|
ENSENİZİ
KARARTMAYIN Çetin Altan. Bir yazı adamı. Bir filozof. Yarım asrı geçen yazı serüveni var. `Hayatı, ' yazıya ihanet etmeme ' nin mücadelesiyle geçmiş. Milletvekili olurken de, bir 'siyasi ikbal' taşımak yerine, kalemini özgürleştirmeyi hedef almış. O da Meclis'te dayat yiyenlerden. Yazılardan dolayı sık sık soruşturmaya uğramış. Hakkında 300'ün üzerinde dava açılmış. Kimi zaman meşru kimi zaman da gayrimeşru yol ve yöntemlerle linç edilmek istenmiş. Türlü türlü hakaretlere maruz kalmış. Özgürlükten, evrensellikten, akıldan, bilimsellikten, değişimden, üretimden, önce insandan, saydamlaşmaktan.. bahsederken; köylülüğe, geri kalmışlığa, yoksulluğa, beyin özürlülüğe, cehalete, yerelliğe, despotizme, hukuk dışılığa, mesleksizliğe, hamasete, bağnazlığa, kurnazlığa, iri yalanlara, talana.. tavır almış. Tek başına bir muhalefet. İktidarın da, muhalefetin de, pasif toplumsal yığınların da muhalefeti. Bu üç kesim anlamasa da, 'hamaset pompalanmaya' değil, eleştirilmeye ve eleştirilerek yenilenmeye her zaman fazlasıyla ihtiyaç var. Çünkü gelişmenin motoru eleştiriden ateş alır. Çetin Altan, değişimi kışkırtıp, ona hız kazandırmaya çalışan bir yazı adamı. Kalemini eğip bükmeden, ilkelerinden ve vicdanından sapmadan, yarım asrı aşan bir süre bu ülkede mücadele veren insana, –mücadelesinin neresinde yer alırsanız alın– yapmanız gereken ilk şey ona derin bir saygı duymak olmalıdır. Gün gelir oğullarıyla birlikte yargılanır. Bu yargılanmaların tamamı 'yazı' için olduğundan, ona gizli bir gurur verse de, anlaşılmamak, insanın içinde bir acı da oluşturur, gücüne de gider. Çetin Altan için bu acı, ülkenin fotoğrafını net görebilmekten kaynaklanır ve artar. Çünkü bu ülke karşısına çıkan bütün fırsatları 'ıskalamaktadır.' Çetin Altan, Türk Edebiyatı'nın dünyaya açılan kalemlerinden biridir aynı zamanda. Başka dillere çevrilen ve itibar gören pek çok kitabı vardır. Yazı işçiliğinin Türkiye'ye özgü çilesini bir ömür boyu çeken usta Çetin Altan der ki: ''Bir kalemle bir kağıdın bedelini öderken büyür ancak insanlık bahçeleri...'' Derim ki, bu ustayı iyi okuyalım, iyi kritik edelim. Benimserken de, reddederken de anlayarak yapalım bu işi. Bir de soralım kendimize; kaç tane Çetin Altan'ımız var, kaç tane yarım asırdan fazla hayatını yazıya adamış insanımız, 'değerimiz' var?Belki de onlar eleştirmeseler, onlar sarsmasalar, onlar yargılanmasalar, ne hukuk düzelecek, ne yolsuzluklar bu kadar açık seçik görünür olacak ve ne de birey ve toplum yüreklenecek. Onlar olmasalar belki de biz değişmek istemeyeceğiz...` MEHMET GUNDEM |
||
| Globalleşme
hızlanıyor
|
||
| Soruyla değil bir hatıranızı yenileyerek başlamak istiyorum. Yıl 1966 sonları. Kapınıza bir adam gelir. Adı Emin Ersoy'dur.... Merhum Akif'in oğlu... Bir öğle sonrası odamdayım. ''Sizi biri görmek istiyor'' dediler. Buyursun... dedim. İçeri tıraşı uzamış, üstü başı bakımsız, yaşlıca, çelimsiz bir adam girdi. Hazırolu andıran bir duruş ve hafif bükük bir boyunla: ''– Bendeniz Mehmet Akif'in oğluyum...'' dedi. Bir anda ne olduğumu şaşırdım... Nasıl şaşırdım bilemezsiniz. Eski bir dostluk havası yaratmak istercesine: ''Oooo buyurun buyurun, nasılsınız?..'' türünden bir yakınlık göstermeye çalıştım. O, tavrını bozmadı: ''–Rahatsız etmeyeyim... Sizden ufak bir yardım rica etmeye gelmiştim...'' dedi. Gökler mi tepeme yıkıldı, yer mi yarıldı da, ben mi yerin dibine geçtim; doğrusu fena allak bullak oldum... Ve tek yapabileceğim şeyi yaptım, cüzdanımı çıkartıp uzattım. O, bükük boynuyla: ''Siz ne münasip görürseniz.'' dedi. Cinnet cehennemlerinin tüm yıldırımları düşüyordu yüreğime. ''Durun bakalım neyimiz varmış'' gibilerden cüzdanı açtım; içinde ne varsa çıkardım, –fazla bir şey de yoktu– elimde tuttum. Bir iki adım attı. Sanırım sadece bir 10, yahut 20 lira aldı... ''– Çok çok teşekkür ederim, rahatsız ettim.'' dedi ve çıktı. Aradan bir ay geçti geçmedi; gazetelerde küçük bir haber ilişti gözüme: Beşiktaş'taki çöp bidonlarından birinde Mehmet Akif'in oğlunun ölüsü bulunmuştu... Yarım
asrı geçen bir yazı hayatınız var. Hakkınızda 300'ün üzerinde dava
açıldı. Yargılandınız, mahkûm oldunuz, beraat ettiniz... Bilekleriniz
kelepçeyle yirmili yaşlarınızdayken tanışmış... Gün geldi Çetin
Altan ''hukuk bilinci'' üzerine ''Yargıtay'' üyelerine bir konferans
verdi bu ülkede... İflah olmadınız. Yazdıkça gözaltına alındınız, gözaltına alındıkça yazdınız... Sonraki yıllarda yazılarım ''hukukçu geçinenlerin'' hışmına uğramaya devam etti. Yine; davalar, yasaklamalar, müstear isimle makale ve fıkra yazmalar dönemi.. 1996 yılında bir röportajda,''Ben istiyorum ki devlet çeteleşmesin, hukuka otursun!'' dediniz ve...159. maddeden dava açıldı... Allah'tan ''Susurluk Çetesi'' patlak verdi de beraat ettik. 2000'li yıllara gelince, Çetin Altan, Yargıtay'da ''hukuk bilinci' üzerine bir konferans verdi. Ben bir hukukçuyum aynı zamanda. Hukukçuların hukukçularla konuşması ayrı bir şeydir, hukukun siyasete alet edilmesi ayrı bir şeydir. Teklif sayın başkan Sami Selçuk ve diğer üyelerden gelmişti. Dinleyiciler arasında bakanlar, eski milletvekilleri, bürokratlar, Yargıtay üyeleri ve Başsavcı Vural Savaş da vardı... Dedim ki; ''Benim gibi kıdemli bir düşünce suçlusunun Yargıtay'da konuşma yapmak üzere davet edilmesi doğrusu çok duygulandırıcı.. Ve yeryüzünde rastlanmayan bir olaydır... Hukuk evrensel olmak zorundadır, globalleşen dünya ancak ortak bir hukuk düzeniyle idare edilebilir. Türkiye de bunun dışında kalamaz.. Yasalar tüm vatandaşlara eşit olarak uygulanır...'' Yıllar boyu yargılandığım davalardan da söz ettim. Değil hukuk bilgisi, hukuk bilincinin bile gelişmemiş olduğundan bahsettim. Anlayacağınız yarım asırdır yazdıklarımdan farklı bir şey söylemedim. Ayakta alkışladılar... Nedir hukukun sizdeki tanımı? Hukuk evrenseldir. İnsanlığın ortak huzurunu güvence altında tutmaya yönelik evrensel ilkeler matematiğidir. Türkiye bu anlamda bir hukuk devleti değil... Bugün bir devletin mimari yapısı iki büyük ve güçlü temel üstünde durmaktadır: Ekonomi ve hukuk. Türkiye'de ekonomik temelin, 'karma ekonomi' adı altında 'siyasetçi eliyle kişi zengin etmeye' yarayan; üçkağıtçılık ve kapkaççılık harcıyla karılmış bir talan ekonomisi yozlaşmasından ibaret olduğu artık iyice biliniyor. Türkiye'nin hiçbir zaman bir hukuk devleti olmadığını içeride de bilmeyen kalmadı, dışarıda da. Türkiye, bir hukuk devleti değilse ne devletidir? Bunun demagojik olmayan yanıtlarının; sadece üniversitelerde değil, Parlamento'da, hükümette, hatta Milli Güvenlik Kurulu'nda da incelenip aranması gerekir. Bunun cevabı sadece bilim kurumlarına değil, siyasi kurumlara da düşer. 'Önce vatan' hamasetiyle, ne çağdaş bir devlet kurulabiliyor, ne de bir devlet çağdaş olarak yönetilebiliyor. Bugünün solcularıyla sizin Marksizm anlayışınız da farklı mı?.. Marksizm konusunda Türkiye'de yazılmış kitap sayısı 14. İngiliz kütüphanesinde 40 bin cilt var. Daha bir tek solcuya rastlamadım ki, Marks'ın dört protezi hangi konudaydı bilsin. Halbuki, bu solcular arasında Marksizm için ölenler, asılanlar, yıllarca hapishanelerde yatanlar oldu; ama Marks'ı hiç merak etmediler. Onlar ulus–devlete bağlı olarak iktidara gelmek istediler hep... Marksizm değişim demektir. Statüko değil... Değişmezliği tutuyorsan sen Marksist olamazsın. Solculuk siyasettir. Marksizm siyaset değildir. Marksizm değişimin kendisidir. Marksizm siyaset değildir. Clinton 'Vietnam Savaşı'na gitmeyeceğim.' dedi, gitmedi. Bize göre 'asker kaçağı', 'vatan haini' bir siyasetçiydi. Sonra ABD'ye başkan oldu. Clinton, Türkiye'de olsaydı, Deniz Gezmiş'lerle birlikte asılacaktı, Amerika'da olduğu için başkan oldu. Vietnam üstüne yazı yazıyorum diye Türkiye'de mahkemeye göndermeye kalkmışlardı beni. Clinton bir konuşmasında, ''Türkiye demokrasisini derinleştirirse, Ege ve Kıbrıs sorununu çözerse 21'inci yüzyılın şekillenmesinde çok büyük bir rol oynar'' dedi. Yeryüzünde de bir milyarı aşkın bir İslam dünyası var. Altı milyarlık yeryüzünde tüketimi en düşük olan bu dünya. Değişen enerji kaynakları sonucunda artan üretimlerin emilmesi bağlamında ayrı bir pazar Akdeniz havzasındaki 200 milyonluk 'İslam' dünyası. Burada tek başına Türkiye var. Çünkü Türkiye, NATO ve Avrupa Konseyi gibi Batı'daki örgütlerin içinde bulunabilen ve üretimde değil ama tüketimde Avrupalı görüntü çizebilmiş Müslüman profilli bir ülke. Türkiye'nin kendine göre burjuva biçimlenmesi oluşmuş. Nasıl bir burjuva bu? Etki altında oluşmuş bir burjuva. Kendi üretimini yapamayan Hazine'den geçinmeli bir bürokratik burjuvazi. Benim çocukluğumda buradaki köşklerde Chopen duyulurdu, piyano çalınırdı. Amerika'nın Müslüman Konstantiniyye ister. Konstantiniyye arkasında Bizans'ı da içerir. Bizans'ı inkâr eden bir İstanbul olmaz. Biz insanlık birikiminin ortak harmanlanmasından mı yarar sağlayıp ona katkı yapacağız, yoksa daha öncekini sürekli reddederek mi globalleşeceğiz? İstanbul, yeryüzünün, üç bin yıllık birikimi olan nadir kentlerinden. Bunun bir ağırlığı vardır. Nedir bu ağırlık? En basiti, Türkiye, İstanbul diye akla gelir. 70 milyonuyla burası İslam dünyasının özel vitrini olabilir. Avrupalı standardında bir yaşam vitrini, üstelik de Müslüman ağırlıklı. Yani Türkiye globalleşmenin merkezlerinden biri olabilir... Evet. Artık uzay teknolojisinin kullanımıyla üretim muazzam artıyor. Emperyalist dönem bitti. Yeryüzü; halkını sömüren yönetimleri, demokrasiyle, insan haklarıyla bir düzeye getirip, halkları da zenginleştirmek ve tüketimini artırmak istiyor. Burada da İslam dünyasına bir model göstermek gerekiyor. Bunun da en iyi örneği Türkiye olabilir. Eğer Türkiye'nin egemenleri Türk halkını sömürmekten biraz daha vazgeçerler ise. Vazgeçerler mi? Türkiye'yi yönetenlerin çıkarlarıyla Türk halkının çıkarları öteden beri çatışıyor. Mevcut düzen içinde statükodan kârı olanlar var. Bunu sürdürürlerse Türkiye bu işin öncülüğünü hiçbir zaman yapamaz. Türkiye'nin sömürüsü de sadece üretime yansıyan bir sömürü değil. Eroin kaçakçılığıyla, depremde yıkılan resmi binalarla, topyekün bir çürüme bu. Türkiye insanı bu çürümeyi denetleyemiyor. O zaman da bu çürümenin denetiminin dışarıdan olma olasılığı beliriyor. IMF–Türkiye ilişkilerinde olduğu gibi mi? Öyle denebilir. Türk yöneticilere rağmen bugün Amerika, Türkiye'nin demokrasiye geçmesini istiyor. Türkiye'nin geleceği kendi iradesine bırakılmayacak gibi. Biz hep 'önce vatan' diyoruz. Önce vatan dememize rağmen vatanda işler yolunda gitmiyor. Vatan, sınırları belli bir yaşam sahasıdır. Bu yaşam sahasının, bu kadar kutsal olması... Aslında, üstünde yaşayan insanların rahat etmesi için. Eğer rahat etmiyorlarsa, o zaman niye ikide bir bu slogan ortaya çıkıyor ki?.. Hep söylüyorum, bana kızsalar da yine de söyleyeceğim; demek ki 'önce vatan' yerine 'önce meslek', 'önce insan' demek lâzım. Mutsuz insanları yönetmek, ayrı bir haz mı veriyor acaba? Kim bilir!... Yönetenlerin kendi çıkarınadır çözümsüzlük. Statüko yönetenin çıkarına; ama yönetilenin ne kadar çıkarına? Bu tartışılmıyor. Anlayacağın Türkiye kendi kendisini engelliyor. Burada büyük bir hesaplaşma, büyük bir yüzleşme lazım. Bu ülkede hâlâ darbeyle iktidara gelmiş sivil kadroların hiç dökümü yapılmadı. Türkiye'nin kendi kendine yaptığı 'pompalama'larla dünya kriterlerinin aynı olmadığı şimdi daha açık gözüküyor mu toplumda? Küreselleşme süreciyle birlikte saydamlaşma, Türkiye'yi de sarmadıkça; hamaset demagojileriyle maskelenmiş olan gerçek yüzümüz, daha çok çıkıyor ortaya. Daha çok çıkıyor ortaya Türkiye'nin sinsi talanları ve iri yalanlarla nasıl apazlanmış olduğu. Türkiye'nin 20. yüzyılı da rezalet bir fiyaskoyla ıskalayarak, 'yaşam kalitesi' açısından Yunanistan'ın bile 65 basamak altında kalması; hamaset afyonlamasıyla artık perdelenemiyor. Statükocu olanlarla, değişimci olanlar artık gelip iyice yerleşmekte Türkiye'nin siyasal sözlüğüne. Tanımlar ve sınırlar değişiyor mu? Dünya vatandaşı diye bir gerçeklik var. Ulus–devlet aşıldı. Avrupa vatandaşlığına aday olmak istiyoruz. Yeni bir dönem başlıyor. Artık yeni kimlikler var. Ülkelerin adları sadece bir alışkanlık. Devlet kavramı değişti. Globalleşme, Türkiye–ABD kavramlarında yeni bir sentez yarattı. Eski sentez, SSCB'nin elinde olan uzun menzilli füzelerin NATO'nun elinde olmadığı zamanlar geçerliydi. O zamanki anlaşmalar, savaş sistemlerine dayalıydı. Oysa şimdiki savaş stratejileri çok farklı. Gorbaçov da vaktiyle söylemişti. Artık her yere savaş harcaması yapmadan, turist olarak gidilebiliyor. Düşman kalmadı. Değişime karşı koymak mümkün değil. Hâlâ 'enseyi karartmayalım' mı? Türkiye'nin bir tek sorunu var, saydamlık. Sadece 'parayı nereden kazanıyor', bu açığa çıkmalıdır. Ama saydamlıktan ödü kopsa da Türklerin, değişime karşı koymak mümkün değil. Enseyi karartmayın; çünkü Türkiye günden güne saydamlaşıyor. Bütün yalanlar, sinsi talanlar, padişahçılık oynama hırsları bir bir ortaya dökülüyor. Yeni bir dönem mi başlıyor? Köhne oligarşik yapıyla pratik kurnazlıklar gelip duvara dayandı. Artık yeni bir dönem... Tepedeki yönetici kesimin saltanatına göre ayarlanmış, oligarşik bir 'kabuk devlet' biçimlenmesinden; halk yığınlarına servis veren 'teknik bir devlet' yapılanmasına geçiş dönemi. İçi boş hamaset sloganlarına abanan ve her türlü eleştiriyi bir düşmanlık gösterisi olarak damgalayan, demagogların yerini, Kemal Derviş örneğinde olduğu gibi, evrensel kalite kadroları almaya başlayacak. Dış dünyadan kopuk, feodal bir ortaçağ despotluğuna benzeyen Türkiye, globalleşme süreciyle bütünleşecek. 'Onlar–biz' ayrımları bitecek. Önce Avrupa ile sonra da dünya ile ortak bir vatandaşlık başlayacak. Türkiye bu değişime kolay ayak uydurabilir mi? Yunanistan, Polonya, Macaristan, Bulgaristan vs. ayak uydurduğuna göre Türkiye de ayak uydurabilir. Türkiye şimdiye dek hep çağın gerisinde kaldı; çünkü Türkler evrensel değişimin motorunu hiç merak etmediler. Bugün? Bugün de pek merak ettikleri söylenemez. Ama dış dinamikler Türkiye'yi kendi haline bırakmıyorlar, bırakmayacaklar. Elbet içeriden direnenler olacak. Ama direndikleri ölçüsünde krizler de artacak. Bugün olduğu gibi, krizler çözüm yoluna girdikçe globalleşme de hızlanacak. Onun için enseyi karartmayın. Kriz, içinde çözümü de taşıyor mu? Çözümü, evrensel kriterlerde aramaya zorluyor. Düne kadar Türk'e Türk propagandası yapılarak maskeliyorlardı ekonomik talanı. Siyaset kavgaları ise temelde, Osmanlı dönemindeki padişah olanaklarını ele geçirme kavgalarıydı. Partilerin hiçbiri, 'Hukukun üstünlüğü; yasaların sadece yönetilenler için değil, yönetenler için de geçerli olması ve saydamlık' ilkelerinden yana değiller, sadece iktidara ait avantaları ele geçirmekten yanaydılar. Mevcut oligarşik yapıyı kınayan, eleştiren, didikleyen sanatçılar, ozanlar, yazarlar, bilimciler; cezaevlerine tıkılır, ezilir, süründürülür, yok edilir; bazen de öldürülürdü. Çağdaş değişimlere dönük, yerli–yabancı kitaplar ise; yasaklanır, toplanır, mahkemelere verilirdi. Bütün bunların ''vatanı tehlikelerden korumak için yapıldığına'' inandırılırdı kamuoyu. Kimsenin aklına Ankara egemenlerinin, 20. yüzyılı rezalet bir fiyaskoyla ıskalamış olduğunun su yüzüne çıkacağı gelmezdi... Türkiye'de nelerin değişmesi gerektiği açık seçik görünürken, 21. yüzyılın da ıskalanmasına artık toplum tahammül gösterir mi? Buna kimsenin tahammülü yok. Türkiye'de nelerin, kimlerin değişmesi gerektiği artık durgun sular kadar berrak... Yani vazgeçilmez zannedilen pek çok şey değişecek, vazgeçilecek. Evet,
öyle değil mi ki! Hayat öğütüyor. Mezarlıklar vazgeçilmez adamlarla
dolu. Evrensel kriterlerden ürkmeyenler, 21. yüzyıl Türkiye'sinin
de projektörü olacak. Ancak bu değişimin süreci en az on yıl sürer.
|