Siyasi yönetimlerin en sevmediği şeylerin başında bireyin bağımsızlığı ve egonun vizyonu gelir. Egonuzu ve kişiliğinizi siyasi yönetimlere karşı koruyun.
ALTRUİZM
= BEN DÜŞMANLIĞI
KENDİMİZİ FEDA ETMEMİZİ İSTEYEN VAMPİRLER…!
ALTRUİST
ahlakın temeli;
"BEN'i kötülük standartı, BEN dışındakileri ise iyilik standartı"
olarak görme anlamına gelen:
KENDİNİ FEDA ETMEDİR.
Her
politik sistem, belirli bir ahlak sistemi üzerine bina olur.
Eski ve sözde modern "yeni" tüm kolektivist mistiklerin temelinde
altruizm vardır.
Altruizmin temelini ise irrasyonalizm oluşturur.
Oysa,insanı:"kendisini başkaları, başkalarını
kendisi için fedaya "
zorlayan altruist görüşlerin tümü;bizzatihi insan tabiatı ile çelişir, uyuşamaz.
İnsanlık tarihinin baskın ahlak sistemi, altrüist-kollektivist doktrinin çeşitlemelerinden
ibaret olmuştur; yani, bireyi, ya mistik ya da sosyal karakterli bir üst otoriteye
tabi kılmıştır. Bunun sonucu olarak politik sistemlerin çoğu, aynı devletçi
tiranlığın -derecede farklı, temel prensipte aynı- çeşitlemeleri halindedir.
Bu tiranlıkların birey üzerindeki gücünü sınırlayan tek şey, tesadüfler olmuştur:
ya bireye bir takım alanlarda sınırlı bir saygı gösteren kimi gelenekler; ya
da, kanlı çekişme ve çöküş dönemlerindeki kaosun doğurduğu kontrolsuzluk. Böyle
bütün sistemlerde ahlak, bireye tatbik edilen, fakat o mistik veya sosyal kaynaklı
üst otoritenin muaf tutulduğu bir kavramdır. Mesela, o otoritelerden biri olarak
sunulan "toplum" ahlak kanunlarının dışında tutulmuştur; çünkü, toplum,
ahlakın kaynağı, yorumlayıcısı, amacı olarak kabul edilmiştir.
Politik otoritenin ahlak-dışı kalması olgusu, mistik veya sosyal kaynaklı hangi
altrüist-kollektivist ahlaka sahip olursa olsun, bütün devletçi sistemler için
geçerli oldu. "Hükümdarların Kutsal Hakları" nosyonu, mistik ahlakların
politik teorisini; "Vox populi, vox dei" ("Halkın sesi, tanrının
sesi") nosyonu, sosyal ahlakların politik teorisini ifade eder.
Yanlış felsefeler:insanın kendisi için var olma hakkının olmadığını, diğer insanlara
hizmet etmenin kendi varlığının tek gerekçesi olduğunu ve kendini feda etmenin
insanın en yüksek ahlaki görev, erdem ve değer olduğunu iddia ederler. Bu iddianın
nezaket, iyi niyet ve başkalarının haklarına saygı duyma ile ilgisi yoktur.
Akıl dışı ahlakın temel mantığı: Kendini kurban etme, kendini reddetme, kendini
yalanlama, kendini mahvetme anlamına gelen BEN'i kötülük standartı, BEN dışındakileri
ise iyilik standartı olarak görme anlamına gelen KENDİNİ FEDA ETMEDİR.
İşte
bu felsefi anlayış aşağıdaki niçinlere dünyevi mantıklı cevaplar bulamaz:
*İnsanlar
niçin başkaları için yaşasın?
*İnsan niçin kurbanlık bir hayvan olsun?
*Bu, niçin iyi bir şey olsun?
Akıldışı felsefe savunucuları, işte bu sorulardan kaçmak için dünyevi olmayan,
doğa üstü ve irrasyonel olan mistizme sığınır. Çünkü ancak irrasyonel olan bir
şeyde gerekçe aranmaz, o sadece inançla kabul edilir. Bu nedenle mantık ve akıldışı
felsefe çelişir.Mistizmi ayakta tutanda işte bu akıldışı ahlak anlayışıdır..
Medeniyetse aklın ürünüdür. Mistizmin kölesi olan bir akıl medeniyet değil karanlık
üretir. Eski- yeni mistizmin iki versiyonu vardır: Ruh ve beden mistikleri,
yani "varoluş olmaksızın bilince inananlar ve bilinç olmaksızın var oluşa
inananlar. Her ikisi de önce aklınızın teslim olmasını ister. Birisi ilhamlarını,
diğeri reflekslerini öne sürerek önce aklınızı teslim almak ister.."Onların
tek amacı, "madde olarak insan bedeninin köleleştirilmesi ve manevi olarak
aklın yok edilmesi." dir!
Kendini feda etmeyi talep eden böylesi bir mistik ahlak sistemi, fedakarlıkları
toplayan üstün yöneticisi olmaksızın ilan edilemez, yaygınlaştırılamaz. Geleneksel
olarak iki tip toplayıcı vardır: Tanrı ya da toplum. Toplayıcı insanoğlunun
geneli için ulaşılamaz olmak zorundaydı ve onun otoritesi sadece "baş rahipler",
"komiserler", "sömürge valileri", "devlet görevlileri"
vs. olarak çeşitli şekillerde adlandırılan özel aracılar eliti ile açıklanmak
zorundaydı. İşte yeni mistiklerin de izlediği yol budur: Yeni toplayıcılar:
yüce hükmedenler ve yeni bir kültür! Yani tanrıyı veya toplumu anlamlı bir şekilde
gerçek yöneticiler olarak göstermeye çabalayan: MİSTİZM! Yani bizden başkaları
için veya doğmamış nesiller için veya üç-beş yıllık programları için ve asıl
kendileri için: KENDİMİZİ FEDA ETMEMİZİ İSTEYEN VAMPİRLER…!
Mistizm
ile akıl arasındaki tercih; ölüm veya yaşam, özgürlük veya kölelik, ilerleme
veya durağan ilkellik arasındaki tercihdir.Eski-yeni mistikler, gerçeğin bulunması
ile değil, insan "aklına-hayatına-mutluluğuna-bedenine" duydukları
nefretle motive edilirler.Bu tutkunun merkezin de ise:iyi olmak için iyiden
ve becerikli insandan duydukları nefret vardır!
Kollektivizm
birey haklarının ezeli düşmanıdır.
İnsanlar arası gönüllü işbirliğinden farklı olarak kollektivizm, birey haklarını
yok sayan, bireyin hayatını ve emeğinin sonuçlarını mistik bir varlığa (kollektif)
ait sayan, gurubun bireyi her an feda edebileceğini kabul eden bir doktrindir.
"Kollektif" soyutlamasına çeşitli isimler verilmiştir: ümmet, devlet,
millet, sınıf, toplum, parti, kamu, halk vs. Fakat, kollektivizmde, kollektif
bütünlüğe verilen ad ne olursa olsun, daima o kollektif adına iş gördüğünü iddia
eden bir gurup azınlık, çoğunluk üzerinde tahakküm kurmuştur. Böyle bir doktrinin
hayata geçirilebilmesinin tek yolu kaba kuvvettir; ve bu doktrinin politik uygulaması
daima Devletçilik (yani, birey hakları ihlalinin kurumlaştırılarak legalize
edilmesi) yoluyla olmuştur.
Kollektivist bir hareket, bir ülkeyi köleleştirmeğe giriştiğinde, maddi ve ahlaki
değerlere doğrudan doğruya el koyarak işe başlamaya cesaret edemez. Onun yerine,
özgürlüğün garantisi olan "birey hakları" kavramını yozlaştırmaya
girişir. Bu yozlaştırmanın temel tekniği, daima politik alanda bulunması gereken
haklar kavramını, ekonomik alana taşımaktır. Gerçek birey hakları yerine, "herkese
iyi bir ev, iyi bir eğitim, iyi bir iş, iyi bir sağlık sistemi" gibi sloganlar,
sözde yeni haklar ("ekonomik haklar") olarak ortaya konur; ve bir
yandan bu "yeni haklar"ın yarattığı kavram kargaşasıyla, gerçek birey
hakları anlayışı muğlaklaştırılırken, diğer yandan, bu sloganları hayata geçirme
bahanesi altında, gerçek birey hakları fiilen ihlal edilir ve kollektivist bir
diktatörlüğe yol açılır.
Bütün bu sloganlara eklenecek bir tek soru, meseleyi berraklaştırır: Bu imkanlar,
kimin çalışmasının yarattığı zenginliklerle elde edilecektir? Ev, eğitim, iş,
sağlık sistemi, tabiatta kendiliğinden bulunmaz. Bunlar insan-yapısı değerlerdir;
yani, insanlar tarafından üretilmesi gereken mal ve hizmetlerdir. Onları, kim
üretecektir. Eğer, o mal ve hizmetlerden yararlanacak insanların kendisi bu
işi yapacaksa, bu haklarda yeni olan bir şey yoktur; çünkü, mülkiyet hakkı bunu
sağlamaktadır. Yok eğer, mal ve hizmetlerden yararlanacak olanlar değil de başkaları
bunu üretecekse; bu, birey haklarının ihlalinden başka bir yolla mümkün değildir.
Eğer bazı insanlar, hak olarak başka insanların çalışmalarının ürünlerini elde
etmeğe yetkili kılınırsa; bu başka insanlar, hakları yok sayılmış birer köle
olarak çalışmağa mahkum edilmiş olur.
Başka birinin hakkının ihlal edilmesini gerekli kılan bir faaliyet, bir "hak"
değildir, olamaz.
Hiçbir insan, başka bir insana, onun seçmediği bir yükümlülüğü, karşılığı olmayan
bir görevi, gönülsüz bir hizmetkarlığı empoze edemez. "Köleleştirme hakkı"
diye bir hak yoktur, olamaz.
Bir hak, o hakkın başka insanlarca madden tesisini içermez; bir hak, sadece
o hakkın maddi tesisini, kendi gayretiyle kazanma özgürlüğünü içerir.
Her çağda ve her ülkede kriminaller küçük bir azınlık oluşturmuştur; bunların
insanlığa verdiği zarar, siyasi yönetimlerin insanlığa verdiği zararlar yanında
çok küçük kalmıştır. Soykırımlar, savaşlar, talanlar, köleleştirmeler hep siyasi
yönetimler tarafından yapılmıştır. Potansiyel olarak siyasi yönetimler, insan
haklarına karşı en büyük tehdittir; çünkü, siyasi yönetim, kanunen silahsızlandırılmış
kurbanları karşısında, fiziki zor kullanma tekelini kanunen elinde bulundurur.
Birey hakları yoluyla faaliyetleri tahdit edilmemiş bir siyasi yönetim, insanların
en korkunç düşmanıdır. Bir ülkenin Haklar Senedi, bireyleri özel şahısların
faaliyetlerinden korumak için değil, siyasi yönetimin faaliyetlerinden korumak
için yazılır.
Her isteyene bir ev, bir konferans salonu, bir tiyatro salonu, bir yayınevi,
bir gazete sütunu vermek imkansız olduğundan, bu tesisler üzerinde bu tesisleri
üretmiş olanların tasarruf hakkı olmayacaksa, bu "ekonomik hakları"
kim dağıtacaktır, bunlardan yararlanacak olanları kim belirleyecektir? Cevap:
birey haklarını yozlaştıranların siyasi yönetimi; yani, başkalarının üretimleri
sonucu ortaya çıkan ürünlere el koymaktan ibaret bir kriminal faaliyeti, kendileri
için legalize ederek kurumlaştıran bir parazitler çetesi.
Devletçiliğin teorisyenlerinin önümüze koyduğu paket-muamelelerden biri, ekonomik
gücün, politik güçle eşit muameleye tabi tutulmasıdır. "Aç bir insan, özgür
değildir" veya "Bir işçi için, emirleri bir işadamından veya bir bürokrattan
alması, farksızdır" gibi yutturmacalar sık duyulur. Birçok insan, bir yandan
bu yalanlara inanırken, öte yandan, özgür bir ülkedeki en fakir işçinin, diktatörlükle
yönetilen bir ülkedeki en zengin komiserden daha özgür ve daha güvenlikli olduğunu
bilir. Özgürlüğü, kölelikten ayırt eden temel, asli, hayati prensip nedir? Cevap:
gönüllü faaliyet prensibi ve buna zıt olarak fiziki baskı ve zorlamadır.
Altrüistler,
"eşitlik" kelimesine başka bir anlam atfeder.
Bu kelimeyi bir anti-kavram haline çevirirler; yani, eşitlik kavramını yozlaştıran
bir terim haline getirirler: eşitlik kavramını, politik değil metafizik bir
eşitlik anlamında kullanırlar; başka bir deyişle, tabiatın insanlara vermiş
olabileceği farklı yetenekleri veya insanların bireysel seçeneklerinin isabet
derecesini, çalışma performanslarını ve karakterlerini nazarı dikkate almadan;
insanları, aynı kişilik özelliklerine ve erdemlere sahip görürler. Bu tür "eşitlikçiler"in
karşısında mücadele etmeyi önerdikleri şey, insan-yapısı kurumlar değil, realitedir.
Gerçekte bu "eşitlikçiler," insan-yapısı kurumlar vasıtasıyla, realiteye
karşı savaşa girişmişlerdir.
Tabiatın, insanları eşit güzellik ve eşit zeka ile donatmadığı ve insan tabiatının
bir parçası olan irade yeteneğinin, insanlara farklı tercihler yaptırabildiği
olgusuna -mevcudiyete- isyan eden egaliteryenler; tabiatın ve iradenin bu "adaletsizliğini"
yok etmek ve sözde evrensel eşitliği tesis etmek isterler. Kimlik Kanunu, insanların
manipülasyonuna açık olmadığından, Nedensellik Kanunu ile oynamaya girişirler.
Yani, kişisel özelliklerin ve erdemlerin "yeniden bölüşülmesi" mümkün
olmadığından, insanları bunların sonuçlarından (yani, kişisel özellikler ve
erdemlerle yaratılmış ödüllerden, avantajlardan, başarılardan) mahrum etmeye
çalışırlar.
İstedikleri, kanun önünde eşitlik değil, bir eşitsizliktir: ters çevrilerek,
tepesine yeni bir aristokrasinin (değer-yaratmayanlar aristokrasisi) oturtulduğu
bir sosyal piramitin tesisidir.
Altruizm ve Özel Mülkiyet Hakkı
İnsanın, bedeni ve zihni faaliyetleriyle bir bütünlük halinde yaşayabileceğinden
habersiz olan (yani, antik "beden-zihin zıtlığı" doktrinini aynen
kabul eden) modern mistikler, -sanki bir tanesi olmadan diğeri olabilirmiş gibi-
"mülkiyet hakları" karşısına bir "insan hakları" sahte-alternatifini
koyarlar.
Maddi nesneler, birey insanların zihni ve bedeni gayretiyle üretildiğinden ve
bu nesneler insan hayatını sürdürmek için gerekli olduğundan, eğer üretici insan,
gayretinin sonucuna sahip olmazsa, hayatına sahip olamaz. Mülkiyet (mal) haklarını
yok etmek, insanları devletin sahip olduğu mallar haline çevirmektir. Başkalarının
ürettiği zenginlikleri "yeniden bölüştürme" "hak"kını isteyen
kişi, insanları mala çevirme "hak"kını istemektedir.
Sadece bir "hayalet", maddi mülkiyet olmaksızın varolabilir; sadece
bir köle, gayretinin ürünü üzerinde hakka sahip olmaksızın çalışabilir. "İnsan
hakları"nın "mülkiyet hakları"na üstün olduğu doktrini, pratikte
bir tek korkunç anlama gelebilir: bazı insanlar, başkalarının mülkiyetini karşılıksız
elde etme hakkına sahiptir. Üretenin üretmeyenden elde edebileceği hiçbir kazanç
olmadığından, üretenin "mülkiyet hakları"nın olmadığı yerde, üretmeyenin
"insan hakları," üretmeyenin üretene sahip olması ve onu bir dolap
beygiri gibi kullanması demektir. Bunu, insani ve haklı görenlerin, "insan"
ünvanını taşımaya hakkı yoktur.
Altrüizm
ve Sanat
Altrüizmin
en acı abidelerinden biri, insanların kendi içlerinde kültürel olarak yarattıkları
benliksizliktir: kendisini, bir bilinmeyen olarak görmekteki istekliliği; kendisiyle,
bir yabancıyla birlikte yaşıyor gibi yaşaması ve bundan rahatsızlık duymaması;
ruhunun, kişisel (gayri-sosyal) ihtiyaçlarını bilmezden gelmesi, göz ardı etmesi,
bastırması; kendisine en gerekli olan şeyleri en az bilmesi; en derin değerlerini,
sübjektifliğin iktidarsızlığına teslim ederek, hayatını kronik bir suçluluk
duygusunun kasvetli zindanına çevirmesidir. Sanat üzerindeki felsefi ihmalin
sürmesinin asıl sebebi, sanatın fonksiyonunun gayri-sosyal (bireysel) olması;
buna mukabil, felsefeye, genellikle altrüizmin (birey düşmanlığının) egemen
olmasıdır. (Bu, altrüizmin gayrı-insaniliğinin, insanın (fiilen varolan bir
bireyin) en derin ihtiyaçlarına gösterdiği insafsız kayıtsızlığın bir başka
örneğidir.) Sanat, realitenin sosyalleşmesi gayri-mümkün bir veçhesine aittir;
evrensel (bütün insanlara özgü), fakat gayri-kollektif olan bu veçhe: insan
bilincidir.
Farklılıklarına rağmen, tüm irrasyonalist-subjektif-felsefelerin dokunulmamış,
karşı çıkılmamış asgari müştereği, altrüizmdir. Altrüizm, rasyonelizasyonun
tek başına en zengin kaynağıdır. Tatbik edilemeyecek bir ahlak anlayışı, her
türlü tatbikat için sınırsız bir örtü sağlar. Altrüizm: Nazi Almanya'sındaki
ve Sovyetler Birliği'ndeki katliamların; refah devletlerinin legalleştirilmiş
yağmacılığının; "kamu yararı"na hizmet etmeğe çalışan politikacıların
iktidar şehvetlerinin; çeşitli kollektivist davaların benliksiz savaşçılarınca
sürdürülen kötülüklerin, zulmün, cinayetlerin; rasyonelizasyonu olmuştur. Bir teori, amaç edindiğini iddia ettiği şeylerin tam tersinden başka hiçbir
şey gerçekleştiremiyor, ama savunucuları hala ona bağlı kalabiliyorsa; emin
olabilirsiniz ki; karşınızdaki şey, bir kanaat veya bir "ideal" değil,
bir rasyonelizasyondur.
İrrasyonel
ahlak doktrinlerinin içeriği: Altrüizm
Yaklaşım yöntemleri değişik olan mistik ve sosyal ahlak doktrinleri aynı içerikten
ibarettir: altrüizm (özvericilik).
Altrüizme göre:
a) "İnsanın kendi hatırına yaşama hakkı yoktur."
b) "Başkalarına hizmet varoluşunu haklı kılan tek sebeptir."
c) "Kendini, başkalarına feda etmek en büyük görev, erdem ve değerdir."
d) "Başkalarının çıkarına yapılan bir faaliyet iyidir; kendi çıkarına yapılan
bir faaliyet kötüdür."
e) "Başkalarının çıkarı, her halü karda kendi çıkarın üzerine konmalıdır."
Altrüizmi, başkalarının haklarına saygı, diğergamlık, iyilikseverlik, cömertlik,
insanperverlikle karıştırmamak gerekir. Bunlar ahlaki birinciller değil, sonuçlardır;
üstelik altrüizm bunları imkansız kılan bir doktrindir; kendini küçük gören,
kendini inkar eden, kendinden feragat eden, kendini tahrip eden insan, insan
olarak yaşayamaz ki, başkalarına yararı olabilsin.
Altrüist ahlak, kökeni kabile hayatında olan bir fenomendir. Prehistorik insan,
tabiata ve başka kabilelere karşı fiziken hayatta kalabilmek için, kabilenin
(başkalarının) koruyucu gücüne sığınmak zorundaydı. Bir birey olarak varkalması
düşünülemezdi. Altrüizmin medeniyet çağlarında da devam etmesi, fiziki sebeplerden
değil, psikolojik sebeplerdendir: zihni kapasitelerinin gelişmesini, algısal
düzeyde durdurmuş olanlar, realiteyi kavramsal bir bilinçle kavrayamayanlar,
realiteye karşı onları "koruyacak" bir liderlikten yoksun olarak,
realite içinde fonksiyon edemezler. Kendini-feda doktrini, onlara küçültücü
gelmez; çünkü, hiçbir benlik duygusu, hiçbir kişilik değeri geliştirmemişlerdir.
Neyi feda etmelerinin istendiğini bile bilmezler; entellektüel bütünlük, gerçek
sevgisi, kişisel olarak seçilmiş değerler, rasyonel fikirler gibi şeylerden
haberleri olmamıştır. O yüzden rasyonel-egoizm diye birşey duyduklarında, akıllarına
ilk gelen imaj, acıktığında kendi kabiledaşını yiyen bir yamyam olacaktır.
Bütün düsturları ve tarihi performansı incelendiğinde görülecektir ki, altrüist
ahlak doktrini, yüzeydeki iddialarının aksine, insana karşı, akla karşı, yeryüzünde
elde edilebilecek insani mutluluk ve başarıların her şekline karşı, hayata karşı,
derin bir nefretin ifadesidir.
Sübjektivist ahlak doktrinlerinin bir içeriğinin varlığından bahsetmek bile
zordur; duygular, içgüdüler, sezgiler gibi, aklın dışındaki herhangi bir şey,
sübjektivist ahlakın içeriğini belirler. İçerik adına sübjektivist ahlak doktrininde
bulunan tek şey, altrüist madolyonun öbür yüzüdür; sübjektivist ahlak doktrini
şunu ilan eder: "tabiatı ne olursa olsun, kendi çıkarına yaptığın bir faaliyet,
iyidir."
Ya-kendini-ya-başkasını-feda ahlakı olarak altrüizm
Altrüizmin (kendini-feda ahlakının) benimsenmiş olmasının psikolojik sonuçlarından
birisi; ahlak meselesine, insanın normal hayat şartlarının değil, olağanüstü
şartların belirlediği bir bağlamda yaklaşılmasıdır. "Şöyle bir insana,
şöyle bir günlük meselede nasıl davranırsın?" gibi sorular yerine, "Boğulmakta
olan bir insanı kurtarmak için, hayatını tehlikeye atarmıydın?" veya "Batan
bir teknedeki tek can yeleğini, karına mı verirdin, kendine mi?" gibi sorular
ortaya atılır.
Böyle bir yaklaşım, altrüizmin kurbanlarının karakter yapısını ele vermektedir:
a) Kendine-saygı-ve-güvenden yoksundurlar; çünkü, değerler alanında ilk meseleleri,
hayatlarını nasıl inşa edecekleri değil, onu nasıl feda edecekleridir.
b) Başkalarına saygıdan yoksundurlar; çünkü, insanlığı, sefalete mahkum, sürekli
yardım bekleyeyen, dilenen bir zavallılar sürüsü olarak görmektedirler.
c) Realiteyi bir kabus olarak görmektedirler; çünkü, insanlığı, felaketlerin
sürekli ve temel bir konu olacağı, bedhah bir evrene hapsolmuş zannetmektedirler.
d) Ahlaka karşı müthiş bir kayıtsızlık içindedirler; çünkü, soruları, kendi
hayatlarının aktüel problemleriyle hiç ilgisiz, belki ömürleri boyunca hiç karşılaşmayacakları
durumlarla ilgilidir; yani, normal hayatlarına rehber olacak bir ahlak sistemi
yerine, sadece istisnai hallerde rehber olacak davranış kurallarıyla ilgilenmektirler.
Başkalarına yardımı merkezi ve temel bir ahlak konusu yapan altrüizm, insanlar
arasında gerçek iyilikseverliği ve dostluğu yok eder. Altrüizm; başka bir insana
değer verme işini, bir benliksizlik (egosuzluk) eylemi olarak ortaya koyarak;
başkasına değer verme işinde, egoistçe bir yan bulunamayacağı; başkasına değer
verme işinin, kendini feda etmek anlamına geleceği; başkasına duyduğu bir sevgi,
hayranlık ve saygının, kendi zevki için olamayacağı, tersine kendi mevcudiyetine
bir tehdit teşkil edeceği inancını doğurur.
Ortaya çıkan bu ya-kendini-ya-başkasını-feda ikileminin öbür yüzünü seçenler,
altrüizmin gayrı-insanileştirici etkisinin nihai ürünleri olan psikopatlardır.
Bunlar, altrüizme alternatif bir ahlaka da sahip olmadıklarından; kendini-feda
anlayışına karşı çıkarken, her insana karşı kayıtsızlığı savunan, (genellikle
kendi cinslerinden bir sürücünün sebep olduğu) bir trafik kazasında yaralanmış,
yerde yatan bir insana yardım etmek için parmağını bile kıpırdatmayacağını söyleyen
tiplerdir.
Çoğu insan, bu altrüist ikilemin iki yüzünü de kabul etmez. Böyle olunca, insanlararası
ilişkiler ve başkalarına yardım işinin tabiatı, amacı ve ölçüsü üzerinde büyük
bir entellektüel kaos ortaya çıkar.
İnsan, kurbanlık hayvan değildir: kendisini başkalarına feda etmesi, ahlaki
bir görev veya erdem değildir. Fakat, insanlar arasında fedaya dayanmayan bir
yardımı düzenleyen ahlaki prensipler, rasyonel olarak ortaya konabilir.
"Feda,"
bir değeri, ondan daha az olan bir değer karşılığında veya karşılığında hiçbir
değer elde etmeden teslim etmektir. Yani, altrüizm; bir insanın erdemini; değerlerini
teslim veya reddettiği veya onlara ihanet ettiği dereceyle ölçmektedir. Mesela,
altrüizme göre; yabancılara veya düşmanlara yapılan bir yardım, sevilenlere
yapılan bir yardımdan daha az "egoistçe"dir, yani daha erdemlicedir.
Rasyonel bir davranış, bunun tam tersi olmalıdır; rasyonel bir insan, daima
değerler sisteminin hiyerarşisi içinde davranır: bir değeri, daha az bir değer
uğruna vermez, feda etmez.
Bir insanın sevdikleri için yaptıkları, -bu yapılanlar, kendi değerler hiyerarşisi
içinde kişisel (rasyonel) bir önem taşıyorsa- feda teşkil etmez. Karısına aşık
bir adamın, onun tehlikeli bir hastalıktan kurtulması için bütün servetini sarf
etmesi, bir fedakarlık değildir; çünkü, karısının hayatı, parasıyla alabileceği
bütün şeylerden daha kıymetlidir. Fakat, onu kurtaracak yerde; içlerinden hiçbirini
tanımadığı, kendisine hiçbir şey ifade etmeyen on kadının hayatını kurtarmakta
parasını harcaması, -ki altrüizm bunu ister- bir fedakarlıktır. Rasyonel bir
insan, tanımadığı on kadın yerine, neden sevdiği karısını kurtarır? Çünkü, kendi
mutluluğu, hayatının en yüce gayesidir ve karısının hayatta kalması kendi mutluluğu
için gereklidir.
Boğulmak üzere olan insan konusuna gelince... Eğer, kurtarılacak insan bir yabancı
ise, onu kurtarmaya çalışmak, insanın kendi hayatı için çok küçük bir risk varsa,
ahlaken doğrudur; risk büyükse, kurtarma teşebbüsü gayrı-ahlakidir: ancak kendine
saygıdan yoksun bir insan, kendi hayatını, rasgele bir yabancının hayatından
daha değersiz görür. Eğer, kurtarılacak insan yabancı değilse, alınacak olan
riskin büyüklüğü, o kişiye verilen değerin büyüklüğüyle orantılıdır. Eğer, o
insan, aşk duyulan bir insan ise, onu kurtarmak için hayatı kaybetmek göze alınabilir;
ve bu ancak rasyonel-egoistçe bir amaç için yapılır; çünkü, aşık olunan o insanın
yokluğunda hayat dayanılmaz olabilir.
Bir insanın sevdiklerine yardım için yaptıkları, "benliksizlik" (egosuzluk)
veya "fedakarlık" değildir, bütünlüktür. Bütünlük, bir insanın kanaatlerine
ve değerlerine sadık olması, değerlerine uygun davranması, onları pratik realiteye
geçirmesidir.
Rasyonel bir insanın, yabancılara yaklaşımını belirleyen şey ise, onların sahip
olduğu insani potansiyele saygıdır; ta ki, o yabancı tersine davransın. Fakat,
bu demek değildir ki; insan, sürekli olarak yardım edeceği bir yabancı arasın.
Prensip olarak her insan kendi hayatından sorumludur; fakat, insan, bir olağanüstülükte,
gücü yettiğince yabancılara yardım eder.
Unutulmaması gereken şey şudur: insanlar normal olarak batmak üzere olan gemilerde
yaşamazlar veya boğulmakta olan insanlara sık sık raslamazlar; dolayısiyle,
bu tür dünyalar üzerinde kurulu ahlak sistemleri yanlıştır; normal bir yaşamı,
insani mutluluğu merkez alan rasyonel bir ahlak; olağanüstülüklerdeki rehberliği
de yapabilecek olan tek ahlaktır.