ESTETİK
Estetik,
sanatı inceleyen felsefe dalıdır.
İnsan bilgisi, felsefe denen kök üzerinde iki dal halinde gelişir. Bu dallardan
biri, fiziki dünyayı -insanın fiziki mevcudiyetiyle ilgili fenomenleri- inceler;
diğeri, insanı -insan bilinciyle ilgili fenomenleri- inceler. Birinci dal, soyut
bilime yol açar; soyut bilim, uygulamalı bilime veya mühendisliğe yol gösterir;
uygulamalı bilim, teknolojiyi -maddi değerlerin fiilen üretimini- mümkün kılar.
İkinci dal, birinciye benzer bir yönelimle, sanatı mümkün kılar.
Sanat, ruhun (bilincin) teknolojisidir.
Sanat, üç felsefi disiplinin ürünüdür: metafizik, epistemoloji ve ahlak. Metafizik
ve epistemoloji, insan fenomeninin soyut bilimidir. Bu soyut temel üzerinde
bina olunan ahlak, insan fenomeninin uygulamalı bilimidir: hayatının amaç ve
çizgisini belirleyen seçim ve faaliyetlerinde insanı yönlendiren değerler sistemini
tanımlar; yani, ahlak, insan inşaının mühendisliğidir: prensipleri ortaya koyar,
projeleri çizer. Sanat, insan inşaının teknolojisidir: nihai ürünü yaratır,
model inşa eder.
Bu analojiyi vurgulayalım: sanat öğretmez; sanat, nihai amacın tam ve somut
realitesinin nasıl olacağını teşhir eder. Öğretmek, ahlakın görevidir. Sanatın
amacının "öğretmek" ile olan ilgisi, bir uçağın amacının "öğretmek"
ile olan ilgisinden daha fazla değildir. Nasıl ki, bir uçağın incelenmesinden,
onun parçalarına demonte edilmesinden bir çok şey öğrenilebilirse; benzer şekilde,
bir sanat eserinin incelenmesinden de
-insanın tabiatı, insanın ruhu (bilinci), insanın mevcudiyeti hakkında- çok
şey öğrenilebilir. Fakat, bunlar, sadece yan faydalardır. Bir uçağın birincil
amacı, insana uçmayı öğretmek değil, ona uçma deneyini fiilen yaşatmaktır. Sanatın
birincil amacı da, aynı şekilde düşünülmelidir.
Sanatın; şeyleri, "olabileceği ve olması gerektiği gibi" temsil etmesi,
insanın bu şeylere, gerçek hayatta erişmesine yardımcı olur; ama, bu yarar,
sadece ikincil bir değerdir. Birincil değer; sanatın, şeylerin olması gerektiği
gibi olduğu bir dünyada yaşama deneyini insana tattırmasıdır. Bu deney, insan
için hayati önemi haizdir.
İnsanın heves ve ihtirasları sınırsız olduğundan, değerleri peşindeki çabası
ömür-boyu bir süreç olduğundan ve değerlerinin yüksekliği arttıkça, mücadelesi
de güçleştiğinden; öyle bir ana, öyle bir saate veya öyle bir belirli zaman
süresine ihtiyaç duyar ki; bu zaman zarfında, görevini bitirmiş olduğu duygusunu
yaşasın; değerlerinin başarılı bir şekilde elde edilmiş olduğu bir evren içinde
yer aldığı duygusunu yaşasın. Bu, daha ileri gitmek için enerji, yakıt elde
edilen bir mola süresi gibidir. Sanat ona bu yakıtı verir; bir insanın kendi
hayat hissinin objektifleştirilmiş realitesini görebilip, üzerinde düşünmesi
zevkini verir; o insanı, bir süre için o insanın ideal dünyasında yaşatarak,
o dünyada bulunmanın zevkini tattırır.
Verili bir birey, bu deneyin anlamını, kendi hayatına tercüme etmek üzere fiilen
davranmayı seçebilir; veya, bu deneyin esinlendirdiği şekilde yaşamakta başarısız
kalıp, hayatının geri kalan kısmını, bu esine ihanet etmekle geçirebilir. Fakat,
sonuç ne olursa olsun; sanat eseri, dokunulmaz bir mevcudiyet kazanmıştır: kendi
kendine yeterli tam bir varlıktır; erişilmiş, gerçekleştirilmiş, sabit bir realite
olgusudur; adeta, karanlık bir yol kavşağını aydınlatmak üzere dikilmiş ve "Bu
mümkündür" diye ses veren bir işaret feneridir.
Fakat, esefle söylenmelidir ki; sanatın insan bilgisinde işgal ettiği yerin
ölçüsü; sanatın, insan bilinci için yaptığı fonksiyonun büyük önemiyle ters
orantılı olagelmiştir. Bugün, fizik bilimlerinde kaydedilen ilerlemenin büyüklüğü
ile beşeri bilimlerde varolan durgunluk (hatta gerileme) arasındaki uçurumun
belki en çarpıcı göstergesi, sanata yaklaşımda sergilenen pervasız irrasyonelliktir.
Fizik bilimleri hala (gittikçe tahrip olmakta olan) rasyonel bir epistemolojinin
kalıntılarınca yönlendirilir; oysa, beşeri bilimler, hemen hemen tamamen mistisizmin
ilkel epistemolojisine terkedilmiştir. Fizik bilimlerinde, atom-altı parçacıklardan,
en uzak yıldızlara kadar bütün fenomenler incelenebilecek bir düzeye erişilmişken;
sanat fenomeni, karanlık bir esrar gibi kalmıştır: sanatın tabiatı, insan hayatındaki
fonksiyonu veya muazzam psikolojik gücü hakkında çok az şey öğrenilmiştir. Oysa,
sanat, çoğu insan için büyük önem taşıyan, derin kişisel ilgi uyandıran bir
fenomendir; sanat, -yazılı tarih öncesi dahil- bütün medeniyetlerde mevcut olmuş,
insanın her adımına eşlik etmiştir.
İnsanlık, bir istisna ile her bilgi alanında, mistik kahinlerden rehberlik bekleme
pratiğini terkedecek kadar olgunlaşmıştır; bu istisna estetiktir. Estetikte,
bu pratik hala tam anlamında geçerlidir ve giderek daha aşikar bir hale gelmektedir.
Mistik kahinin mesleğinin püf noktası, anlaşılmazlıktı; bugünün estetiğinde
de: anlaşılmazlık, bir değer zannedilmektedir. Nasıl ki, ilkel vahşiler, tabiat
fenomenlerini olduğu gibi kabul etmiş; bu fenomenleri, soruşturulmaz, analiz
edilmez ve indirgenmez bir birincil zannetmiş; ve, bu fenomenlerin kaynağını
bilinmez cinlere atfetmişdilerse; benzer şekilde, bugünün epistemolojik vahşileri
de, sanatı olduğu gibi kabul etmiş; onu, soruşturulmaz, analiz edilmez ve indirgenmez
bir birincil zannetmiş; ve, sanatın kaynağını özel bir tür bilinmez cinlere
atfetmişlerdir: hissettikleri duygular. Aralarındaki tek fark, tarih-öncesi
vahşilerin hatasının masumca yapılmış olmasıydı.
Alrüizmin en acı abidelerinden biri, insanların kendi içlerinde kültürel olarak
yarattıkları benliksizliktir: kendisini, bir bilinmeyen olarak görmekteki istekliliği;
kendisiyle, bir yabancıyla birlikte yaşıyor gibi yaşaması ve bundan rahatsızlık
duymaması; ruhunun, kişisel (gayri-sosyal) ihtiyaçlarını bilmezden gelmesi,
göz ardı etmesi, bastırması; kendisine en gerekli olan şeyleri en az bilmesi;
en derin değerlerini, sübjektifliğin iktidarsızlığına teslim ederek, hayatını
kronik bir suçluluk duygusunun kasvetli zindanına çevirmesidir.
Sanat üzerindeki felsefi ihmalin sürmesinin asıl sebebi, sanatın fonksiyonunun
gayri-sosyal (bireysel) olması; buna mukabil, felsefeye, genellikle altrüizmin
(birey düşmanlığının) egemen olmasıdır. (Bu, altrüizmin gayrı-insaniliğinin,
insanın (fiilen varolan bir bireyin) en derin ihtiyaçlarına gösterdiği insafsız
kayıtsızlığın bir başka örneğidir.) Sanat, realitenin sosyalleşmesi gayri-mümkün
bir veçhesine aittir; evrensel (bütün insanlara özgü), fakat gayri-kollektif
olan bu veçhe: insan bilincidir.
FELSEFE NEDİR?

SAYFA BAŞI