızdan asla çıkamazdık. Fakat bugünlere
gelmeyi başardık. Etrafınızı ve tarihi gözlemleyin. İnsanoğlunun
başarılarını göreceksiniz. İnsanlığın gelişmek için sınırsız bir
kabiliyete sahip olduğunu ve bu kabiliyeti mümkün kılan işlevi fark
edeceksiniz. O zaman insanın yaradılış itibariyle çaresiz bir mahlukat
olmadığını, ancak aklını, o yüce işlevi kullanmayı ihmal ettiğinde o hale
düştüğünü anlayacaksınız.
Mantık.
Amaç. Kendine Saygı.